SİMYACI

Öndeyiş
BİR KERVANCININ GETİRDİĞİ KİTABI ELİNE aldı Simyacı. Kapağı yoktu kitabın, ama gene de yazarının kim olduğunu anladı: Oscar Wİlde'dı yazar. Kitabın sayfa- larını karıştırırken, Narkissos'u anlatan bir öyküye rastla- dı. Narkissos'un, kendi güzelliğini her gün bir gölün su- larında seyretmeye giden bu yakışıklı delikanlının efswesi- ni biliyordu Simyacı. Bu delikanîı kendi görüntüsüne öy- lesine vurgunmuş ki günün birinde göle düşüp boğulmuş. Onun göle düşüp boğulduğu yerde de bir çiçek açmış, bu çiçeğe nergis adı verilmiş. Ama kendi yazdığı öyküyü böyle bitirmiyordu Oscar Wilde. Tatlı su gölünün kıyısına gelen orman tanrıçaları Ore- as'ların onu bir acı gözyaşı kavanozuna dönüşmüş olarak bulduklarını yazıyordu Oscar Wilde. - Neden ağlıyorsun? diye sormuş Oreas'lar. - Narkİssos için ağlıyorum, diye yanıtlamış göl. - Ne vaT bunda şaşılacak, demiş bunun üzerine or- mw tanrıçaları. Bizler ormanlarda boşu boşuna onun pe- şinde dolaşır dururduk, ama onun güzelliğini yalnızca sen görebilirdin yakından. - Narkissos yakışıklı bir genç miydi? diye sormuş göi. - Bunu senden daha iyi kim bilebilir ki? diye karşılık vermiş iyice şaşıran Oreas'İar. Her gün senin kıyılarına ge- lip sularına bakıyordu! Göl bir süre sessiz kalmış. Sonra şöyle konuşmuş: - Narkîssos için ağlıyorum, ama onun yakışıklı oldu- ğunu hiç fark etmemiştim ben. Narkissos için ağlıyorum, 1 1 çünkü sularıma eğildiği zaman, gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum. - İşte çok güzel bir hikâye, dedi Simyacı. * 12 Birinci Bölüm DELİKANLININ ADI SANTİAGO İDİ. SÜRÜ- süyle birlikte eski, terk edilmiş kilisenin önüne geldiğinde güneş batmak üzereydi. Kilisenin çatısı çoktwdır çökmü§, bir zamanlar ayin eşyalarının konulduğu yerde kocaman bir fİravuninciri büyümüştü. Delikanlı geceyi burada geçirmeye karar verdi. Bütün koyunlarını yıkık kapıdan içeri soktu. Koyunların, gecele- yin kaçmalarına engel olacak şekilde, kapıya birkaç tahta koydu. Bu bölgede kurt falan yoktu, ama bir keresinde bir kaçak koyunu bulmak için, ertesi gün bütün gün dolaş- mak zorunda kalmıştı. Yamçısmı yere yayıp üzerine uzandı, okuyup bitİrdi- ği kitabı da yastık olarak başının altına koydu. Uykuya dalmadan önce, artık daha kalın kitaplar okuması gerekti- ğini düşündü: Okunmaları daha uzun sürer, geceleyin de daha rahat yastık olurlardı. Uyandığında ortalık hâlâ karanlıktı. Yukarıya baktı, yarı yarıya yıkılmış çatının arasından parıldayan yıldızları gördü. "Biraz daha uyusaydım," diye düşündü Bir hafta önce- ki düşü tekrar görmüş, gene sonunu getiremeden uyanmış- tı. Kalktı, bir yudum şarap içti. Sonra değneğini eline aİıp hâlâ uyumakta olan koyunları uyandırmaya başladı. Hayvanların çoğunun tıpkı kendisî gibi uykudan hemen sıyrılıp uyandıklarını fark etti. Sanki gizemli bir güç, iki yıldır, yiyecek ve su peşinde kendisiyle birlikte bütün ül- keyi dolaşıp duran koyunların yaşamına bağlamıştı yaşa^ mini. 'Bana öylesine alıştılar ki, saat düzenimi biliyorlar,* dedi kendi kendine alçak sesle. 1 5 ^ daldlktafl sonra, tersi de olabilir,' diye düşün- dü: Hayvaaiarın saat düzenine belki de kendisi alışmıştı. Gene de, Uyanması geciken, koyunlar da vardı. Adları- nı söyleyer^ek^ sopasıyla birer birer hepsini uyandırdı. Söy- lediklerini koyunların anlayabildiğine her zaman inanmı$- tı. Bundan^ dolayı, kendisini'etkileyen kitapların bazı bö- lümİerini kimi zaman onlara okur; kimi zaman da kırlarda dola§an biç çobanın yalnızlığından ya da yaşama sevincin- den söz ederdi onlara; kimi de uğTamayı alışkanİık haline getirdiği kentlerde gördüğü son yenilikleri anlatırdı. Ama, önceki günden bu yana, dört gün sonra varacağı kentte yaşayan genç kızdan başka bir konuşma konusu aç- mamıştı. Bir tüccarın kızıydı söz konusu olan. Önceki yıl, yalnızca bir kez gelmişti buraya. Tüccarın bir kumaş ma- ğazası vardı; alacağı mal koçusunda aldatılmamak için, ko- yunların gözünün önünde kırkılmasını istiyordu. Bu ma- ğazayı ona bir arkadaşı anlatmış, çoban da sürüsünü oraya götürmüştü. * 16 "BİRAZ YÜN SATMAK İSTİYORUM," DEMİŞTİ çoban, tüccara. Dükkân kalabalıktı, iş yoğundu; bu yüzden, tüccar çobana ikindiye kadar beklemesini söyledi. Bunun üzerine Çoban gidip mağazanın önündeki kaldırıma oturdu, heybe- sinden bir kitap çıkardı. - Çobanların kitap okuyabildiklerini bilmiyordum, dedi yanıbaşında bir kadın sesi. Uzun siyah saçları, eski Mağripli fatihleri belli- belîrsiz anımsatan gözleriyle, tepeden tırnağa tam bir Endülüs kı- zıydı konuşan. - Koyunlar kitaplardan daha öğreticidir, diye yanıtla- dı genç çoban. İki saatten fazla sohbet ettiler. Endülüs kızı, tüccarın kızı olduğunu söyledi, her günü birbirine benzeyen köy yaşamını anlattı. Çoban, Endülüs kırlarından, uğradığı kentlerde gördüğü son yeniliklerden söz etti. Koyunlanyla konuşmak zorunda kalmadığı için mutluydu çoban. - Okumayı nasıl öğrendiniz? diye sordu genç kız. - Herkes gibi, diye yanıtladı çoban. Okulda. - Peki ama, okuma bildiğinize göre niçin çobanlık yapıyorsunuz? Delikanlı bu soruyu yanıtlamamak için duymazlıktan geldi. Vereceği yanıtı genç kızın anlamayacağından emin- di. Bu yüzden, yolculuk öyküleri anlatmayı sürdürdü. Genç kızın Mağripli küçük gözleri, merak ve şaşkınlıktan kocaman açılıyor, kimi de iyice küçülüyordu. Zaman geç- tikçe, zamanın hiç geçmemesini, genç kızın babasının işle- rini bitirememesini ve kendisinden üç gün daha beklemesi- ni istemesini dilemeye başladı delikanlı. Şimdiye kadar hi^ Simyacı 1 7 ^ duymadığı birşeyler hissettiğini fark etti: Sonsuza dek bir yere yerleşmek istiyordu. Kara saçlı genç kızın yanında, kuşkusuz, günler birbirine benzemezdi. Ama sonunda tüccar gelip dört koyun kırkmasını is- tedİ. Borcunu ödedikten sonra çobanın ertesi yıl da uğra- masını söyledi. 18 ŞİMDİ BU KASABAYA ULAŞMAK İÇİN ÖNÜN- de dört gün vardı çobanın. Heyecandan içi içine sığmıyor- du, ama yüreğini koyu bir kaygı da sarmıştı: Belki de genç kız unutmuştu onu. Yün satmak için oraya uğrayan bir yı- ğın çoban vardı. - Pek önemli değil, dedi koyunlarıyla konuşurken. Ben de başka yerlerde başka kızlar tanıyorum.* Ama, yüreğinin derinliklerinden biliyordu ki, öyle *pek önemli değil* diyecek durumda değildi. Çobanların da, tıpkı denizciler ve gezgin satıcılar gibi, kendilerini yer- yüzünde başıboş dolaşmaktan vazgeçirtecek birinin yaşadı- ğı bir kente uğrayabileceklerini biliyordu. * 1 9 GÜNÜN İLK IŞIKLARI TANYERİNDEN YÜK- selmeye başlarken, çoban koyunlarını gündoğusu yönün- de sürmeye başladı. 'Hiçbir zaman bir karar vermek ge- reksinimi duymuyorlar/ diye düşündü. 'Belki de bu yüz- den hep benim yanımda kalıyorlar.' Su ve yiyecekten baş- ka bir şeye gereksinim duymuyordu koyunlar. Onların çobanı olarak Endülüs'ün en iyi otlaklarını bildiği sürece, kendisiyle her zaman dost kalacaklardı. Güneşin doğuşu ile batışı arasında eğleşen, uzun saatlerden oluşan günlerin biri ötekinden farklı olmasa da; kısacık yaşamları boyunca tek bir kitap okumasalar, köylerde olup bitenleri anlatan delikanlının insan dilini anlamasalar da. Yiyecek ve suyla yetiniyorlardı ve bu onlar için yeterliydi. Buna karşılık, yünlerini, arkadaşlıklarını ve kimi zaman da etlerini cö- mertçe sunuyorlardı. 'Günün birinde bir canavara dönüşsem ve tek tek hepsini öldürsem, sürünün hepsini boğazladıktan sonra ancak işin farkına varırlardı,' diye düşündü delikanlı. 'Çünkü bana inanıyorlar ve artık kendi içgüdülerine gü- venmiyorlar. Bu böyle, çünkü onları otlağa ben götürüyo- rum.' Delikanlı kendi düşüncelerine şaşmaya, onları tuhaf bulmaya başladı. İçinde firavuninciri bitmiş kilise belki de cinli-periliydi. Belki de aynı düşü bu nedenle yeniden gö- rüyor ve her zaman sadık dost saydığı koyunlara kirşi öf- ke duyuyordu. Önceki akşam yemeğinden kalma şarabın- dan içti biraz ve yamçısına sarındı. Birkaç saat sonra, güne- şin ükselrnesiyle artan bunaltıcı sıcaklar yüzünden sürü- sünü kırda dolduramayacağını biliyordu. Yazın bu saatte bütün ispanya uykuya dalardı Sıcak, gece ininceye kadar sürerdi, ama bu arada yamçısını yın.naa t^ırr.A 20-ın daydı. Her şeye karşın, bu yükten /ak.r.-r. < - k*, -'.p? zaman, sabah ayazmı bu yük sayesinde _- >ı..j;etme:.Igi'~ anımsıyordu kuskusuz. 'Havanın beklenmedik değiŞiK.u.\lerı.-e ka.-şı \cArr ya her zaman hazır olmalıyız,' dht: uüşu'. ^ord- r zö- man; yamçının ağırlığına katianmavı minnetle kabai edi- yordu. Yamçının da bir varlık nedeni vardı, tıpkı delikanlı- nın hikmeti vücudu gibi. Orası senin, burası benim Endü- lüs ovalarını iki yıl dolaştıktan sonra, belgenin bütün kentlerini ezbere öğrenmişti; yaşamına anlam veren |ey gezip dolaşmaktı. Basit bir çobanın neden okuma biidiğin., bu ke/ genç kıza açıklamak niyetindeydi: On akı yaşına kadar papız okuluna gitmişti. Anababası, onun din adamı olrnisım is- temişlerdi; tıpkı koyunları gibi, yalnızca su ve yiyecek için çalışan yoksul bir köylü ailesi için gurur kaynağıy Jı böyle bir şey. Latince, ispanyolca ve dinbilim okumuşt'-i. Ama, daha küçüklüğünden itibaren dünyayı tanımayı hayal e" misti, Tanrıyı ya da insanın günahlarını öğrenmek:.: .;ok daha Önemliydi böyle bir şey. Bir akşam, ailesini g-,n.ıe\t giderken, bütün cesaretini toparlayıp t^hasma r vhip oi- mak istemediğini söyledi. Yolculuk yapmak istiyordu. - Dünyanın bütün insanları sim üye kad"r t-j köy- den gelip geçtiler, oğlum. Buraca yeni peyler anmayı gel- diler, ama hiç değişmediler. Şatoyu gezmek için tepeye çı- karlar ve geçmişin günümüzden daha iyi olduğuna karar verirler. Saçlarının rengi ister açık, ister koyu olsun, hepsi de köyümüzün insanlarına benzerler - Ama ben, bu insanların geMikbri ülkelerdeki "to- ları bilmiyorum, diye yanıtladı delikanlı. - Bu insanlar, tarlalarımız!, kadınianmızı görünce, her zaman burada yaşamak istediklerini seklerle;. dır- sürdürdü baba. - Onların geldikleri yerlerin kadınlarını ve toprakla- rını tanımak istiyorum, dedi oğul bunun üzerine. Çünkü hiçbiri bizimle kalmıyorlar burada. - Ama bu insanların cepleri para dolu, dedi baba. Bi- zim burada, yalnızca çobanlar başka yerleri görebilirler. - Öyleyse, ben de çoban olacağım. ' Bunun üzerine baba hiçbir şey söylemedi. Ertesi gün, içinde üç eski ispanyol altın lirası bulunan bir kese verdi oğluna. - Bunları bir gün tarlada bulmuştum. Rahipliğe ka- bul edilme töreninde kiliseye vermeyi düşünüyordum. Git, kendine bir sürü al ve en iyisinin bizim şatomuz, en güzel kadınların da bizim kadınlarımız olduğunu öğrenin- ceye kadar dünyayı dolaş. Ve baba oğlunu kutsadı. Delikanlı, babasının gözle- rinde de dünyayı dolaşma isteğinin bulunduğunu gördü. Her gece uyumak, yemek ve içmek için hep aynı yerde ka- larak yıllarca kurtulmaya çalışmış olmasına karşın, hâlâ canlı kalan bir istekti bu. 22 UFUK KIZARDI, SONRA GÜNEŞ GÖRÜNDÜ. Delikanlı, babasıyla yaptığı konuşmayı anımsadı ve kendi- ni mutlu hissetti; daha şimdiden birçok şato, birçok kadın tanımıştı (ama bu kadınlardan hiçbiri, iki gün sonra göre- ceği kadının eline su bile dökemezdi). Bir yamçısı, bir baş- kasıyla değiştokuş edebileceği bir kitabı ve bir sürüsü var- dı. Bununla birlikte, en önemlisi, her gün yaşamının bü- yük düşünü gerçekleştiriyordu: Geziyordu. Endülüs ovala- rından bıkınca, koyunlarını satıp denizci olabilirdi. Deniz- den usandığı zaman da birçok kent, birçok kadın tanımış, birçok mutluluk olanağı yaşamış olurdu. 'Papaz okuluna, Tanrıyı aramaya nasıl gidebilirim?' diye düşündü, doğan güneşe bakarak. Bunun olası olduğu durumlarda, bir yolunu bulup bir başka yolculuğa çıkıyor- du. Buradan kaç kez geçmiş olmasına karşın, bu harap kili- seye kadar hiç gelmemişti. Dünya büyüktü, sonu gelmi- yordu. Kısa bir süre de olsa, koyunlarının kendisine yol göstermesine izin verse, sonunda bir yığın ilginç şeyler keşfederdi. "Sorun şu ki, her gün yeni bir yere gittiklerinin farkına varmıyorlar. Otlakların değiştiğini, mevsimlerin birbirine benzemediğini anlamıyorlar. Çünkü yiyecek ve sudan başka bir kaygıları yok.' "Belki de herkes için durum böyledir,' diye düşündü çoban. Tüccarın kızına rastladığımdan bu yana başka bir kadın düşünmeyen benim için bile.' Gökyüzüne baktı. Hesaplamalarına göre, öğle yeme- ğinden önce Tarifa'da olacaktı. Orada, kitabını daha kalın bir kitapla değiştirebilir, şişesini şarapla doldurur, saç- sakal tıraşı olabilirdi; kızın yanına gitmeden önce iyice hazırlan- malıydı. Daha fazla koyunu olan bir başka çobanın, kendi- 2 3 sinden önce davranıp genç kıza talip olma olasılığını dü- şünmek bile istemiyordu. "Bir düşü gerçekleştirme olasılığı yaşamı ilginçleştiri- yor,' diye düşündü, güneşin durumuna tekrar bakıp adım- larını hızlandırarak. Tarifa'da düş yorumcusu bir yaşlı ka- dının yaşadığını ammsamıştı. Daha önce bir kez görmüş olduğu bu düşü, bu gece de görmüştü. 24 YAŞLI KADIN, DELİKANLIYI EVİN ARKASIN- daki bir odaya götürdü, odayı salondan rengârenk bir plas- tik perde ayırıyordu. Odada bir masa, bir İsa'nın Kutsal Yüreği1 tasviri ve iki sar dalye vardı. Yaşlı kadın oturdu, delikanlıya da oturmasını söyledi. Sonra delikanlının iki elini ellerinin arasına aldı ve usulca dua etmeye başladı. Söyledikleri bir Çingene duasına benziyordu. Şimdiye kadar, dolaşırken bir yığın Çingeneye rastlamıştı. Bu in- sanlar da dolaşıyorlardı, ama koyunlarla ilgilenmiyorlardı. Söylenenlere bakılırsa, bir Çingenenin işi-gücü durmadan insanları aldatmaktı. Şeytanla anlaşma yaptıkları, çocukla- rı kaçırıp gizli barınaklarında bunları köle gibi kullandık- ları da söyleniyordu. Genç çoban, çocukken, Çingeneler tarafından kaçırılmaktan korkmuştu her zaman. Yaşlı ka- dın ellerim tutunca bu eski korkuyu anımsadı delikanlı. 'Ama burada isa'nın Kutsal Yüreği tasviri var,' diye düşündü, kaygılarından kurtulmak isterken. Elinin titre- meye başlamasını, yaşlı kadının da onun bu ürküntüsünü fark etmesini istemiyordu. Sessizce bir Tanrı Babamız du- ası okudu. - İlginç... dedi yaşlı kadın, gözlerini delikanlının elin- den ayırmaksızm. Ve tekrar sustu. Delikanlı, giderek sinirlendiğini hissediyordu. Ama elinin titremesine engel olamadı ve yaşlı kadın fark etti bu- nu. Hemen ellerini çekti kadının ellerinden. - Buraya el falına baktırmak için gelmedim, dedi. Bu eve geldiği için artık, pişmanlık duyuyordu. Bir an, kadına 1 İsa'nın Tann sevgilinin limgeji. (Çrv.) 2 5 ücretini ödemenin ve hiçbir şey öğrenmeden buradan ay- rılmanın daha iyi olacağını düşündü. Ne var ki, üst üste gördüğü aynı düşün ne anlama geldiğini öğrenmek çok önemliydi onun için. - Gördüğün düşler hakkında bilgi almaya geldin, de- di bunun üzerine yaşlı kadın. Ama düşler Tanrının diliyle konuşurlar. Tanrı dünyanın diliyle konuşursa bunun yo- rumunu yapabilirim. Ama senin ruhunun diliyle konuştu- ğu zaman bunu yalnızca sen anlayabilirsin. Gene de danış- ma ücreti ödeyeceksin bana. 'Gene bir dalavere,' diye düşündü delikanlı. Her şeye karşın, tehlikeyi göze almaya karar verdi. Bir çoban, kurt ya da kuraklık tehlikesiyle her zaman karşı karşıyadır; ama, çobanlık mesleğini çekici kılan da budur zaten. - Aynı düşü iki kez üst üste gördüm. Koyunlarımla bir otlaktaydım. Derken bir çocuk göründü ve koyunlarla oynamaya başladı. İnsanların koyunlarımla oynamasından pek hoşlanmam; tanımadıkları insanlardan korkarlar. Ama kendileriyle oynamaya gelen çocuklardan korkmaz- lar. Neden bilmem. Hayvanların, insanların yaşını bilme- leri şaşırtıcı bir şey. - Sözü gördüğün düşe getir, dedi yaşlı kadın. Ateşte tencerem var. Hem zaten fazla paran da yok, bütün zama- nımı alamazsın. - Çocuk bir s üre koyunlarla oynuyor, diye sürdür- dü konuşmasını çoban, biraz sıkıntıyla. Ve birden elimden tutuyor, beni Mısır Piramitlerine götürüyor. Yaşlı kadının Mısır Piramitlerinin ne olduğunu bilip bilmediğini anlamak için bir an sustu. Ama kadın sessizli- ğini bozmadı. - Sonra, Mısır Piramitlerinin (yaşlı kadının iyice an- laması için bu sözcükleri tane tane söylüyordu) önünde, çocuk bana, 'Buraya gelirsen, gizli bir hazine bulacaksın,' diyor. Ve tam bana hazinenin yerin'i göstereceği sırada uyanıyorum, iki kez oldu. 26 Yaşlı kadın bir süre sustu. Sonra, delikanlının ellerini tuttu, dikkatle inceledi. - Artık senden para istemiyorum, dedi sonunda. Ama hazineyi bulacak olursan onda birini isterim. Delikanlı gülmeye başladı. Sevinçten gülüyordu. Böylece, gördüğü hazine düşleri sayesinde, cebindeki pek az parayı da harcamamış oluyordu! Bu yaşlı kadın ger- çekten bir Çingene olmalıydı. Çingeneler biraz tuhaftırlar. ~ İyi de, nasıl yorumluyorsunuz bu düşü? diye sordu delikanlı. - Önce yemin edeceksin. Sana söyleyeceklerime kar- şılık, hazinenin onda birini bana' vereceğine dair yemin edeceksin. Delikanlı yemin etti. Yaşlı kadın, gözlerini İsa'nın Kutsal Yüreği tasvirinden ayırmaksızm tekrarlamasını iste- di. - Dünya Dili'nde bir düş bu, dedi ardından. Bunu yorumlayabilirim, ama çok zor bir yorum. İşte bu yüzden bana vereceğin paya değer. - Yorumum şöyle: Mısır Piramitlerine gitmelisin. Neyin nesidir bunlar bilmiyorum, ama bir çocuk gösterdi- ğine göre, gerçekten vardır bunlar. Orada bir hazine bulup zengin olacaksın. Delikanlı önce şaşırdı, sonra öfkelendi. Bu kadar az bir şey için bu cadı karıya gelmesi gerekmezdi. Ama, para ödemek zorunda olmadığını anımsadı. - Eğer buysa, bunun için vakit kaybetmeye değmez, dedi. - Hadi çanım! Sana, gördüğün düşü yorumlamanın zor olduğunu söylemiştim. Basit şeyler, en olağanüstü şey- lerdir ve yalnızca bilginler anlayabilirler bunları. Bir bilgin olmadığım için, başka şeyler de bilmem gerekiyor: El falı- na bakmak, mesela. - Peki, nasıl gideceğim Mısır'a? 2 7 - Ben yalnızca düşleri yorumluyorum. Bunları gerçe- ğe dönüştürecek gücüm yok benim. Bu yüzden de kızları- mın bana verdikleriyle yaşamak zorundayım. - Ama ya Mısır'a yaramazsam? - Eh, o zaman bir şey ödemezsin bana. Zaten ilk kez olmayacak. Ve yaşlı kadın bu sözlerine hiçbir şey eklemedi. Deli- kanlıdan gitmesini istedi. Çünkü onunla epeyce zaman kaybetmişti. 28 ÇOBAN, FALCININ YANINDAN HAYAL KIRIK- rıklığı içinde ayrıldı; bir daha asla düşlere inanmamaya ka- rar vermişti. Bu arada yapacak bir yığın işi olduğunu anımsadı: Önce gidip karnını doyurdu, kitabını daha kalın bir kitapla değiştirdi ve yeni satın aldığı şarabı rahatça iç- mek için kasabanın alanına gidip bir sıraya oturdu. Sıcak bir gündü, ama şarap o akıl-sır ermez gizemiyle çobanın içini biraz serinletti. Koyunlar, yeni edindiği bir dostun kent girişinde bulunan ağılmdaydılar. Bu yörelerde bir yı- ğın arkadaşı vardı - ve bu da yolculuk yapmayı neden bunca sevdiğini açıklıyor. Her gün birlikte olmak gereksi- nimi duymaksızın, insan her zaman yeni dostlar edinir. Papaz okulunda olduğu gibi, insan her zaman aynı insanla- rı görürse, bunları yaşamının bir parçası saymaya başlar. İyi, ama bu kişiler de bu nedenle, yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut ol- mazlar, canları sıkılır. Çünkü, efendim, herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır. Ne var ki, hiç kimse kendisinin kendi hayatım nasıl yaşaması gerektiğini kesinlikle bilmez. Tıpkı şu, düşleri gerçeğe dönüştürmeyi beceremediği halde düş yorumculu- ğuna kalkışan cadı gibi. Koyunlarım alıp kırlara açılmadan önce güneşin alçal- masını beklemeye karar verdi. Üç gün sonra tüccarın kızı- nı görecekti. Tarifa papazından aldığı kitabı okumaya başladı. Ka- lın bir kitaptı, daha ilk sayfada bir cenaze törenini anlatı- yordu. Ayrıca, kahramanlarının adları da son derece kar- maşıktı. 'Günün birinde bir kitap yazacak olursam,' diye düşündü, okurları, kahramanların adlarını bir anda oğren- 2 9 mek zorunda bırakmamak için onları teker teker sunacak- tı. Okumaya iyice daldığı sırada (cenaze karda gömüldü- ğü ve bu da yakıcı güneşin altında serinlik duygusu uyan- dırdığı için hoşuna gidiyordu okuma), yaşlı bir adam gelip yanma oturdu ve onunla konuşmaya başladı: - Bu insanlar ne yapıyorlar? diye sordu yaşlı adam, alandan geçenleri göstererek. - Çalışıyorlar, diye yanıtladı çoban, soğukça ve oku- duğu kitaba kendini iyice kaptırmış gibiı Aslında, tüccarın kızının önünde koyunlarını kırktığını ve kızın da çobanın nasıl yaman biri olduğuna gözleriyle tanıklık ettiğini hayal ediyordu. Bu sahneyi daha önce onlarca kez hayal etmişti. Koyunların arkadan öne doğru kırkılmaları gerektiğini genç kıza anlatmaya başlayınca onun kendisini kendinden geçercesine dinlediğini gözünün önüne getiriyordu her za- man. Bir yandan koyunları kırkarken, bir yandw da genç kıza anlatacak ilginç öyküler anımsamaya çalışıyordu. Bunlar çoğunlukla kitaplarda okuduğu öykülerdi, ama o bunları sanki kendisi yaşamışçasına anlatıyordu. Genç kız okuma bilmediği için işin aslını hiçbir zaman öğrenemeye- cekti. Ne var ki, direndi yaşlı adam. Yorgun ve susamış, ol- duğunu söyledi ve bir yudum şarap içmek istedi. Delikanlı şişeyi verdi ona; belki kendisini rahat bırakır, diye düşün- dü. Ama yaşlı adam mutlaka gevezelik etmek istiyordu. Çobana, okumakta olduğu kitabın nasıl bir şey olduğunu sordu. İçinden adama kaba davranıp oturduğu sırayı değiş- tirmeyi geçirdi, ama babası ona yaşlı insanlara karşı saygılı olmayı öğretmişti. Bunun üzerine kitabı yaşlr adama uzat- tı. Bunu iki nedenden dolayı yaptı: Birincisi, kitabın adını iyi söyleyemiyordu,- ikincisi, yaşlı adam okuma bilmiyor- sa, küçük düşmemek için kendisi sıra değiştirmek isteye- cekti. 30 - Hımm! dedi yaşlı adam, sanki tuhaf bir nesneymiş gibi, bütün dikkatiyle incelerken. Önemli bir kitap, ama çok sıkıcı. Çoban çok şaşırdı. Demek yaşlı adam da okuma bili- yordu ve bu kitabı daha önce okumuştu. Onun dediği gibi sıkıcı bir kitapsa, değiştirmek için hâlâ zamanı vardı. - Bütün kitaplar gibi aynı şeyden söz eden bir kitap, diye sürdürdü konuşmasını yaşlı adam. İnsanların kendi yazgılarını seçmek şansından yoksun bulunduklarından söz ediyor. Ve sonunda da, dünyanın en büyük yalanma inandığını söylüyor. - Peki dünyanın en büyük yalanı ne? diye sordu deli- kanlı, şaşkınlık içinde, - Ne mi? Hayatımızın belli bir ânında, yaşamımızın denetimini elimizden kaçırırız ve bunun sonucu olarak ha- yatımızın denetimi yazgının eline geçer. Dünyanın en bü- yük yalanı budur. - Benim için böyle olmadı, dedi delikanlı. Rahip ol- mamı istiyorlardı, ben kendim çoban oldum. - Böylesi daha iyi, dedi yaşlı âdâm. Çünkü sen gez- meyi seviyorsun. "Düşüncelerimi okuyor,' diye geçirdi içinden Santi- ago. Bu sırada, pek öyle umursamadan kalın kitabın sayfa- larını karıştırıyordu yaşlı adam. Çoban onun giysilerinin tuhaflığını fark etti: Arap'a benziyordu, ama bu yörelerde olağanüstü bir şey değildi bu. Tarifa'dan ancak birkaç saat uzaktaydı Afrika. Çoğu zaman kente alışveriş yapmak için Araplar gelirdi,- günde birkaç kez tuhaf hareketler yaparak dua ettikleri görülürdü. - Neredensiniz? diye sordu delikanlı. - Birçok yerden. - Kimse birçok yerden olamaz, dedi delikanlı. Ben bir çoban olarak değişik yerlerde bulunabilirim, ama aslım bir yerdendir: Çok eski bir şatosu olan bir kent. Orada doğdum. 3 1 - Peki, diyelim ki, ben de Salem'de1 doğdum. Çoban, Salem'in nerede olduğunu bilmiyordu, ama bilgisizliğinden dolayı küçük düşmemek için de soru sor- mak istemiyordu. Bir süre alana baktı. İnsanlar gi- dîp-geliyor, işleri başlarından aşkmmış gibi görünüyorlar- dı. - Nasıl bir yer Salem? diye sordu sonunda, bir ipucu yakalamak İçin. - Her zamanki gibi, her zaman nasılsa öyle. Doğrusu bir ipucu değildi yanıtı. Ama en azından Sa- lem'in Endülüs'te bulunmadığını biliyordu. Yoksa, bilirdi bu kenti. - Peki, ne yapıyorsunuz Salem'de? - Salem'de ne mi yapıyorum? Yaşlı adam ilk kez kahkahayla gülmeye başladı. Salem Kralıyım ben, ne soru! insanlar bir yığın acayip şeyler söylüyorlar. Bazen, koyunlarla birlikte yaşamak çok daha iyi, konuşmaz ko- yunlar, yiyecek ve su aramaktan başka bir şey yapmazlar. Ya da kitaplar, dinlemek isterseniz size ilginç öyküler an- latır kitaplar. Ama insanlarla konuşurken durum başka, öylesine tuhaf şeyler söylerler ki, konuşmayı nasıl sürdü- receğinizi bilemezsiniz. - Benim adım Melkisedek,2 dedi yaşlı adam. Kaç tane koyunun var? - Yeteri kadar, diye yanıtladı çoban. Yaşlı adam onun hayatı hakkında daha fazla şeyler öğrenmek istiyor- du. - Öyleyse, bir sorunumuz var. Yeteri kadar koyu- nun olduğunu düşündüğün sürece sana yardım edemem. Delikanlı içinde bir kızgınlık hissetmeye başladı. Hiç- bir yardım istediği yoktu. Şarap isteyen, sohbet etmek iste- yen, kitabıyla ilgilenen yaşlı adamın kendisiydi. 'Tevrat'ta adı geçen bir kent (Tefevın, XIV, 18} (Çev.) ? Salem Kralı (Tevrat Teinin, XIV. 18); Yü<* Al'ah'tn rahıb", AbıWt (İbrahim Pey- gamber) mübarek kıldı (Çrv) 32 - Kitabı geri verin bana, dedi. Koyunlarımın yanma gidip yola çıkmalıyım. - On koyundan birini bana ver, dedi yaşh adam. O zaman, gizli hazineye ulaşmak için ne yaptman gerektiğini öğretirim sana. Delikanlı bunun üzerine düşünü annjnsadı ve birden her şey apaçık ortaya çıktı. Yaşh kadın para istememişti kendisinden, bu yaşlı adam (belki de kacjbnm kocasıydı) gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan bir bilgi karşılığında daha fazla para sızdıracaktı. Bu da bir Çingene olmalıydı. Ama, delikanlı daha ağzını açmadan, yaşlı adam yere eğilip bir ince dal parçası aldı ve alanın kumu üzerine bir- şeyler yazmaya başladı. Yaşlı adam eğildiği anda göğsünde bir şey parladı ve öylesine parladı ki, delikanlının gözleri hiçbir şey görmez oldu. Ama, yaşından beklenmeyecek bir çabuklukla, harmanisiyle göğsünü örttü yaşlı adam. Delikanlının göz kamaşması geçti ve yaşlı adamın yazmak- ta olduğu şeyleri açık seçik görmeye başladı. Küçük kentin alanının kumları üzerinde, babasının ve annesinin adlarını okudu. Hayatının o âna kadarki öykü- sünü, çocukken oynadığı oyunları, papaz okulunun soğuk gecelerini okudu. Şimdiye kadar hiç kimseye anlatmadığı şeyleri okudu: Karaca avlamak için babasının tüfeğini giz- lice alışını ya da yalnız başına yaptığı ilk cinsel deneyini. - Ben Salem Kralıyım, demisjti yaşlı adam. - Bir kral niçin bir çobanla çene çalsın? di^e sordu delikanlı; tedirgin olmuş, alabildiğine şaşırmıştı. - Bunun birçok nedeni var. Ama diyelim ki, bunun en önemli nedeni senin Kişisel Menkıbe'ni1 gerçekleştir- mek gücüne sahip oluşun. Mtnkıbt: Din büyüklerini n ya da tarihe geçmiş, ünlü kifileriu yaşamlarım ve olağanüs- tü davranışlarını anlatan öykü. 'Yazgı'ya gönderme yapılıyor. (Çev,)^ Simyacı 33/3 Delikanlı 'Kişisel Menkıbe'nin ne anlama geldiğini bilmiyordu. - Senİn her zaman gerçekleştirmek istediğin şeydir. Hepimiz, gençken, Kişisel Menkıbe'mizin ne olduğunu bi- liriz. - Hayatın bu döneminde, her şey açık seçiktir, her şey mümkündür ve hayal kurmaktan, hayatında gerçekleş- tirmek istediği şeylerin olmasını istemekten korkmaz. Ama zaman geçtikçe, gizemli bir güç, Kişisel Menkıbe'nin gerçekleştirilmesinin olanaksız olduğunu kanıtlamaya baş- lar. Yaşlı adamın söylediklerinin genç çoban için önemli bir anlamı yoktu. Ama şu 'gizemli güçler'in ne olduğunu öğrenmek istiyordu: Anlattığı zaman tüccarın kızının ağzı bir karış açık .kalacaktı. Olumsuz gibi görünen güçlerdir bunlar, ama aslında sana Kişisel Menkıbe'ni nasıl gerçekleştireceğini öğretirler. Zihnini ve iradeni bunlar hazırlarlar, çünkü dünyada bir büyük gerçek vardır: Kim olursan ol, ne yaparsan yap, bü- fcüri' yüreğinle gerçekten bir şey istediğin zaman, Evrenin Ruhu'nda bu istek oluşur. Bu senin yeryüzündeki özel gö- revindir. - İnsan yalnızca yolculuk yapmak istese? Ya da bir kumaş tüccarının kızıyla evlenmek istese? Ya da hazine aramak istese. Dünyanın Ruhu insanların mutluluğuyla beslenir. Ya da mutsuzluklanyla, arzuyla, kıskançlıkla. Kendi Kişisel Menkıbe'sini gerçekleştirmek insanların biri- cik gerçek yükümlülüğüdür. Her şey bir ve tek şeydir. Ve bir şey istediğin zaman, bütün Evren arzunun gerçekleş- mesi için işbirliği yapar. Ahırı ve gelip geçenleri seyrederek bir süre sustular. lif önce vasi' adam bozdu: M-Juı k-*'- "p güdü\ örsün? \ı adam da yolculuk yapmak istiyordu. Ama patlamış mısır satmak, yıllar boyu para biriktirmek için bu arabayı satın almayı seçti. Yaşlandığı zaman bir ay- lığına Afrika'ya gidecek. İnsanın düşlediği şeyi gerçekleş- tirmesi için her zaman olanak bulunduğunu bir türlü anla- madı. 'Çobanlığı da seçebilirdi,* diye düşündü delikanlı. Bu düşüncesini yüksek sesle tekrarladı. - Bunu pekâlâ düşündü, dedi yaşlı adam. Ama patla- mış mısır satıcıları, çobanlardan daha önemlidirler. Patla- mış mısır satıcılarının başlarını sokacakları bir çatı vardır, oysa çobanlar yıldız palasta uyurlar. İnsanlar kızlarını ço- banlardan çok patlamış mısır satıcılarıyla evlendirmek is- terler. Tüccarın kızını düşünen çoban, yüreğinde bir acı his- setti. Kızın yaşadığı kentte kuşkusuz bir patlamış mısır sa- tıcısı vardı. - Sonuç olarak, insanların patlamış mısır satıcıları ve Çobanlar hakkında düşündükleri, onlar için, Kişisel Men- kıbe'den daha Önemli olur. Yaşlı adam kitabın sayfalarını karıştırdı, bir yeri eğle- nerek okudu. Çoban biraz bekledi, sonra, daha önce yaşlı adamın yaptığı gibi, araya girdi: - Bunları neden söylüyorsunuz bana? - Çünkü sen, kendi Kişisel Menkıbe'ni yaşamaya ça- lışıyorsun. Ve bundan vazgeçmek üzeresin. - Peki siz hep böyle durumlarda mı ortaya çıkarsı- nız? - Her zaman böyle değil, ama her zaman bir şey yap- maktan geri durmadım. Bazen, iyi bir fikir, bir çözüm yo- lu olarak göründüm. Kimi zaman, çok nazik bir anda, işle- ri kolaylaştıracak şekilde davrandım. Böyle şeyler işte, ama çoğu insan hiçbir şeyin farkına varmadı. 3 5 Bir hafta önce, bir maden arayıcısına bir taş biçiminde görünmek zorunda kaldığını anlattı. Zümrüt aramak için her şeyini terk etmişti bu adam. Beş yıl boyunca ]bir ırma- ğın kıyısında çalışmış, dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz taş kırmıştı, bîr zümrüt parçası arar- ken. İşte o anda vazgeçmeyi düşünmüş, oysa zümrüdünü bulması için bir taş, bir tek taş kalmıştı. Kişisel Menkıbe'si üzerine bahse girmiş bir insan olduğu için madenci, yaşlı adam işe karışmaya karar vermiş. Bir taşa dönüşüp maden- cinin ayaklarına yuvarlanmış. Başarısız geçen beş yıl yü- zünden eziklik duyan madenci taşı öfkeyle alıp uzaklara fırlatmış. Taşı öylesine bir hızla fırlatmış ki, başka bir taşa çarpan taş parçalanmış ve ortaya dünyanın en güzel züm- rüdü çıkmış. - insanlar yaşama nedenlerini pek çabuk öğreniyor- lar, dedi yaşlı adam, gözlerinde beliren acıyla. Belki de ge- ne aynı nedenle hemen pes ediyorlar. Ama, dünyanın hali böyle işte. Delikanlı, konuşmanın gizli hazine yüzünden başla- mış olduğunu anımsadı. - Hazineleri, seller toprağın altından çıkartırlar, gene seller toprağa gömerler, dedi yaşlı adam. Hazinen hakkın- da daha fazla şey öğrenmek istiyorsan, sürünün onda biri- ni bana vereceksin. - Hazinenin onda biri yetmez miydi? Yaşlı adam hayal kırıklığına uğrar gibi oldu. -* -^^Tîenüz sahip olmadığın bir şeyi vaat ederek gidecek olursan, onu ele geçirmek arzunu yitirirsin. Çoban bunun üzerine hazinenin onda birini Çingene kadına söz verdiğini söyledi yaşlı adama. - Çingeneler kurnazdır, diye içini çekti yaşlı adam. Ama ne olursa olsun, hayatta her şeyin bir bedeli olduğu- nu öğrenmek senin için iyi bir şey. Işığın Savaşçılarının öğ- retmeye çalıştıkları da bumır zaten. Delikanlıya kitabını geri verdi. 36 - Yarın sürünün onda birini bana getireceksin. Gizli hazineyi nasıl bulacağını söyleyeceğim sana. Haydi, iyi ak- şamlar. Sonra alanın bir köşesinde gözden kayboldu. 3 7 DELİKANLI KİT ABI YENİDEN OKUMAYI DE- nedi, ama bütün dikkatini kitap üzerinde yoğunlaştırama- dı. Yaşlı adamın doğru söylediğini bildiği için sinirli ve gergindi. Patlamış mısır satıcısını bularak bir torba patla- mış mısır satın aldı. Yaşlı adamın anlattıklarını adama ak- tarmalı mıydı, yoksa susmalı mıydı? Düşünüyordu, ama bir türlü karar veremiyordu. "Bazen işi oluruna bırakmak, ilişmemek daha iyidir,* dîye düşündü ve adama bu konuda bir şey söylemedi. Konuşacak olsaydı, satıcı günlerce kafa patlatacaktı: Her şeyi yüzüstü bıraksın mı yoksa bırakma- sın mı? Ama küçük arabasına da iyice alışmıştı. Adamı, kendisinin yol açacağı kararsızlık işkencesin- den kurtarabilirdi. Kentte dolaşmaya başladı, limana kadar uzandı. Limanda küçük bir bina vardı, bu binanın pence- reye benzer bir deliğinden insanlar bilet satın alıyorlardı. Mısır ülkesinin Afrika'da olduğunu öğrendi. - Arzunuz? diye sordu gişedeki memur. - Belki, yarın, diye yanıtladı delikanlı uzaklaşırken. Koyunlarından birini satarak boğazın karşı yakasına geçe- bilirdi. Bu düşünce ürkütüyordu onu. - Al sana bir hayalperest daha, dedi gişedeki adam ar- kadaşına, delikanlı uzaklaşırken. Bilet alacak parası yok. Delikanlı gişenin Önünde koyunlarını düşünmüş ve onların yanına gitmekten korkmuştu. İki yıl içinde, ko- yun yetiştiriciliği konusunda her şeyi öğrenmişti. Her tür- lü koyun bakımını, koyun kırkmayı ve sürüyü kurtlardan korumayı öğrenmişti. Endülüs'ün bütün kır ve otlaklarını tanıyordu. Koyunlarının her birinin alış ve satış fiyatlarını biliyordu. 38 Arkadaşının ağılına en uzun yoldan gitmeye karar verdi. Kentin bir şatosu vardı; kaleye tırmanıp surların üzerinde oturmak istedi canı. Yukarıdan, Afrika'yı görebi- lirdi. Neredeyse bütün İspanya'yı uzun süre İşgal etmiş olan MağripHlerin buradan geldiklerini söylemişti biri, bir zamanlar. Mağrİplilerden nefret ediyordu. Çingeneleri on- lar getirmişlerdi. Yukarıdan, yaşlı adamla gevezelik ettiği alan da arala- rında olmak üzere kentin büyük bir bölümünü de görebi- lirdi. *Şu ihtiyara rastladığım âna lanet olsun,' diye düşün- dü. Gördüğü düşleri yorumlayabilecek bir kadın bulmaya gitmişti yalnızca. Ne kadın, ne de yaşlı adam, kendisinin bir çoban oluşunu umursuyorlardı. Hayatta hiçbir şeye ar- tık inanmayan, çobanların bir gün duygusal olarak koyun- larına bağlanabileceklerini anlayacak durumda olmayan yalnız insanlardı bunlar. Kendisi koyunlarını çok iyi tanı- yordu: Hangisi topallıyor, hangisi iki ay sonra kuzulaya- cak, hangileri tembeldir, hepsini biliyordu. Onları kırkma- yı ve kesmeyi de biliyordu. Gitmeye karar verecek olursa, koyunları acı çekerdi. Rüzgâr çıktı. O, bu rüzgârı tanıyordu: Gündoğusu di- yorlardı bu rüzgâra, imansız sürüleri bu rüzgârla birlikte gelmişlerdi. Tarifa'ya gelmeden önce, Afrika'nın bu kadar yakın olduğunu hiç düşünmemişti. Çok büyük bir tehli- keydi bu: Mağripliler ülkeyi yeniden istila edebilirlerdi. Gündoğusu daha sert esmeye başladı. 'Koyunlarımla hazine arasında kaldım,* diye tlüşündü. Karar vermek, alış- tığı şey ile sahip olmayı çok istediği şey arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Ayrıca tüccarın kızı da vardı, ama kız koyunlar kadar önemli değildi, çünkü kendisine ba- ğımlı değildi kız. Kesin olan bir şey vardı: Ertesi gün kız kendisini görmese, bunun farkına bile varmazdı: Kız için bütün günler birbirinin aynıydı ve bütün günler birbirine benzediği zaman da insanlar, güneş gökyüzünde hareket 3 9 ettikçe, hayatlarında karşılarına çıkan iyi şeylerin farkına varamaz olurlar 'Annemi, babamı, doğduğum kentin şatosunu terk et- tim. Onlar bu duruma alıştılar, ben de alıştım. Koyunlar da benim yokluğuma alışırlarsa iyi ederler,' diye düşündü. Yukarıdan alana baktı. Seyyar satıcı patlamış mısırla- rını satmayı sürdürüyordu. Bir süre önce yaşlı adamla soh- bet ettiği sıraya bir genç çift gelip oturdu ve Öpüşmeye başlandı. 'Patlamış mısır satıcısı,' diye mırıldandı, ama cümlesi- ni bitirmedi. Çünkü gündoğusu daha da sert esmeye başla- mıştı; rüzgârı yüzünde hissetti. Kuşkusuz Mağriplİleri geti- riyordu bu rüzgâr, ama çölün ve peçeli kadınların da ko- kusunu taşıyordu buralara. Bir gün, Bilinmez'in peşine düşmüş, altın, serüven ve piramitleri aramaya çıkmış in- sanların terini ve hayallerini de getiriyordu. Rüzgârın öz- gürlüğünü kıskandı delikanlı ve onun gibi olabileceğini an- ladı. Kendisinden başka hiçbir şey engel değildi buna. Koyunlar, tüccarın kızı, Endülüs kırları onun Kişisel Menkıbe'sinin menzillerinden başka bîr şey değillerdi. 40 ERTESİ GÜN ÖĞLEYİN YAŞLI ADAMIN YANI- na gitti delikanlı. Yanında altı koyun götürdü. - Çok şaşırdım, dedi yaşlı adama. Arkadaşım sürüyü satın aldı hemencecik. Ömür boyu çoban olmayı hayal et- tiğini söyledi bana; iyiye alamet. ' - Hep böyle olur, diye karşılık verdi yaşlı adam. Biz buna Lütuf Kuralı adını veririz. İlk kez kâğıt oynadığın za- man, kesinlikle kazanırsın. Acemi talihi. - Peki neden böyle oluyor? - Çünkü hayat senin Kişisel Menkıbe'ni yaşamanı is- tiyor. Sonra altı koyunu incelemeye başladı ve bir koyunun topalladığını fark etti. Delikanlı bunun önemsiz bir şey ol- duğunu, çünkü bu koyunun, koyunlarının en akıllısı oldu- ğunu ve çok yün verdiğini söyledi. - Hazine nerede? diye sordu. - Mısır'da, Piramitlerin yanında. Çoban irkildi. Yaşlı kadın aynı şeyi söylemiş, üstelik para da almamıştı. - Hazineye ulaşmak İçin işaretlere dikkat etmen gere- kiyor. Tanrı, herkesin izlemesi .gereken jyolu yeryüzüne çizmiştir, yazmıştır. Senin yapman gereken, senin için yaz- dıklarını okumak yalnızca. Delikanlı konuşmaya başlamadan önce, kendisiyle yaşlı adam arasında bir pervane havalandı. Dedesini anım- sadı; dedesi pervanelerin şans simgesi olduklarını söylemiş- ti çocukluğunda. Tıpkı cırcırböcekleri, yeşil çekirgeler, küçük gri kertenkeleler ve dört yapraklı yoncalar gibi. 4 1 - Doğrudur, dedi, delikanlının düşüncelerini okuyan yaşlı adam. Tıpkı sana dedenin öğrettiği gibi. Birer işaret- tir bunlar. Sonra sarındığı harmaniyi açtı. Delikanlı daha önce görmüş olduğu şeyden çok etkilenmişti; bir gün önce göz- lerini kamaştıran parıltıyı anımsadı. Değerli taşlarla süslü som altından kocaman bir göğüslük1 vardı göğsünde yaşlı adamın. Gerçek bir kraldı yaşlı adam. Haydutların saldırısına uğramamak için böyle gizleniyordu. - Al! dedi, göğüslüğünün ortasına kakılmış biri be- yaz, biri siyah iki taş çıkartarak. Birinin adı Urim,2 Öteki- nin adı da Tummim'dir. Siyah olanı 'evet* demektir, be- yaz olanı 'hayır' anlamına gelir. İşaretleri yorumlamayı başaramadığın zaman sana yardım ederler. Ama her za- man nesnel sorular sor. - Ama, mümkünse, kendi kararlarını kendin al. Ha- zine Piramitlerin yakınında bulunuyor, bunu biliyorsun zaten. Bana altı koyun vermek zorunda kaldın, çünkü ka- rar vermene ben yardımcı oldum. Delikanlı iki taşı heybesine koydu. Artık kararlarını kendisi verecekti. - Her şeyin bir ve tek şey olduğunu asla unutma. Simgelerin dilini unutma. Ve özellikle, Kişisel Menkı- be'nin sonuna kadar gitmeyi unutma. - Ama şimdi sana küçük bir öykü anlatmak istiyo- rum. Bir tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanma yollamış. Delikanlı bir çöl- 1 TYvrat'uı Çtktj bölümünün *Vr s"ı İsrail oğullan arasından bana kâhinlik etmesi için. kardeşin Harun'u v* kruditivîf be rabcr oğullanın, Harun'u vr oğullan Nadab w Abi- huvu, Eleazar vr İtaman yanına getir.' cüm.rsiyle baıjayaıı 28 'inci babında, yapılacak "vaplar (göğüslük vr f f od ve "itan vr tıakıçh gömlek, tank vr kırçak) sayıhr. Mrtindr grçrn 'göğüslük' Tevrat'taki gOğfBlOğt- g&nYaşlı adam, delikanlıya baktı ve sonra, açık elleriyle, delikanlının başının üzerinde bazı tuhaf işaretler yaptı. Sonra koyunlarını önüne katıp uzaklaştı oradan. 44 KÜÇÜK TARIFA KENTİNİN YUKARI KESİ- minde Mağriplilerin yaptırdığı eski bir kale vardır; kale surlarına oturan biri aşağıda bir alan, bir patlamış mısır sa- tıcısı ve karşıda da bir parça Afrika görebilir. Salem Kralı Melkisedek o akşam kale surlarına oturdu ve yüzünde gündoğusu adı verilen rüzgârı hissetti. Sahip değişikliğinin ve kargaşaların altüst ettiği tedirgin koyun- lar biraz ileride kımıldanıp duruyorlardı. Bütün arzuları yalnızca yiyecek ve içecekti. Melkisedek limandan uzaklaşan küçük gemiye baktı. Genç çobanı bir daha hiç görmeyecekti, tıpkı aşar vergisi- ni ödedikten sonra Abram'ı bir daha hiç görmediği gibi. Ama işinin özelliğiydi bu. Tanrıların dilekleri olamaz, çünkü tanrıların Kişisel Menkıbeleri yoktur. Bununla birlikte, Salem Kralı yüreği- nin derinliklerinden, delikanlının başarıya ulaşmasını dile- di. *Ne yazık! Yakında adımı unutacak," diye düşündü, 'Ona adımı birkaç kez tekrarlatmalıydım. Benden söz etti- ği zaman, benim Salem Kralı Melkisedek olduğumu söyle- meliydi.' ' "Ve Abram (tbrahim. Ö.I.), Kederlaomer ve beraberinde olan kralları vurup döndük- ten sonra, Şave Vadisinde Sodom Kralı onu karptamava çıktı (bu Kralın VadUidir). Ve Salem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap çıkardı vr Yüce Allahın kahini idi. Ve onu mü- barek kılıp dedi: Göklerin ve yerin sahibi Yüce Allah tarafından Abram mübarek ol- tun; senin düşmanlarım eline teslim eden Yûcr Allah mübarek olsun. Ve her peyden kendisine ondalık verdi. Ve Sodom Kralı Abram'a dedi: Canlan bana ver ve malı kendi- ne al. Ve Abram Sodom Kralına dedi: Göklerin ve yerin sahibi Yüce Allaha, RABBE, ne bir iplik, ne bir çank bağı, ut de sana ait olan bir şeye almamaya elimi kaldırdım, ta ki: Abram'ı zengin ettim, demeyesin. Ancak gençlerin yediklerinden ve benimle giden adamlann, Aner, Ejkol ve Mamre'nin payyukn başkası bana olmasın; bunlar paylarını alımlar. (Tevrat, Ttkvm, XIV, 17-23) (Çev.) 4 5 Sonra gözlerini gökyüzüne kaldırdı, düşündüklerin- den utanmıştı: Biliyorum: Boşların boşu.1 Senin de söyle- diğin gibi, Tanrım. Ama bazen bir ihtiyar kral da kendi- siyle gururlanmak gereksinimi duyabilir. 'Tevrat, VWz, 1:2. (Çrv.) 46 'NE TUHAF BİR MEMLEKET ŞU AFRİKA!' Dİ- ye düşündü delikanlı. Kentin daracık sokaklarında dolaşırken gördüğü öteki kahvehanelere benzeyen bir kahveye oturmuştu, insanlar, ağızdan ağıza dolaştırdıkları devsel pipolar içiyorlardı. Bir- kaç saat içinde, el ele tutuşarak dolaşan erkekler" yüzleri peçeli kadınlar, yüksek kulelerin tepesine çıkıp şarkı söyle- yen din adamları, bunların çevresinde de diz çöküp alınla- rını yere vuran insanlar görmüştü. 'İmansızların tapınmaları,' diye düşündü. Çocukken, köylerindeki kilisede, bir kır ata binmiş Ermiş Santiago Matamoros'un1 heykelini görürdü: Kılıcını çekmiş, ayak- larının altında buranın insanlarına benzeyen insanlar. Ken- dini tedirgin ve yalnız mı yalnız hissediyordu. İmansızla- rın korkunç kötücül bakışları vardı. Üstelik, yola çıkmanın büyük telaşı içinde, bir ayrın- tıyı unutmuştu, uzun süre kendisini hazinesinden uzak tu- tabilecek bir tek ayrıntıyı: Bu ülkede herkes Arapça konu- şuyordu. Kahvenin sahibi yaklaştı; delikanlı yandaki masaya getirildiğini gördüğü bir içeceği parmağıyla işaret etti. İşa- ret ettiği çaydı, acı çay. Oysa şarap içmek isterdi. Ama şimdi böyle şeylerle kaygılanacak zaman değildi. Hazinesinden başka bir şey düşünmemeliydi, onu nasıl ele geçireceğini düşünmeliydi. Koyunların satışından oldukça önemli bir para sağlamıştı ve paranın büyülü bir gücü ol- 1 Böyûk Yİkub (Saiuc Jarqgrt \t Majeur): tta'nıı. on iki havariıiııdru biri. Dört incil'den bîrini yazmif olan Yuluıına'uın 'Balıkçı' lakabıyla anılan kardeşi. Kral Hiroctn tarafın. dan kılıçla öldürüldö (İncil, Rnuüeruı tflfri, 12: 2). ispanya'da çok özrl bir yrri olan ha- vari. (Çev.) 4 7 düğünü biliyordu: Parası olan insan hiçbir zaman tama- men yalnız değildir. Kısa bir süre sonra, belki de birkaç gün'içinde, Piramitlere ulaşacaktı. Göğsü pırıl pırıl altınla kaplı bir ihtiyarın altı koyununu almak için yalan şeyler anlatmaya gereksinimi yoktu. Yaşlı kral ona simgelerden söz etmişti. Boğazı geçer- ken simgeleri düşünmüştü. Evet, onun nelerden söz ettiği- ni çok iyi biliyordu: Endülüs kırlarında geçirdiği zaman içinde, izlemesi gerekli yolla ilgili işaretleri yeryüzünde ve gökyüzünde okumaya alışmıştı. Falanca kuşun varlığı ya- kınlarda bir yılan bulunduğunun işaretiydi; filanca çalı ise çevrede su bulunduğunun belirtisiydi. Bunları öğrenmişti. Bunları koyunlar öğretmişti ona. Tanrı koyunları böylesine iyi güdüyorsa, bir insanı da güdecektir,' diye düşündü ve içinin rahatladığım hisset- ti. Çay daha az acı geldi. - Sen kimsin? dîye sorulduğunu duydu İspanyolca. Birdenbire kendini alabildiğine güçlü hissetti. Kendisi simgeleri düşünürken biri çıkagelmişti. - Sen nasıl oluyor da İspanyolca konuşabiliyorsun? diye sordu. Karşısındaki Avrupalı gibi giyinmiş bir gençti, ama ten rengi onun bu kentten olduğunu akla getiriyordu. He- men hemen kendi boyunda, kendi yaşındaydı. - Burada hemen hemen herkes İspanyolca konuşur. İspanya'dan iki saat uzaktayız yalnızca. - Otur. Bir şey ısmarlayayım sana". Benim için de şa- rap söyle. Şu çaydan nefret ediyo-um, - Bu ülkede şarap yoktur, diye karşılık verdi öteki. Din yasaklamıştır. Genç çoban bunun üzerine Piramitlere gitmesi gerek- tiğini söyledi. Tam hazineden de söz açacaktı ki bunun doğru olmayacağını düşündü. Arap çocuk kendisini oraya götürmek için hazineden pay isteyebilirdi. Yaşlı adamın henüz sahip olunmayan şeylere ilişkin öneriler konusunda kendisine söylediklerini anımsadı. 48 - Mümkünse beni oraya götürmeni rica edeceğim. Kehberük ücretini öderim. Oraya nasıl gidildiği konusun- da bir fikrin var mı? Kahve sahibinin yakınlarında olduğunu ve .konuşma- larını dikkatle dinlediğini fark etti delikanlı. Adamın ora- da bulunuşu canını sıkıyordu biraz. Ama bir rehbere rast- lamıştı ve bu fırsatı kaçırmayacaktı. - Koskoca Sahra Çölünü geçmek gerek, dedi Arap çocuk. Bunun için de para gerekir. İlkin yeterince paran var mı bakalım, bunu bilmek isterim. Delikanlı bu soruyu biraz tuhaf buldu. Ama onun, yaşlı adama güveni vardı ve yaşlı adam ona, gerçekten bir şey yapmak istiyorsanız, bütün evrenin sizin yararınız için işbirliği yapacağını söylemişti. Parasını cebinden çıkartıp yeni arkadaşına gösterdi. Kahve patronu biraz daha yaklaşıp yakından baktı. İki adam aralarında Arapça birşeyler konuştular. Patron öfke- lenmişe benziyordu. - Buradan gidelim, dedi Arap delikanlı. Burada kal- mamızı istemiyor patron. Delikanlı kendini daha rahatlamış hissetti. Borcunu ödemek için ayağa kalktı, ama patron onu kolundan tutup noktasız, virgülsüz uzun bir söylev çekmeye başladı. Deli- kanlı güçlü olmasına güçlüydü, ama yabancı bir ülkede bu- lunuyordu. Yeni arkadaş kahve patronunu kenara İtip de- likanlıyı dışarı çıkardı. - Parana göz koymuş, dedi. Tanca, Afrika'nın öteki yerlerine benzemez. Burası bir liman, limanlar da hırsız yuvasıdır. Zor bir durumdayken kendisine yardım eden bu yeni arkadaşına demek ki güvenebilirdi. Cebinden çıkartarak parayı saydı. - Yarın tPiramitlere ulaşabiliriz, dedi öteki, parayı alırken. Ama iki deve satın almam gerekiyor. Tanca'nm daracık sokaklarında birlikte yürüdüler. Her köşe bucakta satılacak mal sergileri vardı. Sonunda Simyacı 49/4 pazarın kurulduğu büyük alana geldiler. Binlerce insan pa- zarlık ediyor, alıp-satıyordu; sebzelerle halılar, türlü çeşitli pipolar yan yana sergilenmişti. Delikanlı yeni arkadaşının üzerinden gözlerini ayırmıyordu. Bütün parasının artık onun ellerinde olduğunu unutmuyordu. Parayı ondan geri istemeyi aklından geçirdi, ama bunun kabalık olacağını dü- şündü. Şimdi üzerinde dolaşmakta olduğu bu yabancı top- rakların gelenek ve göreneklerini bilmiyordu. - Gözüm üzerinde olsun, bu yeterli, diye düşündü. Kendisi ondan daha güçlüydü. Birden bu korkunç karmakarışık eşya yığınının orta- sında, şimdiye kadar görmediği kadar güzel bir kılıca ilişti gözleri. Kını gümüştendi, siyah kabzasına değerli taşlar ka- kılmıştı. Mısır dönüşü bu kılıcı almaya karar verdi. - Satıcıya kılıcın fiyatını soruver, dedi arkadaşına. Ama silahı seyrederken iki saniye dalmış olduğunu da fark etti. Sanki birdenbire göğüs kafesi daralmış gibi yüreği sı- kıştı. Kendisini neyin beklediğini bildiğinden, yan tarafa bakmaya korktu. Gözleri güzel kılıcın üzerinde, bir an öy- le kaldı, sonra, bütün cesaretini toparlayarak başını çevir- di. Çevresinde pazar alanı vardı, gidip-gelen, bağı- rıp-çağıran, halı" fındık, bakır tepsilerin yanında kıvırcık marullar, sokakta el ele tutuşmuş erkekler, peçeli kadınlar, değişik yiyeceklerin hoş kokuları vardı.. Ama hiçbir yer- de, kesinlikle hiçbir yerde, arkadaşının gölgesi bile yoktu. Birbirlerini kaybetmelerinin bir rastlantı olduğuna İnanmak istedi. Ötekinin geri döneceğini umarak bulun- duğu yerde kalmaya karar verdi. Bir süre sonra, şu malûm kulelerden birine bîr adam çıkıp şarkı söylemeye başladı; bunun üzerine orada bulunanlar diz çöküp alınlarını yere vurdular ve onlar da şarkı söylemeye başladılar. Daha son- ra, iş Sacında bir karınca yuvası gibi barakalarını bozup VI,'Â ktvuldular. 50 Güneş de batmaya başladı. Genç adam, alanı çevrele- yen beyaz evlerin arkasında yitinceye kadar uzun süre gü- neşe baktı. Aynı güneş bu sabah doğarken, kendisinin bir başka anakarada bulunduğunu; orada çobanlık yaptığını, altmış koyunu olduğunu ve bir genç kızla buluşacağını dü- şündü. Sabahleyin kırlarda dolaşırken başına geleceklerin hepsini biliyordu. Oysa şimdi güneş batarken bir başka ülkede bulunu- yordu, dillerini bile anlamadığı insanların yaşadığı bir ya- bancı ülkede bir yabancıydı o. Artık çoban değildi, kendi- sine ait hiçbir şeyi yoktu; ülkesine geri dönmek ve her şe- ye yeniden başlamak için gerekli olan parası bile. "Bütün bunlar aynı güneşin doğup batışı arasında ol- du,' diye düşündü. Daha duruma alışmadan göz açıp kapa- yıncaya kadar kısa zamanda, hayatta kimi zaman koşulla- rın değiştiğini düşünerek kendisine acıdı. Ağlamaya utanıyordu. Koyunlarının karşısında hiçbir zaman ağlamamıştı. Ama pazar alanı bomboştu ve kendisi yurdundan uzaktaydı. Ağladı. Tanrı adil olmadığı için, kendi düşlerine ina- nan insanları bu şekilde ödüllendirdiği için ağladı. "Koyun- larımın yanında mutluydum ve mutluluğumu çevremde bulunanlarla paylaşıyordum. Geldiğimi gören insanlar be- ni iyi karşılıyorlardı. Şimdi kederli ve mutsuzum. Ne ya- pacağım? Daha katı olacağım ve bir insan bana ihanet etti- ği için de artık kimseye güvenmeyeceğim. Kendi hazinemi bulamadığım için gizli hazine bulan herkesten nefret ede- ceğim. Ve bütün dünyayı kucaklayamayacak kadar küçük biri olduğum için, sahip olduğum az bir şeyi her zaman korumaya çalışacağım.' İçinde ne var diye bakmak için heybesini açtı; gemi- deyken yediği börekten bir parça kalmıştı belki. Ama ko- caman kitaptan, yamçıdan ve yaşlı adamın kendisine verdi- ği o iki tajtan başka bir şey bulamadı. Bu taşları görünce, büyük bir teselli hissetti İçinde. Altı koyununu, altın bir göğüslükten çıkartılan bu taşlarla 5 1 değiştokuş etmişti. Bunları satıp dönüş bileti alabilirdi. "Bundan böyle artık daha kurnaz olacağım,' diye düşündü, iki taşı heybeden alıp cebine soktu. Burası bir limandı ve Arap çocuğun kendisine söylediği tek doğru şey de buydu: Bir Umanda her zaman bir sürü hırsız vardır. Kahve patronunun umutsuz çabalarını şimdi anlıyor- du: Bu adama güvenmemesini söylemeye çalışıyordu. *Ben de herkes gibiyim: Dünya gerçeklerine oldukları gibi değil de olmalarını istediğim gibi bakıyorum.' Taşlara bir süre baktı. Onları usulca okşadı, sıcaklıkla- rını, kaygan yüzeylerini parmaklarının ucunda hissetti. Hazinesiydi onun bu taşlar. Onlara dokunmak yatıştırdı onu. Taşlar ona yaşlı adamı anımsattı. "Bir şeyi gerçekten istersen," demişti yaşlı adam ona, "onu gerçekleştirmen için bütün evren işbirliği yapar." Delikanlı bunun doğru olup olmadığını anlamak iste- di. Bomboş bir pazar alanındaydı, ne cebinde tek kuruş, ne de geceleyin bekleyeceği koyunları vardı. Ama bu taşlar onun bir krala rastlamış olduğunun kanıtıydı; onun Kişi- sel Menkıbesi'ni bilen, babasının silahıyla ne yaptığından, ilk cinsel deneyiminden haberi olan bir krala rastlamıştı. "Taşlar kâhinlik yapmaya yararlar. Adları Urim ile Tummim." Taşları heybesine koydu tekrar ve bir deney yapmaya karar verdi. Yaşlı adam, taşlar ancak insan ne istediğini bil- diği zaman işe yaradığı için onlara açık-seçik sorular sor- mak gerektiğini söylemişti. Bunun üzerine, yaşlı adamın kutsamasının hâlâ kendi üzerinde olup olmadığını sordu. Taşlardan bîrini çıkardı. *Evet* idî çıkan taş. - Hazinemi bulacak mıyım? diye sordu. Elini heybeye soktu, taşlardan birini almak istedi. Ama taşlar heybedeki bir delikten aşağı .düştüler. Heybede bir delik Mİduğunu fark etmemişti. Ürİm ile Tummim'i vecizi ı .İUP hevheve kovmak İçin eğildi. Ama onları gö- rlar ve yukarıya varınca yorgunluk hissediyorlardı. Ama yokuşun başında, birbirinden güzel kristaller satılan bir biîlûriye dükkânı vardı ve bu dükkânda da iç ferahlatı- cı nane çayı ikram ediliyordu. İnsanlar, göz kamaştırıcı kristal bardaklarda sunulan nane çayını içmek için dükkâ- na giriyorlardı. - Vallahi karımın aklına hiç gelmedi böyle bir şey, diyordu adamın biri; ve bu akşam evine konuklar geleceği, kristal bardakların güzelliğinden etkilenecekleri için, bir- kaç kristal bardak satın alıyordu. Bir başka müşteri, kristal kaplarda sunulan çayın çok daha iyi olduğunu kendi payı- na doğruluyordu, çünkü çayın rayihası uçup gitmiyordu. Üçüncü müşteri de, büyülü güçlere sahip olması nedeniy- le, çayı kristal içinde ikram etmenin Doğu'ya özgü bir ge- lenek olduğunu ileri sürüyordu. Haber kısa sürede yayıldı ve insan kafileleri, çok eski bir ticaret âlemine bu yeniliği getirmiş olan dükkânı gör- mek için yokuşun tepesine tırmanmaya başladılar. Bunu görenler, kristal bardaklarda çay sunulan başka dükkânlar açtılar, ama bunlar yokuş yukarı bir sokağın tepesinde bu- lunmadıkları için müşteri yerine sinek avladılar. Kısa bir süre sonra, Tüccar iki yeni müstahdem daha aldı işe. Ayrıca yeniliklere susamış erkek ve kadınların is- teklerini karşılamak için dizi dizi kristaller, çuval çuval çay getirtmek zorunda kaldı. Böylece altı ay geçti. 70 "DELİKANLI, GÜNEŞ DOĞMADAN UYAftDL anakarasına ayak bastığından bu yana tamı tamına on bir ay dokuz gün geçmişti. Özellikle bugün için satırı almış olduğu beyaz renkli Arap kılığını giyindi. Deve deri- si bir halkayla sarılı türbanını başına geçirdi. Sonunda yeni sandaletlerini giyip gürültüsüzce aşağı indi. Kent hâlâ uykudaydı. Susamlı simit yiyip kristal bir bardaktan sıcak çay içti. Ardından dükkânın eşiğine otu- rup tek başına nargile tüttürmeye başladı. Hiçbir şey düşünmeden tüttürdü nargileyi. Çöl koku- su taşıyarak esen rüzgârın uğultusundan başka bir ses duy- muyordu. Sonra, nargile içmeyi bitirince, elini ceplerinden birine soktu ve çıkardığı şeye bir süre baktı. Yüklüce bir para tutuyordu elinde. Yüz yirmi koyun, dönüş bileti ve kendi ülkesi ile şu anda bulunduğu ülke arasında bir ihracat-ithala't ruhsatı almaya yetecek kadar para. * Yaşlı adamın uyanıp dükkânı açmasına kadar sabırla bekledi. Birlikte çay içmeye gittiler. - Ben bugün gidiyorum, dedi delikanlı. Koyunlarımı almaya yetecek kadar param var. Sizin de Mekke'ye gide- cek kadar paranız var. Yaşlı adam hiçbir şey söylemedi. - Hayır duanızı istiyorum sizden, diye üsteledi deli- kanlı. Bana yardım ettiniz. Yaşlı adam ses çıkarmadan çay hazırlıyordu. Sonun- da, bir süre sonra delikanlıya doğru döndü. - Seninle gurur duyuyorum, dedi. Billûriye dükkânı- ma bir ruh verdin. Ama ben Mekke'ye gitmeyeceğim, bili- 7 1 yorsun bunu. Tıpkı senin koyun satın almayacağını bildi- ğin gibi. - Kim söyledi bunu size? diye sordu delikanlı, şaşkın- lıkla. •- Mektup, dedi kısaca, yaşlı Biilûriye Tüccarı. Ve onun için hayır dua okudu. 72 DELİKANLI ODASINA GİTTİ VE EŞYALARINI topladı. Tıka basa dolu üç meşin çanta. Tam ayrılmak üze- reyken, odanın bir köşesinde eski çoban heybesinin dur- duğunu gördü. Acınacak durumdaydı, varlığı tamamen ak- lından çıkıp gitmişti. İçinde, her zaman olduğu gibi kitabı ve yamçısı vardı. Sokakta karşısına çıkan ilk çocuğa arma- ğan etmeyi düşündüğü yamçıyı heybeden çıkartırken yere iki taş düştü. Urim ile Tummim. O zaman yaşlı kralı anımsadı, anımsayınca da, bu rastlaşmayı uzun süredir düşünmemiş olduğunu fark ede- rek şaşırıp kaldı. Bütün bir yıl durmadan çalışmış, İspan- ya'ya başı önde dönmemek için gereken parayı kazanmak- tan başka bir şey düşünmemişti. "Hayallerinden asla vazgeçme, demişti yaşlı kral. Sim- gelere dikkatli ol." Urim ile Tummim'i yerden aldı ve yeniden kralın ya- kınlarda bir yerde olduğu duygusuna kapıldı. Garip bir duyguydu bu. Yıl boyu acımasızca çalışmıştı ve işaretler gitme zamanının geldiğini gösteriyordu. 'Geriye dönüp kaldığım yerden devam edeceğim,' di- ye düşündü delikanlı. 'Ne var ki, Arapçayı koyunlardan öğrenmedim.' Ama koyunlar çok önemli başka bir şey öğretmişler- di: Yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır ve kendisi, dükkânı geliştirirken bu dilden yararlanmıştır. Bu coşku- nun dilidir, arzu edilen ya da inanılan bir şeyi gerçekleştir- mek için sevgi ve tutkuyla yapılan girişimlerin dilidir. Tanca artık onun için yabancı bir kent değildi. Burayı fet- ^.hettiği gibi bütün dünyayı fethedebileceğin! hissetti. 7 3 "Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleş- tirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar," demişti yaşlı kral. Ama hırsızlardan, uçsuz bucaksız çöllerden, düşleri- nin ne olduğunu bilen, ama bunları gerçekleştirmek iste- meyen insanlardan söz etmemişti yaşlı kral. Piramitlerin bir taş yığınından başka bir şey olmadığını ve isteyenin kendi bahçesine taş yığabileceğim söylememişti yaşlı kral. Ve eski sürünüzden daha büyüğünü satın alacak kadar pa- ranız olduğunda, bu sürüyü satın almayı kendiniz için gö- rev bildiğimizi de söylemeyi unutmuştu. Heybeye/toparladı ve öteki çantalarla birlikte aldı. Merdiveni inim; öteki müşteriler kristal bardaklardan çay- larını yudumlarken bir yabancı çifte hizmet etmekteydi yaşlı adam. Sabahın bu erken saatinde, iyi bir başlangıçtı güne. Delikanlı, bulunduğu yerden, Billûriye Tüccarının saçlarının yaşlı kralın saçlarına tamamen benzediğinin far- kına vardı ilk kez. Yersiz-yurtsuz, yiyecek-içeceksiz du- rumda Tanca'da uyandığı ilk gün rastladığı şeker tüccarı- nın gülümsemesini anımsadı; bu gülümseme de yaşlı kralı anımsatıyordu. "Sanki buradan geçmiş ve bir iz bırakmış gibi/ diye düşündü. "Sanki bu insanlar yaşamlarının herhangi bir dö- neminde kralla karşılaşmışlar gibi.* Üstelik kendi Kişisel Menkıbesini yaşayan kimseye her zaman göründüğünü de söylemişti. Billûriye Tüccarı ile vedalaşmadan ayrıldı oradan. Kuşkusuz onu görebilirdi, ama ağlamak istemiyordu. Ne var ki buradaki yaşantısını, Öğrendiği iyi şeyleri özleyecek- ti. Kendine iyice güveni vardı ve dünyayı ele geçirmek is- teği duyuyordu. *Ama eskiden tanıdığım kırlara gidip gene koyun gü- deceğim.* Ancak, artık bu kararından dolayı mutlu değil- di. Bütün bir yıl, bir düşü gerçekleştirmek için çalışmıştı, ama bu düş, her dakika, giderek önemini yitiriyordu. Bel- ki de gerçekte böyle bir düşü yoktu. 74 "Kimbİlİr, belki de Billûriye Tüccarı gibi olmak daha iyidir? Mekke'ye hiç gitmeden oraya gitme arzusuyla yaşa- mak.' Ama Urim ile Tummim'i elinde tutuyordu ve bu iki ta§ yaşlı kralın gücünü ve iradesini kendisine aktarıyor- du. "Bir rastlantı sonucu -ya da bir işaret/ diye düşündü- buraya geldiği ilk gün uğradığı kahveye geldi. Hırsız orada değildi. Patron bir bardak çay getirdi. 'Yeniden çoban olabilirim,' dedi kendi kendine. "Ko- yunlara bakmayı öğrendim ve onların nasıl bir şey olduk- larını unutamam kesinlikle. Ama belki de Mısır Piramitle- rine gitme olanağım olmayacak bir daha hiçbir zaman. Yaşlı adamın göğsünde altın bir göğüslük vardı ve benim. geçmişimi biliyordu. Gerçek bir kraldı, bir bilge kral.' Endülüs ovalarıyla arasında vapurla iki saatlik bir me- safe vardı ancak, ama kendisiyle Piramitler arasında bir çöl vardı. Delikanlı durumu bir başka açıdan da görebileceğini düşündü: Aslında şimdi hazinesine iki saat daha az uzak- taydı. Bu iki saatlik menzile varmak için aşağı-yukan bir yıl harcamış olsa bile. "Koyunlarıma neden kavuşmak istediğimi çok iyi bili- yorum. Koyunları çoktandır tanıyorum; insana fazja yük olmazlar ve sevebilirim onları; hazinemi çöl gizliyor, ama Çölü sevecek miyim, sevmeyecek miyim, bunu bilmiyo- rum. Hazineyi bulamayacak olursam, gene yurduma dö- nebilirim, işte, hayat ihtiyacım olan parayı bir anda verdi bana ve gereken zamanım da var. Öyleyse neden olmasın?' O anda içinde müthiş bir rahatlama hissetti. İstediği anda tekrar çobanlık yapabilirdi. Canının çektiği anda kristal satıcısı olabilirdi. Belki de dünya başka hazineler de gizliyordu, ama kendisi bir tek düş görmüş ve bir krala rastlamıştı. Bu da herkesin başına gelmezdi. Kahveden çıkarken çok mutluydu. Tüccara mal sağla- yan müteahhitlerden birinin, kristalleri, çölü geçen ker- vanlarla getirdiğini anımsamıştı. Urim ile Tummİm'i elle- rine aldı; bu iki taş sayesinde, işte yeniden hazinenin izini sürüyordu. 7 5 "Ben her zaman kendi Kişisel Menkıbesini yaşayanla- rın yanındayım," demişti yaşlı kral. Piramitlerin gerçekten de çok uzakta olup olmadıkla- rını Öğrenmek için ambara kadar yürüse ne kaybederdi? 76 TÜRLÜ TÜRLÜ HAYVAN, TER VE TOZ KO- kan bir binanın içinde oturuyordu İngiliz. Artık buraya ambar demek olanaksızdı; tam anlamıyla bir hayvan ahı- rıydı. 'Demek bütün ömrümü böyle bir yere ulaşmak için harcamışım,* diye düşündü, bir kimya dergisinin sayfaları- nı dalgın dalgın karıştırarak. *On yıl öğrenimden sonra bir hayvan ahırına ulaştım.' ' Ama sürdürmek gerekiyordu. Simgelere inanmak ge- rekiyordu. Bütün hayatının, gördüğü öğrenimlerin bir tek amacı vardı: Evrenin konuştuğu biricik gerçek dilî bul- mak. Başlangıçta Esperanto dilini öğrenmiş, ardından din- leri incelemiş ve sonunda simyaya merak sarmıştı. Espe- rantoca konuşmayı biliyordu, değişik dinlerin hepsini ek- siksiz anlıyordu, ama henüz bir simyacı değildi. Kuşkusuz, birçok önemli sorunu çözmeyi başarmıştı. Ama araştırma- ları öyle bir evreye ulaşmıştı ki, bundan öteye gitmesi ola- naksız gibiydi. Herhangi bir simyacıyla ilişki kurmak iste- miş, ancak bunda başarılı olamamıştı. Ne var ki, tuhaf in- sanlardı şu simyacılar, kendilerinden başkasını düşünmü- yorlar ve ona yardımcı olmayı kabul etmiyorlardı,. Kimbi- lir, belki de Sihirli Taş'ın1 -başka bir deyişle, Felsefe Ta- Şi'nın- gizini keşfedememişlerdi ve belki de bu yüzden ses- sizliğe gömülüyorlardı? Felsefe Taşı'nı boş yere ararken, babasından kalan ser- vetin bir bölümünü harcamıştı. Dünyanın en büyük kü- tüphanelerine gitmiş, simyacılıkla ilgili en önemli, en en- der kitapları satın almıştı. Bu kitaplardan birinde, ünlü bir 1 SJmyacılara göre madenim altnıa çrviren taş.. (Çfv.) 7 7 Arap simyacının bundan yıllar önce Avrupa'yı ziyaret et- tiğini okumuştu. Kitapta, bu Arap simyacının iki yüzyılı aşkın bir süre önce, Felsefe Taşı'nı ve Ebedî Hayat İksi- ri'nİ keşfettiğini yazıyordu. Bu öykü ingiliz'i etkilemişti. Ama dostlarından biri çöle yaptığı bir arkeoloji gezisinden sonra, olağanüstü güçleri olan bir Arap'tan söz etmemiş olsaydı, bunun da tıpkı ötekiler gibi bir efsaneden başka bir şey olmadığını düşünecekti. "Fayoum Vahası'nda yaşıyor," demişti, "insanlar, ya- şının iki yüz yılı aştığını ve herhangi bir madeni, altına dö- nüştürme gücüne sahip olduğunu söylüyorlar." Kendinden geçen İngiliz müthiş heyecanlanmıştı. Bu- nun üzerine, önceden yapmış olduğu bütün anlaşmaları bozdu, en önemli kitaplarını yanına aldı, ve işte dışarıda Sahra'yı geçecek büyük bir kervan hazırlanırken, kendisi şimdi bir hayvan ahırına benzeyen ambarda bulunuyordu. Ve bu kervan AL-Fayoum'dan geçecekti. "Şu lanet olasıca Simyacıyı mutlaka bulmalıyım,* diye düşündü İngiliz. Ve hayvanların kokusu daha bir katlanılır oldu. İngiliz'in bulunduğu binaya çantalar yüklenmiş bir Arap genci girdi ve onu selamladı. - Nereye gidiyorsunuz? diye sordu genç Arap. - Çöle, diye yanıtladı ingiliz; ve tekrar okumaya dal- dı. Şu anda kimseyle konuşmak istemiyordu. Simyacı ken- disini kuşkusuz sınavdan geçireceği için on yıl içinde öğ- renmiş olduklarını anımsaması gerekiyordu. Arap genç de bjr kîtsp çıkartıp okumaya başladı. Ki tap İspanyolca yazılmıştı. 'Bir şans,' diye düşündü İngiliz Ispanyolcayı, Arapça'dan daha iyi konuşuyordu ve bu de likanlı da Fayoum'a gidecekse, önemli şeylerle uğrajmad ğı zamanlar yanında sohbet edecek biri olacaktı. 78 'ÇOK GARİP/ DİYÎ DÜŞÜNDÜ DELİKANLI, öykünün başında yer alan cenaze törenini yeniden /okur- ken. 'Kitabı okumaya başlayalı neredeyse iki yıl olacak bîr süre sonra, ama bu sayfalardan öteye geçemedim.' Yanın- da kendisine engel -olacak bir kral bulunmasa da, dikkatini kitapta toplayamıyordu. Ama şimdi önemli bir şeyi anlı- yordu: Bir şeye karar vermek başlangıçtan başka bir şey değildir. İnsan bir şeye karar verdiği zaman, karar verdiği sırada hiç öngörmediği, düşünde bile aklına gelmeyen bir yöne doğru, şiddetli bir akıntıya kapılıp gidiyordu. 'Hazînemi aramaya karar verdiğimde, bir billûriye dükkânında çalışacağım hiç aklıma gelmemişti,' diye dü- şündü, düşüncesini doğrulamak için. 'Aynı şekilde, bu kervan, almış olduğum bir karara uygun olabilir, ama gü- zergâhı bir gjz olarak kalacak her zaman.' Karşısında, kendisi de bir kitap okumakta olan Avru- palı vardı. Sevimsiz bir adamdı: İçeri girdiğinde kendisine küçümseyerek bakmıştı. Belki dost olabilirlerdi, ama Av- rupalı hemen susmuştu. Delikanlı kitabını kapattı. Bu Avrupalı ile arasında herhangi bir benzerlik kurulmasına olanak verecek hiçbir şey yapmak istemiyordu. Cebinden Urim ile Tummim'î çıkartıp taşlarla oynamaya başladı. Yabancı bir çığlık attı: - Bir Urim ile bir Tummim! Delikanlı taşları hemen cebine koydu. - Satılık değiller, dedi. - Pek bir şey etmezler, dedi İngiliz. Alt tarafı iki ka- ya kristali, hepsi bu. Yeryüzünde milyonlarca kaya kristali ~ 79 var, ama wlayanlar için, Urim ile Tummim bunlar. Dün- yanın bu bölgesinde bulunduklarını bilmiyordum. - Bunları bana bir kral armağan etti, dedi delikanlı. Yabancı şaşırıp kaldı. Sonra elini cebine sokup titreye- rek iki benzer taş çıkardı. - Bir kraldan söz ediyordunuz, dedi. - Sanki bir kralın bir çobanla konuşmayacağına ina- nıyorsunuz, dedi delikanlı. Bu kez konuşmayı kendisi so- na erdirmek istiyordu. - Tam tersine. Çobanlar, kimsenin tanımak istemedi- ği bir krala saygı gösteren ilk insanlardır.1 Bu nedenle, kralların çobanlarla konuşmasının olağanüstü bir yanı yok. Ve delikanlının söylediklerim iyi anlamamasından çe- kinerek ekledi: - İncil'de geçer. Bu Urim ile bu Tummim *i yapmayı bu kitaptan öğrendim. Bu taşlar Tanrı 'nın izin verdiği bi- ricik kâhinlik araçlarıdır. Rahipler altından bir göğüslükte taşırlardı bunları. Delikanlı birden burada olduğu için mutlu hissetti kendini. "Belki de bir işarettir bu," dedi İngiliz, sanki yüksek sesle düşünüyormuşçasma. - Size işaretlerden kim söz etti? Delikanlının ilgisi her an giderek artıyordu. - Hayatta, her şey işarettir, dedi İngiliz, okumakta olduğu dergiyi kapatarak. Evren, herkesin anlayacağı bir dilde varolmuştur, ama insanlar unutmuştur bu dili. Bİr- çok şeyle birlikte bu Evrensel Dil*i arıyorum ben. Bu yüz- den buradayım. Çünkü bu Evrensel Dil'i bilen birini bul- mam gerekiyor. Bir Simyacı. Konuşma ambar yöneticisinin araya girmesiyle kesil- 1 Matta İncıti'nm 2 Babında sözü fdılcn müneccimlere (çobanlara) gönderme yapılıyor. Mctnıdc grçen "bir kral* ne İM Prygambr rdır. (Çev.) 80 - Sizlerin talihiniz var, dedi şişko Arap. Bu öğleden sonra bir kervan y ola çıkıyor Al-Fayoum için. - Ama ben Mısır'a gideceğim, dedi delikanlı. - Ai-Fayoum da Mısır'dadır, diye yanıtladı şişman adam. Tuhaf bir Araplık var sende! Delikanlı aslında İspanyol olduğunu söyledi. İngiliz sevindi buna: Arap gibi giyinmiş de olsa, hiç değilse bir Avrupalıydı. - İşaretleri Talih" diye tanımlıyor adam, dedi İngiliz, şişko Arap dışarı çıkınca. Becerebilsem, 'talih' ve 'rastlan- tı* sözcükleri üzerine büyük bir ansiklopedi yazardım. Ev- rensel Dil bu sözcüklerle yazılır. , Sonra konuşmayı sürdürdüler. İngiliz, delikanlıya kendisini elinde Urim ile Tummim'le bulmasının bir rast- lantı olmadığını söyledi. Ona, onun da Simyacıyı aramaya gidip gitmediğini sordu. - Ben bîr hazine aramaya gidiyorum, diye yanıtladı delikanlı ve bunu söylediğine hemen pişman oldu. Ama İngiliz onun bunu söylemesine pek önem vermİ- yormuş gibi görünüyordu. - Bir bakıma ben de, dedi. - Ama ben simyanın ne anlama geldiğini bile bilmi- yorum, diye ekledi delikanlı, ambar yöneticisinin kendile- rini dışarıdan çağırdığı sırada. * Simyacı 81/6 "BEN KERVAN BAŞIYIM," DEDİ UZUN SAKAL- lı, siyah gözlü bîr adam. Kılavuzluk ettiğim herkesin üze- rinde ölüm ve kalım hakkım vardır. Çünkü çöl, erkekleri bazen çıldırtan kaprisli kadına benzer. Ortalıkta ikİ yüze yakın insan ve bunun iki katı kadar da hayvan vardı. Hecin develeri, atlar, katırlar, kuşlar. Ka- dınlar ve çocuklar da vardı ve birçok İnsan belinde kılıç ya da omzunda uzun namlulu silah taşıyordu. İngiliz'in ya- nında içi kitap dolu bir yığın yolculuk sandığı vardı. Alan- da bir harrangürra ki demeyin gitsin. Doğal olarak, Ker- van Başı herkesin iyice anlaması için aynı söylevi birkaç kez tekrarladı: - Burada her milletten insan var ve bu insanların yü- reğinde türlü çeşitli tanrı var. Benim tek Tanrım Allah'tır ve Allah adına yemin ederim ki çölü bir defa daha alt et- mek için, elimden gelen her şeyi ve en iyisini yapacağım. Amma ve lakin, herkesin, inandığı Tanrı adına bütün kal- biyle yemin etmesini istiyorum ki bana her zaman bilâ- kayd-ü-şart itaat edecektir. Zira, çölde itaatsizliğin anlamı ölümdür. Kalabalıkta boğuk bir fısıltıdır gitti. Herkes kendi tanrısının tanıklığında mırıldanarak yemin ediyordu. Deli- kanlı İsa için yemin etti. İngiliz ağzını açmadı. Mırıltı basit bir yeminden daha uzun sürdü, insanlar Tanrı'nm esirge- mesi için de dua ediyorlardı. Uzun uzun bir boru çaldı ve herkes binitlerine birfdi. Delikanlı ile İngiliz binit olarak deve satın almışlardı, bu yüzden hayvanlara binmekte epeyce zorlandılar. Delikan- lı, ağır kitap sandıkları yüklenmiş olan İngiliz'in devesine acıdı. 82 - Rastlantı yoktur, dedi İngiliz, ambarda başlamış ol- dukları konuşmayı sürdürerek. Buraya gelmeme bir arka- daşım sebep oldu, çünkü bu arkadaşım bir Arap tanıyordu ki bu Arap... Ama kervan yola koyuldu ve anlattıklarını duymak olanaksızlaştı. Delikanlı neyin söz .konusu olduğunu çok iyi biliyordu: Bir şeyi bir başka şeye bağlayan, kendisini Çoban olmaya yönlendiren, aynı düşü birkaç kez görmesi- ne, Afrika'ya yakın bir kente gelmesine, bir alanda bir kra- la rastlamasına, bir hırsız tarafından soyulmasına ve bunun sonucu olarak da bir billûriye tüccarıyla tanışmasına, vb... yol açan gizemli bir zincir, gizemli bir bağ. 'insan, hayaline yaklaştıkça, Kişisel Menkıbe daha çok gerçek yaşama nedeni oluyor,* diye düşündü delikanlı. Kervan, gündoğusu yönünde yola koyuldu. Gün bo- yu yol alıyor, güneş azgınlaşmaya başlayınca mola veri- yor, sonra güneş inmeye başlayınca tekrar yola koyulu- yorlardı. Delikanlı, zamanının çoğunu kitap okumakla ge- çiren İngiliz'le pek konuşmuyordu. Bu nedenle, çölde ilerleyen insan ve hayvanları sessiz- ce gözlemlemeye koyuldu. Yola çıktıkları güne göre şimdi her şey farklıydı. O gön bir hay huy, bağırıp çağırma, kü- çük çocukların zırıltıları, at kişnemeleri birbirine karışı- yor ve bu kargaşanın içinde rehberlerle tüccarların sabırsız komutları duyuluyordu. Ama çölde, sürekli esen rüzgâr ve hayvanların ayak seslerinden başka bir şey yoktu. Rehberler bile artık kendi aralarında konuşmuyorlardı. - Şu gördüğün kum enginliklerini birçok kez geçtim daha önce, dedi bir akşam bir deveci. Ama çöl öylesine ge- niş ve ufuk öylesine uzaklarda ki, insan kendini küçücük hissediyor ve susuyor, ağzını açamıyor. Şimdiye kadar hiç çöl geçntemiş olmasına karşın, de- vecinin ne demek istediğini anladı delikanlı. Çünkü ne za- man bir denize ya da bir ateşe baksa, doğa olaylarının son- I 8 3 suzluk ve gücünün derinliklerine dalıp ağzını açmadan sa- atler geçirebilirdi. 'Koyunlardan, kristallerden çok şey öğrendim,' diye düşündü. "Aynı şekilde çölden de birşeyler öğrenebilirim. Çünkü hem daha yaşlı, hem daha bilge.' Rüzgâr durmadan esiyordu. Tarifa'da, surların üzerin- de oturduğu sırada yüzünde hissettiği rüzgarın bu rüzgar olduğunu anımsadı. Belki de aynı rüzgâr, şu anda su ve yi- yecek peşinde Endülüs kırlarında dolaşan koyunların yü- nünü okşayarak geçiyordu. *Artık benim koyunlarım değiller,* diye düşündü, ger- çek bir özlem duymaksızın. 'Başka bir çobana alıştılar ve kuşkusuz unuttular beni. Böylesi çok iyi. Koyunlar gibi dolaşmaya alışmış kimse, ayrılık vaktinin geleceğini her zaman bilir.' Sonra tüccarın kızını anımsadı: Hiç kuşkusuz çoktan evlenmişti kız, bundan emindi. Belki de bir patlamış mısır sancısıyla, ya da okuma bilen ve ona olağanüstü öyküler anlatmayı beceren bir başka çobanla. Herhalde bunları be- cerebilen yalnızca kendisi değildi. Ama bu önsezi içini al- tüst etti. Kendisi de, kimbilir bütün insanların geçmişine ve şimdisine tanıklık eden şu ünlü Evrensel Dil'i öğren- mekteydi belki? "Önseziler," derdi annesi sık sık. Önsezi- lerin, içinde bütün insan hayatlarının bir bütün oluştura- cak şekilde birbirine bağlandığı hayat ırmağının evrensel akışına ruhun yaptığı ani dalışlar olduğunu anlamaya baş- lamıştı: Öyle ki, her şey yazılı olduğu için, her şeyi bilebi- lirdik. - Mektup, dedi, Billûriye Tüccarını düşünerek. Çöl kimi yerde kumlarla, kimi yerde de taşlarla kap- lıydı. Kervan bir taş kütlesiyle karşılaşınca çevresini dolaşı- yordu; taş yığımyla karşılaşınca bu yığınların sınırını izli- yordu. Deve ayaklarına ince gelen kumla karşılaşınca, ku- mun daha sağlam olduğu bir geçit aranıyordu. Kimi za- man, tuzla kaplı kurumuş göl yataklarıyla karşılaşıyorlar- 84 di. Hayvanlar zorlanıyor, bunun üzerine deveciler aşağı at- layıp hayvanlara yardım ediyorlardı. O zaman, yükleri kendi sırtlarına alıp tehlikeli yeri geçtikten sonra hayvan- lara yeniden yüklüyorlardı. Bir rehber ölürse ya da hasta- lanırsa, deveciler onun yerini doldurmak için kendi arala- rında kura çekiyorlardı. Ama bütün bunların bir tek nedeni vardı: Hep aynı hedefi amaçladığı için, kervanın bunca dolaşmasının pek bir Önemi yoktu. Bütün engeller aşılınca, vahanın hangi yönde bulunduğunu gösteren yıldızı karşısında buluyor- du. Ve insanlar sabahın erken saatlerinde gökyüzünde pa- rıldayan bu yıldızı görünce, onun kendilerine kadınların, suyun, palmiyelerin ve hurmaların bulunduğu yeri göster- diğini biliyorlardı. Bunları bir tek İngiliz fark etmiyordu: Çoğunlukla kitaplarından birini okuyor oluyordu. Delikanlının da yolculuğun ilk günlerinde okumayı denediği bir kitabı vardı. Ama o, k-ervanı gözlemlemeyi, rüzgârın sesini dinlemeyi çok daha ilginç buluyordu. De- vesini daha iyi tanımayı öğrenip de ona yakınlık duymaya başlar başlamaz, kitabı bir yana attı. Bununla birlikte bir boşinancı da vardı: Bu kitabı ne zaman açsa, önemli bir in- sana rastlayacağını düşünüyordu. Sonunda, sürekli olarak yanında giden bir deveciyle dost oldu. Akşam konaklamalarında, ateşin çevresinde din- lenirken, ona çobanlık yaptığı sırada başından geçen ilginç olayları anlatıyordu. Deveci bu sohbetlerden birinde ona kendi hayatını anlatmaya başladı. - El-Kairoum yakınlarındaki bir köyde oturuyor- dum, dedi. Bir bostanım, çocuklarım ve ölümüme kadar değişmeyecek bir hayatım vardı. Bir yıl ürün her zaman- kinden daha bol oldu, biz de Mekke'ye gittik ve böylece o zamana kadar yerine getirmemiş olduğum bir farizamı eda etmiş oldum. Artık gönül rahatlığıyla ölebilirdim ve öldü- ğüm için de mutlu olurdum. 8 5 Bir gün yer titremeye başladı ve kabaran Nil, yatağın- dan taştı. O zamana kadar yalnızca başkalarının başına gel- diğini sandığım şey benim de başıma geldi. Komşularım, sel yüzünden zeytin ağaçlarım yitireceklerinden korktular; karım çocuklarının sulara kapılıp gitmesinden korktu. Ben de sahip olmayı başardığım şeylerin yok olacağı dü- şüncesiyle korkuya kapıldım. Ama çaresi yoktu bunun. Topraktan elde edilecek bir şey kalmamıştı artık, ben de yaşamak İç ı başka bir çare aradım. Şimdi devecilik yapıyorum. Ama bu sayede Al- lah'ın kelâmını anlayabildim: Kimse bilinmezden korkma- malı, çünkü herkbs istediği ve ihtiyaç duyduğu şeyi ele ge- çirebilir. ister hayatımız, ister ekin tarlalarımız olsun, sahip ol- duğumuz şeyleri yitirmekten korkarız. Ama hayat hikâye- miz ile dünya tarihinin aynı El tarafından yazılmış olduğu- nu anladığımız zaman, bunu anîar anlamaz, bu korku uçup gider. 86 BAZEN, AKŞAM KONAKLAMALARINDA KER- vanlar karşılaşıyorlardı. Sanki her şey bir Yüce El tarafın- dan yazılmış gibi, bir kervanın gereksinim duyduğu şey ötekinde bulunuyordu. Deveciler kum fırtınaları konu- sunda birbirlerine bilgi veriyorlar; ateşin çevresinde topla- nıp çölle ilgili öyküler anlatıyorlardı. Kimi zaman, yüzleri peçeli gizemli insanlar da geli- yordu: Kervanların izlediği yolu gözetleyen bedevilerdi bunlar. Soyguncular, asi kabileler konusunda bilgi veriyor- lardı. Koyu renkli cellabyalarına1 ve yalnızca gözlerini açıkta bırakan kefyelerine sarınmış olarak, sessizce gelip sessizce gidiyorlardı. Bu gecelerden birinde, ateşin önünde oturan delikanlı ile İngiliz'in yanına deveci de geldi. - Kabileler arasında savaş söylentileri var, dedi. Üçü birden sustular. Genç ispanyol, kimse ağzını açıp bir şey söylememesine karşın, ortalığı bir korku sardığını fark etti. Sözsüz dili, Evrensel Dil'i bir kez daha anlıyor- du. Bir süre sonra tehlike olup olmadığını sordu İngiliz. - Çöle giren kimse için geri dönüş yoktur, diye ya- nıtladı deveci. Geride1 dönemediğine göre, çaresi yok, en iyi nasıl ilerler, o yolu bulacaktır. Tehlike de dahil olmak üzere gerisini Allah bilir. Ve sözünü gizemli "Mektup!" sözcüğüyle bitirdi. - Kervanlara daha çok dikkat etmelisiniz, dedi deli- kanlı İngiliz'e, deveci yanlarından ayrılınca. Dolambaçlı bir yol İzliyorlar, ama hep aynı noktaya gidiyorlar. 1 Kuzey Afrika'da erkek ve kadınların giydikleri uzun kollu, balıklı giysi. (Çrv.) 2 Araplarda, erkeklerin püf küllü bjrç örtü j û. (Çrv.) 87 - Siz de dünya konusunda daha çok şey okumalısı- nız, diye yanıtladı İngiliz. Kitaplar tıpkı kervanlara ben- zerler. Uzun insan ve hayvan dizisi bundan sonra daha hızlı ilerlemeye başladı. Artık sessizlik yalnızca gündüzleri ege- men değildi. Akşamları, insanların sohbet etmek için ateş başında toplanmaya alıştıkları saatte de yavaş yavaş sessiz- lik hüküm sürmeye başladı. Bir gün kervan başı, geceleyin dikkat çekmemek için ateş yakılm amasına karar verdi. Bunun üzerine yolcular, üşümemek için hayvanların oluşturduğu bir çemberin ortasında hep birlikte uyumaya başladılar. Kervan başı ayrıca konak yerinin çevresine göz- cüler koydu. Bu gecelerden birinde, bir türlü uyuyamayan İngiliz. gidip genç İspanyolu buldu; birlikte, yakınlardaki kumul- larda gezdiler. Dolunay vardı. Delikanlı bütün hayat öy- küsünü İngiliz'e anlattı. ingiliz, delikanlının çalışmaya başlamasından sonra her gün daha bir gelişen billûriye dükkânı evresine özel bir ilgi gösterdi. - Her şeyi temel kural yönlendiriyor, dedi. Buna simyada Evrenin Ruhu adı verilir. Bütün kalbimizle bir şey istediğimiz zaman, Evrenin Ruhu'na daha yakın olu- ruz. Olumlu bir güçtür. Ayrıca, bunun insanlara özgü bir ayrıcalık olmadığını söyledi: İster bir maden, ister bir bitki, İster bîr hayvan ya da düşünce olsun, yeryüzünde bulunan her şeyin bir ruhu vardı. - Toprağın altında ve üzerinde bulunan her şey dur- madan değişir, çünkü toprak canlıdır ve bir ruhu vardır. Bizler bu Ruh'un bir parçasıyizdir ve onun bizim yararı- mıza çalıştığını çok az biliriz. Billûriye dükkânında, vazo- ların da sizin başarınıza katkıda bulunduklarını anlamalısı- nız. 88 Delikanlı, ayı ve beyaz kumları seyrederek bir süre konuşmadı, - Çölde ilerleyen kervanı gözlemledim, dedi sonun- da. Kervan ve çöl aynı dili konuşuyorlar; çöl, kervanın ilerlemesine bu nedenle izin veriyor. Kendisiyle kusursuz bir eşuyum içinde olup olmadığını anlamak için, kervanın her adımını hissediyor; ve durum böyleyse, kervan vahaya ulaşacaktır. Ama, içimizden biri ne kadar cesur olursa ol- sun, bu dili anlamayacak olsaydı, daha ilk gün ölürdü. Birlikte ayışığını seyretmeyi sürdürdüler. - Simgelerin büyüsü, diye sürdürdü konuşmayı deli- kanlı. Rehberlerimizin, çölün işaretlerini nasıl okudukları- nı, kervanın ruhunun çölün ruhuyla nasıl konuştuğunu gördüm. Bir süre sonra İngiliz konuşmaya başladı: - Gerçekten de kervana biraz daha dikkat etmeliyim, dedİ sonunda. - Ben de kitaplarınızı okumalıyım, diye yanıtladı de- likanlı. 8 9 TUHAF KİTAPLARDI BUNLAR. CIVADAN, tuzdan, ejderhalardan ve krallardan söz ediyorlardı, ama o hiçbir şey anlamıyordu. Ne var ki, sanki bütün kitaplarda sürekli tekrarlanan bir düşünce var gibiydi: Her şey bir ve tek şeyin belirtisidir. Bu kitaplardan birinden, simyanın en önemli metni- nin yalnızca birkaç satırdan oluştuğunu ve bir zümrüt üze- rine yazılı olduğunu öğrendi. - Zümrüt levha, dedi İngiliz, arkadaşına bir §ey öğ- rettiği için gurur duyarak. - Ama öyleyse neden bu kadar çok kitap var? - Bu birkaç satırı yorumlamak için, dedi İngiliz. As- lında kendisi de bu yanıta tam olarak inanmış değildi. Delikanlının en çok ilgi duyduğu kitapta, ünlü simya- cıların yaşamöyküleri yer alıyordu. Bütün yaşamlarını, la- boratuvarlarında madenleri arıtmaya adamış insanlardı simyacılar; bir maden yıllarca ateşte pişirilecek olursa, kendine özgü bütün niteliklerinden kurtulacağına ve onun yerine geriye Evrenin Ruhu'nun kalacağına inanıyorlardı. Bu Yüce Nesne, simyacıların yeryüzünde bulunan her şeyi anlamalarına olanak sağlıyordu. Çünkü bu Yüce Nesne, bütün nesnelerin kendi aralarında iletişim kurmalarını sağ- layan dildi. Büyük Marifet ya da Büyük Yapıt adını ver- dikleri bu bulgu iki parçadan oluşuyordu: Sıvı ve katı. - Bu dili anlamak için, insanları ve simgeleri gözlem- lemek yeterli değil midir? diye sordu delikanlı. - Her şeyi basitleştirmek gibi bir saplantınız var, di- ye yanıtladı İngiliz, öfkeyle. Simya ciddi bir iştir. Sürecin bütün evrelerini üstatların öğrettikleri gibi izlemek zorun- ludur. 90 Delikanlı, Büyük Yapıt'ın sıvı kesimine Ebedî Hayat iksiri adı verildiğini çıkardı. Bu iksir yalnızca bütün hasta- lıkları iyileştirmekle kalmıyor, aynı zamanda simyacıların yaşlanmalarına engel oluyordu. Katı kesimine Felsefe Taşı adı veriliyordu. - Felsefe Taşı'nı bulmak öyle kolay bir iş değildir, dedi İngiliz. Simyacılar, madenleri arıtan ateşi gözlemle- mek için yıllarca laboratuvarlarma kapanıyorlardı. Ateşe bakmaya kendilerini öylesine veriyorlardı ki, vicdanların- da, dünyanın bütün fani değerlerinden kurtulup arınıyor- lardı. Ve sonunda, bir gün, madenleri arıtmanın aslında kendilerini arındırmak olduğunu anlıyorlardı. Delikanlı o zaman Billûriye Tüccarını anımsadı. Billû- riye Tüccarı, ikisini de kötü düşüncelerden kurtardığı için, kristal vazoları temizlemenin iyi bir şey olduğunu söyle- mişti. Giderek, simyanın gündelik yaşamdan öğrenilmesi gerektiğine inanıyordu delikanlı. - Üstelik, diye yeniden konuşmaya başladı İngiliz, Felsefe Taşı'nm tam anlamıyla olağanüstü bir özelliği var- dır. Büyük bir adi maden kütlesini altına çevirmek için küçücük bir parçası yeter. O andan sonra, delikanlının simyaya olan ilgisi iyice büyüdü. Biraz sabırla, her şeyi altına dönüştürebileceğini düşünüyordu. Bunu başarmış olan insanların yaşamöykü- lerini okudu: Helvetius, Elias, Fulcanelli, Geber. Büyüleyi- ci öykülerdi bunlar: Hepsi kendi Kişisel Menkıbe'lerini so- nuna kadar yaşıyorlardı. Yolculuklar yapıyorlar, bilginler- le buluşuyorlar, inançsızların gözlerinin önünde mucizeler yaratıyorlar ve Felsefe Taşı ile Ebedî Hayat İksiri'ni elle- rinde bulunduruyorlardı. Ama kendisi, Büyük Yapıt'a ulaşma yöntemini öğren- meye kalkışınca, tam anlamıyla şaşırıp kalıyordu. Bu ko- nuda, desenlerden, şifreli bilgilerden, anlamı karanlık me- tinlerden başka bir şey yoktu. , - Neden anlaşılması bunca güç bir dil kullanıyorlar? diye sordu bir akşam İngiliz'e delikanlı. 9 1 Bu arada İngiliz'in oldukça keyifsiz göründüğünü fark etti, sanki kitaplarını özlemiş gibi. - Anlamak için yeterince sorumluluk duyanların, yalnızca bunların anlayabilmeleri için, diye yanıtladı İngi- liz. Herkesin kurşunu altına dönüştürmeye kalkıştığını düşünün biraz. Bir süre sonra altının hiçbir değeri kalmaz- dı. Yalnızca, inatçı insanlar, dirençli araştırmacılar Büyük Yapıt'ı gerçekleştirmeyi başarabilirler. Çölün ortasında bulunuşumun nedeni de bu işte. Şifreleri çözmeme yardım edecek gerçek bir simyacıyı bulmak için. - Bu kitaplar ne zaman yazıldılar? diye sordu deli- kanlı. - Birkaç yüzyıl Önce. - O sıralar, basımevi yoktu henüz. Simya bilgisine herkesin ulaşması olanaksızdı. Peki, bu tuhaf dilin, bu sim- gelerin amacı ne? Bu diretmeye karşın, soruyu yanıtlamadı İngiliz. Bir- kaç gündür kervanı dikkatle gözlemlediğini ve yeni bir şey keşfetmediğini söyledi. Ancak bir şey fark etmişti: Gide- rek savaştan daha çok söz ediliyordu. 92 BİR GÜN DELİKANLI, KİTAPLARINI İNGİLİZ'E geri verdi. - Epeyce birşeyler öğrendiniz mî bari? diye sordu İn- giliz, sabırsız bir merakla. Sava? korkusundan kurtulmak için birisiyle konuşmaya gereksinimi vardı. - Evrenin bir ruhu olduğunu ve bu ruhu anlayan kimsenin nesnelerin dilini anlayacağını öğrendim. Birçok simyacının kendi Kişisel Menkıbe'sini yaşadığını ve sonun- da Evrenin Ruhu'nu, Felsefe Taşı'nı, Ebedî Hayat İksiri'ni keşfettiklerini öğrenim. Özellikle de, bu şeylerin çok basit olduğunu ve bir zümrütün üzerine yazılabileceklerini öğrendim. İngiliz hayal kırıklığına uğradı. Yıllar süren öğrenim, büyülü simgeler, güçlükle öğrenilen sözcükler, laboratu- var aletleri, bunların hiçbiri delikanlıyı etkilememişti. 'Bu şeyleri öğrenemeyecek kadar yontulmamış bir ruhu olma- ~ h/ diye düşündü. Kitaplarını alıp devenin semerine asılı duran çantaları- na koydu. - Gidip kervanınızı gözlemlemeyi sürdürün, dedi. Si- zin kervan da önemli bir şey öğretmedi bana. Delikanlı, çölün sessiz enginliğini, hayvanların yürür- ken kaldırdıkları kumu seyretmeye koyuldu. "Herkesin kendine göre bir öğrenme tarzı var,' diye tekrarlıyordu kendi kendine. "Onun öğrenme tarzı benim öğrenme tar- zım değil; benim öğrenme tarzım, onun tarzı değil. Ama o da, ben de kendi Kişisel Menkıbe'mizi arıyoruz; bu -yüz- den ona saygı duyuyorum/ 93 KERVAN, ARTIK HEM GECE, HEM DE GÜN- düz yol alıyordu. Yüzleri peçeli ulaklar giderek daha sık gelmeye başlamıştı. Şimdilerde delikanlıya arkadaş gibi davranan deveci, kabileler arasında savaş çıktığını söyle- mişti. Vahaya vaktinde varabilirlerse talihli sayılırlardı. Hayvanlar bitkin düşmüş, insanlar giderek sessizleş- mişlerdi. Sessizlik geceleyin daha ürkütücüydü. Özellikle de bir devenin bozlaması (daha önce, alt tarafı bir deve bozlamağıydı) ortalığa korku saldığı zaman: Bir saldırı işa- reti olabilirdi. Ne var ki, savaş tebdilinden çokça etkilenmiş gibi gö- rünmüyordu deveci. - Yaşıyorum, dedi delikanlıya, aysız ve kamp ateşsiz bir gece, hurma yerken. Ve bir şey yerken yemekten baş- ka bir şey düşünmem. Yürüdüğüm zaman da yürüyece- ğim, hepsi bu. Savaşmak zorunda kalırsam, ölüm şu gün ya da bu gün gelmiş vız gelir tırıs gider. Çünkü ben ne geç- mişte, ne de gelecekte yaşıyorum. Benim yalnızca şimdim var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman şimdide yaşa mayı başarabilirsen, mutlu bir insan olursun. Çölde haya olduğunu, gökyüzünde yıldızlar olduğunu ve insan hayatı ntn özünde bulunduğu için kabile muhariplerinin savaştık larım anlayacaksın. O zaman hayat bir bayram, bir senli1 olacak, çünkü hayat yaşamakta olduğumuz andan ibaretti ve sadece budur. -v iki gece sonra, uykuya dalmak üzereyken, yürüyü yönlerini gösteren yıldıza baktı delikanlı. Sanki ufuk bira; daha yaklaşmış gibiydi, çöl '.n üzerinde yüzlerce yıldız var di. 94 95 Orası vaha, dedi deveci. Öyleyse niçin hemen gitmiyoruz oraya? Çünkü uyumamamız gerek. GÜNEŞ UFUKTAN YÜKSELMEYE BAŞLAR-. ken gözlerini açtı delikanlı. Karşısında, geceleyin küçük yıldızların parıldadığı yerde, bütün çöl yüzeyini kaplayan hurma ağacı dizileri uzanıyordu. - Sonunda geldik! diye haykırdı, uykudan uyanw İn- giliz. Ama delikanlı ağzını açmadı. Çölün sessizliğini öğren- mişti; karşısında duran hurma ağaçlarına bakmakla yetin- di. Piramitlere ulaşmak için önünde hâlâ uzun bir yol var- dı; ve bu sabah, bir gün, bir anıdan başka bir şey olmaya- caktı onun için. Ama şimdi, şimdiki andı, devecinin sözü- nü ettiği bayramdı; bu ânı geçmişin dersleri ve geleceğin düşleriyle birlikte yaşamaya çalışıyordu. Bir gün, bu bin- lerce hurma ağacının görüntüsü yalnızca bir anı olacaktı. Ama bu anda, onun için gölgeyi, suyu ve savaşa karşı bir sığmağı simgeliyordu. Aynı şekilde, bozlayan bir deve bir tehlike işaretine dönüşebilir, hurma ağacı dizileri de bir mucize yansıtabilirdi. "Evrenin birden çok dili var,' diye düşündü. 96 'ZAMAN HIZLANDIKÇA KERVANLAR DA hızlanıyor,* diye düşündü Simyacı, yüzlerce insan ve hay- vanın Vaha'ya geldiğini görerek. Vaha sakinleri bağıra ça- ğıra yeni gelenleri karşılamaya koştular. Kalkan toz, çöl güneşini gölgeliyor; yabancıları gören çocuklar sevinçten havaya sıçrıyordu. Simyacı, kabile reislerinin kervan başı- nın yanma gittiklerini ve hep birlikte gizli bir toplantıya oturduklarını fark etti. Ama bunların hiçbiri ilgilendirmiyordu Simyacıyı. Daha önce de nice insanların gelip nicelerinin gittiğini gör- müştü; Vaha ve çölün sessizliğini hiçbir şey bozamamıştı. Rüzgârın etkisiyle biçim değiştiren bu uçsuz bucaksız kumlarda taban tepen krallar ve dilenciler görmüştü; ama çocukken gördüğü kumlardan farklı değildi bu kumlar. Her şeye karşın, sarı topraktan, lacivert gökyüzünden son- ra, hurma ağaçlarının yeşilinin gözlerinin önünde belirdi- ğini gören yolcuların hissettikleri neşenin birazını yüreği-" nin derinliklerinde duymasına engel olamıyordu. "Belki de Tanrı, çölü, insanlar hurma ağaçlarını gö- rünce sevinsinler dîye yarattı,' diye düşündü. Ardından daha gündelik sorunlarla ilgilenmeye karar verdî. Bildiği gizlerin bir bölümünü öğreteceği insanın bu kervanla geldiğini biliyordu. İşaretler bunun haberini ver- mişti. Bu adamı henüz bilmiyordu, ama deneyimli gözleri onu gördükleri anda tanıyacaklardı. Bunun da, daha önce- ki tilmizi kadar yetenekli olacağım umuyordu. "Bu şeyler neden mutlaka ağızdan kulağa aktarılıyor, doğrusu bilmiyorum/ diye düşündü. Bunların gerçek giz- ler olmasından değildi hiç kuşkusuz: Tanrı kendi gizlerini bütün yaratıklara özgürce açıyordu. Simyan 97/7 Ona göre bunun bir tek açıklaması vardı: Kuşkusuz bunlar Saf Hayat'ın parçaları oldukları ve Saf Hayat'ı re- sim biçiminde ya da söz halinde kavramak çok güç olduğu için, bu şeyleri bu şekiide aktarmak gerekiyordu. Çünkü insanlar resimlerin ve sözcüklerin büyüsüne kapılıp sonunda Evrenin Dili'ni unuturlar. * 98 YENİ GELENLER HEMEN AL-FAYOUM KABİ- le şeflerinin huzuruna çıkarıldılar. Delikanlı gördüklerine inanmakta güçlük çekiyordu: Birkaç hurma ağacıyla çevri- li bir kuyunun (bir tarih kitabında okuduğu bir betimle- meye göre) yerine, Vaha'nın herhangi bir İspanyol köyün- den çok daha büyük olduğunu görüyordu. Vaha'da üç yüz kuyu, elli bin hurma ağacı ve hurma ağaçlarının arasına dağılmış çok sayıda çadır vardı. - Sanki Bin Bir Gece, dedi, Simyacıyı hemen görmek için sabırsızlanan İngiliz. Çevrelerini hemen çocaklar sardı: Binek hayvanları- na, develere, gelen insanlara merakla bakıyorlardı. Erkek- ler, gelenlerin savaş işaretlen görüp görmediklerini öğren- mek istiyorlar; kadınlarsa tüccarlarm getirdiği kumaş ve değerli taşlar için çekişiy >r!ardi. Çölün sessizliği arlık uzak bir hayâl gibiydi; herkes, sanki ruhlar dünyasından ayrılıp insanların dünyasına gelmiş gibi, durmadan konu- şuyor, gülüyor ve gırtlak paralıyordu İnsanlar neşeli ve mutluydular. Deveci, önceki gece alman önlemlere karşın, sakinleri- nin çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluştuğu için, çölde vahaların her zaman tarafsız topraklar sayıldığını açıkladı delikanlıya. Eki taraim da kendi vahaları vardı; bu nedenle çöîün kumlarında birbirlerini boğazlayan savacılar, birer sığınak saydıkları vahaların huzurunu bozmuyorlardı. Kervan başı, biraz güç de olsa adamlarını ve yolcuiarı bir araya toplayıp kendilerine bilgi verdi. Kabileler arasın- daki savaş bitinceye kadar burada kalacaklardı. Yolcular, ziyaretçi olarak Vaha saktniennin çadırlarına konuk edile- cekler, kendilerine en İyî ye. ier verilecekti. Geleneksel ko- 9 9 nukseverliğin yasası böyleydi. Sonra, aralarında kendi nö- betçileri de olmak üzere herkesin, silahlarını kabile reisle- rinin görevlendirdiği adamlara teslim etmelerini istedi. - Savaşın kuralları böyle, diye açıkladı. Böylece mu- haripler, vahaları sığınak olarak kullanamazlar. ingiliz'in, ceket cebinden krom kaplı bir tabanca çı- kartıp silahları toplamakla görevli adama teslim ettiğini gören delikanlının şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. - Tabancayla ne işiniz var? diye sordu delikanlı. - insanların kararsız kalmamaları konusunda bana yardımcı olması için, dedi. Arayışı sona ermiş olduğu için mutluydu. Delikanlıya gelince, o hazinesini düşünüyordu. Haya- line yaklaştıkça, işler daha güçleşiyordu. Yaşlı kralın 'ace- mi talihi' adını verdiği şey artık olmuyordu. Şimdi, kendi Kişisel Menkıbe'sinin peşine düşmüş kimse için diretme ve cesaret sınavının söz konusu olduğunu biliyordu. Bu ne- denle acele etmemeli, sabırsızlık göstermemeliydi. Yoksa Tanrı'nm yoluna dizdiği İşaretleri göremeyebilirdL 'Onları yoluma Tanrı dizdi,' diye düşündü, kendi kendine şaşarak. Şimdiye kadar, işaretleri bu dünyaya ait birşeyler olarak görmüştü. Yemek yemek ya da uyumak gibi, aşk ya da iş aramaya çıkmak gibi. Ama bunun, kendi- sine yapması gerekeni göstermek için Tann'nm kullandığı bir dil olabileceğini hiç düşünmemişti. 'Sabırsız olma,* diye tekrarladı, kendi kendine. "Deve- cinin dediği gibi, yemek zamanı gelince yemeği ye. Yürü- me zamanı gelince yürü.' İlk gün, aralarında îngiîiz de olmak üzere, yorgunluğa teslim olan herkes uyudu. Delikanlı, aşağı yukarı kendi yaşında beş çocukla birlikte biraz uzaktaki bir çadırda ka- lıyordu. Çöl çocuklarıydı bunlar, büyük kentleri merak ediyorlardı. Delikanlı çobanlık yaptığı dönemi anlattı; İn- giliz girdiği sırada, billûrive dükkânı serüvenini anlatmaya başlamak üzereydi. 100 - Bütün sabah sizi aradım, dedi, arkadaşını dışarı çı- kartırken. Simyacının yerini bulmama yardımcı olmalısı- nız. Onu ilkin kendi olanaklarıyla bulmayı denediler. Bir Simyacı, hiç kuşkusuz Vaha'nın öteki sakinlerinden daha değişik yaşıyor olmalıydı; büyük bir olasılıkla çadırında sürekli yanan bir ocak vardı. Uzun uzun. dolaştıktan son- ra, Vaha'nın onların düşündüğünden çok daha geniş oldu- ğunu ve yüzlerce, yüzlerce çadır bulunduğunu anladılar. - Neredeyse bütün bir günü yitirdik, dedi ingiliz, ar- kadaşıyla birlikte Vaha'daki bir kuyunun yanına oturur- ken. - Sormak belki daha iyi olur, dedi delikanlı. İngiliz, Al-Fayoum'da olduğunu kimseye belli etme- mek istiyordu, bu nedenle karar veremedi. Sonunda, bo- yun eğdi ve Arapçayı kendisinden daha iyi konuşan deli- kanlıdan gerekeni yapmasını istedi. Delikanlı, bunun üze- rine, koyun derisinden tulumunu doldurmak için kuyuya gelen bir kadına yaklaştı. - Akşam şerifleriniz hayırlı olsun ya hatun! Bu vaha- da yaşayan bir Simyacı var, nerede oturduğunu öğrenmek isterdim, dedi. Kadın böyle birini hiç duymadığını söyledi ve hemen uzaklaştı. Bununla birlikte, siyah giysiler giymiş kadınlarla konuşmaya kalkışmaması konusunda da uyardı delikanlı- yı, çünkü evli kadınlardı bunlar. Geleneğe saygı göstermek zorunluydu. İngiliz büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Demek bu yolculuğu boşu boşuna yapmıştı. Arkadaşı da üzülmüş- tü bu duruma. İngiliz de kendi Kişisel Menkıbe'sinin pe- şinden gidiyordu. Ve bir İnsan bunu yapıyorsa, bütün Ev- ren, onun aradığını bulmasına yardımcı olmak ister: Böyle söylemişti yaşlı kral. Onun yanılması olanaksızdı. - Şimdiye kadar burada simyacılardan söz edildiğini hiç duymadım, dedi delikanlı. Yoksa size yardımcı olmak İsterdim. 10 1 ingiliz'in gözleri parladı. - Elbette öyle, diye haykırdı. Belki de burada bir simyacının kim olduğunu bilmiyordu. Siz, köyde has talıkları kimin iyileştirdiğini sorun en iyisi. Siyah giyinmiş birkaç kadın su çekmek için kuyuyj geldiler, ama İngiliz'in üstelemesine karşın delikanlı onlar- la konuşmadı. Sonunda bir erkek geldi. - Köyde hastalıkları iyi eden birini tanıyor musu- nuz? diye sordu ona delikanlı. -.Bütün hastalıkları Allah iyi eder, diye yanıtladı adam. Bu yabancılardan açıkça korkmuştu. Siz ikiniz bü- yücü arıyorsunuz. Ve Kur'an'dan birkaç ayet okuduktan sonra yoluna gitti. Bir başka adam geldi. Daha yaşlıydı, elinde sadece kü- çük bir kova vardı. Delikanlı ona da aynı soruyu sordu. - Onun gibi bir adamı neden arıyorsunuz? diye sor- du Arap, yanıt olarak. - Çünkü şuradaki dostum, bu adamı tanımak için ay- larca yolculuk yaptı. - Bu adam eğer Vaha'da yaşıyorsa, çok güçlü biri ol- malı, dedi yaşlı adam biraz düşündükten sonra. Kabile şef- leri bile canlarının istediği zaman göremezler onu. Böyle bir şeyi onun istemesi gerekir. Siz iyisi mı savaşın sona er- mesini bekleyin ve kervanla birlikte yolunuza gidin. Va- ha'nın hayatına girmeye çalışmayın, diye bağladı konuş- masını, yanlarından ayrılırken. Ama İngiliz'in etekleri zil çalmaya başladı. Demek ki iyi iz üzerindeydîler. Bu sırada bir genç kız göründü, siyah giysi giyinme- mişti. Omzunda bir testi taşıyordu ve başının çevresinde bir peçe vardı, ama yüzü açıktı. Delikanlı, Simyacıyı sor- mak üzere yanına yaklaştı. O wda zaman durmuş gibi oldu; sanki Evrenin Ru- hu, delikanlının önünde bütün gücüyle ortaya çıkıyormuş gibiydi. 102 Kızın siyah gözlerini, gülümseme ile susma arasında karar veremeyen dudaklarını görünce, dünyanın konuştu- ğu ve yeryüzünün bütün yaratıklarının yürekleriyle anla- dıkları dilin, en temel ve en yüce bölümünü anladı deli- kanlı. Ve Aşk'tı bunun adı, insanlardan da çölden de daha eskiydi, tıpkı kuyunun yanında bu iki bakışın buluşması benzeri, iki bakışın buluştuğu her yerde, her zaman aynı güçle ortaya çıkardı. Dudaklar sonunda gülümsemeye ka- rar verdiler, ve bir işaretti bu, bütün ömrü boyunca bilme- den beklediği, kitaplarda, koyunların yanında, kristallerde ve çölün sessizliğinde aramış olduğu işaretti. Evrenin Saf Dili'ydi bu, herhangi bir açıklamaya ge- reksinimi yoktu, çünkü Evren'in sonsuz zamanda yoluna devam etmek için hiçbir açıklamaya gereksinimi yoktu. Delikanlı o anda, hayatının kadınının karşısında olduğunu ve kızın da hiçbir söze gereksinim duymadan bunu bildiği- ni biliyordu. Anababası, anababasının anababası, biriyle evlenmeden önce ona kur yapmak, nişanlanmak, onu tanı- mak ve para sahibi olmak gerektiğini söyleseler de, deli- kanlı dünyada en çok bundan emindi. Bunun tersini söyle- yenler, evrensel dilden habersiz kimselerdi. Çünkü bu dili bilen biri, ister çölün ortasında ya da İster büyük kentlerin göbeğinde olsun, dünyada her zaman bir başkasını bekle- mekte olan biri bulunduğunu kolayca anlayabilir. Ve bu iki insan karşılaşınca ve gözleri buluşunca, bütün geçmiş ve bütün gelecek artık bütün önemini yitirir, yalnızca o an, ve gökkubbe altında her şeyin aynı El tarafından yazıl- dığı gerçekliği vardır, bu inanılmaz gerçek vardır. Aşk'ı yaratan ve çalışan, dinlenen ve güneş ışığı akında hazineler arayan her kimse için sevilecek birini yaratmış olan El. Çünkü, böyle olmasaydı, insan soyunun hayallerinin hiç- bir anlamı olmazdı. 'Mektup,' dedi kendi kendine. Oturmakta olan İngiliz yerinden kalktı ve arkadaşını sarstı. - Haydi! Sorun ona! Delikanlı genç kıza yaklaştı. Kız yeniden gülümsedi. Delikanlı da gülümsedi. - Adın ne senin? diye sordu delikanlı. - Benim adım Fatima, diye yanıtladı, gözlerini indi- rerek. - Geldiğim ülkedeki bazı kadınların adı da böyledir. - Peygamberin kızının adıdır, dedi Fatima. Mücahit- lerimiz götürdüler oraya. Güzel kız, mücahitlerden gururla söz ediyordu. Yan- larında duran İngiliz ısrar ediyordu. Bunun üzerine deli- kanlı, genç kıza bütün hastalıkları iyi eden bîr adam tanı- yıp tanımadığını sordu. - Dünyanın gizlerini bilen bir adam. Çölün cinleriy- le konuşuyor, dedi genç kız. Cinler, İyilik ve Kötülük perileriydiler. Ve genç kız eliyle güney yönünü gösterdi, bu tuhaf adam o tarafta otu- ruyordu. Sonra testisini doldurup uzaklaştı. İngiliz de Simyacı- yı aramak için uzaklaştı. Delikanlı uzun süre kuyunun ya- nında oturdu ve gündoğusu rüzgârının kendi yüzünde bir gün bu kadının kokusunu bıraktığını ve bu kadının yaşa- dığını bile bilmeden onu sevmiş olduğunu düşündü. Ve bu kadına duyduğu aşk ona dünyanın bütün gizlerini açacak- tı. trlesi gün genç kızı beklemek için kuyuya gitti deli- kanlı. Orada İngiliz'i bulunca şaşırdı: İlk kez çölü seyredi- yordu. - Bütün ikindi, bütün akşam bekledim, dedi ingiliz, İlk yaldızlar doğarken geldi. Kendisine ne aradığımı söyle- dim. Bana kurşunu, altına dönüştürüp dönüştürmediğimi sordu. Ben de tam olarak işte bunu öğrenmek istediğimi söyledim. Bunun üzerine denememi söyledi. 'Git de- ne!'den başka bir şey söylemedi bana. 104 Delikanlı ağzını açmadı. Demek ki, İngiliz çoktandır bildiği bir şeyi öğrenme^ için tepmişti bunca yolu. Ve bu- nun benzeri bir şey öğrenmek için, kendisinin de yaşlı kra- la altı koyun vermiş olduğunu anımsadı. - Öyleyse deneyin, dedi İngiliz'e. t - Ben de onu yapacağım. İşe hemen koyulacağım. İngiliz ayrıldıktan az sonra, Fatima su doldurmak için kuyuya geldi. - Sana tek bir şey söylemek için geldim, dedi delikan- lı, genç kıza. Benim karım olmanı istiyorum. Seni seviyo- rum. Genç kız testiyi taşırdı. - Seni her gün burada bekleyeceğim, diye konuşması- nı sürdürdü delikanlı. Piramitlerin yakınında bulunan bir hazineyi aramak için bütün çölü geçtim. Savaş benim için tam bir talihsizlikti. Aynı savaş şimdi benim için bîr talih, Çünkü burada senin yanında kalıyorum. - Savaş bir gün bitecek, dedi genç kız. Delikanlı Vaha'daki hurma ağaçlarına baktı. Çoban- lık yapmıştı. Burada da koyunlar vardı. Hazineden daha önemliydi Fatima. - Muharipler kendi hazinelerini arıyorlar, dedi genç kız, sanki onun düşüncelerini keşfetmiş gibi. Ve çöl kadın- ları muhariplerinden gurur duyuyorlar. Sonra, testisini yeniden doldurup oradan uzaklaştı. Delikanlı her gün kuyuya gidip Fatima'nm gelmesini bekliyordu. Fatima'ya çobanlık hayatını, kralla rastlaşma- sını, kristal dükkânını anlattı. Dost oldular ve birlikte an- cak on beş dakika geçiriyor olmalarına karşın, bu süreyi günün geri kalan bölümünden çok daha azun buluyordu. Neredeyse bir aya yakındır Vaha'daydılar. Kervan Ba- şı bir p-ün herkesi toplantıya çağırdı. - Savaşın ne zaman biteceğini bilm^ uz ve tekrar yola çıkmamız olanaksız, dedi. Savaş kuşkusuz daha uzun süre devam edecek, belki de yıllarca. İki taraf da, cesur ve 10 5 kahraman muhariplerle dolu ve iki ordu da savaşmaktan gurur duyuyor. Bu iyiler ile kötüler arasındaki bir savaş değil. Aynı iktidarı ele geçirmek isteyen güçler arasındaki bir savaş bu ve böyle bir savaşta Allah iki tarafın da yanın- dadır. İnsanlar dağıldılar. Delikanlı o akşam Fatİma'yı tek- rar gördü ve ona toplantıda söylenenleri aktardı. - İkinci görüşmemizde, dedi genç kız, bana aşkından söz ettin. Daha sonra bana'Evrenin Dili gibi, Evrenin Ru- hu gibi çok güzel şeyler öğrettin. Ve bunlar, azar azar beni senin parçan haline getirdiler. Delikanlı onun sesini dinliyor ve bu sesi, hurma ağaç- larının yapraklarından esen rüzgârın hışırtısından çok da- ha güzel buluyordu. - Seni beklemek için kuyuya çok erken geldim. Çok bekledim. Geçmişimi, geleneği, erkeklerin çöl kadınlarının nasıl davranmalarını istediklerini anımsayamıyorum. Kü- çükken, çölün bir gün bana hayatımın en güzel armağanı- nı vereceğini hayal ederdim. Ve bu armağan verildi şimdi bana, bu armağan sensin. Delikanlı genç kızın elini tutmak istedi. Ama Fatima testinin kulplarından tutuyordu. - Bana düşlerini, yaşlı kralı ve hazîneyi anlattın. Ba- na işaretlerden söz ettin. İşte bu yüzden hiçbir şeyden korkmuyorum, çünkü seni bana bu işaretler getirdiler. Se- nin de sık sık tekrarladığın gibi, ben senin düşlerinin ve Kişisel Menkıbe'nin bir parçasıyım. Aynı sebepten dolayı, senin, aramaya geldiğin şeyin doğrultusunda yolunu sür- dürmeni istiyorum. Savaşın bitmesini beklemen gereki- yorsa çok iyi. Ama daha erken gitmek zorundaysan, öy- leyse Menkıbe'nin yoluna git. Kumullar rüzgârın etkisiyle değişirler, ama çöl hep aynı kalır. Aşkımız da böyle ola- cak. - Mektup, dedi genç kız bir kez daha. Ben, senin Menkıbe'nin bir parçasıysam bir gün geri döneceksin. 106 Delikanlı, genç kızın yanından ayrılırken üzgündü. Şimdiye kadar tanımış olduğu insanları düşünüyordu. Evli olan çobanlar, kırlarda dolaşmaları gerektiği konusunda karılarını inandırmakta çokça güçlük çekiyorlardı. Aşk, sevilen nesnenin yanında bulunmayı zorunlu kılıyordu. Ertesi gün, Fatima'ya bunlardan söz etti Delikanlı. - Çöl bizden erkeklerimizi alıyor, dedi Fatima, ve her zaman geri getirmiyor onları. Buna alışmak zorunda- yız. Artık onlar, yağmur yağdırmadan geçen bulutlarda, taşların arasına gizlenen hayvanlarda, topraktan fışkıran cömert suda bulunuyorlar. Artık onlar her şeyin bir parça- sı oldular, Evrenin Ruhu oldular. Gidenlerin kimileri geri dönüyorlar. O zaman öteki kadınlar mutlu oluyorlar, Çünkü kendi bekledikleri erkekler de günün birinde geri dönebilirler. Eskiden bu kadınlara bakar ve onların mutlu- luklarını kıskanırdım. Şimdİ benim de bekleyecek bir er- keğim olacak. Ben bir çöl kadınıyım ve bundan gurur du- yuyorum, istiyorum ki benim erkeğim de kumulların yer- lerini değiştiren rüzgâr gibi özgürce dolaşsın. İstiyorum ki onu bulutlarda, hayvanlarda ve suda görebileyim. Delikanlı İngiliz'in yanma gitti. Ona Fatima'dan söz etmek istiyordu. İngiliz'in, çadırının yanına küçük bir ocak yapmış olduğunu görünce şaşırmamazlık etmedi. Tu- haf bir ocaktı, üzerinde saydam bir şişe vardı. İngiliz ateşi odunla besliyor ve çölü gözlemliyordu. Gözleri, kitap okumaya daldığı zamankilerden sanki daha parıltılıydı. - Çalışmanın bu ilk evresi, dedi. Karışık kükürtü saf- laştırmam gerekiyor. Ve bunu gerçekleştirmek için, başarı- sızlığa uğramaktan korkmamak zorundayım. Başarısızlığa uğramak korkusu, şimdiye kadar Büyük Yapıt'a girişme- me hep engel oldu. On yıl önce başlamam gereken şeye ancak şimdi başlayabiliyorum. Ama yirmi yıl beklemiş ol- duğum için de mutluyum. Ve çöle bakarak ateşi kotarmayı sürdürdü. Delikanlı, çöl, batan güneşin pembe rengini alıncaya kadar bir süre onun yanında kaldı. Sessizliğin, sorularını yanıtlayabilip bilemeyeceğini anlamak için çöle dalmak istedi, dayanıl- maz bir istekti bu. Vaha'mn hurma ağaçlarını gözden yitirmeden bir sü- re amaçsızca yürüdü. Rüzgârı dinliyor, ayaklarının altında Çakıl taşlarını hissediyordu. Kimi zaman, bir kavkı bulu- yordu ve bu çölün, çok eski çağlarda büyük bir deniz ol- •duğunu biliyordu. Büyük bir taşın üzerine oturdu ve ken- disini karşısında duran ufkun büyüsüne bıraktı. Aşkı, ona bir sahip olma düşüncesi katmaksızın düşünemiyordu. Ama Fatima bir çöl kadınıydı. Bir şey onun anlamasına yardımcı olabilecekse, bu da kuşkusuz çöldü. Başının üstünde bir jeyin kımıldadığını hissedinceye kadar, orada hiçbir şey düşünmeksizin öyle kaldı. Gökyü- züne bakınca, gökyüzünün enginlerinde uçan iki atmaca gördü. Yırtıcı kuşlara ve. uçarken çizdikleri şekillere dikkatle baktı. Bunlar görünüşte düzensiz çizgilerdi, ama onun için gene de bir anlamları vardı. Ne var ki anlamlarını çözemi- yordu. Bunun üzerine kuşların hareketlerini gözleriyle iz- lemeye karar verdi; böylelikle, belki de bir mesaj okuyabi- lirdi. Belki de çöl kendisine sahip olmayı gerektirmeyen aşkı açıklayabilirdi. Uykusunun geldiğini hissetti. Ama yüreği ondan uyu- mamasını istedi; oysa tam tersine kendini bırakması gere- kiyordu. - İşte Evrenin Dili'ni kavrıyorum, dedi ve bu dünya- da her şeyin bir anlamı var, atmacaların uçuşuna varıncaya kadar. Bir kadına duyduğu aşk için, içinde derin bir min- net hissetti, insan sevince/ diye düşündü, "nesneler daha çok anlam kazanıyor.* • Birden, atmacalardan biri, ötekine saldırmak için pike yaptı. O anda delikanlının gözünün önünde ani ve kısa bir görüntü belirdi- S.'ahlı bir birlik, elde kılıç Vaha'yı işgal ediyordu. Görüntü hemen yok oldu, ama bıraktığı etki ^ok canlıydı. Sfi^plardan söz edildiğini duymuş ve birkaç serap görmüştü: Çölün kumlarında somutlaşan arzulardı 108 bunlar. Ne var ki, hiç kuşkusuz bir ordunun Vaha'yı ele geçirdiğini de görmek istememişti. Bunları unutmak ve tekrar düşünceye dalmak istedi; yeniden pembe aşıboyası çöle ve taşlara yöneltmek istedi zihnini. Ama yüreğindeki bir şey rahat bırakmıyordu onu. "Her zaman işaretleri izle," demişti yaşlı kral. Fati- ma'yı düşündü. Sonra gördüğü görüntüyü anımsadı ve bu- nun gerçeklikten pek uzak olmadığını sezdi. içini sar w boğuntudan kurtulmaya çalıştı. Ayağa kal- kıp hurma ağaçlarına doğru yürüdü. Bir kez daha, nesnele- rin çoğul dilini anlıyordu: Şimdi, Vaha tehlikeyi simgeler- ken çöl güvenliği temsil ediyordu. Deveci, bir hurma ağacının dibine oturmuş, güneşin batışını seyrediyordu. Delikanlının bir kumulun arkasından çıkarak geldiği- ni gördü. - Bir ordu yaklaşıyor, dedi delikanlı. Bir görüntü gördüm. - Çöl, insanların yüreğini hayallerle doldurur, diye yanıtladı deveci. Ama delikanlı ona atmacaları anlattı: Atmacaların uçuşunu izlerken birden Evrenin Dili'ne dalmıştı. Deveci hiçbir karşılık vermedi; delikanlının kendisine anlattığı şeyi wlıyordu. Herhangi bir şeyin, yeryüzünde, her şeyin yaşamını anlatabileceğini biliyordu. Bir kitabın herhangi bir sayfasını açarak, birinin elini inceleyerek, ya da kuşların uçuşuna bakarak, ya da kâğıt falı açarak, ya da bir başka yöntemle, o anda yaşamakta olduğumuz dene- yimle bir ilişki kurabiliriz hepimiz. Aslında, nesneler ken- diliklerin4en hiçbir şey açınlamazlar; insanlar bu nesneleri gözlemleyerek, Evrenin Ruhu'nu anlama yöntemini keşfe- debilirler. Çöl, Evrenin Ruhu'nu kolayca anlayabilmeleri saye- sinde hayatlarını kazanan insanlarla doluydu. Kâhin adı veriliyordu bunlara; ve kâhinler, kadınlar ve yaşlılardan 10 9 korkarlardı. Savaşçılar bunlara pek ender danışırlardı, çün- kü insanın ne zaman öleceğini önceden bilerek savaşa git- mesi olanaksızdır. Savaşçılar, savaştan haz almayı, bilinme- yen bir şeyden heyecan duymayı yeğlerler; gelecek Allah tarafından yazılmıştır ve Allah ne yazarsa yazsın, insanla- rın iyiliği içindir. Bu nedenle, savaşçılar yalnızca şimdiki zamanda yaşıyorlardı, çünkü şimdiki zaman beklenmedik olaylarla doluydu ve bir yığın şeye dikkat etmek zorun- daydılar: Düşmanın kıhcı neredeydi, atı neredeydi, ölüm- den kurtulmak için hangi vuruşu yapmalıydılar? Deveci bir savaşçı değildi ve şimdiye kadar kâhinlere danıştığı olmuştu. Aralarından çoğu kendisine doğru şey- ler söylemişlerdi,* kimileri de yanlış şeyler söylemişti. Bir gün en yaşlı (ve en ürkütücü) kâhin, deveciye neden bu ka- dar gelecekle ilgilendiğini sormuştu. - Birşeyler yapabilmek için, diye yanıtlamıştı deveci. Ve olmasını istemediğim şeyleri tersine çevirmek için. - O zaman bu senin geleceğin olmaz ki, diye yanıtla- dı kâhin. - Ama belki de olacaklara kendimi hazırlamak için geleceği öğrenmek istiyorum. . - Bunlar İyi şeylerse hoş bir sürpriz olacaklar, dedi kâhin. Kötü şeylerse daha gerçekleşmeden acı çekeceksin. - Bir erkek olduğum için geleceği öğrenmek istiyo- rum, dedi bunun üzerine deveci. Ve erkekler geleceklerine bağlı yaşarlar. Kâhin bir süre konuşmadan durdu. Değnek falıncia uzmanlaşmıştı. Yere attığı değneklerin duruş biçimlerine göre yorum yapıyordu. Ama o gün değneklerini kullan- madı. Bir beze sarıp cebine koydu. - İnsanların geleceğini okuyarak hayatımı kazanıyo- rum, dedi. Değnek gizbilimini tanıyorum ve her şeyin ya- zılı olduğu mekâna girmek için onlardan yararlanmayı bi- liyorum. Orada geçmişi okuyabilirim, unutulmuş olanları keşfedebilirim ve şimdinin işaretlerini anlayabilirim. İn- sanlar bana danışmaya geldikleri zaman, geleceği okumam: 110 Onu sezerim. Çünkü gelecek Tanrı'ya aittir ve yalnızca O açınlar geleceği ve yalnızca olağanüstü durumlarda. Gele- ceği nasıl seziyorum? Şimdinin İşaretleri sayesinde. Gizin kökü şimdidedir; şimdiye dikkat edecek olursan, onu iyi- leştirebilirsin. Ve şimdiyi iyileştirebilirsen, daha sonra ge- lecek olan da iyi olacaktır. Geleceği unut ve hayatının her gününü Şeriat'ın kurallarına uygun olarak ve Tanrı'nın ev- latlarına bahşettiği inayete güvenerek yaşa. Her gün kendi- siyle birlikte Ebediyeti getirir. Deveci, Tanrı'nın geleceği görmeye izin verdiği olağa- nüstü durumların neler olduğunu öğrenmek istedi: - Kendisi bizzat onu açınladığı zaman. Ve Tanrı gele- ceği pek ender açınlar ve bunu bir tek gerekçe için yapar: Değişmek üzere yazılmış bîr gelecek söz konusu olduğu zam w. Tanrı delikanlıya bir geleceği göstermiş,' diye düşün- dü deveci. Çünkü delikanlının kendisine vasıta olmasını is- tiyordu. - Kabile reislerinin yanına git, dedi deveci. Onlara yaklaşan savaşçıları anlat. - Benimle alay edecekler. - Bunlar çöl insanlarıdırlar. Çöl insanları işaretlere alışkındır. - Öyleyse durumu biliyor olmalılar. - Kafalarına takmazlar bunu. Allah'ın kendilerine bildirmek istediği bir şeyden haberdar olmaları gerektiğin- de, birinin gelip kendilerine haber vereceğine İnanırlar. İş- te bugün, bu elçi sensin. Delikanlı Fatima'yı düşündü. Ve kabile reislerinin ya- nma gitmeye karar verdi. Vaha'nın ortasına kurulmuş kocaman beyaz çadırın kapısında nöbet tutan muhafıza: - Çölden bir haber getiriyorum. Reislerle konuşmak istiyorum, dedi. 11 1 Muhafız yanıtlamadı onu. Çadıra girip uzun süre kal- dı orada. Sonra beyaz ve altın sarısı giysiler giyinmiş genç bir Arap'la birlikte dışarı çıktı. Delikanlı, oria görmüş ol- duğu şeyleri anlattı. Arap, ona beklemesini söyleyip çadıra girdi. Gece oldu. Bu arada Araplar, bir yığın tüccar çadıra girip çıktı. Yavaş yavaş ocaklar söndü ve Vaha çöl kadar sessizleşti. Yalnızca büyük çadırın ışığı yanıyordu. Deli- kanlı, bu süre içinde hep Fatima'yı düşündü; öğleden son- ra yaptıkları konuşmayı hâlâ anlamış değildi. Sonunda birkaç saat bekledikten sonra muhafız, deli- kanlıyı içeri aldı. Gördüğü karşısında heyecanlandı delikanlı. Çölün or- tasında böyle bir çadırın olabileceğini hiç düşünmemişti. Yer, şimdiye kadar üzerinde yürümediği güzellikte en gü- zel halılarla kaplıydı; yukarıya, içlerinde yanan mumlar bulunan, parlak ve işlemeli madenden avizeler asılmıştı. Bol işlemeli ipek yastıklara yaslanmış kabile reisleri çadı- rın gerisinde yarım daire halinde oturuyorlardı. Hizmetçi- ler lezzetli yiyeceklerle dolu gümüş tepsilerle gidip geli- yor, çay sunuyorlardı. Başka hizmetçiler nargilelerin ateş- lerini tazeliyorlardı. Havaya pek hoş bir tütün kokusu ya- yılıyordu. Sekiz kabile reisi vardı, bunların hangisinin en büyük olduğunu hemen anladı. Beyaz ve altın rengi bir giysi giy- miş olan Arap, yarım dairenin ortasına oturmuştu. Onun yanında, biraz önce konuşmuş olduğu genç yer almıştı. - Mesajdan söz eden yabancı kim? diye sordu reisler- den biri delikanlıya bakarak. - Benim. Ve gördüğü şeyleri anlattı delikanlı. - Bizim burada kaç kuşaktır yaşadığımızı bildiği hal- de, çöl böyle bir şeyi bir yabancıya neden söylesin? dedi bir başka kabile reisi. 112 - Çünkü benim gözlerim henüz çöle alışmadı, bu ne- denle alışmış gözlerin göremeyeceği şeyleri ben görebili- rim. 'Ayrıca ben Evrenin Ruhurnun ne olduğunu biliyo- rum,' diye düşündü. Ama Araplar böyle şeylere inanmadı- ğı için bunu eklemedi sözlerine. - Vaha tarafsız bir yerdir. Hiç kimse saldırmaz bir vahaya, dedi üçüncü bir reis. - Ben yalnızca gördüğümü söylüyorum. Bana inan- mak istemiyorsanız bir şey yapmazsınız. Çadıra birden büyük bir sessizlik çöktü, ardından ateşli bir tartışma başladı. Delikanlının anlamadığı bir Arap lehçesi konuşuyorlardı, ama delikanlı dışarı çıkmaya kalkışınca, muhafız kendisine engel oldu. Bunun üzerine korkmaya başladı; işaretler birşeylerin yolunda gitmediği- ni söylüyordu ona. Bu olayı deveciyle konuştuğuna piş- man oldu. Birden, ortada oturan yaşlı adam belli belirsiz gülüm- sedi. Bunu gören delikanlının içi rahat etti. Yaşlı adam tar- tışmaya katılmamış ve henüz bir şey söylememişti. Ama Evrenin Dili'ne artık alışmış olan delikanlı çadırda dolaşan barı§ titreşimini hissedebiliyordu. Sezgisi ona gelmekle iyi ettiğini söylüyordu. Tartışma sona erdi. Yaşlı adamın konuşmasını dinle- mek için herkes sustu. Sonra yaşlı adam, yabancıya döndü. Şimdi yüzünde soğuk ve kibirli bir ifade vardı. - Bundan iki bin yıl önce, uzak bir ülkede, düşlere inanan bir adamı kuyuya attılar ve onu esir gibi sattılar. Bizim ülkenin tüccarları onu satın aldılar ve Mısır'a götür- düler. Ve hepimiz Biliyoruz ki düşlere inanan kimse onlan yorumlamasını da bilir.' cAma her zaman gerçekleştiı meyi başaramaz onları,5 diye düşündü delikanlı, yaşlı Çingene kadını anımsayarak. - Firavun'un gördüğü cılız inekler ve semiz inekler dü§ü sayesinde, bu adam Mısır'ı kıtlıktan kurtardı. Adı _ 'Tevrat'ın Tekvin bölümünün 37-50 babUrı Arasında anlauUn Yusuf'un öyküsü. (Çe\ ) Simyacı 113/8 Yusuf'tu bu adamın. Bir yabancı ülkede senin gibi o da ya- bancıydı ve aşağı yukarı senin yaşındaydı. Sessizlik uzadı. Yaşlı adamın bakışı soğuktu. - Her zaman Geleneğe uyarız biz, diye sözlerini sür- dürdü yaşlı adam. Gelenek Mısır'ı açlıktan kurtardı o za- man ve halkını bütün halkların en zengini yaptı. İnsanla- rın çölü nasıl geçeceklerini ve kızlarını nasıl evlendirecek- lerini Gelenek öğretir. Gelenek, bir vahanın tarafsız bölge olduğunu söyler, çünkü iki tarafın da kendi vahaları vardır ve bu yüzden iki taraf da savunmasızdır. Yaşlı adam konuşurken kimse ağzını açıp tek sözcük söylemedi. Ama Gelenek bize çölün mesajlarına inanmamızı da söyler. Bildiğimiz her şeyi bize çöl öğretmiştir. Yaşlı adamın işareti üzerine bütün Araplar ayağa kalktılar. Toplantı sona ermişti. Nargileler söndürüldü ve muhafızlar yerlerine geçtiler. Delikanlı gitmeye hazırlanı- yordu, ama yaşlı adam yeniden konuşmaya başladı: - Yarın, Vaha sınırları içinde kimsenin silah taşıya- mayacağını buyuran anlaşmayı bozacağız. Gün boyunca düşmanı bekleyeceğiz. Güneş, batınca adamlar silahlarını bana teslim edecekler. Öldürülen her düşman İçin bir altın lira alacaksın. Ama savaşa girmeden silahlar çıkartılmayacak. Silah- lar çöl gibi nazlıdırlar; gereksiz yere çıkartacak olursak da- ha sonra gerektiği zaman ateş almazlar. Silahlar yarın kul- lanılmayacak olursa en azından biri kullanılacak demektir: Sana karşı. 114 DELİKANLI ÇADIRDAN DIŞARI ÇIKTIĞINDA vaha dolunayla yıkanıyordu. Kendi çadırına gitmek için yirmi dakika yürümesi gerekiyordu. Tanık olduğu şeyler tedirgin etmişti onu. Evrenin Ru- hu'na dalmıştı ve bunun badelini kendi hayatıyla ödeyebi- lirdi. Büyük bir kumar oynamıştı. Ama Kişisel Menkı- be'sinin peşine düşmek için koyunlarım sattığı zaman da büyük bir tehlikeyi göze almıştı. Ve devecinin dediği gibi, yarın ölmek başka bir gün ölmekten daha uygun olurdu. Her gün, yaşamak ya da ölmek içindi. Her şey yalnızca tek bir sözcüğe bağlıydı: "Mektup." Sessizce ilerledi. Hiçbir şeye pişman değildi. Yarın ölecekse, Tanrı onun geleceğini değiştirmek istemediği için ölecekti. Ama boğazı geçtikten sonra, billûriye dükkânın- da çalıştıktan sonra, çölü ve Fatima'nın gözlerini tanıdık- tan sonra da ölebilirdi. Uzun zaman önce, ülkesinden ay- rıldığından bu yana, her gününü yoğun bir şekilde yaşa- mıştı. Ertesi gün ölecek olursa gözleri açık gitmezdi, çün- kü gözleri öteki çobanların gözlerinden çok daha fazlasını görmüştü ve bundan gurur duyuyordu. Birden bir gürleme duydu ve görülmemiş şiddette esen bir rüzgârın etkisiyle ansızın yere yuvarlandı. Çevre- yi, neredeyse ay ışığın ı örten bir toz bulutu kapladı. Karşı- sında dev boyutlu bir kır at ürkütücü bir kişnemeyle şaha kalktı. Olan-biteni pek az görüyordu, ama toz buiutu "j^f hnca o zamana kadar duymadığı müthiş* bîr korku"" ka pildi. Atın binicisi siyahlar giyinmiş bir adamdı, jal &m- zunda bir şahin vardı. Başına bîr türban takm^i Ve r*w zündeki peçeden yaim/".vA gözleri görünuv .>rdu '~^,'b&f\ hg bercisi olabilirdi, ama herhangi bir dünyalıdan çok daha güçlü bir kişiliği vardı. Tuhaf süvari, eğerine asılı kavisli kocaman kılıcını kı- nından çıkardı. Çelik, ayışığmda parıldadı. - Atmacaların uçuşunu yorumlamaya kim cesaret et- ti? diye sordu. Sesi öylesine gürledi ki, sanki Al-Fayoum* un elli bin hurma ağacı tarafından yankılandı. - Ben cesaret ettim, dedi delikanlı. Ve hemen, iman- sızları kır atının ayakları altında ezen Ermiş Santiago Ma- tamoros'un heykelini anımsadı. Süvari, Ermiş Santiago Matamoros'a benziyordu, ancak şimdi durum tersineydi. - Ben cesaret ettim, diye yineledi delikanlı. Ve başını eğerek kılıç darbesine hazırlandı. - Evrenin Ruhu'nu he- saba katmadığınız için birçok insanın hayatı kurtulacak. Ne var ki, birden inmedi kılıç. Süvarinin eli ağır ağır indi ve kılıcın ucu delikanlının alnına dokundu. Kılıç öyle- sine keskindi ki bir damla kan belirdi. Süvari taş gibi kımıldamadan duruyordu. Delikanlı da öyle. Aklına kaçmak bile gelmemişti. Yüreğinin derinlik- lerinden garip bir neşe yayıldı içine: Kişisel Menkıbe'si için ölecekti. Ve Fatima için. Uzun sözün kısası, simgeler doğruyu söylemişti. İşte düşman ile karşı karşıya bulunu- yordu ve madem ki Evrenin bir Ruhu vardı, öyleyse ölüm vız gelir tırıs giderdi. Kısa bir süre sonra onun parçası ola- caktı. Ve yarın, Düşman da onun parçası olacaktı. Yabancı, kılıcın ucunu hâlâ delikanlının alnında tutu- yordu. - Kuşların uçuşunu neden yorumladın? - Ben yalnızca kuşların anlatmak istedikleri şeyi oku- dum. Vaha'yı kurtarmak istiyorlar. Siz ve sizinkiler, hepi- niz öleceksiniz. Vaha'nın adamları sizden daha fazla. Kılıcın ucu hâlâ delikanlının alnında duruyordu. - Sen kim oluyorsun da Tann'nın yazdığı yazgıyı de- ğiştirmeye kalkışıyorsun? - Allah orduları yarattı, ama O, kuşları d, yarattı. Allah bana kuşların dilini öğretti. Her şey aynı bi taraf m- 116 dan yazılmıştır, dedi delikanlı, devecinin sözlerini anımsa- yarak. Sonunda süvari kılıcını geri çekti. Delikanlı içinde bir rahatlama hissetti. Ama kaçamıyordu. - Kehânetlerine dikkat et. Bir şey yazılmışsa, bundan kurtulmak olanaksızdır. - Ben sadece bir ordu gördüm, dedi delikanlı. Bir sa- vaşın sonucunu görmedim. Süvari, delikanlının yanıtından hoşnut kalmış gibiydi. Ama kılıcını hâlâ elinde tutuyordu. - Bir yabana, yabancı bir ülkede ne yapıyor? diye sordu. - Kişisel Menkıbe'mi arıyorum. Senin anlayabilece- ğin bir şey değil. Süvari kılıcını kınına soktu ve omzundaki şahin tuhaf bir çığlık attı. Delikanlı sakinleşmeye başladı. - Cesaretini sınavdan geçirmem gerekiyordu, dedi sü- vari. Cesaret, Evrenin Dili'ni arayan bir kimse için en bü- yük erdemdir. Delikanlı şaşırmıştı. Bu adam pek az insanın bildiği şeylerden söz ediyordu. - Asla gevşeklik göstermemeli, çok uzaklardan gelin- se bile, diye sürdürdü konuşmasını. Çölü sevmek gerekir, ama hiçbir zaman ona tamamen bel bağlamamalı. Çünkü çöl insanlar için bir denektaşıdır: Hepsinin adımlarını his- seder ve dalga geçeni öldürür. Sözleri, yaşlı kralın sözlerini andırıyordu. - Savaşçılar gelirse ve başın güneş battıktan sonra hâ- lâ yerinde duruyorsa beni görmeye gel, dedi süvari. Biraz önce kılıcı tutan el bir kırbacı kavradı. At yeni- den şahlanarak bir toz bulutu kaldırdı. - Nerede oturuyorsunuz? diye haykırdı delikanlı, sü- vari uzaklaşırken. Kırbaçtı el güney yönünü işaret etti. Delikanlı böylece Simyacı ile tanışmış oluyordu. 11 7 . ERTESİ SABAH, AL-FAYOUM HURMA AĞAÇ- larının ortasında İki bin silâhlı adam vardı. Daha güneş ba- şucu noktasına yükselmeden, ufukta beş yüz savaşçı gö- ründü. Süvariler Vaha'ya kuzeyden girdiler. Görünüşte, sanki barışçı bir seferdi, ama silahları beyaz maslakların al- tına gizlemişlerdi. Ama Vaha'nm ortasında bulunan bü- yük çadırın yanma gelince, palalarım ve tüfeklerini ortaya çıkardılar. Ve boş çadıra saldırdılar, Vaha'nm adamları çöl süvarilerini çembere aldılar. Yarım saat içinde, ortalığa dört yüz doksan dokuz ceset dağılmıştı. Çocuklar hurmalığın Öteki ucunda bulunuyor- lardı ve hiçbir şey görmediler. Kadınlar çadırlarında koca- ları için dua ediyorlardı ve onlar da hiçbir şey görmediler. Ortalığa yayılmış cesetler olmasaydı, Vaha'nm gündelik olağan hayatını yaşadığı söylenebilirdi. Yalnızca bir savaşçıya dokunulmadı: Saldırganlar bir- liğinin komutanıydı. Akşamleyin, kabile reislerinin huzu- runa çıkartıldı. Ona, Geleneği neden çiğnediğini sordular. Adamlarının aç ve susuz olduğunu, günlerce süren savaş sonunda yorgun düştüklerini ve bu yüzden yeniden sava- şabilmek için bir vahayı ele geçirmeye karar verdiklerini söyledi. Vaha'nm baş reisi savaşçılar için üzüldüğünü, ancak koşullar ne olursa olsun Geleneğe saygı göstermek gerekti- ğini bildirdi. Çölde değişen tek şey vardır: Rüzgâr estiği zaman kumullar. Sonra, baş reis, düşman reisi onur kırıcı bir ölüme mahkûm etti. Boynu vurulmak ya da kurşuna dizilmek yerine, kuru bir hurma gövdesine asıldı adam. Cesedi çöl rüzgârında sallanmaya bırakıldı. 118 Kabile reisi, yabancı genci toplantı yerine çağırdı ve ona elli altın lira verdi. Sonra bir kez daha Yusuf'un, Mı- sır'da başına gelenleri anımsattı ve delikanlıdan bundan böyle Vaha'nm Müşaviri olmasını istedi.1 1 Kabile Retti, Hravun'un Yvuuf1 a karjı davranırını tekrarlıyor. Bk. Tevrat, Tekvin, l: 37-45 (Çev.) 11 9 GÜNEŞ TAMAMEN BATIP DA İLK YILDIZLAR çıkmaya başlayınca (Dolunay olduğu için çok pırıldamı- yorlardı), delikanlı güney yönünde yürümeye başladı. Ve o tarafta yalnızca bir tek çadır vardı; ve oradan geçmekte olan Arapların söylediklerine bakılırsa, cinlerin istilasına uğramıştı burası. Ama delikanlı orada oturup uzun süre bekledi. Ay iyice yükselince Simyacı göründü. Omzunda iki ölü atmaca vardı. - Ben buradayım, dedi delikanlı. - Buraya gelmemeliydiniz, diye yanıtladı Simyacı. Yoksa Kişisel Menkıbe'niz mi buraya gelmenizi istedi? - Kabileler arasında bir savaş vardı. Çölü geçmek ola- naksızdı. Simyacı attan indi ve kendisiyle birlikt£ gelmesi için delikanlıya işaret etti. Şataf atıyla peri masallarını çağrıştı- ran merkez çadırın dışında, Vaha'da gördüğü Öteki çadırla- ra benzeyen bir çadırdı. Gözleriyle, simyacılık aletleri, simya ocakları araştırdı, ama böyle bir şey göremedi. Yal- nızca birkaç kitap dizisi, bir yemek fırını ve gizemli desen- lerle işlenmiş halılar vardı. - Sen otur, ben çay yapacağım, dedi Simyacı. Ve bu atmacaları birlikte yiyeceğiz. Delikanlı, bunların önceki gün görmüş olduğu atma- calar olup olmadığını düşündü, ama hiçbir şey söylemedi bu konuda. Simyacı ateş yaktı ve bir süre sonra çadıra ne- fis bir et kokusu yayıldı. Nargile kokusundan da hoştu bu koku. - Beni neden görmek istiyordunuz? diye sordu deli- kanlı. 120 - işaretler yüzünden, diye yanıtladı Simyacı. Rüzgâr bana senin geleceğini söyledi. Ve yardıma ihtiyacın olacak- mış. - Hayır, sözünü ettiğiniz ben değilim. Öteki yaban- cı, ingiliz. Sizi o arıyordu. - Beni bulmadan önce başka şeyler bulması gereke- cek onun. Ama şimdi iyi yolda. Çöle bakmaya başladı. -Ya ben? - Bir şey istediğimiz zaman, düşümüzü gerçekleştir- memiz için bütün Evren işbirliği yapar, dedi Simyacı, yaşlı kralın sözlerini tekrarlayarak. Delikanlı anladı. Demek ki, onu Kişisel Menkıbe'sine götürmek için bir başkası çıkmıştı yoluna. - Demek ki bana öğreteceksiniz? - Hayır. Bilinmesi gereken ne varsa biliyorsun artık. Ben sadece hazinene giden yolda sana kılavuzluk edece- ğim. -Kabileler arasında savaş var, diye tekrarladı delikan- lı. - Ama ben çölü tanıyorum. - Ben hazinemi çoktan buldum. Bir devem var, billû- riye dükkânından kazandığım para var, elli altın liram var. Ülkemde belki de zengin biri sayılabilirim. - Ama bunlar, Piramitlerin yanında bulunanların karşısında hiç kalır. - Fatima var. Kazandığım her şeyden daha büyük bir hazine. - O da Piramitlerin yanında değil. Atmacaları sessizce yediler. Simyacı bir şişe açıp ko- nuğunun bardağına kırmızı renkli bir sıvı köydü. Şaraptı ve ömrü boyunca hiç içmediği en güzel şaraplardan biri. Ama şarabı Şeriat yasaklamıştı. - Kötülük, dedi Simyacı, insanın ağzındw giren şey- de değildir. Kötülük oradan çıkandadır. İçince, kendini tam anlamıyla iyi hissetmeye başlamış- tı delikanlı. Ama Simyacı biraz korkutuyordu onu. Çadır- 12 1 dan dışarı çıkıp yıldızları sönükleştiren ayışığını seyretme- ye koyuldular. - İç ve keyiflen biraz, dedi, delikanlının giderek neşe- lendiğini saptayan Simyacı. Savaşa gitmeden bir savaşçı na- sıl dinleniyorsa, sen de dinlen. Ama unutma ki yüreğin ha- zinenin bulunduğu yerdedir. Ve çıktığın yolda keşfettiğin şeyin bir anlamı olması için hazineni mutlaka bulmak zo- rundasın. - Yarın, deveni satıp bir at al. Haindir develer. En küçük bir yorgunluk belirtisi göstermeden binlerce fersah yol alırlar.' Ve sonra birden diz üstü çöküp ölürler. Oysa atlar yavaş yavaş yorulurlar. Ve sen onlardan neler isteye- bileceğini ve ne zaman öleceklerini bilirsin. * 122 ERTESİ AKŞAM SİMYACININ ÇADIRININ ÖNÜ- ne bir atla geldi delikanlı. Bir süre sonra Simyacı göründü: O da ata binmişti, sol omzunda bir şahin vardı. - Çölde bana hayatı göster, dedi Simyacı. Çölde ha- yatın bulunduğu yeri bulabilen, çöldeki hazineleri de keş- fedebilir. Ay aydınlığında, çölün kumlarında yola koyuldular. TBilmem kî çölde hayatın bulunduğu yeri bulabilecek mi- yim?* diye düşündü delikanlı. Henüz çölü tanımıyorum. Bu düşüncesini dönüp Simyacıya açmak istedi, ama ondan korkuyordu. Daha önce gökyüzünde atmacaları gördüğü taşlık bölgeye geldiler; şimdi her şeye sessizlik ve rüzgâr egemendi. - Çölde hayatın işaretlerini çözmeyi beceremiyo- rum, dedi genç adam. Onun var olduğunu biliyorum, ama onu bulmayı başaramıyor um. - Hayat hayatı çeker, diye yanıtladı Simyacı. Ve delikanlı onun ne demek istediğini anladı. Bunun üzerine, hemen atının dizginlerini saldı ve at, taşların ve kumların arasında kendi bildiğince dörtnala ilerlemeye başladı. Simyacı, onu sessizce izliyordu; böylece delikanlı- nın atı yarım saat yol aldı. Artık ikisi de Vaha'mn hurma ağaçlarını göremiyorlardı, artık yalnızca şu benzersiz ay aydınlığı ve onun gümüş gibi parlattığı kayalar vardı. Bir- den şimdiye kadar hiç gelmediği bir yerde atının yavaşladı- ğını hissetti delikanlı. - Burada hayat var, dedi Simyacıya. Ben çölün dilini bilmiyorum, ama atım hayatın dilini biliyor. Atlarından indiler. Simyacı hiçbir şey söylemedi. Ses- sizce ilerleyerek taşlara bakmaya başladı. Birden durdu ve 17 3 büyük bir dikkatle eğildi. Taşların arasında bir delik vardı yerde; Simyacı elini deliğe soktu, sonra omzuna kadar bü- tün kolunu. Deliğin içinde bir şey kımıldadı ve Simyacı- nın harcadığı çabaya tanıklık eden gözleri (Delikanlı yal- nızca gözlerini görüyordu onun) kısıldı. Kolu, deliğin için- de bulunan bir şeyîe boğuşuyor gibiydi. Ve birden deli- kanlıyı korkutan bir hareketle, kolunu çekti Simyacı ve hemen ayağa kalktı. Elinde, kuyruğundan yakaladığı bir yılan vardı. Delikanlı da sıçradı, ama geriye doğru. Yılan çılgınca debeleniyor, çıkardığı sesler ve ıslığı çölün sessizliğinde yankılanıyordu. Bir gözlüklü kobra yılanıydı bu ve zehiri bir insanı birkaç dakika içinde öldürebilirdi. 'Zehire dikkat,' diye düşündü delikanlı. Ama elini de- liğe sokmuş olan Simyacıyı çoktan ısırmıştı yılan. Buna karşın, yüzü son derece sakindi Simyacının. "Simyacı iki yüz yaşındadır," demişti İngiliz. Çölün yılanlarına karşı' nasıl davranması gerektiğini biliyor olmalıydı. Delikanlı, arkadaşının atının yanına gittiğini, hilal bi- çimli uzun kılıcını aldığını, bununla yere bir daire çizdiği- ni ve sürüngenin birden donup kaldığını gördü. - Korkma, dedi Simyacı. Çizginin dışına çıkamaz. Çöldeki hayatı keşfettin, benim için gerekli olan işaretti. - Bu neden bu kadar önemli? - Çünkü Piramitler çölün ortasmdadır. • Delikanlı Piramitler konusunda hiçbir şey duymak is- temiyordu. Dün akşamdan bu yana, yüreği sıkıntılı ve ke- derliydi. Hazineyi aramayı sürdürmek, aslında Fatima'dan ayrılmak zorunda kalmak demekti. - Çölde sana kılavuzluk edeceğim, dedi bu sırada Simyacı. - Ben Vaha'da kalmak istiyorum, dedi delikanlı. Fa- tima ile karşılaştım. Ve benim için hazineden daha değerli Fatima. - Fatima b'ir çöl kızıdır. Erkeklerin geri dönmek üze- re gitmek zorunda olduklarını bilir. O çoktan buldu hazi- 124 nesini: Seni buldu. Şimdi senin de kendi aradığın şeyi bul- manı bekliyor. . - Peki kalmaya karar verirsem? - Vaha Müşaviri olacaksın. Epeyce koyun ve deve alacak kadar paran var. Fatima ile evleneceksin ve ilk yılı mutlu yaşayacaksınız. Çünkü sevmeyi öğreneceksin ve elli bin hurma ağacını tek tek tanıyacaksın. Nasıl geliştiklerini göreceksin ve sana dünyanın -durmadan değiştiğini göstere- cekler. Bir süre sonra, işaretleri giderek daha iyi yorumla- yacaksın, çünkü çöl hocaların hocasıdır. ikinci yıl, bir hazine vardı, diye hatırlayacaksın. İşa- retler ısrarla ondan söz etmeye başlayacaklar ve sen bunla- rı görmezden ve duymazdan gelmeye çalışacaksın. Bilgile- rini yalnızca Vaha ve sakinlerinin iyiliği için kullanacak- sın. Reisler bundan dolayı sana minnet duyacaklar. Deve- ler sana para ve güç taşıyacaklar. Üçüncü yıl, işaretler sana hazinenden ve Kişisel Men- kıbe*nclen söz etmeyi sürdürecekler. Gece ve gündüz, Va- ha'da dolaşıp duracaksın ve Fatima, kendisi yüzünden yo- luna devam edemediğin İçin kederli bir kadın olacak. Ama sen, onu sevmeyi sürdüreceksin ve o da seni sevecek. Onun, senden kalmanı istemediğini hatırlayacaksın, çün- kü çöl kadını kocasının dönüşünü beklemeyi bilir. Bu yüzden ona kızmayacaksın. Ama, belki de yoluna devam etmen, Fatima'ya olan aşkına daha çok güvenmen gerekti- ğini düşünerek, çölün kumlarında, hurma ağaçlarının ara- sında durmadan yürüyeceksin. Çünkü Vaha'da kalma ne- denin, aslında bir daha geri dönememek korkundur yal- nızca. Ve işte o zaman, işaretler sana hazinenin ebediyen toprağa gömülü kaldığını söyleyecekler. Dördüncü yıl, kendilerini dinlemediğin için işaretler yüz çevirecekler sana. Kabile reisleri bu durumu anlaya- caklar ve Müşavirlik görevinden azledileceksin. Deve sürü- leri ve mal-mülk sahibi zengin bir tüccar olacaksın o za- man. Ama bundan sonraki günlerini, Kişisel Menkıbe'ni gerçekleştirmemiş olduğunu ve bunu yapmak için vaktin 12 5 Çoktan geçtiğini düşünerek hurmalıkta ve çölde dolaşıp duracaksın. Aşkın, bir erkeğin kendi Kişisel Menkıbesinin peşin- den gitmesine engel olmadığını anlaman gerekiyor. Böyle bir §ey söz konusu olduğu zaman bil ki Evrenin Dili'ni konuşan Aşk değildir bu, yani gerçek Aşk değildir. Simyacı kuma çizdiği çemberi sildi ve kobra hemen uzaklaşıp taşların arasına girdi. Delikanlı, her zaman Mekke'ye gitmek istemi; olan Billûriye Tüccarı ile bir simyacı arayan İngiliz'i düşünü- yordu. Çöle güvenen kadını düşünüyordu: Çöl, sevmek is- tediği erkeği bir gün getirmişti ona. Atlarına bindiler. Bu kez, delikanlı izliyordu Simyacı- yı. Rüzgâr, Vaha'ntn gürültülerini taşıyordu kulaklarına. Delikanlı Fatima'nm sesini duymaya çalışıyordu. O gün savaş yüzünden kuyuya gitmemişti. Ama geceleyin, bir çemberin içinde hareketsiz duran yılana bakarlarken, omzunda şahin taşıyan garip süvari aşktan ve hazineden, çöl kadınlarından ve Kişisel Menkı- be'sinden söz etmişti. - Sizinle gideceğim, dedi delikanlı. Ve birden içinde büyük bir huzur hissetti. - Yarın güneşten önce yola çıkacağız. Simyacının tek yanıtı bu cümle oldu. 126 DELİKANLI O GECE UYUYAMADI GÜNEŞ DO& madan önce, çadırda kendisiyle birlikte kalan çocuklardan birini uyandırdı ve ondan, Fatima'nın oturduğu yeri gös- termesini istedi. Birlikte çıkıp oraya gittiler. Delikanlı, ço- cuğun kılavuzluğuna karşılık ona bir koyun almaya yete- cek para verdi. Sonra genç kızın uyuduğu yeri bulmasını, onu uyan- dırmasını ve dışarıda kendiçini beklediğini söylemesini rica etti. Genç Arap kendisine sö0eneni yaptı ve buna karşılık bir başka koyun satın almasına yetecek para aldı. - Şimdi bizi yalnız bırak, dedi çocuğa. Vaha Müşavi- ri*ne yardım ettiği için gurur duyan ve koyun alacak para- sı olduğu için de mutluluktan uçan çocuk, tekrar uyumak üzere çadırına döndü. Patıma çadırın kapısında göründü. Birlikte hurma ağaçlarının arasına yürüdüler. Delikanlı yaptıklarının Ge- leneğe aykırı olduğunu biliyordu, ama şimdi bunun hiçbir önemi yoktu. - Ben gidiyorum, dedi. Ve geri geleceğimi bilmeni is- tiyorum. Seni seviyorum, çünkü... - Hiçbir jey söyleme, diyerek sözünü kesti Fatima. İnsan sevdiği için sever. Aşkın hiçbir gerekçesi yoktur. Ama, gene de yanıtladı delikanlı: - Seni seviyorum, çünkü bir düş gördüm, sonra bir krala rastladım, billûriye sattım, çölü geçtim, kabileler sa- vaşa tutuştular ve bir simyacının oturduğu yeri öğrenmek için bir kuyunun yanma geldim. Seni seviyorum, çünkü bütün Evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı. Kucaklaştılar. Bedenleri ilk kez birbirine dokunuyor- du. 12 7 - Geri döneceğim, dedi bir kez daha delikanlı. - Önceleri, çöle baktığım zaman içimde bir arzu du- yardım. Şimdi içimde umut olacak. Babam bir gün gitti, ama daha sonra anneme geri döndü ve ne zaman gitse geri dönüyor. ' Bundan başka bir şey konuşmadılar. Hurmalıkta bi- raz yürüdüler. Delikanlı genç kızı çadırının kapısına kadar götürdü. - Baban, annene nasıl dönüyorsa ben de geri dönece- ğim, dedi ona. Fatima'nın gözlerine yaş dolduğunu fark etti. - Ağlıyor musun? - Ben bir çöl kadınıyım, diye yanıtladı, yüzünün ifa- desini değiştirerek. Ama her şeyden önce bir kadınım ben. Fatima çadırına girdi. Kısa bir süre sonra güneş doğa- caktı. Güneş doğunca, yıllardır yapmaya alıştığı şeyleri yapmak için dışarı çıkacaktı, ama her şey değişmişti. Deli- kanlı Vaha'dan ayrılmıştı ve Vaha'nm anlamı daha düne kadar sahip olduğu anlam olmayacaktı artık. Gezginlerin uzun bir yolculuktan sonra ulaşınca mutlu oldukları, elli bîn hurma ağaçlı, üç yüz kuyulu vaha değildi artık burası. Vaha, bugünden sonra bir boş mekân olacaktı onun için. Bu günden sonra, çöl Vaha'dan daha çok önem kaza- nacaktı. Hazinesini ararken delikanlının kendisine hangi yıldızı kılavuz seçtiğini düşünerek ve çöle bakarak vakit geçirecekti. Delikanlıya rüzgârla öpücükler gönderiyor ve rüzgârın, onun yüzüne dokunacağını ve ona kendisinin hayatta olduğunu, düşlerin ve hazinelerin peşinde yoluna devam eden cesur bir erkeği bekleyen bir kadın gibi onu beklediğini ona söyleyeceğini umuyordu. Bugünden sonra, çöl bir tek şeyin simgesi olacaktı: Onun dönüş umudunun. 128 "ARKADA BIRAKTIĞIN ŞEYLERİ DÜŞÜNME," dedi Simyacı, atlarıyla çölün kumlarında ilerlerlerken. Her şey Evrenin Ruhu'na kazınmıştır ve ebediyen orada kala- caktır. - insanlar gitmekten çok geri dönüşü hayal ediyor- lar, dedi, çölün sessizliğine yeniden alışmış olan delikanlı. - Bulduğun şey saf maddeden yapılmışsa, hiçbir za- man çürümeyecektir. Ve oraya bir gün geri döneceksin. Bir yıldız patlaması gibi bir anlık ışıktan başka bir şey de- ğilse, o zaman geri dönüşünde*hiijbir şey bulamayacaksın. Gene de en azından bir ışık pathtması görmüş olacaksın. Yalnızca bu bile yaşamış olmanın zahmetine değer. Adam simya-diliyle konuşuyordu. Ama yol arkadaşı- nın Fatima'yı ima ettiğini biliyordu delikanlı. İnsanın geride bırakmış olduklarını düşünmemesi ola- naksızdı. Çöl, hemen hemen hiç değişmeyen görünümüy- le, sürekli olarak düşlerle besleniyordu. Hurma ağaçları, kuyular ve sevdiği kadının yüzü, delikanlının gözünün önünden gitmiyordu. İngiliz ve laboratuvarı, bir hoca olan, ama bunu bilmeyen deveci 'de gözünün önünden git- miyordu. *Belki de Simyacı 'hiç âşık olmamıştır,' diye dü- şündü. Omzunda şahinle Simyacı Önden gidiyordu. Şahin, Çölün dilini tam anlamıyla biliyordu ve mola verdiklerin- de Simyacının omzundan uçup yiyecek aramaya gidiyor- du. İlk gün bir tavşan getirdi. Ertesi gün iki kuş. Akşamları yaygılarını yere seriyor, ama ateş yakmı- yorlardı. Geceleri soğuk olan hava, ay gökyüzünde küçül- dükçe daha karanlık oluyordu. Bir hafta boyunca sessizlik içinde ilerlediler; savaşın içine düşmemek için alınması ge- Simyacı - 129/9 reken önlemler dışında hiçbir şey konuşmuyorlardı. Kabi- leler arasındaki savaş sürüyordu; kimi zaman"rüzgârın ge- tirdiği kanın yavan kokusunu 'duyuyorlardı. Demek ki ya- kınlarda bîr savaş olmuştu ve rüzgâr, gözlerinin göremedi- ği şeyleri her zaman göstermeye hazır olan İşaretlerin Di- li'nin varlığım delikanlıya anımsatıyordu. Yolculuklarının yedinci gününün akşamı, her zaman- kinden daha erken konaklamaya karar verdi Simyacı. Şa- hin av aramaya gitti. Simyacı kırbasını çıkartıp delikanlıya su verdi, - İşte, kısa bir süre sonra yolculuğun sona erecek, de- di. Kişisel Menkıbe'nin izinden gittin: Kutlarım seni. -~ Ama bana hiçbir şey söylemeden kılavuzluk edi- yorsunuz. Bildiklerinizi bana öğreteceğinizi sanıyordum. Bir süre önce, elinde simya kitapları olan biriyle birlikte çölde yolculuk yaptım. Ama hiçbir şey öğrenemedim. - Bir tek öğrenme yöntemi vardır, diye yanıtladı Simyacı. Eylem yöntemi. Bilmen gereken her şeyi sana solculuk öğretti. Öğrenmen gereken bir tek şey kaldı. Delikanlı bunun ne olduğunu öğrenmek !>:tedi, ama tahinin dönüşünü gözetleyen Simyacı gözlerini ufuğa dik- ;İ. - Size neden Simyacı diyorlar? - Simyacıyım da ondan. - Peki altın arayıp da bulmayı beceremeyen öteki simyacılar neden başaramıyorlar bu işi? - Altın aramakla yetiniyorlar. Menkıbe'nin kendini yaşamak istemeksizin, Kişisel Menkıbelerinin hazinesini arıyorlar. - Bilmem gereken daha ne var? diye sordu delikanlı. Ama gözlerini ufuktan ayırmıyordu Simyacı. Bir sûre sonra şahin bir avla döndü. Alevlerin ışığmı kimsenin gör- memesi için bîr çukur kazıp içinde ateş yaktılar. - Bir simyacı olduğum için Simyacıyım ben, dedi, ye- meklerini hazırlarken. Bu bilimi atalarımdan öğrendim, ki onlar da kenefi atalarından' öğrenmişlerdi bunu. Ve dünya- 130 nm yaratılışından bu yana bu böyledir. O sıralar bütün Büyük Yapıt bilimi küçük bir zümrütün üzerine yazılabi- lirdi. Ama insanlar basit şeyleri önemsemediler ve kitap- lar, yorumlar ve felsefî incelemeler yazmaya başladılar. Üstelik en iyi yöntemi kendilerinin bildiklerini ileri sür- meye kalkıştılar. - Zümrüt Levha'da ne yazıyordu? diye sordu deli- kanlı. Simyacı bunun üzerine kuma birşeyler çizmeye başla- dı ve bu i§ beş dakikadan fazla sürmedi. Simyacı çizmeyi sürdürürken, delikanlı yaşlı kralı ve ona rastladığı alanı anımsıyordu; sanki aradan çok uzun yıllar geçmiş gibiydi. - Zümrüt Levha'nın üzerinde yazılı olan işte buydu, dedi Simyacı, işini bitirdiği zaman. Delikanlı yaklaşıp kumun üzerinde yazılı olan söz- cükleri okudu. - Bir şifre bu, dedi, Zümrüt Levha yüzünden biraz hayal kırıklığına uğramış olan delikanlı. Sanki İngiliz'in kitaplarında da yazıyordu böyle bir şey. - Hayır, diye yanıtladı Simyacı. Atmacaların uçuşu- na benzer bu: Yalnızca akılla anlaşılması olanaksızdır. Zümrüt Levha doğrudan doğruya Evrenin Ruhu'na giden bir geçittir. - Bilgeler, doğal dünyanın Cennet'in bir görüntüsün- den ve bir surelinden başka bir şey olmadığını anladılar. Tek gerçek şudur ki, var olan bu dünya, bundan daha mü- kemmel bir dünyanın var olduğunun güvencesidir. Tanrı bu dünyayı, insanlar, görülen nesneler aracılığıyla manevi öğretileri ile bilgisinin mucizelerini arılayabilsinler diye ya- rattı. Ben buna Eylem diyorum. - Benim Zümrüt Levhayı anlamam gerekir mi? diye sordu delikanlı. - Belki bir simya laboratuvannda olsaydın, şimdi Zümrüt Levha'yı öğrenme yönteminin en iyisini incele- menin tam sırasıydı. Ama çöldesin şimdi. Öyleyse en iyisi çölün içine dal. Dünyayı ve aynı zamanda yeryüzünde 13 1 olan herhangi bir şeyi anlamana yardımcı olur. Çölü anla- maya bile ihtiyacın yok: Bir tek kum tanesini seyretmen yeter; o zaman orada Evren'in bütün harikalarını görecek- sin. - Çölün içine dalmak için ne yapmalıyım? - Kendi yüreğini dinle. Yüreğin her şeyi bilir, çünkü Evrenin Ruhu'ndan gelmektedir ve bir gün oraya geri dö- necektir. 132 SESSİZCE İKİ GÜN DAHA YOL ALDILAR. SİM- yacı, en şiddetli savaşların olduğu yere yaklaştıkları için çok daha dikkatli davranıyordu. Ve delikanlı var gücüyle yüreğini dinlemeye çalışıyordu. Bu yüreği dinlemek öyle kolay bir iş değildi. Bir za- manlar hep yola çıkmaya hazır tetikte beklerdi, ama gel gör ki şimdi ne pahasına olursa olsun varmak istiyordu. Yüreği kimi zaman, içi özlem dolu öyküler anlatıp duru- yordu uzun süre; kimi zaman da çölde, güneşin doğuşu karşısında heyecanlanıyor ve delikanlıyı gizli gizli ağlatı- yordu. Ona hazineden söz ettiği zaman hızlı hızlı çarpı- yor, ama delikanlının gözleri çölün sonsuz ufkunda yittiği zaman da yavaşlıyordu. Ama delikanlı Simyacı ile tek bir sözcük konuşmasa da bu yürek hiç susmuyordu. - Yüreğimizi neden dinlemeliyiz? diye sordu, mola verdikleri akşam. - Çünkü yüreğin neredeyse hazinen de oradadır. - Yüreğim sıkıntılı, çalkantılı, dedi delikanlı. Düşler görüyor, heyecanlanıyor ve bir çöl kızına âşık. Bana bir yığın şey soruyor, çö' kızını düşündüğüm zaman, geceler ve gündüzler boyu beni uykusuz bırakıyor. - Ne âlâ! Demek kİ yüreğin canlı. Onun söyledikleri- ni dinlemeye devam et. Bunu izleyen üç gün boyunca birçok savaşçıyla karşı- laştılar, urukta da başka savaşçılar gördüler. Delikanlının yüreği korkudan söz etmeye başladı. Evrenin Ruhu'ndan duyduğu öyküleri anlatıyordu delikanlıya. Hazinelerini aramaya çıkan, ama onları hiçbir zaman bulamayan insan- ların öyküleriydi bunlar. Kimi zaman da, hazinesine hiç- bir zaman ulaşamayacağı ya da çölde ölebileceği düşünce- 13 3 siyle korkutuyordu delikanlıyı. Ya da bazen, gönlünün sultanına rastladığı ve bir yığın altın lira kazanmış olduğu için, şimdi hoşnut olduğunu söylüyordu delikanlıya. - Yüreğim bir hain, dedi delikanlı Simyacıya, atlarını biraz dinlendirmek için durduklarında. Devam etmemi is- temiyor. - Ne âlâ, diye yanıtladı Simyacı. Bu da yüreğinin diri olduğunu gösteriyor. Şimdiye kadar elde etmeyi başardı- ğın şeyleri bir düşle değiş-tokuş etmekten korkması kadar doğal ne var. - Öyleyse neden yüreğimi dinlemek zorundayım? - Çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın. Hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da o gene oradadır, göğsündedir; hayat ve dünya hakkında ne düşündüğünü sana tekrarlamayı sürdürecektir. - Bir hain olsa da mı? - İhanet, senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir za- man başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzuları- nı tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle en iyisi onun söy- lediklerini dinlemek. Böylece, kendisinden beklemediğin bir darbe indirmeyecektir kesinlikle sana. Delikanlı, çölde yol alırlarken, yüreğini dinlemeyi sürdürdü. Onun kurnazlıklarını, onun hilelerini öğrendi ve sonunda onu olduğu gibi kabul etti. Bunun üzerine korkmayı bıraktı, geri dönme isteğini geride bıraktı, çün- kü bir akşam yüreği, ona mutlu olduğunu söylemişti. "Bi- raz şikâyet edecek olursam," diyordu yüreği, "bu yalnızca benim bir insan yüreği olmamdandır ve insanların yürek- leri böyle olur. Ulaşmaya lâyık olmadıklarını ya'da ulaşa- mayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleş- tirmekten korkarlar. Dirilmemek üzere sona ermiş aşklar, olağanüstü olabilecek, ama olamayan anlar, keşfedilmesi gereken, ama sonsuza dek kumların altında kalan hazine- 134 ler daha aklımıza gelir gelmez bizler, yürekler hemen ölü- rüz. Çünkü böyle bir durumla karşılaşınca ölümcül acılar çekeriz." - Yüreğim acı çekmekten korkuyor, dedi bir gece Simyacıya, aysız gökyüzüne bakarlarken. - Yüreğine, acı korkusunun, acının kendisinden de kötü bir §ey olduğunu söyle. Düşlerinin peşinde olduğu sürece hiçbir yürek kesinlikle acı çekmez. Çünkü araştır- manın her ânı, Tanrı ve Sonsuzluk ile karşılaşma ânıdır. - Her arama ânı bir karşılaşma ânıdır, dedi delikanlı yüreğine. Hazinemi aradığım sırada her gün pırıl pırıldı, çünkü her saatin, onu bulma düşünün bir parçası olduğu- nu biliyordum. Hazinemi ararken, yolumun üzerinde öy- lesine şeyler keşfettim ki, bir çoban için olanaksız şeylere girişmek cesaretim olmasaydı bunlara rastlamayı kesinlikle hayal bile edemezdim.. Bunun üzerine yüreği bütün bir öğle sonu yatıştı. Ve geceleyin derin bir uykuya daldı. Delikanlı uyanınca, yü- reği ona Evrenin Ruhu'nun işlerini anlatmaya başladı. Her mutlu insanın, içinde Tanrı'yı taşıyan insan olduğunu söy- ledi. Ve tıpkı daha önce Simyacının da söylediği gibi mut- luluğun, çölün küçük bir kum tanesinde bulunabileceğini söyledi. Çünkü bir kum tanesi Yaratılış'ın bir ânıdır ve Evren, onu yaratmak için milyonlarca, milyonlarca yıl uğ- raşmıştır. "Yeryüzünde her insanın kendisini bekleyen bir hazi- nesi vardır," dedi yüreği delikanlıya. "Biz yürekler, insan- lar artık bu hazineleri bulmak istemedikleri için bunlardan pek ender söz ederiz. Onları küçük çocuklara anlatırız. Sonra herkesi, kendi yazgısının yoluna göndermek işini hayata bırakırız. Ne yazık ki, kendisine çizilmiş olan yolu pek az insan izliyor; oysa bu yol Kişisel Menkıbe'nİn ve mutluluğun yoludur. İnsanların çoğu dünyayı korkutucu bir şey olarak görüyorlar ve yalnızca bu nedenden dolayı da dünya gerçekten korkutucu bir şey oluyor. O zaman 13 5 biz yürekler, giderek daha alçak sesle konuşmaya başlıyo- ruz, ama asla susmuyoruz. Ve sözlerimizin duyulmaması için dilekte bulunuyoruz: Kendilerine çizmiş olduğumuz yolu izlemedikleri için insanların acı çekmelerini istemiyo- ruz." - Peki yürekler, insanlara düşlerinin peşinden gitmek zorunda olduklarını neden söylemiyorlar? diye sordu deli- kanlı, Simyacıya. - Çünkü bu durumda en çok yürek acı çeker. Ve yü- rekler acı çekmekten hoşlanmazlar. Delikanlı o gün yüreğini dinledi. Ondan, kendisini as- la terk etmemesini istedi. Ondan, düşlerinden uzaklaşacak olursa göğsünde sıkışmasını ve kendisini uyarmasını, uyarı işareti vermesini istedi. Ve bu işareti ne zaman duyarsa ona dikkat edeceğine yemin etti. Delikanlı o gece bu konuların hepsini Simyacı ile ko- nuştu. Ve Simyacı, delikanlının yüreğinin Evrenin Ru- hu'na ger\ dönmüş olduğunu anladı. - Şimdi ne yapmalıyım? diye sordu delikanlı. - Piramitler yönünde yürümeye devam et, dedi Sim- yacı. Ve işaretlere dikkat et. Yüreğin artık sana hazineyi gösterebilecek durumda. - Yoksa benim henüz bilmediğim bu mu? - Hayır. Senin henüz bilmediğin şudur, dedi Simya- cı: Evrenin Ruhu, bir düşü gerçekleştirmeden önce yol boyunca öğrenilen her şeye değer biçer. Bize karşı kötü duygular beslediği için böyle davranmamaktadır: Düşümü- zü gerçekleştirmemizin yanısıra, ona doğru ilerlerken aldı- ğımız dersleri de İyice öğrenmemizi istemektedir. Ama in- sanların çoğunluğu işte bu anda vazgeçerler. Çölün dilinde biz bu durumu şöyle tanımlamaktayız: Vaha'nın palmiye- leri ufakta görünmüşken susuzluktan ölmek. Araştırma her zaman acemi talihj ile başlar. Ve her za- man Fatihin Sınavı ile sona erer. 136 Delikanlı ülkesinde söylenen eski bir atasözünü anım- sadı: 'En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.' 13 7 İLK SOMUT TEHLİKE İŞARETİ ERTESİ GÜN görüldü. Üç savaşçı gelip iki yolcuya buralarda ne aradık larını sorduJar. - Ben şahinimle avlanmaya geldim, dedi Simyacı. - Sizi aramamız gerek, bakalım silahınız var mı? diy konuştu savaşçılardan biri. Simyacı atından ağır ağır indi. Arkadaşı da onun gib yaptı. - Neden yadınızda bu kadar para var? diye sordu, de- likanlının para kesesini gören savaşçı. - Mısır'a gitmek için," diye yanıtladı delikanlı. Simyacıyı arayan savaşçı sıvıyla dolu bir kristal şişe vt tavuk yumurtasından biraz daha büyük, sarı renkli cam dan bir yumurta buldu. - Bu ne? diye sordu savaşçı. - Felsefe Taşı ile Ebedî Hayat İksiri. Simyacıların Bu yük Yapıtı. Bu iksirden içen kimse kesinlikle hasta olma2 ve bu taşın küçük bir parçası herhangi bîr madeni altına çevirir. Üç savaşçı kahkahayla güldüler, Simyacı da onlarla birlikte güldü. Yanıtı çok eğlenceli bulmuşlardı. Bunun üzerine, iki yolcuya, eşyalarıyla birlikte gitmeleri için faz- la güçlük çıkarmadılar. - Deli misiniz siz? diye sordu delikanlı-biraz uzakla- şınca. Onu neden böyle yanıtladınız? - Sana hayatın çok basit bir yasasını göstermek için: Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki, neden bilir misin? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar. e 138 Çölde yolculuklarına devam ettiler. Günler geçtikçe giderek sessizi eşiyordu delikanlının yüreği: Geçmiş ya da geleceğin olaylarıyla ilgilenmiyordu artık, o da çölü seyret- mekle ve delikanlıyla birlikte Evrenin Ruhu'nu içmekle yetiniyordu. Yüreği ile delikanlı, artık birbirlerine ihanet edemeyecek iki büyük dost oldular. Yürek, bazen, uzun sessizlik saatleri sonunda müthiş yorgun düşen delikanlıyı ferahlatmak, yüreklendirmek amacıyla konuşuyordu. Yürek, ilkin onun büyük nitelik- lerinden söz etti: Koyunlarından ayrılmak için gereken ce- saretinden, kendi Kişisel Menkıbe'sini yaşamasından ve billûriye dükkânında çalışırken kanıtladığı coşkusundan. Delikanlının henüz fark elmediği bîr başka şeyden de söz etti: Hiç farkına varmadan kurtulduğu tehlikelerden. Birinde, babasının tabancasını çalarak saklamıştı. Ama kuşkusuz, kendi kendini yaralayabilirdi. Delikanlıya kırın ortasında hasta olduğu günü anımsattı: Delikanlı, kusmuş, ardından epeyce uyumuştu. Oysa, bu sırada onu öldürüp koyunlarını çalmayı tasarlayan iki haydut biraz ileride bekliyordu onu. Ama genç çobanın gelmediğini görünce, onun yolunu değiştirdiğini sanıp oradan ayrılmışlardı. - Yürekler her zaman insanlara yardım ederler mi? diye sordu Simyacıya. - Yalnızca kendi Kişisel Menkıbe'lerini yaşayanlara yardım ederler. Ama çocuklara, sarhoşlara ve ihtiyarlara da çok yardım ederler. - Bu öyleyse tehlike olmadığı anlamına mı geliyor? - Bu yalnızca yüreklerin ellerinden geleni yaptıkları anlamına geliyor, dîye yanıtladı Simyacı. Bir akşam savaşan kabilelerden birinin ordugâhından geçtiler. Her yanda silahlarını kullanmaya hazır, görkemli beyaz giysiler giymiş Araplar vardı. Adamlar nargile içi- yor ve savaşları anlatarak gevezelik ediyorlardı. İki yolcu- ya hiç kimse dikkat etmedi. - Hİçbir tehlike yok, dedi delikanlı, biraz uzaklaştık- ları zaman. 13 9 Simyacı öfkelendi. - Yüreğine güven, dedi, ama çölde bulunduğunu da unutma. İnsanlar savaşırken, Evrenin Ruhu da savaş çığlık- larını duyar. Gökyüzünün altında olanların sonuçlarından hiç kimse kurtulamaz. "Her şey bir ve tek şeydir,* diye düşündü delikanlı. Ve çöl sanki Simyacının haklı olduğunu kanıtlamak istermiş gibi, yolcuların arkasında birden iki adı göründü. - Daha ileriye gidemezsiniz, dedi biri. Şu anda savaş bölgesinde bulunuyorsunuz. - Çok uzağa gitmiyorum, dedi Simyacı, atlıların göz- lerinin içine bakarak. Atlılar bir süre hiçbir şey söylemediler, sonra yolcula- rın yollarına gitmelerine izin verdiler. Delikanlı olanları hayranlık içinde seyretmişti. - Adamlara bakışınızla boyun eğdirdiniz, dedi. - Gözler ruhun gücünü gösterirler, diye yanıtladı Simyacı. 'Doğru,* diye düşündü delikanlı. Ordugâhta, askerle- rin arasında bulunan bir adamın, gözlerini Simyacı ile ken- disinin üzerine dikmiş olduğunun farkına varmıştı. Çok uzakta olduğu için yüzü pek seci içmiyordu. Ama bu ada- mın kendilerini gözetlediği de kesindi. Sonunda ufuk boyunca uzanan bir sıradağı aşmaya ça- lışırlarken, Simyacı, Piramitlere iki günlük yol kaldığını söyledi. - Kısa bir süre sonra ayrılmak zorunda kalacaksak, bana simya öğretin, dedi delikanlı. - Artık bilinmesi gereken her şeyi biliyorsun. Geriye sadece Evrenin Ruhu'na nüfuz etmek ve her birimize ay- rılmış olan hazineyi keşfetmek kalıyor. - Benim bilmek istediğim bu değil. Kurşunu altına dönüştürmekten söz ediyorum ben. Simyacı, çölün sessizliğine saygı gösterdi ve ancak ye- mek yemek için durduklarında konuştu. 140 - Evrende her şey evrim geçirir. Ve bilenler için, en çok evrim geçirmiş madendir altın. Bana niçin olduğunu sorma, bilmiyorum. Yalnızca şunu biliyorum: Geleneğin öğrettikleri her zaman doğrudur. Ama insanlar bilgelerin sözlerini doğru olarak yorumlayamadılar. Ve altın evrimin simgesi olacağına savaşların işareti oldu. - Nesneler birçok dil konuşurlar, dedi delikanlı. De- venin bozlamasının önce yalnızca deve bozlaması olduğu- nu gördüm, sonra tehlike işaretine dönüştüğünü ve daha sonra da tekrar bozlama olduğunu gördüm. Ama sustu delikanlı. Simyacı bunların hepsini biliyor olmalıydı. - Gerçek simyacılar tanıdım, diye konuşmaya başladı Simyacı. Laboratuvarlarma kapanıp altın gibi evrimlenme- ye çalışıyorlardı; Felsefe Taşı'nı keşfettiler. Çünkü bir şey evrim geçirdiğinde, çevrede bulunan her şeyin evrim geçir- diğini anlamışlardı. Başkaları Taş'ı rastlantıyla buldular. Bunların yetenekleri vardı, ruhları öteki insanların ruhla- rından daha uyanıktı. Bunlar pek azdır, hesaba katmak ge- rekmez. Son olarak kimileri de yalnızca altın ararlar; bun- lar sırrı hiçbir zaman bulamadılar. Kurşunun, bakırın, de- mirin de gerçekleştirilecek kendi Kişisel Menkıbe'leri ol- duğunu unutmuşlardır. Başkasının Kişisel Menkıbe'sine burnunu sokan kimse kendi Kişisel Menkıbe'sİni kesinlik- le keşfedemez, Simyacının sözleri bir beddua gibi yankılandı. Eğilip bir kavkı aldı çölden. - Burası eskiden denizdi, dedi. - Bunu anlamıştım, diye karşılık verdi delikanlı. Simyacı bir kavkı alıp kulağına dayamasını istedi on- dan. Bunu çocukken birçok kez denemişti. Kavkıyı kula- ğına dayayınca deniz sesi duydu. - Deniz her zaman bu kavkının içindedir, çünkü bu, onun Kişisel Menkıbe'sidir. Ve çöl tekrar dalgalarla kucak- laşıncaya kadar da onu asla terk etmeyecektir. 14 1 Daha sonra atlarına bindiler ve Mısır Piramitleri yö- nünde yola koyuldular. Delikanlının yüreği tehlike işareti verdiği sırada güneş batmaya başlamıştı. Çevrelerinde yüksek kumullar vardı ve delikanlı Simyacıya baktı; ama Simyacı, besbelli hiçbir şey fark etmemişti. Beş dakika sonra tam karşılarında ka- raltıları tanyerine düşen iki atlı gördü. Delikanlı daha ağzı- nı açıp Simyacıya bir şey söylemeden iki atlı, önce on, sonra yüz atlı oldu, en sonunda da bütün kumullar atlılar- la doldu. Savaşçılar mavi giyinmişlerdi, türbanlarının çevresin- de üçlü bir halka vardı. Yüzlerinde mavi renkli peçeler vardı ve yalnızca gözleri görünüyordu. Bu mesafeden bile gözleri ruh güçlerini yansıtıyordu. Ve bu gözler ölümden söz ediyorlardı. 142 İKİ YOLCUYU, YAKINLARDA BULUNAN BİR ordugâha götürdüler. Bir asker, Simyacı ile arkadaşını Va- ha'daki çadırlara pek benzemeyen bir çadıra soktu. Çadır- da kurmaylarıyla birlikte bir komutan vardı. - Bunlar casus, dedi adamlardan biri. - Biz yolcuyuz, dedi Simyacı. - Sizi üç gün Önce düşman ordugâhında gördük. Ve muhariplerden biriyle konuştunuz. - Ben çölde gezen ve yıldızları tanıyan bir gezginim, dedi Simyacı. Birlikler ya da kabilelerin harekâtı hakkında hiçbir bilgim yoktur. Yalnızca arkadaşıma buraya kadar kılavuzluk ettim. - Arkadaşın kim? diye sordu reis. - Bir simyacı, dedi Simyacı. Doğanın güçlerini bilir. Ve siz komutana, kendi olağanüstü güçlerini göstermek İs- temektedir." - Bir yabancı ne yapıyor yabancı toprakta? diye sor- du adamlardan biri. - Kabilenize takdime olarak para getirdim, diye ara- ya girdi Simyacı, delikanlının ağzını açmasına fırsat bırak- madan. Ve delikanlının kesesini alarak altın liraları reise ver- di. Reis hiçbir şey söylemeden aldı paralan. Çok sayıda si- lah almaya yetecek yüklü bîr paraydı bu. - Bir simyacı nedir? diye sordu sonunda Arap. - Dağayı ve dünyayı bilen bir insandır. Canı istesey- di yalnızca rüzgârın gücünü kullanarak ordugâhı yerle bir edebilirdi. Adamlar güldüler. Savaşta gördükleri şiddete alışkın- dılar ve rüzgârın öldürücü darbe indiremeyeceğmi biliyor- 14 3 lardı. Bununla birlikte hepsi de yüreklerinin göğüslerinde sıkıştığını hissettiler. Çöl insanlarıydı bunlar ve büyücü- lerden korkarlardı. - Böyle bir şey görmek isterdim, dedi reis. - Bize üç gün gerek, dedi Simyacı. Sahip olduğu gü- cün etkisini göstermek için kendisi rüzgâr olacak. Bunu başaramayacak olursa, kabilenizin onuruna alçakgönüllü hayatlarımızı sunacağız. - Bana ait olan bir şeyi bana sunamazsın, diye bildir- di şef öfkeyle. -> Ama yolculara üç günlük süreyi verdi. Dehşete düşen delikanlı, yerinden kımıldayacak du- rumda değildi. Simyacı onun çadırdan çıkmasına yardım etmek için kolundan tutmak zorunda kaldı.* - Onlara korktuğunu gösterme, dedi ona. Bunlar yü- rekli insanlar, korkakları küçük görürler. Delikanlı konuşma yeteneğini yitirmişti. Sesine, an- cak bir süre sonra ordugâhta yürürlerken kavuştu. Bir ye- re kapatılmalarının yararı yoktu: Araplar yalnızca^atlannı almışlardı. Böylece Evren bir kez daha sayısız dillerini açıkladı: Şimdiye kadar özgür ve sınırsız bir mekân olan çöl, artık aşılması olanaksız bir surdu. - Onlara bütün hazinemi verdiniz! dedi delikanlı. Ömür boyu kazandığım her şeyi. - Ama ölecek olsaydın ne işine yarayacaktı hazinen? En azından üç'günlüğüne hayatını kurtardı. Paranın ölü- mü geciktirdiği öyle sık görülmez. Ama delikanlı hikmet sözlerini anlamayacak kadar korkmuştu. Rüzgâra nasıl dönüşebileceğini bilmiyordu. Simyacı değildi kendisi. Simyacı bir savaşçıdan çay istedi; delikanlının bilekle- rine biraz çay döktü. Simyacı anlayamadığı birşeyler söy- lerken, delikanlının içine bir dinginlik dalgası yayıldı. 144 - Umutsuzluğa teslim olma, dedi Simyacı alabildiği- ne tuhaf, yumuşak bir sesle. Yoksa, yüreğinle konuşmana engel olur. - Ama nasıl rüzgâra dönüşebilirim bilmiyorum. - Kendİ Kişisel Menkıbe'sini yaşayan kimse neye ih- tiyacı varsa hepsini bilir. Bir düşün gerçekleşmesini bir tek şey olanaksız kılar: Başarısızlığa uğrama korkusu. - Başarısızlığa uğramaktan korkmuyorum. Yalnızca rüzgâra nasıl dönüşebileceğimi bilmiyorum. - Öyleyse öğrenmen gerekecek. Hayatın buna bağlı. - Ama ya başaramayacak olursam? - Kişisel Menkıbe'ni yaşamış olduğun için öleceksin. Bir Kişisel Menkıbe'nin ne olduğundan habersiz, bunun ne olduğunu asla öğrenemeyecek olan milyonlarca insan gibi ölmekten evladır bu. Ama korkma. Genellikle ölüm inşam hayata karşı daha dikkatli olmaya zorlar. Birinci gün geçti. Yakınlarda bir yerde büyük bir sa- vaş oldu, ordugâha birçok yaralı getirdiler. *Ölüm hiçbir şeyi değiştirmiyor,* diye düşündü delikanlı. Ölen savaşçıla- rın yerini başkaları alıyor ve hayat devam ediyordu. - Daha sonra da ölebilirdin, dostum, dedi bir muha- rip, silah arkadaşlarından birinin cesedinin yanında. Barış zamanında da ölebilirdin. Ama eninde sonunda, şu ya da bu şekilde nasıl olsa ölecektin. * Akşama doğru Simyacıyı bulmaya gitti delikanlı. Sim- vacı, şahiniyle birlikte çöle gidiyordu. - Rüzgâra dönüşmeyi bilmiyorum, diye tekrarladı bir kez daha. - Sana söylemiş olduğum şeyi hatırla: Dünya, Tan- rı'nm yalriizca görünen parçasıdır. Simya da tinsel yetkin- liği maddi alana yönlendirir yalnızca. - Ne yapıyorsunuz? - Şahinimi besliyorum. - Rüzgâra dönüşmeyi başaramazsam öleceğiz, dedi delikanlı. O zaman şahini beslemek neye yarar? 145/1 0 - Sen öleceksin, diye yanıtladı Simyacı. Ben, rüzgâra dönüşmeyi biliyorum. ikinci gün, ordugâhın yakınlarında bulunan bir kaya- nın tepesine tırmandı delikanlı. Nöbetçiler engel olmadı- lar; rüzgâra dönüşecek bîr büyücüden söz edildiğini duy- muşlardı ve ona yaklaşmak, istemiyorlardı. Üstelik aşılmaz bir sur gibiydi çöl. Delikanlı ikinci gün, bütün öğle sonu boyunca çöle baktı. Yüreğini dinledi. Ve çöl de delikanlıyı saran korku- yu dinledi. Ikİsi de aynı dili konuşuyorlardı. Üçüncü gün yüce reis, yüksek rütbeli subaylarım ya- nma çağırdı. - Rüzgâra dönüşecek olan şu çocuğa gidip bakalım, dedi Simyacıya. - Gidelim, diye yanıtladı Simyacı. Delikanlı bir gün önce gelmiş olduğu yere götürdü hepsini. Sonra hepsinin oturmasını istedi. - Biraz vakit alacak, dedi. - Bizim acelemiz yok, dedi yüce reis. Bizler çöl in- sanlarıyız. Delikanlı gözlerini ufka dikip bakmaya başladı. Uzak- ta dağlar, kumullar, kayalıklar; hayatta kalmanın olanak- sız olduğu bu yörede yaşamakta direnen bitkiler vardı. Dört bir yanı çöldü: Aylar boyu üzerinde yürüdüğü, ama ancak küçük bir bölümünü tanıdığı çöl. Bu küçük parça- da, İngilizlere, kervanlara, kabile savaşlarına ve elli bin hurma ağaçlık ve üç yüz kuyuluk bir Vaha'ya rastlamıştı. - Ne istiyorsun bugün benden? diye sordu çöl. Birbi- rimizi dün yeterince seyretmedik mi? - Bir yörende sevdiğim kadın yaşıyor. Bu yüzden en- gin kumlarına baktığım zaman onu seyretmiş oluyorum. 146 Onun yanma geri dönmek istiyorum ve rüzgâra dönüş- mek için senin yardımına gereksinimim var. - Aşk nedir? diye sordu çöl. - Aşk, şahinin senin kumlarının üstünde uçtuğu za- manki şeydir. Çünkü sen, onun için yeşermiş bir kırsın ve hiçbir zaman avsız dönmedi senden. Senin kayalarım, ku- mullarını, dağlarını biliyor ve ona karşı cömertsin sen... - Şahinin gagası parçalarımı kopartır, dedi çöl. Avı yıllar boyunca beslerim, sahip olduğum pek az suyla su- suzluğunu gideririm, ona yiyeceklerin yerini gösteririm; vetbir gün tam avın okşamalarını kumlarımda hissedece- ğim sırada şahin gökyüzünden iner. - Ama sen de kesinlikle bu son için besleyip büyü- türsün avı, diye yanıtladı delikanlı: Şahini beslemek için. Ve şahin de insanı besleyecektir. Ve insan da bir gün senin kumlarını besleyecektir ve oradan yeni bir av doğacaktır. Böyledir dünyanın düzeni. - Aşk bu mudur? - Evet, budur. Avı şahine, şahini insana ve insanı ye- niden çöle dönüştüren şeydir aşk. Kurşunu altına dönüştü- ren ve altını da toprağın altına gizleyen şeydir. - Söylediklerini anlamıyorum, dedi çöl. - Öyleyse hiç olmazsa kumlarının ortasında bir yer- de bir kadının beni beklediğini anla. Ve onun bekleyişine karşılık olarak rüzgâra dönüşmek zorundayım. Çöl bir süre sessiz kaldı. - Rüzgârın esebilmesi için kumlarımı sana veriyo- rum. Ama ben tek başıma bir şey yapamam. Rüzgârın da yardımını iste. Hafif bir esinti esmeye başladı. Kabile,reislfri, kendi- lerinin bilmediği bir dil konuşan delikanlıya uzaktan bakı- yorlardı. Simyacı gülümsüyordu. 14 7 Rüzgâr, delikanlının yanına gelip onun yanağını okşa- dı. Delikanlının, çölle yaptığı konuşmayı duymuştu, çün- kü rüzgârlar her zaman her şeyi bilirler. Dünyayı dolaşıp dururlar, ama ne doğum, ne de ölüm yerleri vardır. - Bana yardım et, dedi delikanlı. Bir gün sevgilimin sesini duydum sende. - Çölün ve rüzgârın diliyle konuşmayı kim öğretti sana? - Yüreğim, diye yanıtladı delikanlı. Rüzgârın birçok adı vardı. Buradaki adı keşişleme idi ve Araplar onun kara derili insanların yaşadığı suyu bol topraklardan geldiğine inanıyorlardı. Delikanlının geldiği uzak ülkedeki adı gündoğusu idi, çünkü insanlar onun çö- lün kumlarını ve Mağrİplilerin savaş naralarını getirdiğine inanıyorlardı. Belki de başka yerlerde, koyunların otladığı kırlardan uzaklarda, insanlar rüzgârın Endülüs'ten estiğine inanıyorlardı. Ama rüzgâr hiçbir yerden gelmiyor ve hiç- bir yere gitmiyordu ve işte bu yüzden de çöl kadar güçlüy- dü. Bir gün çöle ağaç dikilebilir, dahası çölde koyun besle- nebilirdi, ama rüzgâra egemen olmanın kesinlikle olanağı yoktu. - Sen rüzgâr olamazsın, dedi delikanlıya. Nitelikleri- miz farklı. - Doğru değil. Seninle birlikte dünyayı dolaşırken simyayı öğrendim. Rüzgârlar, çöller, okyanuslar, yıldızlar var bende, tvren'de yaratılmış ne varsa hepsi bende var. Hepimizi aynı El yaptı ve hepimiz aynı Ruha sahibiz. Se- nin gibi olmak istiyorum, her şeye nüfuz etmek, denizleri aşmak, hazinemi örten kumları kaldırmak ve sevgilimin sesini yanıma getirtmek istiyorum. - Simyacı ile yaptığın konuşmayı duydum geçen gün. Her şeyin kendi Kişisel Menkıbe'si olduğunu "söylü- yordu. İnsanlar rüzgâra dönülemezler. 148 - Bana bir süre için rüzgâr olmayı Öğret, diye rica et- ti delikanlı. İnsanlar ile rüzgârların sınırsız olanaklarını birlikte konuşabilelim. Rüzgâr meraklıydı ve bu da bilmediği bir şeydi. Bu konuda söyleşmek isterdi, ama bir insanı rüzgâra nasıl dö- nüştürebileceğini bilmiyordu. Ama gene de bir yığın şey biliyordu. Çöller oluşturabiliyor, gemileri batırıyor, or- manları yerle bir ediyor ve türlü türlü müziklerle, tuhaf gürültülerle yankılanan kentlerde dolaşıyordu. Becerisinin sınırsız olduğuna inanıyordu. Ve işte karşısına bir genç çıkmış, kendisinin başka şeyler de yapabileceğini kanıtla- mak istiyordu. - Buna Aşk adı verilir, dedi delikanlı, rüzgârın, isteği- ni yerine getirmeyi kabul etmek üzere olduğunu görünce. Sevdiğimiz zaman Evren*in bir parçası oluruz. Sevdiğimiz zaman olanları anlamaya gereksinimimiz yoktur, çünkü o zaman olanlar bizim içimizde olur ve insanlar rüzgâra dö- nüşebilirler. Kuşkusuz, rüzgârların onlara yardım etmesi koşuluyla. Rüzgâr çok gururluydu. Delikanlının söyledikleri onu kışkırttı. Çölün kumlarını savurarak alabildiğine hızla esmeye başladı. Ama bütün dünyayı dolaşmış olmasına karşın, insanı rüzgâra dönüştürmeyi hâlâ beceremediğini sonunda kabul etmek zorunda kalmıştı. Ve Aşk'ın ne ol- duğunu bilmiyordu. - Dünyada yaptığım geziler sırasında birçok insanın gökyüzüne bakarak aşktan söz ettiklerini fark ettim, dedi rüzgâr; sınırları olduğunu kabul etmek zorunda kaldığı için öfkeliydi. Belki de en iyisi göğe sormaktı. - Öyleyse, bana yardım et, diye rica etti delikanlı. Kör olmadan güneşe bakabilmem için ortalığı tozla sar. Bunun üzerine rüzgâr daha güçlü esmeye başladı ve gökyüzü kumla kaplandı: Güneşin yerinde altın bir kurs vardı yalnızca. 14 9 Ordugâhta, ne olup bittiğini anlamak güçleşiyordu. Çöl insanları, samyeli adı verilen ve denizdeki fırtınadw daha berbat bir şey olan bu rüzgârı çok iyi tanıyorlardı, ama onlar denizi bilmiyorlardı. Atlar kişniyor ve silahlar kumların altında kalmaya başlıyordu. Kayalıkta, subaylardan biri yüce reise dönüp konuştu: - Bu kadarla yetinmek belki de daha iyi. Delikanlıyı şimdiden görmekte güçlük çekiyorlardı. Yüzleri mavî peçeyle tamamen örtülüydü ve gözlerinde yalnızca korku ifâdesi vardı. - Bu işe son verelim, diye üsteledi bir subay. - Allah'ın büyüklüğünü görmek istiyorum, dedi reis, sesinde saygı vardı. İnsanın, rüzgâra dönüşmesini görmek istiyorum. Ama bu iki korkağın adlarını kafasına yazdı. Rüzgâr kesilir kesilmez komutanlık görevlerinden alacaktı onları. Çünkü çöl insanları korku nedir bilmezlerdi. - Rüzgâr, bana senin Aşk'ı tanıdığını söyledi, dedi delikanlı güneşe. Aşk'ı biliyorsan, Evrenin Ruhu'nu da bi- liyorsundur, çünkü o da Aşk'tan yapılmıştır. - Bulunduğum yerden, diye yanıtladı güneş, Evrenin Ruhu'nu görebiliyorum. Benim ruhumla iletişim halinde- dir ve ikimiz, birlikte, bitkileri büyütüp gölge arayan ko- yunları yürütürüz. Bulunduğum yerden (ve dünyadan çok uzaktayım), sevmeyi öğrendim. Dünyaya biraz daha yak- laşacak olsam, üzerinde bulunan her şeyin yok olacağım ve Evrenin Ruhu'nun yok olacağını biliyorum. Bu neden- le karşılıklı bakışmakla yetiniyoruz ve birbirimizi seviyo- ruz: Ben ona hayat ve ısı veriyorum, o da bana yaşama ne- deni veriyor. - Aşk'ın ne olduğunu J>iliyörsün, diye tekrarladı deli- kanlı. - Ve Evrenin Ruhu'nu tanıyorum, çünkü Evren'deki sonsuz yolculuğumuzda uzun uzun konuştuk onunla. En büyük sorununun, şimdiye kadar yalnızca madenlerin ve 150 bitkilerin, her şeyin bir ve tek şey olduğunu anlamış olma- ları olduğunu söyledi. Ve bununla birlikte demirin bakıra benzer olması, bakırın altına benzemesi gerekli değil. Her şey bu biricik şeyin içinde kendi gerçek görevini yerine ge- tirmektedir ve her şeyi yazan El, beşinci gün durmuş ol- saydı her şey bir Barış Uyumu olarak kalacaktı.1 - Ama altıncı gün vardı. - Sen bir bilginsin, çünkü her şeyi belli bir uzaklık- tan görüyorsun, dedi delikanlı. Âmâ Aşk*ı tanımıyorsun. Altıncı gün olmasaydı insan yaratılmayacaktı; bakır hep bakır olarak ve kurşun hep kurşun olarak kalacaktı. Her- kesin kendi Kişisel Menkıbe'si kendine, çok doğru, ama bu Kişisel Menkıbe bir gün gerçekleşecek. Öyleyse daha iyi bir şeye.dönüşmek ve Evrenin Ruhu gerçekten bir ve tek şey oluncaya kadar yeni bir Kişisel Menkıbe'ye sahip olmak gerekmektedir. Güneş düşünceye daldı ve daha çok parlamaya başla- dı. Bu görüşmeyi değerlendiren rüzgâr da güneşin delikan- lıyı kör etmemesi için daha güçlü esmeye başladı. - Bunun için simya var, dedi delikanlı. Her insanın kendi hazinesini arayıp bulması ve daha sonra, daha önce- ki hayatında olduğundan daha yetkin olmayı istemesi için. Kurşun, dünyanın artık kurşuna gereksinimi kaimayınca- ya kadar görevini yerine getirecek; o zaman altına dönüş- mesi gerekecek. - Simyacılar bu dönüşümü gerçekleştirmeyi başarı- yorlar. Olduğumuzdan daha yetkin bir varlık olmaya ça- lıştığımız zaman, çevremizdeki her şeyin daha İyi olduğu- nu gösteriyorlar bize. - Peki, benim Aşk'ı tanımadığımı niçin söylüyorsun? diye sordu güneş. - Çünkü Aşk, ne çöl gibi devinimsiz durmaktan, ne rüzgâr gibi dünyayı dolaşmaktan, ne de senin gibi her şeyi 1 Tevrat'ın Tekvin bölümüne (Bap I ve Bap 2) gönderme yapılıyor. Tevrat'a göre Tann (Allah, Rab) insanı altıncı gün yarattı: "Ve Allah dedi: Suretimizde, benzeyişimize göre iman yapalım; ve denizin balıklarına, ve göklerin kırçlarına, ve "ğ.rlara, ve bütün yer- yüzüne, ve yerde sürünen her jeye hâkim oltun." (Çev,)' 15 1 uzaktan görmekten ibarettir. Aşk, Evrenin Ruhu'nu değiş- tiren ve geliştiren güçtür, tik kez .onun içine girdiğim za- man, onun kusursuz olduğunu sandım. Ama daha sonra onun, yaratılmış olan her şeyin yansıması olduğunu, onun da savaşları ve tutkuları olduğunu gördüm. Evrenin Ru- hu'nu bizler besliyoruz ve üzerinde yaşadığımız dünya, bi- zim daha iyi ya da daha kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır. Aşk'ın gücü işte burada işe karışır, çünkü sevdiğimiz zaman, olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz her zaman. - Peki ne istiyorsun benden? diye sordu güneş. - Benim rüzgâra dönüşmeme yardım et, diye yanıtla- dı delikanlı. - Evren, benim yaratıkların en bilgini olduğumu bi- lir, dedi güneş. Ama seni rüzgâra nasıl dönüştüreceğimi bilmiyorum. - Öyleyse kime başvurmalıyım? Güneş bir süre sustu. Rüzgâr dinliyor ve bilgisinin sı- nırsız olduğunu bütün dünyaya yayıyordu. Bununla bir- likte, Evrenin Dili'ni konuşan delikanlının elinden kurtu- lamıyordu güneş. - Her şeyi yazan El ile konuş, dedi. Rüzgâr bir mutluluk çığlığı attı ve her 'zamankinden daha güçtü esmeye başladı. Kumların üzerine dikilmiş ça- dırlar az sonra yıkıldılar ve hayvanlar iplerinden, bukağıla- rından kurtuldular. Kayanın üzerinde insanlar, rüzgârda sürüklenmemek için birbirlerine sarıldılar. Bunun üzerine delikanlı, her şeyi yazmış olan El'e doğ- ru döndü. Ve daha ağzını açıp tek sözcük söylemeden, Ev-< renin sessizleştiğini ve hep böyle sessiz kalacağını hissetti. Bir sevgi coşkusu fışkırdı yüreğinden ve ağlamaya baş- ladı. Şimdiye kadar hiç yapmadığı bir duaydı bu, çünkü sözcûksüz bir yakarıydı ve hiçbir şey istemiyordu. Koyun- larına bir otlak bulduğu için şükretmiyordu; daha fazla kristal satmak için yakarmıyordu; rastladığı kadının dönü- 152 Şunu beklemesini dilemiyordu. Oluşan sessizlikte çölün, rüzgârın ve güneşin de El'in yazmış olduğu işaretleri ara- dıklarım, kendi yollarını izlemek ve zümrüt parçasının üzerine kazınmış olan şeyi anlamak istediklerini anladı. Bu işaretlerin Yeryüzü'nde ve Uzay'da dağılmış oldukları- nı, görünüşte hiçbir varlık nedenleri ve anlamlan bulun- madığını; ne çöllerin, ne rüzgârların, ne güneşlerin ve ne de insanların niçin yaratılmış olduklarını bilmediklerini biliyordu. Ama El'in bütün bunlar için bir nedeni vardı ve yalnızca o bu mucizeleri gerçekleştirebilir, okyanusları çö- le ve insanları rüzgâra dönüştürebilirdi. Çünkü bir yüce iradenin, Evren'i, dünyanın yaratılışının altıncı gününün Büyük Yapıt'a dönüştüğü noktaya götürmüş olduğunu yalnızca bu El anlıyordu. Ve delikanlı Evrenin Ruhu'na daldı ve Evrenin Ru- hu'nun, Tanrı'nın Ruhu'nun parçası olduğunu gördü ve Tanrı'nın Ruhu'nun, kendi ruhu olduğunu gördü. Samyeli o gün daha önce hiç esmemiş olduğu gibi esti. Kuşaklar boyu Araplar, rüzgâra dönüşen ve çölün en bü- yük muharip reislerinin savunduğu bir ordugâhı az kalsın yerle bir eden delikanlının efsanesini anlattılar. Samyeli esmez olunca, hepsi delikanlının bulunduğu yere gözlerini çevirdiler. Delikanlı bulunduğu yerde değil- di; ordugâhın öteki ucunda nöbet tutan, tepeden tırnağa kumla kaplı bir nöbetçinin yanında duruyordu. Adamlar büyücülükten müthiş korkmuşlardı. Bunun- la birlikte iki kişi gülümsüyordu: Birincisi Simyacı İdi, Çünkü gerçek tilmizini bulmuştu; ikincisi ise yüce reisti, çünkü bu tilmiz, Tanrı'nın Yüceliğini anlamıştı. Ertesi gün reis, Simyacı ve delikanlı ile vedalaştı ve gitmek istedikleri yere kadar kendilerine eşlik edecek bir muhafız takımı verdi yanlarına. 15 3 BÜTÜN BİR GÜN YOL ALDILAR. AKŞAMA doğru bir Kıpti manastırına vardılar. Simyacı, muhafız ta- kımını geri yolladı ve atından indi. - Bundan sonra sen tek başına gideceksin, dedi. Pira- mitlere üç saatlik yol kaldı. - Şükran, dedi delikanlı. Bana Evrenin Dili'ni öğret- tiniz. - Çoktandır bilmekte olduğun şeyi sana hatırlatmak- tan başka bir şey yapmadım. Simyacı manastırın kapısını çaldı. Siyahlar giyinmiş bir keşiş kapıyı açtı. Simyacı ile keşiş aralarında Kıp tice konuştular bir süre, sonra Simyacı, delikanlıyı İçeri aldı. - Mutfağı bir süre kullanmama izin vermesini iste- dim, dedi. Birlikte manastırın mutfağına gittiler. Simyacı ateş yak- tı, keşiş biraz kurşun getirdi; Simyacı kurşunu bir demir kapta eritti. Kurşun iyice sıvılaşınca, şu tuhaf, sarı cam yu- murtasını çantasından çıkardı. Bir saç kalınlığında bir kat- man kazıdı ve bunu balmumuna sardıktan sonra içinde kur- şun eriyiği bulunan kaba attı. Karışım kan rengini aldı. Sim- yacı bunun üzerine kabı ateşten alarak soğumaya bıraktı. Bu arada, keşişle kabileler savaşı hakkında konuşmaya başladı. - Bu savaş devam eder, dedi keşiş. Keşiş kızgındı. Savaşın sona ermesini bekleyen ker- vanlar, uzun zamandır Al-Jizah'a2 çakılı kalmışlardı. - Ama, Allah'ın dediği olur, dedi keşiş. Ktpt ya da Ktptı: Eski Mısır halkı; monofizit Kıpti kilisesine bağlı M ıtırlı hıristiyan; Mısır'111 Araplar taraf.udatı fethindim (641) sonra birçok Kıpti müslöman olduğu için bu devim yalnızca hınit.yan]ar için kullanılmaya bas.tai.di. (Çev) 2 (Gtzeh, Gmzttt, Gtzsı): Kahıır'yr sekiz kilometre uzaklıkta, üç önemli piramitin (Ke- ops, Kefren, Mıkennos) ve Sfenks'in bulunduğu yer. GfinOmOzde, Kahire ile birletmiş, milyonluk bir yerlej.in. yen. (Çev.) 154 - Amin, diye yanıtladı Simyacı. Preparat soğuyunca, keşiş ve delikanlı hayranlıkla baktılar: Maden, demir kabın iç çeperlerinde katılaşmıştı, ama artık kurşun değildi. Altın olmuştu. - Ben de bir gün bunu yapmayı öğrenebilecek miyim acaba? diye sordu delikanlı. - Bu benim Kişisel Menkıbe'm, seninki değil, diye yanıtladı Simyacı; ama bunun mümkün olduğunu sana göstermek istiyordum. Manastırın kapışma geri döndüler. Simyacı orada kur- su dört parçaya böldü. - Bu sizin, dedi parçalardan birini keşişe vererek. Seyyahlara karşı gösterdiğiniz cömertlik için. - Benim cömertliğimin çok ötesine giden bir şükran ifadesi, dedi keşiş. - Böyle konuşmayınız. Hayat söylediklerinizi duya- bilir ve gelecek sefere daha azım verebilir. Sonra delikanlının yanına geldi Simyacı. - Bu da senin. Muhariplerin reisinin elinde kalan altı- nının karşılığı olarak. Delikanlı, Simyacı'nm verdiği çitinin kendi altınından daha fazla olduğunu söyleyecekti ki onun, biraz önce keşi- şe söylediklerini anımsadı ve hiçbir şey söylemedi. - Bu da benim, dedi Simyacı. Çölü geçerek geri dön- mek zorundayım ve kabileler arasındaki savaş hâlâ devam ediyor. Simyacı dördüncü parçayı da keşişe verdi. - Bu parça da bu çocuk için. İhtiyacı olacak olursa. - Ama ben hazinemi arayacağım, dedi delikanlı. Şim- dİ çok yaklaştım. - Eminim ki bulacaksın, dedi Simyacı. - Peki bu ikinci parçayı neden veriyorsunuz? - Çünkü, yolculuğun sırasında kazandığın paraları iki kez yitirdin: Birini hırsız, ötekini muhariplerin reisi al- dı. Ben, ülkesinin atasözlerine inwan yaşlı ve boşinançlı bir Arap'ım: 'Bir kere olan bir daha asla tekrarlamaz. Am- 15 5 ma ve lâkin iki kere olan mutlaka üçüncü defa da olacak- tır.' Atlarına bindiler. - Düşler hakkında sana bir hikâye anlatmak istiyor- dum, dedi Simyacı. Delikanlı atını yaklaştırdı. - Eski Roma'da, İmparator Tiberius zamanında çok iyi yürekli bir adam yaşıyormuş, adamın iki oğlu varmış: Oğullarından biri askere alınmış ve İmparatorluğun en uzak eyaletlerinden birine gönderilmiş. Öteki oğul bir şa- irmiş ve yazdığı güzel şiirlerle Roma'yı büyülüyörmüş. Baba bir gece bir düş görmüş. Bir melek görünüp oğullarından birinin sözlerinin ünleneceğini ve bütün dün- yada gelecek kuşaklar tarafından tekrarlanacağını söyle- miş. Hayat kendisine karşı cömert davrandığı ve bütün ba- baların içini gururla dolduracak bazı şeyler kendisine zahir olduğu için yaşlı adam sevinç g :yaşları içinde uyanmış. Kısa bir süre sonra bir arabanın tekerleri altında kalıp ezilmek üzere olan bir çocuğu kurtarırken ölmüş yaşlı adam. Bir ömür boyu onurlu ve dürüst davranmış olduğu için de doğruca cennete gitmiş ve orada da düşüne giren meleğe rastlamış. "İyi bir insandın,' demiş ona melek. 'Sevgi içinde yaşa- dın ve onurlu bir şekilde öldün. Bugün herhangi bir dileği- ni yerine getirebilirim.' "Hayat d >ana karşı iyi davrandı,* diye yanıtlamış yaşlı adam. "Düşüme girdiğin zaman, bütün çabalarımın aklanmış olduğunu anladım. Çünkü oğlumun şiirleri gele- cek yüzyıllarda insanların belleğinde kalacaklar. Kendim için herhangi bir dileğim yok; ama çocukken baktığı, deli- kanlıyken eğittiği evladının ünlenmesinden her baba gurur duyar. Uzak gelecekte, oğlumun sözlerini duymak ister- dim.' Melek, ihtiyarın omzuna dokunmuş ve ikisi birlikte bir uzak geleceğe gitmişler. Karşılarına uçsuz bucaksız bir 156 meydan çıkmış ve bu meydanda insanlar garip bir dil ko- nuşuyorlarmış. Yaşlı adam sevinçten ağhyormuş. "Oğlumun şiirlerinin güzel ve ölümsüz olduğunu bili- yordum/ demiş meleğe. 'Bu insanların oğlumun şiirlerin- den hangisini okuduklarını söyler misiniz bana?' Melek, bunun üzerine adama kibar bir şekilde yaklaş- mış ve birlikte, o büyük alandaki sıralardan birine otur- muşlar. "Şair oğlunun şiirleri, Roma'da halk tarafından çok se- viliyordu,' demiş melek. "Herkes bu şiirleri sevip haz alı- yordu. Ama Tiberius döneminden sonra unutuldu bu şiir- ler. Bu insanların tekrarladığı sözler öteki oğlunun, aske- rin sözleri.* İhtiyar, Meleğe şaşırarak bakmış. "Oğlun askerlik hizmeti için uzak bir eyalete gitmiş ve orada yüzbaşı olmuştu. O da iyi ve dürüst bir insandı. Bir akşam hizmetkârlarından biri hastalandı ve ölümün eşiğine geldi. Oğlun bu sırada, hastaları iyileştiren bir ha- hamdan söz edildiğini duymuş ve günlerce onu aramış. Ül- keyi dolaşırken, aradığı kişinin Tanrı'mn oğlu olduğunu öğrenmiş. Onun tarafından iyileştirilmiş başka insanlara rastlamış ve onun düşüncelerini öğrenmiş ve bir Romalı yüzbaşı olarak onun dinini kabul etmiş. Sonunda bir sa- bah Haham'm yanma varmış. "Ona hizmetkârlarından birinin hastalandığını anlat- mış. Ve Haham onunla birlikte evine gitmeye hazır oldu- ğunu bildirmiş. Ama yüzbaşı bir inanç sahibi olduğu için, çevrede bulunan insanlar ayağa kalkarken, Hahamın göz- lerinin içine bakınca, gerçekten de Tanrı'nın Oğlu'nun huzurunda bulunduğunu anlamış. *Bu sözler senin oğlunun sözleri,' demiş Melek yaşlı adama. O sırada Hahama söylediği ve bir daha unutulma-, yan sözler: Ya Rab, benim değerim yok ki damın altına gire- sin; fakat ancak bir söz söyle, hizmetçim iyİ olur.y Simyacı atını sürdü. - Kim ve ne olursa olsun, dedi, yeryüzünde her in- san, her zaman, dünya tarihinde başrolü oynar. Ve doğal olarak o bilmez bunu. Delikanlı gülümsedi. Hayatın, bir çoban için bu kadar önemli olabileceğini hiç düşünmemişti. - Elveda, dedi Simyacı. - Elveda, diye yanıtladı delikanlı. 158 YÜREĞİNİN SÖYLEDİKLERİNİ DİKKATLE dinlemeye çalışarak, iki buçuk saat çölde yol aldı. Hazine- sinin gizli olduğu yeri ona yüreği söyleyecekti. "Hazinen neredeyse yüreğin de orada olücik," demişti Simyacı. Ama yüreği başka şeyler anlatıp duruyordu. İki kez gördüğü bir düşün izinden gitmek için koyunlarından ay- rılan bir çobanın öyküsünü gururla anlatıyordu. Kişisel Menkıbe'den, aynı şeyi yapmış, uzak topraklan ya da ka- dınları aramaya çıkmış, çağının insanlarıyla, onların dü- şünceleri ve önyargılarıyla çarpışmış insanlardan söz edi- yordu. Yol boyunca, bulgulardan, kitaplardan, büyük kar- gaşalardan söz etti. Bir kumula tırmanmaya hazırlanırken işte tam o an- da, yüreği kulağına fısıldadı: "Ağlayacağın yere iyi dikkat et; çünkü ben oradayım ve hazinen de oradadır." Kumulu ağır ağır tırmanmaya başladı. Yıldızlarla dolu gökyüzü yeniden dolunayla aydınlanmıştı: Simyacı ile bir- likte tam bir ay çölde yolculuk yapmışlardı. Ayışığı, ku- mulu da aydınlatıyordu,* yarattığı gölge oyunu, çöle dalgalı bir deniz görünümü veriyor ve delikanlıya, atının dizgin- lerini bırakıp Simyacıya, onun beklediği işareti verdiği gü- nü anımsatıyordu. Ayışığı, çölün sessizliğini sarıyor ve ha- zinelerini arayan insanların yolunu aydınlatıyordu. Birkaç dakika sonra kumulun tepesine ulaşınca yüreği hopladı. Dolunay ve çölün beyazlığının aydınlattığı Pira- mitler bütün görkemiyle karşısında yükseliyorlardı. Dizüstü düşüp ağladı. Kişisel Menkıbe'sine inanmış olduğu, bir gün bir krala, daha sonra da bir tüccara, bir İn- giliz'e, bir Simyacıya rastladığı için Tanrı'ya şükrediyor- 15 9 du. Ve hepsinden önemlisi, Aşk'ın, bir erkeği Kişisel Men- kıbe'sinden asla uzaklaştıramadığını kendisine anlatan bir Çöl kadınına rastlamış olduğu için Tanrı'ya şükrediyordu. Piramitlerin geçmiş yüzyılları, aşağıda, ayakuçlarmda duran insanı yukarıdan seyrediyorlardı. İsteseydi, şimdi Vaha'ya geri dönüp Fatima ile evlenebilir ve basit bir ko- yun çobanı olarak yaşardı. Çünkü Evrenin Dili'ni bilmesi- ne ve kurşunu altına çevirmeyi bilmesine karşın, çölde ya- şıyordu Simyacı. Bilim ve sanatını kimseye kanıtlamak zo- runda değildi. Kişisel Menkıbe'sine doğru yol alırken, bil- mesi gereken her şeyi öğrenmiş ve yaşamayı hayal ettiği her şeyi yaşamıştı. Ama işte hazinesine ulaşmıştı ve bir girişim, ancak amacına ulaştığında sona erebilirdi. Kumulun tepesinde ağ- lamıştı. Yere baktı, gözyaşlarının düştüğü yerde bir bok- böceği dolaşıyordu. Çölde yaşadığı süre içinde bokböcek- lerinin, Mısır'da Tanrı'nın simgesi sayıldıklarını öğrenmiş- ti. Bu da bir işaretti. Bunun üzerine Billûriye Tüccarını anımsayarak kumları kazmaya koyuldu: Bir ömür boyu taşları üst üste yığsa da hiç kimse bahçesine piramit dikme- yi başaramazdı. Belirtilen yeri bütün gece kazdı, ama hiçbir şey bula- madı. Piramitlerin tepesinden onu seyrediyordu yüzyıllar. Ama o vazgeçmiyordu. Kazıyordu, kazdığı kumlan çuku- ra geri yollayan rüzgâra karşı savaşarak durmadan kazıyor- du. Kollan yorulmuştu, ellerinde yaralar açılmıştı, ama yüreğine inancı sürüyordu. Ve yüreği ona gözyaşlarının düştüğü yeri kazmasını söylemişti. Birkaç taşı yerinden sökmeye çalışırken, birden ayak sesleri duydu. Birkaç adam gelmişti. Ayışığı arkadan vur- duğu için ne yüzlerini, ne de gözlerini görebiliyordu. - Ne yapıyorsun orada? diye sordu gelenlerden biri. Delikanlı yanıtlamadı. Ama korkmuştu. Şimdi top- raktan bir hazine çıkarması gerekiyordu, bu nedenden do- lay, korkmuştu. 160 - Biz savaş mui reci İ eriyiz, dedi bir başkası. Oraya ne sakladığını bilmemiz gerekiyor Para gerekli bize. - Bir şey gizlemiyorum, diye yanıtladı delikanlı. Ama adamlardan biri kolundan tutup çukurdan çıkar- dı onu Bir başkası üzerini aramaya koyuldu. Ve sonunda reb irideki ait!n parçamı buUular. - Altını var, dedi saldırganlardan biri, Ayışığı, üzerini arayan adamın yüzünü aydınlattı ve bu gözlerde ölümü gördü delikanlı. - Toprağa bâ$ka altın saklamış olmalı, dedi bir başka- sı. Bunun üzerine toprağı kazmaya zorladılar onu. So- nuç olarak hiçbir şey bulamadığı için dövmeye başladılar delikanlıyı. Güneşin ilk ışıkları belirinceye kadar uzun uzun dövdüler onu. Giysileri lime lime olmuştu, ölümün yaklaştığını hissediyordu. "Oleceksen, para r"e işe yarar? Paranın insanı ölüm- den kurtardığı pek az görülmüştür," Böyle demişti Simya- cı, Ve yediği yumruklarla şişmiş, yaralı ağzıyla, Mısır Pi- ramitlerinin yakınlarına gömülmüş hazineyi iki kez dü- şünde gördüğünü anlattı saldırganlara. Reisleri olduğu izlenimi uyandıran adam uzun süre dûjündü. Sonra adamlarından biriyle konuştu. - Adamı bırakabiliriz. Başka bir şeyi yok. Bu altını da çalmış olmalı. Delikanlı yüzüstü kuma kapaklandı. Haydutların re- isi arkadaşlarına bakıyordu. Ama delikanlının gözleri Pra- mitîerin bulunduğu yöne bakıyordu. - Haydi gidelim, dedi haydutların reisi arkadaşlarına. Sonra delikanlıya dönüp: - Ölmeyeceksin, dedi. Yaşayacaksın ve inhanın bu kadar budala olmaya hakkı olmadığını da öğreneceksin. Şimdi senin bulunduğun yerde, bundan iki yıl kadar önce, üst üste aynı düşü gördüm. Düşümde İspanya'ya gitmem" çobanların koyuniarıyla birlikte içinde uyudukları, ayin Simyacı Î6Ü/31 eşyalarının konulduğu, yerde büyümüş bir firavuninciri bulunan yıkık bir köy kilisesi aramam gerektiğini görü- yordum; ve bu firavunincirinin dibini kazarsam gizli bir hazine bulacakmışım. Ama sadece aynı düşü iki kez gör- düğüm için çölü geçecek kadar budala değilim ben. Sonra yürüyüp gitti. Delikanlı güçlükle doğruldu ve bir kez daha Piramit- lere baktı. Piramitler ona gülümsediler ve o da yüreği ne- şeyle dolu gülümsedi onlara. Hazinesini bulmuştu. Sondeyiş DELİKANLININ ADI SANTİAGO İDİ. AKŞAM olmak üzereyken, terk edilmiş küçük kiliseye geldi. Ayin eşyalarının konulduğu yerde büyümüş bir firavuninciri vardı hâlâ ve yarı yıkık çatısından hâlâ yıldızlar görülebili- yordu. Birinde buraya koyunlarıyla birlikte gelmiş ve düş görmesiüJn dışında sakin bir gece geçirmiş olduğunu anım- sadı. Şimdi yanında sürüsı yoktu. Ama elinde bir kürek vardı. Uzun süre gökyüzüne baktı. Sonra heybesinden bir şarap şişesi çıkardı ve şarap içti. Çölde yıldızlara bakıp, Simyacı ile şarap içtiği günü anımsadı. Geçtiği bütün yolla- rı ve Tanrı'nm kendisine hazinenin bulunduğu yeri göster- mek için seçtiği tuhaf yöntemi düşündü. Üst üste gördüğü düşlere inanmasaydı, Çingeneye, krala, hırsıza rastîama- saydı... "Doğrusu uzun bir liste; ama yol boyunca işaretler vardı ve yanılmam olanaksızdı/ diye düşündü. Farkına varmadan uykuya daldı. Uyandığında güneş çoktan yükselmişti. Hemen firavunincirinin dibini kazma- ya başladı. 'Yaşlı büyücü/ dedi kendi kendine, *her şeyi bal gibi biliyordun. Bu kiliseye geri dönebilmem için biraz altın bile bıraktın.' Paçavralar içinde geri döndüğümü gö- rünce katıla katıla güldü keşiş. 'Sanki bunlardan esirgeye- mez miydin beni?' Rüzgârın kendisini yanıtladığını duydu: "Hayır. Sana bunu söyleseydim, Piramitleri görmeyecektin. Piramitler ;ok güzel, öyle değil mi sence?" Simyacının sesiydi bu. Gülümsedi ve kazmaya koyul- lu. Yarım saat sonra sert bir şeye çarptı kürek. Bir saat onra önünde eski İspanyol altın parasıyla dolu bir sandık 16 5 vardı. Ayrıca değerli taşlar, kırmızı ve beyaz tüylerle süslü altın maskeler, pırlanta işlemeli değerli taşlardan yapılmış putlar vardı. Ülkenin uzun süredir artık anımsamadığı ve fatihin/çocuklarına ve torunlarına anlatmayı unuttuğu bîr fethin kalıntıları. Heybesinden Urim ile Tummim'i çıkardı. Taşları an- cak bir kez kullanmıştı, bir sabah, bir çarşıda. Hayatında ve yolu üzerinde bir yığın işaretler vardı. Urim ile Tummim'i altın sandığına koydu. Bir daha hiç rastlamadığı yaşlı kralı anımsattıkları için bu iki taş da hazinesinln parçasıydılar. 'Gerçekten kendi kişisel Menkıbe'sini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir,' diye duşundu. Ve bunun üzerine Tarifa'ya gitmesi ve butun bunla- rın onda birini Çingene kadına vermesi gerektiğini anım- sadı. 'Çingeneler nasıl da kurnaz oluyorlar!* dedi kendi kendine. 'Belki de çok yolculuk ettikleri için.' Derken rüzgâr esmeye başladı. Gündoğusuydu esen, Afrika'dan gelen rüzgâr. Ne çölün kokusunu, ne de Mağ- riplilerin istila tehditini getirmişti. Bunun yerine çok iyi tanıdığı bir kokuyu ve usulca gelip dudaklarına konan bir öpücüğün mırıltısını getiri- yordu. Gülümsedi. İlk kez böyle bir şey yapıyordu genç kız. - Geliyorum Fatima, dedi. Geliyorum. 166