İçindekiler
ÖNSÖZ
YAZARIN ÖNSÖZÜ
GİRİŞ
GÜNEŞ SİSTEMİMİZ VE DİĞER GEZEGENLERİN ARAŞTIRILMASI
Güneş Sistemimizin Oluşumu ve Evrimi
Başka Gezegenlerin Araştırılması
Dünya Dışı Yaşamın Araştırılması
YILDIZLARIN YAŞAM ÖYKÜLERİ
Güneş
Yıldızların Oluşumu
Yıldızların Yaşamı ve Ölümü
GALAKSİLERİN YAŞAM ÖYKÜLERİ
Galaksilerin Keşfi
Galaksilerin Evrimi
Kuasarların ve Etkin Galaksilerin Güç Kaynakları
Galaksilerin Oluşumu
EVRENİN YAŞAM TARİHİ
Büyük Patlama (Big Bang) Modeli
Evrenin Büyük Ölçekli Yapısı
Karanlık Madde
Evrenin Kökeni
Evrenin Sonu
ŞU ANDA ÇALlŞMAKTA OLAN VE ÖNERİLEN
BAZI ASTRONOMİ ARAÇLARI
:::::::::::::::::
Önsöz
Ulusal Astronomi ve Astrofizik Araştırmaları Konseyi'nin
1990'lar için düzenlediği bilim panelinde yöneticilik
yapan Alan Lightman, konsey raporunda yer alan bilim
içerikli popüler bir bölümün de yazarıdır. Lightman, panel
yöneticisi olarak Amerikan astronomi topluluğunun, önümüzdeki
on yılın en yaşamsal soruları karşısında nasıl tavır
aldığını ve bu sorunların çözülebilmesi için hangi gözlemsel
etkinliklere öncelik tanıdığını izleme fırsatı buldu.
Lightman, başka yıldızların çevresinde en iyi gezegen
arama yöntemleri ve karanlık maddenin gerçek doğasını
keşfetmenin en umut verici yolları konusundaki tartışmaları
dikkatle izledi. Gözlemlerin, ne zaman açık bir biçimde
galaksilerin oluşumunu ve kuasarların parlamalarını ortaya
çıkardığını anladı.
Bu küçük kitapta tüm bunlar ve hatta daha fazlası, dökümanter
biçiminde anlatılıyor. Yıldızların Zamanı'nda
okuyucular, zaman zaman insanlar ve gezegenler, yıldızlar
ve galaksiler, yıldız sistemleri, evrenin başlangıçları ve
sonları ile ilgili bilmecelerle karşı karşıya geleceklerdir.
Alan Lightman, basit, açık ve canlı bir anlatımla yazan,
olağanüstü bir araştırmacı ve bilim adamıdır. Her şeyin
ötesinde, iyi bir öykü anlatıyor. Bu kitap, çocuklarımın astronomi
ve benim yaptıklarım konusunda bilmelerini istediğim
her şeyi kapsıyor.
John N. Bahcall
Astrofizik Profesörü
İleri Araştırmalar Enstitüsü,
Princeton Astronomi ve Astrofizik
On Yıllık Araştırma Komitesi Yöneticisi
Amerikan Astronomi Derneği Başkanı
:::::::::::::::::
Yazarın Önsözü
Bu kitabın (İngilizce orijinalinin) adı, Robert
Heinlein'in çok uzun dönemli bilimsel projelere
adanmış olan vakfı anlatan bir romanından
alınmıştır. Vakıf, beklenen sonuçları en az iki
yüzyıl sonra gerçekleşebilecek olan projeleri
desteklemekle gurur duymaktadır. Bununla birlikte,
vakfın en akıl almaz girişimlerinin hemen
kar etmeye başlaması yöneticileri dehşete düşürmekte
ve canlarını sıkmaktadır.
Heinlein'in hayali vakfı gibi Amerika Birleşik
Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi de iki yüzyıl
kadar uzak değilse bile, geleceğe yönelik
planlar yapmaya çalışmaktadır. Önde gelen bilim
adamlarının oluşturduğu özel bir örgüt olan
Ulusal Bilimler Akademisi, 1863 yılında hükümete
bilim ve teknoloji konularında danışmanlık
hizmeti vermek üzere kurulmuştur. 1960'tan
beri her on yılı başlangıcında, bir grup bilim
adamını Astronomi ve Astrofizik Araştırma Komitesi
üyeleri olarak atar. Bu komite, Amerikan
astronomisinin içinde bulunduğu durumu değerlendirerek
gelecek on yıldaki girişim öncelikleri
konularında önerilerde bulunur. 1990'ların
planlarını yapmak üzere oluşturulan komiteye
Princeton'daki İleri Araştırmalar Enstitüsü'nden
John Bahcall başkanlık etti. Geçmişte,
önerilen projelerin yaklaşık üçte ikisi Amerika
Birleşik Devletleri Kongresi tarafından finanse
edilerek uygulamaya konmuştur. Büyük projelerde
ise bu süreç yirmi yıl gibi uzun bir zaman
alabilmektedir.
1990 Astronomi ve Astrofizik Araştırma Komitesi
ve onun hazırlayacağı rapor için temel bilimsel
konuları ve önerileri kapsayan geniş bir özet
hazırlamam istendi. Bu kitap, sözü edilen özeti
temel almaktadır. Astronomi tarih boyunca dünyaya
bakışımızı biçimlendirdiğinden, astronomiyi
insan açısından doğru bir perspektife yerleştirmek
amacıyla tarihsel ve kültürel bir altyapı
ekledim. Aynı zamanda bazı çağdaş bilim adamları
ile ilgili biyografik bilgilerle birlikte bilim
adamlarının kendi sözlerine de yer verdim.
Yıldızların Zamanı, kendisini bilimle sınırlamıştır.
Önerilen programların uygulamaya konabilmesi
için, fiyat etiketleri, bütçeler, zaman
çizelgeleri, ulusal öncelikler ve kurumsal kontrol
gibi bazı ek etkilerin de göz önüne alınması
gerektiği açıktır. Bu konuların bazılarından burada
söz etmek istiyorum. Astronomi ile ilgili bilimsel
projeler kabaca üç kategoriye ayrılabilir:
Klasik optik teleskoplar gibi 100 milyon dolardan
daha ucuza mal olan 'küçük' projeler, 100-250
milyon dolar arasında bir fiyata mal olan
'orta boy' projeler ve 250 milyon dolardan daha
pahalıya mal olan 'büyük' projeler. İlk ikisi
Hubble Uzay Teleskobu ve Gamma Işın Uydusu
(GRO) olan ve Dünya çevresinde dönen uydular,
1-2 milyar dolara mal oluyorlar (Öneri halindeki
AXAF ve SIRTF da bu kategoriye giriyor).
Astronomlar, --hatta bugünlerde-- 'büyük bilim' ve
'küçük bilim'in erdemlerini tartışıyorlar. Büyük
bilim, az sayıda, göreceli olarak pahalı fakat üstün
nitelikli araçlarla yapılan araştırmaları, küçük
bilim ise çok sayıda ve ucuz ama düşük nitelikli
araçlarla yapılan araştırmaları nitelendirmek
amacıyla kullanılıyor. Astronomlar aynı
zamanda uluslararası işbirliğinin yararları ile
birlikte ulusal ve bireysel olanakların göreceli
rollerini de tartışıyorlar. Uzay uçuşları için hangi
fırlatma araçlarının kullanılması gerektiği de
astronomların tartıştıkları konular arasında.
1990'lar için şimdi önerilen bilimsel projelerden
bazıları uygulamaya konmayacak. Zamanlamalar
da değişebilir. Bu nedenle metne, önerilen
araçların kesin tarihlerini ve bütçelerini
koymadım. Bununla birlikte, kitabın sonuna eklenen
bir tabloda, önerilen bazı araçlarla birlikte
yakın geçmişte görev yapan ve halen yapmakta
olan bazı araçların çalışma tarihleri ve
bazı küçük bilgiler var.
Tüm astronomi dünyası ve hatta tüm dünya,
otuz yıl planlamadan sonra 1990 Nisanında fırlatılan
Hubble Uzay Teleskobu'nun odaklama
yeteneğindeki başarısızlıkla sarsıldı. Başarısızlıkla
ilgili bir araştırma, problemin tasarımdan
veya ayrıntılardan değil, teleskop aynasının duyarsız
biçimlendirilmesinden ve bu biçimlendirmenin
yanlış testlerden geçmesinden kaynaklandığını
ortaya çıkardı. Neyse ki gerçekten acı
veren bu felaket; gelişmiş astronomi araçlarındaki
temel bir eksiklik veya yanlışlığın habercisi
değil. Astronominin uzun dönemli amaç ve
hedefleri değişmedi. Yıldızlar için zamanımız olmalı.
Bu kitabın hazırlanmasında bilimsel çalışma
arkadaşlarımdan büyük yardım gördüm. Özellikle
John Bahcall, Sallie Baliunas, Charles
Beichman, Roger Blandford, Alastair Cameron,
Marc Davis, James Elliot, George Field, Fred
Gillett, Paul Horowitz, Garth Illingworth, Kenneth
Kellerman, Bruce Margon, Brian Marsden,
Christopher McKee, David Morrison, Philip
Myers, Stephen Myers, Robert Noyes, Jeremiah
Ostriker, Stephen Ridgway, Robert Rosner,
Vera Rubin, Paul Schechter, David Schramm,
Irwin Shapiro, Alar Toomre, Michael Turner,
Steven Willner, Sidney Wolff ve Edward
Wright'a teşekkür borçluyum. Önerilerinden
ötürü yayıncım Michael Millman'a da teşekkür
ediyorum. Doğal olarak kitapta kalmış olabilecek
tüm sözcük hatalarının sorumluluğunu
üzerime almam gerekir. Son söz olarak bu
kitapta yer alan projelerin göreceli vurgulanma
derecelerinin Ulusal Bilimler Akademisi'nin önceliklerini
yansıtmıyor olabileceğini belirtmeliyim.
:::::::::::::::::
Giriş
Babillilerin eski yaratılış efsanesi Enuma
Elish'e göre, anne-babamızı, büyükanne ve büyükbabamızı,
onların büyükanne ve büyükbabalarını
izleyerek, soyumuzun sıvı halindeki ufuktan
sızan çamurdan yaratılan gök tanrısı Anu
ve yer tanrısı Nudimmut'a kadar dayandığını
bulabiliriz. Ondan önce yalnızca sıvı biçiminde
bir karmaşa vardı.
Çağdaş astronomlar, vücutlarımızı oluşturan
atomların ufkun ötelerinden geldiğine, yıldızların
içindeki nükleer tepkimeler sırasında oluştuktan
sonra uzaya püskürtülüp gezegenleri,
toprağı ve organik molekülleri oluşturduğuna
inanıyorlar. İnsanlığın kökenini inceleyen bu
yeni bakış açısı, kaçınılmaz olarak yıldızların,
galaksilerin, ve hatta evrenin yaşam öykülerinin
bilinmesini gerektiriyor. Geçmişte yaşayan
astronomlar, daha çok kalıcı olduğunu düşündükleri
evrendeki yıldızların haritalarının çıkarılmasıyla
ilgilenmişken, günümüzün astronomları
evrimi ve değişimi inceliyorlar.
Astronomi, tarih boyunca Dünya'ya bakış açımızı
biçimlendirmiştir. Mevsimler ve gök cisimlerinin
hareketleri, doğadaki düzenliliğin ilk örnekleriydiler.
Bu nedenle astronomi, en önce gelişen
bilim olmuştur. Eski zamanlarda Ege havzasında
geliştirilen usturlab, önceleri bir zaman
ölçme aracı olarak kullanılmış, daha sonra insanın
algılaması dışında bir gerçek olduğu kabul
edilen zamanı ölçmek üzere başka saatlerin geliştirilmesine
yol açmıştır. İlk olarak perspektifi
inceleyen Albrecht Dürer ve diğer sanatçılar tarafından
kullanılan 'görünüş ve pencere' kavramı,
yıldızların yerlerini bulmak için kullanılan
ahşap astronomi araçlarından esinlenilerek yaratılmıştır.
Onaltıncı yüzyılda, Nicholas Copernicus'un
öne sürdüğü Güneş merkezli gezegen
sistemi, Dünya'yı sahip olduğu ayrıcalıklı konumdan
çıkararak, o zamana kadar inanılan
'evrenin insanoğlu için yaratıldığı' düşüncesini
sorgulamaya açmıştır. Gezegen yörüngelerinin
sabırla incelenmesi sonucu ortaya çıkan Isaac
Newton'un kütle çekim yasası, doğaya ilişkin ilk
modern teori olup, sonradan geliştirilen daha
pek çok teori için esin kaynağı olmuştur. Edwin
Hubble'ın 1929'da keşfettiği evrenin genişlemesi,
evrenin değişmediği yolundaki Aristoteles
inancını yıkmıştır.
Darwin'in geçen yüzyıldaki çalışmalarının
göksel bir yankısı olan astronomideki bulgular,
uzaydaki evrimsel süreçler konusunda, akıllarda
birçok soru işareti yaratmıştır. Venüs yüzeyinde
etkin volkanlar bulduk. Güneş sistemimizi
oluşturan ilkel maddenin milyarlarca yıl boyunca
kuyruklu yıldızlarda, bozulmadan günümüze
kadar saklandığını farkettik. Hala oluştukları
gaz ve toz bulutlarının içine gömülü bulunan,
oluşum halindeki yıldızlara tanıklık ettik.
Nükleer yakıtlarını bitirdikten sonra kendi
ağırlıkları altında çöken yıldızların patlamalarını
gördük. Yıldızlardan artakalan maddelerde
yaşam için vazgeçilmez olan karbon ve oksijen
gibi elementler bulduk. Galaksilerin merkezlerinden
dışarıya doğru hemen hemen ışık hızıyla
püskürtülen dev gaz sütunları keşfettik. Evrimlerinin
değişik aşamalarındaki galaksilerdeki
renk ve ışıma gücü değişikliklerini gözledik.
Galaksilerin, bir zamanlar inanıldığı gibi uzayda
düzgün bir biçimde değil, kökenleri henüz
açıklanamayan zincirler ve dev kümeler biçiminde
dağıldığını öğrendik. Son olarak biriktirdiğimiz
kanıtlardan, evrenin yaklaşık 10 milyar
yıl önce olağanüstü bir madde sıkışması ile başladığını
öne sürüyoruz. Evren nasıl var oldu?
Özelliklerini belirleyen şey nedir? Sonsuza kadar
genişlemesini sürdürecek mi yoksa bir zaman
sonra yeniden büzülmeye mi başlayacaktır?
Yalnızca yüz yıl önce böylesi soruların bilimin
ilgi alanı dışında olduğu düşünülüyordu.
Bugün ise aynı sorular bilimin neredeyse çekirdeğinde
yer alıyorlar. Şimdi, evrendeki her şeyin
değiştiğini biliyoruz.
Yeni bulguların çoğunu teknolojideki gelişmelere
borçluyuz. 1930'larda geliştirilen yeni iletişim
araçları, uzaydan gelen radyo dalgalarının
algılanabilmesine yol açtı. Daha önceki binlerce
yıl boyunca, görünür ışık, insanoğlunun Dünya'yı
inceleyebilmesinin tek yoluydu. 1940'lardan
günümüze kadar bir dizi roket ve uydu,
uzaydan gelen kızılötesi, morötesi ışınımlar ve
X-ışınları saptadılar. Radyo dalgaları gibi insan
gözünün duyarlı olmadığı böylesi ışınımlar, gök
cisimlerinin, tümüyle yeni özelliklerini ortaya
çıkardı, hatta o zamana kadar bilinmeyen gök
cisimlerinin bulunmasını sağladı. Elektronik
ışık detektörleri fotoğraf plaklarının yerini alarak,
gök cisimlerinin görüntülerinin, fotoğraf
plaklarının gerektirdiğinden yüz kat daha kısa
sürede alınarak kaydedilmesine ve bu görüntülerin
bilgisayarla işlenebilmesine olanak sağladı.
Yüksek hızlı bilgisayarlar, her biri bir elektronu,
yıldızı ya da galaksiyi temsil eden ve birbirleriyle
etkileşen milyonlarca parçacığın yer
aldığı simülasyonlara olanak sağlayarak, teorik
astronomide tam bir devrime yol açtı. Şu anda
birbirlerine elektronik olarak bağlı olan bir dizi
radyo teleskop, tek bir dev göz gibi çalışarak veri
toplayabiliyor.
1960'larda, ben lisedeyken, bir kafesin içinde
oturan ya da bir platform üzerinde ayakta duran
astronomlar, teleskobu gözle yönlendirirlerdi.
Şimdi ise yönlendirme, elektronik olarak yapılıyor.
1960'larda astronomlar, verilerini, teleskobun
arkasına bağlanan bir fotoğraf makinesi
aracılığıyla kaynakların fotoğraflarını çekerek
elde ediyorlardı. Bugün hiçbir büyük teleskobun
civarında fotoğraf plaklarına rastlayamazsınız.
Yıldızlardan ve galaksilerden gelen zayıf ışık,
CCD adı verilen, gelişmiş fotoelektrik hücrelerce
kaydedilerek, bilgisayar ortamında depolanıyor.
1960'larda bildiğim tüm astronomlar görünür
ışıkla --insan gözünün gördüğü ışık-- çalışırlardı.
O zamanlar 'gözlem seansı' kavramı vardı.
Bir grup astronom toplanarak, yanlarına bir kaç
gün yetecek kadar sandviç ve başka yiyeceklerle
bulutlu gecelerde okumak üzere güzel kitaplar
alır, bir yerlerdeki bir dağ başına gider ve teleskobun
başına geçerek ilk adımda yıldızlarla dolu
gökyüzünün keyfini çıkarırlardı. Bugünlerde
ise büyük 'X-ışınları' ve 'kızılötesi' astronom
grupları var. Gözlem seansları ise genellikle
uzaktan kumanda ile yönlendiriliyor. Son zamanlarda
Einstein X-ışın uydusunun aldığı verilerle
çalışan bir arkadaşım, birçok kuasarın
incelendiği bir araştırmayı tamamladı. Bu çalışmanın
neye benzediğini sorduğumda, tüm vaktini
bir bilgisayar ekranı başında geçirdiğini,
tuşlara basıp manyetik banda kaydedilmiş olan
sayısallaştırılmış kuasar görüntüleri karşısında
uzun uzun düşündüğünü söyledi. Üstelik bu bilgiler
uydudan yeryüzüne gönderildikten sonra
iki bilgisayar tarafından daha işlenmişti. Kuasarı
X-ışınlarında 'görmüş olan' uydunun son
10 yıldır çalışmıyor olması önemli değildi.
Sayısallaştırılmış veriler saklanabiliyordu.
1990'larda astronomideki keşifler, henüz
planlama aşamasında olan yeni ve alışılmadık
teknolojiyi ve araçları kullanmanın avantajlarına
da sahip olacaklar. Bununla birlikte, geleceğe
hazırlanırken kesinliğin yanısıra esneklik de
gereklidir. Elimizden geldiği kadar iyi teoriler
öne sürüp öngörülerde bulunacağız, ama eğer
geçmiş, iyi bir rehber ise, önümüzdeki yılların
getireceği bazı keşifler bizi gene de hazırlıksız
yakalayacaktır. Astronomide her yönümüz
değişmeye hazır cephelerce kuşatılmıştır.
:::::::::::::::::
Güneş Sistemimiz ve Diğer Gezegenlerin Araştırılması
Güneş Sistemimizin Oluşumu ve Evrimi
'Planet' sözcüğü Yunanca'da 'hareket eden', 'gezen'
anlamına gelir. Türkçe'de biz de aynı kavrama
gezegen adını veriyoruz. Sabit yıldızlara göre geceden
geceye yer değiştirmelerinden dolayı bu adı
alan gök cisimlerinin antik çağlarda bilinenleri beş
taneydi: Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn.
Aristoteles'e göre gezegenler ilahi ve ölümsüz cisimlerdi;
Demokritus ise onların rastgele atom kümelenmeleri
olduğunu düşünüyordu. Gezegenlerin
Dünya ile akrabalığı 1610 yılında Galileo'nun yaptığı
ilk teleskopla Jüpiter'in uydularını gözlediğinde
ortaya çıktı. Uranüs 1781'de teleskopla rastgele
bir gözlem sırasında bulundu. Uranüs'ün yörünge
hareketlerini temel alan bir dizi hesaplamalar sonucu
varlığı önce teorik olarak öngörülen Neptün
1846'da; Plüton da 1930'da gözlendi.
Bir cisme gezegen denilebilmesi için kütlesinin
Güneş'imizin kütlesinin yaklaşık onda birinden
küçük olması gerekir. Daha büyük kütleli cisimler
merkezlerindeki nükleer yakıtı ateşleyebilecek kadar
sıcak olacaklarından kendi enerjilerini üretir
ve yıldız olurlar. Bu kütle sınırlarının içinde gezegenlerin
boyutları ve kimyasal bileşimleri birbirinden
oldukça farklıdır. Güneş sistemimizdeki en büyük
gezegen olan Jüpiter'in kütlesi, Dünya'nın
kütlesinin 320 katı olup yapısı hemen tümüyle hidrojen
ve helyumdan oluşur. En küçük gezegen olan
Plüton'un kütlesi ise Dünya'nın kütlesinden 400
kat küçüktür. Dünya'nın kütlesi 6 trilyon trilyon
kilogram (Güneş'in kütlesinden 300000 kat küçük),
çapı yaklaşık 8000 mil ve yoğunluğu 5 gram//santimetreküptür
(suyun yoğunluğunun beş katı).
Dünya'nın Güneş'ten uzaklığı yaklaşık 150 milyon
kilometre kadardır. Ortalama olarak en uzak gezegen
olan Plüton'un uzaklığı ise bunun kırk katı civarındadır.
Güneş sistemimizin gezegenleri iki gruba ayrılır:
'Yerküre benzeri' gezegenler olan Merkür, Venüs,
Dünya ve Mars, ile 'Jüpiter benzeri' gezegenler
olan Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün. Güneş'e
daha yakın olan Yerküre benzeri gezegenler daha
küçük ve daha yoğun olup kayalık ve metalik maddelerden
oluşmuşlardır. Jüpiter benzeri gezegenler
ise Güneş'e daha uzak ve daha düşük yoğunluğa
sahiptir; yapılarında Güneş'in yapısında da en bol
element olan hidrojen baskındır. Minik gezegen
Plüton bazen Dünya benzeri gezegen olarak sınıflandırılır.
Onsekizinci yüzyılda Alman felsefeci İmmanuel
Kant, Güneş ve gezegen sistemimizin dönmekte
olan büyük bir gaz ve toz bulutunun yoğunlaşmasıyla
oluştuğunu ileri sürdü. Bulut varsayımı denen
bu sav bugün hala kabul görmektedir. İlkel gaz bulutu,
kendi çekim etkisi altında yavaş yavaş çöker.
En yoğun olan merkezi kısımları Güneş'i oluşturur.
Dış kısımları kütle çekim kuvveti nedeniyle dönme
ekseni boyunca çökmeye devam eder, ama dışarı
doğru etki eden merkezcil kuvvetler nedeniyle de
doğrudan Güneş'in üzerine düşemez. Bu iki zıt kuvvetin
etkisinde kalan madde, Güneş çevresinde adına
'ilkel gezegen diski' denilen yassı bir disk oluşturur.
İlkel gezegen diskinin Güneş'e yakın kısımları
daha sıcaktır. Bu nedenle hidrojen gibi bazı uçucu
gazlar iç bölgelerde 'buz' biçiminde yoğunlaşamaz.
Ama kaya ve metaller Güneş yakınlarındaki yüksek
sıcaklıklarda bile yoğunlaşabilirler. Böyle varsayımlar
iç ve dış gezegenlerin yapıları arasındaki
kimyasal bileşim farkını kısmen açıklıyor. Son otuz
yıldır teorik gökbilimciler bilgisayar simülasyonları
yardımıyla nasıl olup da ilkel gezegen diskindeki
gaz ve parçacıkların gezegenlere ve uydularına dönüştüğünü
araştırıyorlar.
1983 yılında, Yerküre çevresinde yörüngede
dönmekte olan Uluslararası Kızılötesi Uydusu
(IRAS) başka yıldızların çevresinde de parçacık
diskleri olduğuna ilişkin ipuçları bulduğunda, bulut
varsayımına gözlemsel bir destek de sağlanmış
oldu. Günümüze dek hemen hemen yakın yıldızların
dörtte birinin çevresinde gezegen oluşumundan
artakalanlar diye nitelendirebileceğimiz bu parçacık
disklerinden bulundu. 1980'lerde de kozmik
radyo dalgalarına duyarlı ve eşgüdümlü çalışan teleskoplar,
genç yıldızların çevresinde ilkel gezegen
diskleri keşfetti. Geriye birçok soru kalıyor. Yörüngedeki
parçacıkların doğası nedir? Bu parçacıklar
gezegen oluşumunda ne gibi bir rol oynuyorlar?
Tam olarak bir ilkel gezegen diskinden gezegenler
nasıl oluşuyor ve evrende bu olayın sıklığı nedir?
Yirminci yüzyıla kadar kısmen Aristoteles'ten
miras kalan Batı düşüncesinin en önemli dayanaklarından
biri durağan evren kavramıydı. Örneğin
ondokuzuncu yüzyılda İngiliz jeologu Charles
Lyell, geçmişte de yerkürenin bugün olduğu
kadar düzgün ve yaşlanmaz olduğunu ileri sürmüştü.
Bununla birlikte kanıtlar tersini doğruladı.
1830'ların başında Cape Verde adalarına yaptığı
yolculuk sırasında Charles Lyell, derindeki
kayaların kristal yapılı ve volkanik, yüzeydeki
kayaların ise kireç taşından olduğunu farketti.
Şist ve kireç taşı çökeltileri zamanla birikiyor gibi
gözüküyordu. Bitkilerin ve hayvanların fosilleşmiş
kalıntıları artık görünmeyen bir dünyanın
kanıtı gibiydiler. İlk olarak ondokuzuncu yüzyılın
başlarında Alfred Wegener tarafından ileri sürüldüğü
gibi, zamanla kıtaların sürüklenip ayrıldığı
gösterildi. Ve ondokuzuncu yüzyılın ortalarında
İngiliz fizikçi William Thomson'ın çalışmaları ile
Dünya'yı ısıtan Güneş'in ısı kaynağının sonsuz olmadığını
anladık. Yirminci yüzyılın başlarından
itibaren Dünya'nın evrim geçirmediği tezi çöpe
atıldı.
Bu yüzyılın başlarında kayalardaki uranyum
ve kurşun oranlarını kullanan kimyacılar, Dünya'nın
yaşını birkaç milyar yıl olarak saptadılar.
Bugün kabul edilen değer 4.5 milyar yıldır. Dörtbuçuk
milyar yıl önce Güneş'in çevresinde dönen
parçacık ve gazlardan Yerküre oluştu. Acaba
dörtbuçuk milyar yıl önce gezegenimizin ilkel okyanusları
ve atmosferinde, ilk canlıların dokularındaki
amino asit ve proteinleri oluşturan hangi
moleküller vardı? Hayatın kaynağı neydi? Daha
genel olarak, oluşumu sırasında Güneş sistemimizin
ilkel kimyasal bileşimi neydi?
Bu soruların yanıtını yalnızca toprağı kazarak
bulamayız. Güneş tarafından ısıtılan ve kendi
ağırlıkları altında sıkışan gezegen ve uydular eriyip
yeniden donarak doğum kayıtlarını bulanıklaştırmışlardır.
Diğer yandan vakitlerinin çoğunu
Güneş'ten uzak geçiren kuyruklu yıldızların ağırlıkları
da azdır. İşte bu nedenle Dünya'mızın ilkel
halini anlamak için kuyruklu yıldızlara bakmak
gerekir.
1980'lerde Halley kuyruklu yıldızına gönderilen
uzay araçları ile Güneş sisteminin ilkel kimyasal
bileşimi konusunda ayrıntılı bulgular elde
edildi. Astronomlar özellikle Halley'de bulunan
karbonun önceden inanıldığı gibi metan ve karbon
monoksit gibi basit biçimlerde olmayıp, büyük
karmaşık molekül topakları biçiminde olduğunu
buldular. Hala oksijen, hidrojen, karbon,
kükürt ve azotun ilkel biçimleri, özellikle biyolojik
önemi olan molekül biçimleri konusunda öğrenilecek
çok şey var.
1990'lar için önerilen yeni astronomi uyduları
kuyruklu yıldızlar konusundaki bilgilerimizi
derinleştirecektir. CRAF (Comet Rendezvous Asteroid
Flyby-Kuyrukluyıldız Asteroid Buluşma Gözlemcisi)
kuyruklu yıldızları yakından incelemek
üzere planlanan ilk uydu olacaktır. Bu konuda
yeryüzünde MMA (Millimeter Array-Milimetre
Dalgaboyu Gözlemcisi), Yerküre çevresinde yörüngede
ise SIRTF (Space Infrared Telescope Facility-Uzay
Kızılötesi Teleskobu) görev yapacaktır.
Bu araçlar ve diğerleri Jüpiter uzaklığına kadar
olan kuyruklu yıldızların boyut ve yapılarını
saptayabileceklerdir. MMA radyo dalgalarını
SIRTF ise; kızılötesi ışınımını algılayacaktır. Görünür
ışık yayamayacak kadar soğuk olan bu
kuyruklu yıldız molekülleri gene de titreşim ve
dönmelerini sürdürecek ölçüde enerjiktirler. Molekül
titreşimleri kızılötesi ışınımı, dönme hareketleri
ise radyo dalgalarını üretir. Her ne kadar
bu iki ışınım türü de insan gözüyle algılanamayacak
kadar uzun dalgaboyuna sahiplerse de gene
de kendi içlerinde bir renk skalaları vardır. Her
molekül türü de varlığını yaydığı radyo dalgalarının
ve kızılötesi ışınımın özel tayfında gösterir.
Aslında, kimi modern gözlem araçları, insan
gözünün görmediği ışınım türlerini algılayabilir.
Işık adı verdiğimiz gözle görülen ışınım 'elektromanyetik
tayf'ın küçük bir bölümünü oluşturur.
Kızılötesi ışınımın dalgaboyu görünür ışıktan daha
uzundur, radyo dalgalarının dalgaboyu ise daha
da uzundur.
Tayfın diğer ucunda, tümünün dalgaboyları
görünür ışıktan daha kısa olan morötesi ışınımı,
X-ışınları ve gamma ışınları yer alır. Her ne kadar
sözü edilen bu çeşitli ışınım türleri değişik adlar
almakta iseler de, tümü benzer enerji biçimleri
olup farklı olan yalnızca dalgaboylarıdır. Elektromanyetik
tayfın görünür ışık bölgesinde değişik
dalgaboyları farklı renklere karşılık gelir. Görünür
ışıkta en kısa dalgaboylu renk mavi, en uzun
dalgaboylu renk ise kırmızıdır. Nasıl görünür ışık
bir prizma yardımıyla bileşen renklerine ayrılabiliyorsa,
X-ışınları veya kızılötesi ışınım da bileşen
dalgaboylarına ayrılabilirler. Gelen ışınımın her
dalgaboyundaki enerji miktarı, bu ışınımı üreten
atom ya da molekül türlerinin parmak izi gibidir.
Şekil 1- Gamma ışınlarının, X-ışınlarının, morötesinin,
görünür ışığın, kızılötesinin ve radyo dalgalarının
dalgaboyu aralıklarını gösteren elektromanyetik tayf. Bu
çok büyük dalgaboyu aralığını gösterebilmek için sağa
doğru gidildikçe onla çarpılan bir birim skalası kullanılmıştır.
Şekilde aynı zamanda bu altı çeşit ışınımı yayan
atom ve molekül örnekleri de gösterilmiştir.
Ne yazık ki yalnızca radyo dalgaları ve görünür
ışık Yerküre'mizin atmosferinden soğurulmadan
geçebilirler.
Elektromanyetik ışınımın dalgaboyu aralığı
gamma ışınları için 0.000000001 cm'den başlayıp
radyo dalgalarının dalgaboyu olan 0.03 cm'ye kadar
uzanır. Bu çok büyük aralıktaki sayıları kolayca
ifade edebilmek için bilim adamları bilimsel
gösterim adı verilen bir tür kısaltma kullanırlar.
Örneğin 0.000000001 sayısı 10 üzeri eksi 9 biçiminde
yazılabilir. 'eksi 9' sayısı 1'den önce dokuz tane sıfır olduğunu
gösterir (Ondalık noktanın solundaki sıfır da
sayıya dahildir). Benzer biçimde 0.001 sayısı da
10 üzeri eksi 3 biçiminde yazılabilir. Bilimsel gösterim aynı
zamanda üssün önündeki eksi işareti kaldırılarak
birden büyük sayıları göstermek için de kullanılabilir.
Örneğin 10000, 10 üzeri 4 biçiminde yazılabilir. Buradaki
4 sayısı 1'den sonra dört tane sıfır bulunduğunu gösterir.
Galaksimizi ve galaksi dışını inceleyen astronomlar
teorilerini tümüyle, çok uzaklardan gelen
çok sönük ışığa dayandırmak zorundadırlar. Ama
gezegenleri inceleyen astronomlar inceledikleri
yerlere gidebilirler. Son otuz yılda Mariner, Pioneer,
Viking ve Voyager uzay araçları çoğu gezegenlere
15.000 km. kadar yaklaşarak Dünya'ya,
Satürn'ün halkaları Mars'ın toprağı, Uranüs'ün
çevresindeki yeni uydular Jüpiter, Satürn ve Venüs'ün
atmosferleri, Uranüs çevresindeki manyetik
alan ve Jüpiterin bir uydusunun üzerindeki
aktif volkanlar konusunda şaşırtıcı bilgiler gönderdi.
Bu uydulardan elde edilen bulguların hem temel
bilimler hem de üzerinde yaşadığımız gezegenin
anlaşılmasına yönelik birçok sonuçları olmuştur.
Örneğin Güneş sistemindeki gezgenlerin atmosferlerinin
incelenmesi, kendi gezegenimizdeki
insan yapısı değişikliklerin önlenmesinde bize
yardımcı olabilir. Venüs'ün atmosferi hemen tümüyle
karbondioksitten oluşmuştur. Bu gaz Güneş
ışınlarının atmosfere girmesine izin verir ama
dışarı kaçmasına izin vermez. Dolayısıyla, gezegenin
çevresini saran dev bir battaniye gibi davranır.
Sonuç olarak gezegenin yüzeyi dörtyüz dereceye
kadar ısınır. Bu olaya 'sera etkisi' denir. Bir
zamanlar Venüs de Dünya benzeri (çoğunlukla
oksijen ve azottan oluşan) bir atmosfere sahip olmuş
olabilir. O zamanlar atmosferdeki sıcaklık
büyük olasılıkla oldukça düşüktü. Venüs şimdiki
durumuna nasıl geldi? Uzay araçlarından alınan
bilgiler ve yeryüzünden yapılan gözlemler bu soruyu
yanıtlamamıza yardımcı olabilir.
1970'lerin ikinci yarısında Viking uzay aracı
hayat olup olmadığını araştırmak üzere Mars yüzeyine
indi. Güneş sistemindeki tüm gezegenler
içinde Dünya'dakine en çok benzeyen koşullar
Mars'ta olduğu için bilim adamları orada hayat
olabileceğini düşünüyorlardı.
Şekil 2- Venüs yüzeyindeki kraterlerin Magellan uzay aracından
radar yardımıyla çekilmiş fotoğrafları. Görülen kraterlerin
boyutları 40-50 kilometre arasındadır. Resimde volkanik
kökenli kubbecikler de görülüyor.
Robotlar Mars toprağını toplayıp, yaşayan mikro
organizma olup olmadığını araştırdılar. Hiçbir
şey bulunamadı. 1979'da Voyager uzay aracı beklenmedik
bir şekilde Jüpiter'in uydularından biri
olan İo üzerinde aktif volkanların varlığını saptadı.
Aslında İo volkanik olarak Güneş sistemindeki
en aktif uydudur. Volkanik patlamalar öylesine
sık ve yaygındır ki Güneş sisteminin tarihi boyunca
İo'nun yüzeyi birçok kez kükürtlü lavlarla kaplanmış
olmalıdır. Volkanların dikkatlice izlenmesi
uydunun içinden dışına doğru ısı akış miktarının
saptanmasına olanak verdi. Bu enerji nereden geliyor?
İo'nun içindeki radyoaktivite yeterli gibi görünmüyor.
Bunun yerine astronomlar volkanik
enerjinin kaynağının Jüpiter'in ve diğer uydularının
İo üzerindeki çekimsel etkilerinden kaynaklanan
gelgit sürtünmesi olduğunu ileri sürüyorlar.
İo'nun yaydığı kızılötesi ışınımı ve radyo dalgalarının
ayrıntılı incelenmesinden volkanik maddenin
gerçek doğasının anlaşılabileceği sanılıyor.
Şu anda iki uydu, Magellan ve Galileo, Güneş
sistemi içinde yollarına devam ediyorlar. Magellan
uydusu Venüs'e Ağustos 1990'da ulaştı. Kalın
atmosfer katmanlarını ve bulutları delmek için
radar kullanan uydu, gezegenin bir haritasını
hazırladı. Birçok krater, hala lav püskürten volkanlar,
birbirinden kilometrelerce uzak ve paralel
parlak kırık çizgilerin bulunduğu bölgeleri gören
bilim adamları çok şaşırdılar. Bu kuvvetli jeolojik
aktivitenin kaynağı halen bilinmiyor. Galileo'nun
Jüpiter'e 1995'de ulaşması bekleniyor.
(Galileo, 1995 Ağustos'unda Jüpiter'e ulaştı.)
Gezegenleri inceleyen astronomlar Güneş sistemini
keşfetmek için hiçbir şekilde uydulara
bağlı değiller. Örneğin, 1977'de özel olarak hazırlanmış
bir uçağa yerleştirilmiş olan bir teleskopla
o zamanlar Cornell Üniversitesi'nde çalışan
James Elliot ve ekibi Uranüs'ün çevresindeki
halkaları keşfettiler. Bir yıl sonra, Birleşik
Devletler Naval Observatory'den James
Christy, Plüton'un bir uydusunu keşfetti. Bu
uyduya, ölülerin ruhlarını Plüton tarafından
yargılanmak üzere yeraltı dünyasındaki nehirde
karşıdan karşıya geçiren, mitolojik denizci
olan Charon'un adı verildi. Charon'un yörüngesinin
dikkatlice gözlenmesinin sonucu ilk kez
Plüton'un kütlesi ve çapı ölçüldü: Dünya'nın
kütlesinin 1//400'ü ve Dünya'nın çapının 1//4'ü .
Dünya'nın yoğunluğunun ancak 1//7'si kadar
olan düşük yoğunluğundan dolayı astronomlar
Plüton'un yapısının Dünya benzeri kayalardan
değil, katı metandan oluştuğuna inanıyorlar.
Gelecekte Uzak-Kızılötesi Astronomisi Stratosfer
Uydusu'nun (Stratospheric Observatory for
Far-Infrared Astronomy-SOFIA) hem Plüton'nun
hem de diğer gezegenlerin atmosferleri
ve yüzey yapıları hakkında belirleyici bilgiler vereceği
düşünülüyor. SOFIA bir uçakla yeryüzünden
15 kilometre yükseğe çıkarılacak. SOFIA'nın ışık
toplama yüzeyi büyük aynaları ve diğer araçları,
gelen ışığı olduça büyük bir duyarlılıkla bileşen
dalga boylarına ayıracak. SOFIA'nın görevlerinden
bir tanesi de Mars'taki minerallerin türlerini
ve yerlerini belirleyerek gezegenin jeolojik tarihini
aydınlatmak.
Acaba Güneşin değişen etkinlik düzeyi gezegenimizi
nasıl etkiledi? Teorik hesaplamalara bakılacak
olursa birkaç milyar yıl önce Güneş şimdikinden
%25 daha sönüktü. Acaba bunun sonucu
olarak Dünya'nın sıcaklığı da daha mı düşüktü?
Yoksa o zamanlar daha mat olan Dünya'nın atmosferi,
Güneşin sıcaklığını daha iyi tutarak bu
düşük sıcaklığı karşılıyor muydu? Güneş'in, oluşumu
sırasında yüzey tabakalarını dışarıya püskürterek
Güneş sistemi içinde her yöne doğru
kuvvetli bir tür rüzgar oluşturduğu konusunda
kanıtlarımız var. Acaba bu kuvvetli 'Güneş rüzgarı'
gezegenler arasındaki tozu süpürmüş ve Dünya'nın
ilkel atmosferinin yapısını değiştirmiş olabilir
mi? İklim nasıl etkilenmiş olabilir? Bu soruların
yanıtlarının çok azı biliniyor. Son yıllarda
bilim adamları iklimin, Dünya'ya çarpan kuyruklu
yıldızların bombardımanı sonucu atmosfere karışan
ve Güneş ışınlarını engelleyen toz bulutları
tarafından da değiştirilmiş olabileceğini ileri sürüyorlar.
Eski olaylara yeni gözlüklerle bakınca değişik
şeyler görünüyor. Bunun en iyi örneği Jüpiter'in
Büyük Kırmızı Lekesi. Üçyüz yıl önce ilk gözlendiğinde
Büyük Kırmızı Leke 32.000 kilometre çapında
--ki bu gezegenin çapının beşte biridir-- kırmızımsı
bir elipsti. Yüzyıllar boyunca astronomlar Büyük
Kırmızı Lekenin gezegenin yüzeyindeki sabit bir
şekil olduğunu düşündüler. Bununla birlikte son
yıllarda Lekenin Jüpiter'in atmosferinde olduğu
anlaşıldı. Sürekli hareket halinde olan bu Leke
altı günde bir kendi çevresinde saat yönünün tersine
bir tur atıyor. 1978'de Voyager'ın gönderdiği
yakın plan fotoğraflar daha da fazla bilgiyi gün
ışığına çıkardı. Leke, hızla dönen gazlar ve sıvılardan
oluşan siklonun bir parçasıdır. Bu çalkantının
ortasında Leke yapısını yüzyıllar boyu nasıl
korumuş olabilir? Yanıt, Berkeley'deki Kaliforniya
Üniversitesi'nde yeni bir bilim dalı olan nonlineer
dinamik ya da 'kaos' teorisi üzerine araştırmalar
yapan teorisyen Philip Marcus'tan geldi.
Her ne kadar düzensiz olaylara ilişkin tüm kavramlar
henüz tam açıklığa kavuşmadıysa da, teori
karmaşanın ortasında mucizevi bir biçimde
kararlılık adalarının bulunabileceğini gösteriyor.
Büyük Kırmızı Leke işte böyle bir yerdir.
Philip Marcus, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'deki
öğrenciliği sırasında kuvvetli bir teorik fizik
eğitimi aldı. Doktorasını da Princeton'da yaptı.
Marcus'un doktora tezi daha çok yıldızların
dış katmanlarında bulunması beklenen çalkantılı
akışkanların davranışıyla ilgiliydi. Bu tür sıvıların
teorisi son derece karmaşık olduğundan, Marcus
ne olup bittiğini tam olarak anlamasına yardım
edecek basitleştirilmiş bir bilgisayar çalkantı
simülasyonu programı geliştirdi. Aynı zamanda
elde ettiği sonuçları çalkantılı akışkanlarla ilgilenen
başka bilim adamlarının deney sonuçları ile
karşılaştırmaya başladı. Aslında bu deneylerin
gerçekleştiği koşullar yıldızlardaki koşullardan
çok farklıdır. 1970'lerin ortalarında Marcus doktora
tezini hazırlarken iki şey oldu. Birincisi,
uzun yıllar çok küçük bir bilim adamları topluluğunun
tekelinde kalan ve marjinal olduğu düşünülen
kaos teorisi bilim gündeminde ilk sıralara
yükseldi. Kaos teorisinin ana özelliklerinden biri,
doğadaki gerçek sistemlerin bilim adamlarının
kullandığı basitleştirilmiş, 'lineer' denklemlerden
çok daha karmaşık olmasıdır. Örneğin; 'non lineer'
etkiler göz önüne alındığında fiziksel bir sistemin
başlangıç koşullarındaki küçük değişmeler,
genelde gözlendiği gibi, bu sistemlerin davranışlarında
büyük değişikliklere yol açabilir. Marcus
bilgisayarla non lineer denklemleri çözdü. İkinci
gelişme, Voyager ve onun çektiği Jüpiter fotoğraflarıydı.
Marcus Jüpiter'in Büyük Kırmızı Leke'sini
incelemek üzere bir bilgisayar programı hazırladı.
Çok geçmeden gelişmiş bilgisayar programları
yardımıyla hızla dönen gaz bulutları içinde
hiç kaybolmayan lekeleriyle birlikte hayali gezegen
atmosferlerinin renkli simülasyonlarını hazırlamaya
başladı. Hala başlangıç aşamalarında olmasına
karşın kaos teorisinin fizikten astronomiye
ve biyolojiye kadar birçok bilim dalına önemli
birleştirici katkıları oldu.
Astronomi ile ilgili olarak çok uzun zamandan
beri sorulan bir soru da şudur: Gezegenlerin birbirleri
üzerindeki sürekli değişen etkileri göz önüne
alındığında Güneş sistemi sonsuza kadar dağılmadan
varolabilecek midir? Onyedinci yüzyılda çekim
teorisi nedeniyle bu problemi inceleyen Isaac
Newton arasıra 'tanrısal düzeltmeler' olmadığı sürece
gezegen yörüngelerindeki 'düzensizliklerin'
gittikçe daha fazla birikeceğini inanıyordu. Bir
yüzyıl sonra Fransız matematikçi ve fizikçisi Pierre-Simon
Laplace uzun matematiksel hesaplamalar
sonucu büyük bir zevkle, tanrısal bir yardım olmadan
da gezegen sisteminin kendisini dengede
tutabileceğini iddia etti. Bu yüzyılın son on yılında
yeni matematiksel analiz yöntemleri ve özel olarak
tasarlanmış bilgisayarlar yardımıyla da bu güç sorunun
yanıtlanmasına çalışıldı. Her ne kadar net
yanıt henüz bilinmiyorsa da Massachusetts Teknoloji
Enstitüsü'nden Jack Wisdom ve diğerleri teorik
hesaplamalar sonucunda Güneş sistemindeki
küçük gezegen ve uyduların ara sıra rastgele hareketler
yapabileceğini, bazen bir süre dengeli ve
düzgün hareket ettikten sonra tekrar düzensiz hareketlerine
dönebileceklerini gösterdiler.
Teorik astronomların uğraştığı bir başka bilmece
olan gezegen çevresinde bulunan halkalardaki
kütle çekim kuvveti, egzotik değilse bile yaşamsal
bir rol oynar. Gezegen çevresinde yörüngede
bulunan küçük parçacıklardan oluşan Satürn'ün
güzel halkaları onyedinci yüzyıldan beri
büyük bir hayranlıkla izlenmektedir. 1970'lerin
sonunda, Uranüs çevresinde de halkalar keşfedildiğinde
bu halkaların dar olduğu ve gezegenden
belli uzaklıklarda yer aldıkları bulundu. Neden?
1980'de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Peter
Goldreich ve Toronto Üniversitesi'nden Scott
Tremaine, Uranüs çevresinde varlıkları daha önce
bilinmeyen birçok uydu bulunduğunu öne sürdüler.
Teorik olarak bu yeni uydular 'çobanlar' gibi
davranarak kütle çekim kuvvetleri yardımıyla yörüngede
bulunan parçacıkları belli bölgelere toplayabilirlerdi.
Daha sonraları Uranüs'e yaklaşan
Voyager uzay aracı teorik olarak sözü edilen bu
uydulardan bazılarını gerçekten buldu. Uyduların
hem kabaca kütleleri hem de bulunmaları gereken
yerler doğru hesaplanmıştı (Aslında teori,
uzay aracı Satürn yakınından geçerken yeni bir
halka ve bu halkanın her iki yanında 'çoban' uydular
keşfettiğinde beklenmedik bir biçimde doğrulanmıştı).
1990'larda gezegen halkaları teorilerimiz
Neptün'ün halkaları tarafından sınanacak.
Şu anda elimizde bu halkalar konusunda çok veri
yok, olanlar da tümüyle açıklanamıyor.
Şekil 3- Voyager uzay aracından çekilmiş olan Satürn'ün
halkalarının fotoğrafı. Farklı tonlar, farklı madde bileşimlerini
gösteriyor.
James Elliot Hakkında Bilgi
James Elliot, 17 Haziran 1943'te Columbus, Ohio'da
doğdu. 1965 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden
fizik diploması aldıktan sonra, 1972 yılında da
Harvard'da astronomi dalında doktorasını bitiren Elliot,
Cornell'de doktora sonrası çalışması yaptı. 1978 yılında
gezegen astronomisi profesörü ve George R. Wallace Astrofizik
Gözlemevi direktörü olarak M.I.T.'ye geri döndü.
Elliot'un araştırmalarındaki temel ilgi alanı, dış gezegenlerin
halkalarını ue atmosferlerini incelemektir. Bu
gezegenler bir yıldızın önünden geçerken yıldızın ışığındaki
değişimleri dikkatle gözleyen Elliot, gezegenin atmosferi
konusunda oldukça önemli bilgiler elde eder. Elliot
ve arkadaşları, 1977 yılında Uranüs'ün halkalarını
ve 1983 yılında da Plüton'un bir atmosferi olduğunu bulmuşlardır.
Elliot şöyle diyor: "Gezegenlere gönderilen
uzay araçları, gezegenler hakkında çok ayrıntılı bilgiler
sağladı. Ama gene de Güneş sistemi hakkındaki pek çok
kritik sorunun yanıtı, Yeryüzünden ya da Yerküre çevresindeki
yörüngelerinden gözlem yapan teleskoplarla bulunabilir.
Acaba Güneş çevresinde dönen bilmediğimiz
cisimler, hatta Plüton'un yörüngesinin dışında başka gezegen
var mı? Başka yıldızların çevresinde gezegenler
olabilir mi? Eğer varsa, bu gezegenlerde yaşam izleri bulabilir
miyiz? Acaba asteroidler, kuyruklu yıldızlar ve
halka sistemleri nasıl oluştu ve evrim geçirdi? Gezegenlerde
iklim değişikliklerine sebep olan şey nedir?
1990'ların yeni teleskop ve detektörleri, bu soruları
yanıtlamamıza yardım edeceklerdir."
Başka Gezegenlerin Araştırılması
Onaltıncı yüzyılın sonlarında İtalyan felsefeci Giordano
Bruno, uzayda sonsuz sayıda gezegen sistemi
bulunduğu ve bu sistemlerin her birinde çok çeşitli
canlıların yaşadığı fikrini tartışmaya açtı. Bu
ve diğer fikirleri nedeniyle Bruno bir kazığa bağlanıp
yakılarak öldürüldü. Ama soru hala yaşıyor:
Acaba evrende başka gezegen sistemleri var mı?
İlk olarak 1980'lerde başka yıldızların çevresinde
madde diskleri bulunduğu yolunda kanıtlar
elde edildi. Ne yazık ki bu gözlemler son derece
zor olduğundan kanıtlar da çok sınırlı kaldı. Bugüne
kadar Güneş'imizden başka bir yıldızın çevresinde
herhangi bir gezegen olup olmadığı konusunda
kesin bir bulgu elde edilemedi. Bununla
birlikte 1990'larda uzaya gönderilecek yeni araçlar,
eğer varsa diğer gezegen sistemlerini bulabilecek.
Uzak gezegenlerin doğrudan saptanması hiç de
kolay değildir. Güneş sistemimizdeki gezegenler
geceleyin Güneş görülmediği için ondan aldıkları
ışığı yansıtmaları nedeniyle kolayca görülürler.
Öte yandan Dünya'dan diğer Güneş sistemlerine
bakıldığında merkezi yıldız hiçbir koşulda gizli
kalmaz. Nasıl bir projektörün ışığı yakınında bulunan
ateş böceğinin ışığını görünmez hale getirirse,
merkezdeki yıldızın kuvvetli ışığı da gezegenlerinkini
bastırarak onları gizler. Buna ek olarak
çok büyük uzaklıklardan yıldız ve çevresindeki
gezegen birbirlerine o kadar yakın görünürler
ki ayırdedilmeleri hemen hemen olanaksızdır.
Neyse ki gezegenleri bulmanın başka yolları da
var. Jüpiter boyutlarında ve daha büyük olan gezegenlerin
kendileri de ışınım yayarlar. Kızılötesi
dalga boylarında yayılan bu ışınımın kaynağı, gezegenlerin
çok yavaş gerçekleşen büzülmeleri ve
çekimsel enerjinin serbest kalmasıdır. Yıldızlar
ise enerjilerinin çok küçük bir bölümünü kızılötesi
ışınım olarak yayarlar. Dolayısıyla bu dalgaboylarında
gezegenleri yakınlarındaki yıldızlardan
ayırdetmek daha kolaydır.
Şekil 4- Dünya'dan yaklaşık altmış ışık yılı uzakta olan
Beta Pictoris yıldızının görünür ışıkla çekilmiş bir fotoğrafı.
Merkezdeki şişkin bölge çeuresindeki disk, yıldız çevresinde
yörüngede dönmekte olan katı maddeden oluşmuştur.
Henüz biçimlenmekte olan bir gezegen sistemine benzemektedir.
Disk, kuvvetli kızılötesi ışınım yaymaktadır. Fotoğraf
üzerine çizilmiş olan iki çember, öneri halindeki SIRTF ve
SOFIA araçlarıyla elde edilebilecek açısal çözümleme ya da
'ışın demeti boyutları'nı gösteriyor. Bu araçlarla diskin çok
daha ayrıntılı görüntülerini elde etmek mümkün olacak.
Önerilen Kızılötesi Uzay Teleskobu, Jüpiter boyutlarında
bir gezegeni Güneş'e en yakın yıldız
olan Alpha Centauri uzaklığından --ki bu yaklaşık
40 trilyon kilometredir-- saptayabilecektir. Daha
büyük uzaklıklarda gezegeni yıldızdan ayırdedebilmek
için birbirlerine olan uzaklığın daha büyük
olması gereklidir.
Uzaydaki uzaklıklar çok büyük olduğundan
astronomlar, kozmik uzaklıkları kilometre yerine
ışık yılı olarak ölçmeyi tercih ederler. Bir ışık yılı,
ışığın bir yılda aldığı yoldur ki bu da yaklaşık olarak
10 trilyon kilometreye eşittir. Bu birimle söylemek
gerekirse, Alpha Centauri dört ışık yılı
uzaktadır. Kızılötesi Uzay Teleskobu yüz ışık yılı
uzaktan, merkezi yıldıza olan uzaklığı Jüpiter-Güneş
uzaklığının yirmi katı olmak kaydıyla, Jüpiter'den
on kat daha büyük kütleli bir gezegenden
kaynaklanan kızılötesi ışınımı algılayabilecektir.
Yıldızlarla gezegenler arasında böylesine
büyük uzaklıklar gerçekten bulunabilir ve yüz
ışık yılından daha yakın olup incelenebilecek binlerce
yıldız vardır. Ne yazık ki Yerküre boyutlarında
bir gezegen yeterli kızılötesi ışınım yaymadığından
yakın bir gelecekte saptanması olasılığı
hemen hemen yok gibi.
Gezegen araştırmalarında kullanılan dolaylı bir
yöntem daha vardır. Bir gezegen sisteminin merkezi
yıldızı, çevresinde dönen gezegenlerden kaynaklanan
kütle çekim kuvvetlerinin değişmesi nedeniyle
hafifçe 'yalpalar'. Bu yalpalamanın genliği çok
küçüktür. Örneğin Jüpiter'in çekim gücü, Güneş'in,
çapı 1.5 milyon kilometre olan bir çember üzerinde
hareket etmesine neden olur; ki bu büyüklük Güneş'in
kendi çapına eşittir. Yaklaşık dört ışık yılı
olan Alpha Centauri'nin uzaklığında, konumdaki
bu kayma bir derecenin milyonda biri kadar bir açısal
kaymaya neden olacaktır. Başka bir deyişle 400
kilometre uzaklıktan görülen madeni bir paranın
çapı kadar bir kayma söz konusudur. Yerkürenin
atmosferi gelen ışığı dağıtarak yıldız görüntülerinin
bulanıklaşmasına neden olduğundan yerden
gözlem yapılan optik teleskoplarla bir yıldızın konumundaki
bu kadar küçük kaymaları ölçmek olanaksızdır.
1990 yılında Yerküre çevresinde bir yörüngeye
yerleştirilen Hubble Uzay Teleskobu ise
atmosferin dışındadır. Hubble'ın açısal ayırma gücünün,
çevrelerinde gezegen bulunan yıldızların
yalpalamalarını on ya da yirmi ışık yılı uzaklıktan
algılamaya yeteceği, dolayısıyla da teleskobun bir
düzine kadar gezegen sistemi adayını kapsamlı bir
biçimde inceleyebileceği düşünülüyor.
Önümüzdeki onbeş-yirmi yılda devreye girmesi
beklenen yeni eşgüdümlü uzay teleskop sistemleri
daha da iyisini yapabilecek. Bu sistemler, çok küçük
farklarla ayrı yönlerden gelen ışık dalgaları
arasındaki değişen örtüşme miktarlarını ölçerek
kaynağın konumunu çok duyarlı bir biçimde saptayabiliyorlar.
Şu anda geliştirilme aşamasında
olan böylesi teleskopların gezegen sistemlerinin
varlığını 300 ışık yılı uzaktan saptayabilecekleri
sanılıyor. Yeryüzünde çalışır duruma gelmeleri on
yıldan daha yakın olan eşgüdümlü teleskopların
da şu anda çalışan optik teleskopların açısal çözünüm
gücünü arttırmaları bekleniyor. Uzun vadede,
astronomlar eşgüdüm altında çalışan teleskopları
Ay yüzeyine yerleştirmeyi planlıyorlar.
Çevresinde gezegen sistemi bulunan yıldızların,
gezegenlerinin çekimsel etkilerinin sonucu
olarak yaptıkları hareketler Doppler kayması adı
verilen bir etki yoluyla saptanabilir. Ses ve ışık
dalgalarının dalgaboyları kaynak ve gözlemcinin
göreceli hareketleri nedeniyle değişikliğe uğrar.
Sesin dalgaboyundaki bu değişme tizliğinin değişmesiyle
kendini gösterir. Yaklaşmakta olan bir
trenin düdüğünün sesi, aynı tren durmakta iken
çaldığı düdüğün sesinden daha tizdir, bu tren
uzaklaşırken ise düdüğünün sesini daha pes (kalın)
olarak algılarız. Işıkta ise tizlik ölçüsünün
karşılığı renktir. Gözlemciye doğru hareket halinde
olan bir kaynaktan yayılan ışığın dalgaboyu
daha kısa dalgaboylarına, yani tayfın mavi ucuna
doğru kayar. Gözlemciden uzaklaşan bir kaynaktan
yayılan ışığın dalgaboyu ise daha uzun dalgaboylarına
yani kırmızıya kayar. Çevresinde gezegen
sistemi bulunduran bir yıldız, gezegenlerin
çekimsel etkisi nedeniyle yalpalama türü bir hareket
yaparken Dünya'ya yaklaşmakta olduğu sırada
ışığı maviye, uzaklaşmakta olduğu sırada da
kırmızıya kayar. Saniyede birkaç yüz metre hıza
karşılık gelen bu kaymalar çok küçük olmakla
birlikte şu anda geliştirilmekte olan araçlarla ölçülebilir.
Bu araçların tayfsal çözüm gücü adı verilen
duyarlı renk ölçme yetenekleri oldukça yüksektir.
Oluşum halindeki gezegenler, genç yıldızların
çevresindeki gaz diskleri incelenerek ortaya çıkarılabilir.
Kızılötesi Astronomi Uydusu (IRAS) bununla
bağlantılı olarak yıldızların çevresindeki
yörüngelerinde dönen, kızılötesi ve radyo dalgaboylarında
ışınım yapan parçacık diskleri buldu.
Bununla birlikte IRAS'ın açısal çözüm gücü yetersiz
olduğundan bu disklerin ayrıntıları incelenemedi.
Gezegen oluşturan disklerin boyutlarının
Güneş sistemimizin boyutlarından --yaklaşık olarak
bir ışık yılının binde biri-- daha büyük olmadığına
ve en yakın gezegen oluşum bölgesinin 300
ışık yılı uzakta olduğuna inanılıyor.
Bu sayılar tüm bir gaz diskinin Dünya'dan gözlenebilecek
açısal çapının 0.0002 derece civarında
olabileceği anlamına geliyor ki bu da beş kilometre
uzaktan bir madeni paranın görüldüğü açısal
çap demektir.
Bununla birlikte bu çok küçük boyutlar bile
önümüzdeki on-onbeş yılda algılanabilir hale gelebilir.
Radyo dalgaboylarında gözlem yapacak
olan, öneri halindeki Milimetre Dalgaboyu Gözlemcisi
0.00003 derece kadar küçük ayrıntıları algılayabilecek
yetenekte olacak. Gene öneri halindeki
Kızılötesi Uzay Teleskobu (SIRTF) da gezegen
oluşum disklerinin araştırılmasında temel bir
astronomi aracı olacak. Bu yeni kızılötesi teleskobun
açısal çözüm gücü, atası sayılabilecek
IRAS'tan on kat daha iyi olacak ki bu da 0.0002
derece kadar küçük ayrıntıların seçilmesi anlamına
geliyor. Kızılötesi Uzay Teleskobunun duyarlılığı
da IRAS'tan bin-milyon kat daha fazla olacak.
Dolayısıyla da bin-milyon kat daha zayıf kozmik
ışınımları algılayabilecek (Duyarlılık açısından
SIRTF ile IRAS arasındaki fark, büyük optik Hale
teleskobu ile çıplak göz arasındaki farka eşittir).
Gezegen oluşum disklerinin yaydığı kızılötesi
ışınımı incelemek yoluyla SIRTF bu disklerin sıcaklığını,
yoğunluğunu ve yapısını saptayabilir ki
bunlar da gezegenlerin oluşumu konusunda son
derece önemli bilgilerdir. Belki de en önemlisi
sürprizler olacak. Astronomi tarihine bakıldığında
yeni gözlem araçlarının duyarlılığındaki sıçramalı
gelişmelerin çoğu zaman tahmin bile edilemeyen
keşiflere yol açtığı görülür.
Beş ton ağırlığında ve yaklaşık beş metre boyundaki
SIRTF, uzaya gönderilerek hemen hemen
sekiz Dünya çapı yüksekliğindeki bir yörüngeye
yerleştirilecek. Yörüngedeki SIRTF, atmosferden
geçemeyen ışınımı algılayabilecek. Yörünge
çapı da büyük olması ve Dünya'ya olan uzaklığı
nedeniyle de Dünya'mız uydunun görüş açısını
hemen hemen hiç engellemeyecek. SIRTF'nin fırlatılmasından
önce Avrupa Uzay Ajansı, özellikleri
IRAS ve SIRTF arasında olan Kızılötesi Uydu
Gözlemevi'ni yörüngeye yerleştirecek. Böylece
uzaydaki kızılötesi ışınım konusundaki bilgilerimizin
daha da netleşeceği tahmin ediliyor.
Yeryüzünden gözlem yapacak yeni kuşak optik
teleskopların açısal çözümleme güçlerinin de, gezegen
oluşum disklerini ve çok küçük açısal boyutlara
sahip diğer cisimleri inceleyebilecek ölçüde
arttırılmaları gerekiyor. Bu öneri halindeki yeni
teleskoplardan biri de Hawaii Adası'ndaki sönmüş
bir volkan olan Mauna Kea'nın zirvesine yerleştirilecek
olan 8 metrelik Kızılötesi Teleskobudur.
Şekil 5- Dünya çevresindeki yörüngesinde dönecek olan
kızılötesi ışınıma duyarlı Uzay Kızılötesi Teleskobu'nun
(SIRTF) hayali görüntüsü.
1990'lar için planlanan bu teleskop (IRO) pek
çok bakımdan öncülük yapacaktır. İlk olarak IRO
görünür ışığa olduğu kadar kızılötesi ışınıma da
duyarlı olacaktır. Her ne kadar yerkürenin atmosferi
kızılötesi ışınımın bazı dalga boylarını soğurmaktaysa
da bir bölümüne de geçirgendir. Yer
yüzeyine ulaşan bu kızılötesi ışınım, IRO ile gözlenebilecektir.
1970'ten bu yana yapılan pek çok
optik teleskop aynı zamanda kızılötesi ışınımı da
algılayabilmektedir. Ancak IRO kızılötesine özel
bir biçimde adapte edilecek ve bu ışınımla ilgili
performansı da çok yüksek olacaktır. İkincisi,
IRO şu anda çalışmakta olan teleskoplardan daha
büyük olacaktır. Bu teleskopların ışık toplayıcı
aynalarının çapı ortalama dört metre civarındadır.
Aynanın çapı iki kat arttırıldığında ışık toplayıcı
alan dört katına çıkacağından teleskop dört
kat daha sönük cisimleri görebilir. 1991 yılında
dünyadaki en büyük kızılötesi teleskop Rusya'nın,
Kafkaslardaki Pastuknov dağında bulunan 6 metre
çapındaki teleskobudur. İkinci büyük, Kaliforniya'nın
Palomar dağındaki Hale teleskobu olup
1949 yılından beri çalışmaktadır. Ayna çapı 5
metredir. Kızılötesi teleskobun ayna çapı ise 8
metre olacaktır. Böylesine büyük bir ışık toplama
gücüne sahip olacak IRO, gezegen oluşum disklerinden
kaynaklanan zayıf ışığı toplayıp bileşen
dalgaboylarına ayırarak diskteki değişik moleküllerin
tanımlanmasını sağlayabilecektir.
Üçüncü olarak, tüm yeni kızılötesi araçlar gibi
IRO'da da yeni geliştirilen kızılötesine duyarlı sistemler
kullanılacaktır. Birkaç yıl öncesine kadar
kızılötesi kameralar insan gözündeki çubuk veya
konik hücrelere benzeyen yalnızca bir algılama
elemanı içeriyordu. İki boyutlu bir sistem ise her
biri önceki algılama elemanlarından on-yüz kat
daha duyarlı elemanların onbinlercesini kapsayan
bir mozayiktir. Bu nedenle yeni iki boyutlu
algılama sistemleri daha önceki algılama elemanlarından
milyonlarca kez daha duyarlıdır.
Son olarak IRO çok yeni bir teknoloji kapsayan
'adapte olabilen optik'le donatılacaktır. Atmosferden
kaynaklanan bozulmaları otomatik olarak
düzeltme yeteneği olan bu optik elemanlarla gök
cisimlerinin son derece temiz görüntülerini almak
mümkün olacaktır. Hava kütlelerinin yer değiştirmeleri
ve sıcaklıktaki değişmeler nedeniyle atmosfer
sürekli olarak hareket halindedir. Bu hareketler
geçen ışığın önce bir yöne, sonra başka
bir yöne bükülmesine neden olduğundan net görüntüler
lekeli ve bulanık bir hale dönüşür. Adapte
olabilen optikte hareketli atmosferin odaklanmayı
dağıtıcı etkisi, teleskop aynasının arkasına
yerleştirilen bir dizi motorlu destek aracılığıyla
dengelenir. Destekler, aynanın yüzeyini bir bilgisayardan
gelen komutlar doğrultusunda saniyenin
yüzde biri kadar zaman aralıklarıyla yeniden
biçimlendirirler. Bilgisayar da komutları bir 'kılavuz
yıldız'ın görüntülerini sürekli olarak inceleyerek
alır. Eğer atmosfer son derece düzgün ve pürüzsüz
ise yıldızın görüntüsü bir ışık noktası biçiminde
olacaktır. Kılavuz yıldızın görüntüsünü
analiz eden bilgisayar, atmosferin bozucu etkilerini
hesaplar ve motorlu desteklere yıldızın görüntüsünü
yeniden odaklayacak biçimde ayna yüzeyini
yeniden biçimlendirme komutları gönderir.
Eğer sürekli hareket halinde olan atmosferi, biçimini
ve odak uzaklığını sürekli olarak değiştiren
bir mercek olarak kabul edersek, adapte olabilen
optik, teleskobun aynasını atmosfer merceğinin
biçimi ile uyumlu olarak değiştirir.
Önümüzdeki on yılda astronomlar, adapte olabilen
optiği IRO'ya olduğu gibi bir dizi büyük optik
teleskoba da uygulayabileceklerini düşünüyorlar.
IRO gibi bu yeni teleskoplar da 8-10.5 metrelik
ayna çaplarıyla şu andaki teleskoplardan daha
büyük olacaklar. Bu teleskoplardan ilki olan 10
metre ayna çaplı Keck teleskobu Hawaii'de inşa
edildi ve 1992 yılında çalışmaya başladı. Bir Avrupa
Konsorsiyumu Çok Büyük Teleskop adı verilen
ve dört tane sekiz metre çapında teleskoptan
oluşan bir kompleksi Şili'de çalıştırmaya başlayacak.
Yeni inşa edilen sekiz metrelik ve on metrelik
teleskoplar, görüntülerdeki 3 çarpı 10 üzeri eksi 5 derece
büyüklüğündeki ayrıntıları görebilecek. Bu sayı otuz
kilometre uzaklıktan görülen madeni bir paranın
açısal çapını ifade ediyor. Başarılı olduğu takdirde
adapte olabilen optik uzay koşullarını çok daha
düşük bir maliyetle astronominin hizmetine sunabilecek.
Açısal ve tayfsal çözüm gücünden defalarca söz
ettik. Gerçekte astronomi araçlarının değerlendirildiği
pek çok kriter var: Gelen ışığın ne oranda
toplanabildiğini ve zayıf ışığa tepkiyi ölçen duyarlılık,
görüntüdeki ayrıntıların ne kadar seçilebildiğini
ölçen açısal ayırma gücü ve gelen ışığın
hangi oranda bileşen dalgaboylarına ayrılabildiğini
ölçen tayfsal ayırma gücü. Gözlemsel astronomlar
için bu sınıflardaki araçların en kalitelileri
gereklidir. Teorik astronomların gereksinme
duyduğu araçlar ise bir bilgisayar, bir miktar kağıt
ve kalem ile bir çöp kutusundan oluşur.
Dünya Dışı Yaşamın Araştırılması
Evrende yalnız mıyız? Bundan daha derin anlamı
olan pek az soru vardır. Diğer yaşam biçimleriyle
bir temas, evrendeki yaşamın farklı başlangıçları
ve farklı dönemeçleri arasındaki milyarlarca
yıllık boşluğu dolduracaktır. Dünya dışı
bir temas evrendeki yerimize bakış açımızı sonsuza
dek değiştirecektir.
Son derece sıradan bir yıldızın çevresinde dönen
yine sıradan bir gezegen üzerinde yaşadığımızı
anlayacak ölçüde evrim geçirmemiz için 4.5
milyar yıl geçmesi gerekti. Kızılötesi Astronomi
Uydusu, olası başka gezegen sistemleri konusunda
ipuçları buldu. Ve uzay, bildiğimiz kadarıyla
yaşam için gerekli olan karbon temelli organik
madde bakımından oldukça zengin. Radyo teleskoplar
yardımıyla uzayda birbirinden farklı yüz
kadar organik bileşik bulduk. Yeryüzüne düşen
meteoritlerin getirdiği organik çamura dokunduk.
Parçaların bazıları hala düştükleri yerde duruyor.
Dünya'da olmuş olan şeyler başka yerlerde de olabilirdi.
Yıllar boyu astronomlar nedense dünya dışı yaşamla
haberleşmenin elektromanyetik dalgalarla,
özellikle de radyo dalgalarıyla gerçekleşeceğini
varsaymışlardır. Bizim kuşağımız bu tür bir haberleşmeyi
gerçekleştirebilecek ilk kuşak. Dünya
dışı kaynaklı ve zeki yaratıklarca yapılacağı varsayılan
radyo yayınları için ilk araştırma, o yıllarda
Batı Virginia'daki Ulusal Radyo Astronomi
Gözlemevi'nde çalışan Frank Drake tarafından
1960 yılında gerçekleştirildi. Bu çalışma sırasında
Drake anteninin 'kulaklarını' iki yakın yıldıza çevirerek
iki ay boyunca dinledi. O zamandan bu
yana, çoğu diğer amaçlarla kullanılan radyo teleskoplarının
ucuz ve basit kopyaları olan araçlarla,
elli kadar araştırma yapıldı. Geçtiğimiz yıllarda,
son derece duyarlı araçlarla yalnızca uzaydan gelmeleri
olası zeka ürünü sinyalleri dinlemeye yönelik
sürekli bir araştırmanın temelleri atıldı.
Aradığımız şey, uzayda tek bir yönden gelen dar
dalgaboyu bantlı bir radyo yayını. Eğer böyle bir
'sinyal' bulunabilirse, bir takım kodlanmış mesajlar
arayacak ve çözmeye çalışacağız. Bilgisayar
teknolojisi yeni radyo alıcılarının geliştirilmesine
önemli katkılar yaptı. İlk dünya dışı kaynaklı yayın
taramaları yalnızca 1000 radyo kanalını kapsıyordu.
Harvard Üniversitesi'nden Paul Horowitz
tarafından tasarlanan bilgisayar kontrollü
alıcı sistemleri ise 10 milyon kanalı aynı anda
tarayabiliyor. Arkadaşlarımızın hangi kanaldan yayın
yaptıklarını bilmediğimizden mümkün olduğunca
çok kanalı aynı anda izlemek bir zorunluluk.
1990'ların sonunda alıcılardaki kanal sayısı
milyara ulaşabilir.
Ekim 1992'de NASA, Arecibo radyo teleskobu
kullanılarak yapılan dünya dışı, zeka ürünü radyo
yayınlarını izlemek üzere bir araştırma başlattı.
:::::::::::::::::
Yıldızların Yaşam Öyküleri
Güneş
Temel eseri olan Principia'da Newton şöyle
yazıyor: 'Güneş'i sabit yıldızlardan biri olarak
kabul edenler' herhangi bir yıldızın parlaklığını
Güneş'in parlaklığı ile karşılaştırarak o yıldızın
uzaklığını bulabilirler. Bu, uzaktaki bir
mumun ışığıyla yanıbaşımızdaki bir mumun
ışığını karşılaştırarak mumun uzaklığını tahmin
etmeye benzer. O zamanlar Newton, en
yakın yıldızlara olan uzaklığın Güneş'imizin
uzaklığının yaklaşık bir milyon katı olması gerektiğini
hesapladı ki sonraki ölçümler bunun
doğruluğunu gösterdi.
Newton'un öne sürdüğü bu fikirde diğer yıldızların
da tıpkı bizim Güneş'imiz gibi Güneşler
olduğu düşüncesi gizlidir. Bu, kabaca doğrudur.
Gerçekten bazı yıldızlar Güneş'e çok benzer ve
onun özelliklerinin hemen tamamını paylaşır.
Bu nedenle Güneş'i inceleyerek yıldızlar konusunda
pek çok şey öğrenebiliriz.
Yeryüzündeki ısı ve ışığın kaynağı tarih boyunca
insanlığın çok ilgisini çekmiştir. Ondokuzuncu
yüzyılda bilim adamları Güneş'in
enerjisini, sanki gökyüzünde kömür yakan dev
bir fırın gibi kimyasal tepkimeler sonucu sağladığını
düşünüyorlardı. Sonradan, eğer bu enerjinin
kaynağı kimyasal olsaydı, yakıtın ancak
1000 yıl yetebileceği ortaya çıktı. Daha iyi bir
öneri olarak çekim enerjisi ortaya atıldı. Nasıl
büyükbabalarımızın saatleri yavaş yavaş aşağıya
doğru inen bir ağırlığın verdiği enerjiyle
çalışıyorsa, Güneş de kütlesinin yavaş yavaş
büzülmesi sonucu serbest kalan enerjiyi yayıyordu.
Ama bu sürecin de ancak 100 milyon yıl
ısı ve ışık üretebileceği bulundu. Bu rakam da
Yerküre ve Güneş Sistemi'nin yaşı olarak kabul
edilen 4.5 milyar yılın yanında çok küçük
kalıyordu. Bu ikilemin farkına varan İngiliz
astronom Arthur Eddington 1920'de Güneş ve
diğer yıldızların enerjilerini nükleer tepkimelerle
ürettiğini öne sürdü. Güneş'in en sıcak ve
en yoğun bölgesi olan merkezinde oluşacak
nükleer tepkimeler milyarlarca yıl boyunca yetecek
enerjiyi sağlayabilirdi.
Güneş, yarıçapı yaklaşık bir buçuk milyon kilometre
olan büyük ve sıcak bir gaz topudur.
Modern teoriye göre Güneş'in merkezindeki yoğunluk
suyun yoğunluğunun yaklaşık yüz katı,
sıcaklık ise yaklaşık 15 milyon derece civarındadır.
Atom-altı parçacıkların biraraya gelip kaynaşarak
nükleer enerjiyi açığa çıkarabilmeleri
için bu tür yüksek sıcaklıklar gereklidir. Serbest
kalan enerji başlıca iki şey yapar. Birincisi, Güneş'in
içinde sıcaklığı yüksek tutarak dışarıdan
içeriye doğru bir etki yapan kütle çekim kuvvetine
direnmeye yetecek bir basınç yaratır (Böyle
bir basınç olmazsa, Güneş kendi ağırlığı altında
çöker). İkincisi, açığa çıkan enerji ışınıma dönüşerek
önce Güneş'in yüzeyine doğru hareket
eder, oradan da uzaya yayılır. Güneş'in enerjisinin
bir bölümü yüzeyi hareketlendirip karıştırarak
çok yüksek enerjili parçacıklar, manyetik
alanlar ve taç (corona) adı verilen yüksek sıcaklığa
sahip bir atmosfer yaratır.
Güneş tacı astronomları şaşırtıyor. Güneş tutulmaları
sırasında Güneş'ten fışkıran uzantılardan
oluşan parlak bir taç görünümüne bürünen
taçküre, yüzyıllardan beri gözleniyor. Ama
neden bu kadar sıcak? Enerjisini nereden alıyor?
Güneş'in içindeki sıcaklık, merkezdeki 15
milyon dereceden yavaş yavaş yüzeyde 6000 dereceye
kadar düşer. Güneş'in içindeki kütle çekim
kuvveti ve iç basınç arasındaki denge, Güneş'in
ışınım gücü ve boyutları düşünüldüğünde
anlaşılabilir sıcaklıklardır. Ama Güneş maddesinin
sıcaklığının yüzeyde 6000 dereceye kadar
düştükten sonra yüzeyin hemen dışında yeniden
büyük bir hızla ısınarak bir kaç milyon dereceye
ulaşmasının ve uzaya yayılarak tacı oluşturmasının
görünürde hiçbir nedeni bulunmuyor.
Güneş tacının enerji girdisi ile ilgili ilk ipuçları,
uzaydan yapılan morötesi gözlemlerden geldi.
Bu gözlemlerle her ne kadar Güneş'in yüzeyinde
gerektiği kadar küçük bölgeler --belki seksen kilometre
çapında-- gözlenemediyse de uzay gözlemleri
ile taçkürede çok büyük sayıda gaz fışkırmaları
ve patlamalar saptandı. Astronomlar, güçlü
manyetik alanların kopup yeniden birleşerek bir
şekilde Güneş atmosferine enerji sağladığını düşünüyorlar.
Ama ayrıntılar henüz çok açık değil.
Örneğin, manyetik alanlar enerjilerini nereden
alıyorlar? İlk kez 1851'de Alman eczacı ve amatör
astronom Heinrich Schwabe tarafından bulunan
onbir yıllık Güneş etkinlik çevriminde manyetik
alanların rolü nedir?
Taçküre, Güneş'in çoğu yüksek enerjili etkinliklerinde
merkezi bir rol üstlenir. Yüksek sıcaklıktaki
Güneş tacı, X-ışınları ve Güneş rüzgarı
adı verilen yüksek enerjili parçacıklar yayar.
Yerküre'nin yörüngesi yakınlarında Güneş
rüzgarının hızı saniyede 500 kilometre civarındadır.
Sıcak taçküre, sürekli bir biçimde Güneş
rüzgarı yaymasının yanısıra ara sıra Güneş parlamaları
adı verilen şiddetli enerji patlamaları
gösterir. Güneş yüzeyinin ancak binde birini
kaplayan Güneş parlaması, morötesi ve x-ışınlarında
Güneş'in geri kalan bölümünün tamamından
çok daha parlak olabilir. Bununla ilişkili bir
olay da ilk kez 1600'lerde Galileo tarafından bulunan
Güneş lekeleridir. Güneş lekelerinin büyüklüğü
1500 kilometreden 50000 kilometreye
kadar değişir. Tek tek bakılacak olursa, Güneş
lekelerinin ömürleri birkaç saatle birkaç ay arasındadır.
Güneş lekelerinin toplam sayısı, taçküre
ve Güneş rüzgarı arasında yakın bir ilişki
vardır ve bunlar zamanla değişen olaylardır.
Güneş lekelerinin sayısı az olduğunda taçküre
Güneş ekvatorunda daha şişkin, kutuplarda ise
çok basıktır. Leke sayısı arttığında ise taçküre
çok daha simetrik bir görünüm alır.
Kimi bilim adamları Güneş etkinliğinin değişiminin
Dünya'mızın iklimini etkilediğini düşünüyorlarsa
da aradaki ilişki henüz tam anlaşılmış
değil. Örneğin, tarihsel kayıtlar 1645-1715
yılları arasında Güneş lekesi sayısı ve buna bağlı
etkinliklerin normalin çok altında olduğunu
gösteriyor. Bu olgu, 1890 yılında Alman astronom
Gustav Sporer ve İngiliz astronom Edward
Maunder'in dikkatini çekmiş. 'Maunder minimum'
adı verilen bu düşük Güneş etkinliği sırasında
Avrupa'daki sıcaklıkların olağandışı düşük
olduğu biliniyor. Eğer Güneş etkinliği gerçekten
Dünya'nın iklimini etkiliyorsa, bu konuda
öğreneceğimiz daha çok şey var demektir.
Son yirmi yılda X-ışın detektörleri ve diğer
araçlar Güneş'le ilgili taçküre, kuvvetli manyetik
alanlar, parlamalar ve yıldız rüzgarı gibi
karmaşık olayların diğer yıldızlarda da bulunduğunu
keşfetti. Bu, astronomlar için de sürpriz oldu.
Belki de taçkürelerin gizi 1990'larda çözülecek.
Astronomlar, Yörüngedeki Güneş Laboratuvarı
(Orbiting Solar Laboratory, OSL) adı verilen
ve tüm zamanını Güneş'i incelemekle geçirecek
olan bir uydu önerisi yaptılar. Bu yeni astronomi
laboratuvarı bir optik teleskop, bir morötesi
teleskop ve bir de X-ışın teleskobu taşıyacak.
OSL'yi Kanarya Adaları'na yerleştirilecek olan
Yerden Gözlem Yapan Büyük Güneş Teleskobu
(The Large Earth Based Solar Telescope, LEST)
tamamlayacak. Güneş yüzeyindeki yapılanmaların
ayrıntılı görüntülerini oluşturabilmek
amacıyla açısal gücü çok yüksek olarak yapılacak
LEST, Güneş'in manyetik alanını OSL'den
daha büyük bir duyarlılıkla ölçebilecek. LEST'in
görevleri arasında, Güneş'in içinde manyetik
alanların enerji taşınmasını nasıl etkilediğini
bulmak ve Güneş'in manyetik alanının üç boyutlu
haritasını çıkartmak da var.
Elimizde Güneş'in iç bölgeleriyle ilgili çok az
doğrudan bilgi var. Gördüğümüz tüm ışık
Güneş'in yüzeyinden geliyor. Bununla birlikte
yüzey, iç kısımlardaki koşullara ilişkin ipuçları
veriyor. Bunların en önemlilerinden biri, gaz
hareketlerini inceleyen ve yepyeni bir araştırma
alanı olan Güneş sismolojisi. Güneş'in içinde
oluşan titreşimler, aynen yeryüzündeki depremler
gibi, yüzeye bilgi taşır. Nasıl depremlerin
şiddeti ve sarsıntıların arasında yer alan zaman
aralıkları Yerküre'nin derinliklerindeki koşullar
konusunda bilgi verirse, Güneş'in yüzeyinde
oluşan gaz titreşimleri de derinliklerindeki yoğunluk,
sıcaklık ve dönüş hızı gibi konularda
bilgi taşır. Örneğin Güneş titreşimlerinin son
zamanlarda yapılan bir analizi, teorik beklentilerin
tersine Güneş'in iç katmanlarının yüzey
katmanlarıyla aynı hızda döndüğünü ortaya çıkararak
Güneş araştırmaları yapan astronomları
şaşırttı. Bununla birlikte Güneş sismolojisinin
çoğu sonuçları teorik öngörüleri doğruluyor.
Bilim adamları kendi teorilerinin deneyler
aracılığıyla doğrulanmasından mutlu olurlar.
Ama aynı bilim adamları teorileriyle deney arasında
bir çelişki yakaladıklarında da genelde
mutlu olur ve heyecanlanırlar.
Güneş sismologları, Güneş'in yüzeyindeki hareketleri
birinci bölümde anlatılan Doppler kayması
yöntemini kullanarak izlerler. Güneş yüzeyi
titreşirken önce Yerküre'ye doğru, sonra ters
yönde, sonra yine Yerküre'ye doğru hareket
eder. Sürüp giden bu hareketlerin izleri çok duyarlı
bir biçimde Güneş'ten yayılan ışığın dalgaboyu
değişimlerinin içinde yer alır. Güneş yüzeyinde
yer alan bazı titreşimler her beş dakikada
bir kendilerini tekrarlarlar. Güneş'in iç yapısının
doğru bir görüntüsünü elde etmek için bu
titreşimleri yıllar boyu bir dakikalık aralıklarla
gözlemek ve ölçmek gerekir. Böylesi uzun dönemli
çalışmalar Dünya'nın çeşitli yerlerinde
konumlanmış birçok gözlemevi gerektirir. Böylece
Güneş'in her zaman en az bir gözlemevinin
görüş açısı içinde kalması sağlanır. Astronomlar
şu anda dünyanın çeşitli yerlerinde en az on
gözlemevinden oluşan ve Küresel Salınım Ağ
Grubu (Global Oscillation Network Group,
GONG) adı verilen bir gözlemevleri ağı inşa etmekteler.
Güneş sismolojisi tekniklerini kullanacak
olan GONG, Güneş yüzeyinde 65000 noktada
aynı anda yüzey salınımlarını ölçebilecek.
Güneş'in iç yapısının daha iyi öğrenilmesi,
astronomları yıllardır uğraştıran bir başka
probleme de çözüm getirebilir. Güneş'in yaydığı
nötrino adı verilen atom altı parçacıkların ölçülen
sayısı öngörülen sayının çok altındadır. Nötrinolar
elektriksel olarak yüksüz (nötr) olup diğer
parçacıklarla çok zayıf bir biçimde etkileşir.
Fizikçiler yıllarca nötrinoların kütlesiz, elektromanyetik
ışınım gibi saf enerji olduğunu düşündüler.
Bununla birlikte kütlesi de dahil olmak
üzere nötrinonun özellikleri deneysel olarak pek
iyi saptanamadı.
Teorik olarak nötrinolar Güneş'in merkezinde
sürüp giden nükleer tepkimeler sırasında üretiliyor
olmalılar. Nötrinoların üretim hızı, İleri
Araştırmalar Enstitüsü'nden John Bahcall tarafından
çekirdek fiziğinin en iyi teorileri ve Güneş'in
içindeki sıcaklık ve yoğunluk koşulları
konusundaki bilgiler kullanılarak çok dikkatli
bir biçimde hesaplandı. Nötrinolar çevredeki
maddeyle çok zayıf bir biçimde etkileştiklerinden
Güneş'in merkezinde üretilen hemen hemen
her nötrino Güneş yüzeyinden uzaya kaçıyor
olmalı. Bu nedenle de teoriyi gözlemlerle
karşılaştırmak muhtemelen son derece basit
olacaktır.
Şekil 6- Güneş'in sismolojik görüntüsü. Farklı tonlar, bakış
doğrultumuz boyunca Güneş'in yüzey tabakalarının
farklı hızlarını gösteriyor. Güneş merkezinin hızı yaklaşık
olarak sıfırdır. Güneş merkezininkinden daha açık tonlar,
bize doğru hareket eden bölgeleri, daha koyu tonlar ise bizden
uzağa doğru hareket eden bölgeleri gösteriyor. Kırçıllı
görüntüden, Güneş'in yüzeyi titreşirken birbirine yakın
noktaların farklı hızlara sahip olduğu anlaşılıyor.
Pennsylvania Üniversitesi'nde yirmi yıldır
süren bir deney sonucunda Güneş'ten yayılan
nötrinoları sayan Raymond Davis ve arkadaşları,
sayılan nötrinoların öngörülen sayının yalnızca
üçte biri olduğunu buldular. Bu fark son
yıllarda Japonya'da yapılan bir deneyle de doğrulandı.
Dolayısıyla da ciddi bir problem oluşturuyor.
Ya Güneş'in içindeki koşullar bizim düşündüğümüzden
farklı, ya da nötrino üretildikten
sonra yapısını değiştirebilen ve böylece yakalanıp
sayılmaktan kurtulabilen bir özelliğe
sahip. Birinci açıklama, eğer doğruysa, yıldızların
yapısı konusundaki tüm teorilerimizi değiştirebilir.
İkinci açıklama ise atom altı parçacıklara
bakışımızı yenilememizi gerektirebilir.
1990'lar için planlanan ve Güneş nötrinolarını
izlemeyi amaçlayan bir dizi yeni deney gündemde:
Rus-Amerikalı bilim adamları arasında Rus-Amerikan
Galyum Deneyi adı verilen bir işbirliği,
eski Sovyetler Birliği'nin Baksan Laboratuvarı'nda
yürütülecek. İtalya'nın Gran Sasso Laboratuvarı
ve Sudbury Nötrino Gözlemevi'nde ise
Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve İngiltere
işbirliği var. Bu yeni deneylerin eskilerden farkı
Güneş'in her yerinde üretilmiş olabilecek her düzeyde
nötrino enerjisine duyarlı olmaları. Bunun
ötesinde Sudbury Nötrino Gözlemevi'nde nötrinonun
her biçimi saptanabilecek. Nötrinolar biçim
değiştirse bile bu yeni nesil sayaçlara yakalanmaktan
kurtulamayacaklar.
Yıldızların Oluşumu
Bir yıldızın oluşumu için iki şey gereklidir:
Madde ve maddeyi yüksek yoğunluklara erişinceye
dek sıkıştıracak bir mekanizma. Madde,
uzayda oldukça boldur. Uzaydaki madde, hemen
hemen tümüyle çok küçük miktarlarda diğer
elementler ve küçük toz parçacıklarıyla karışmış
durumda bulunan hidrojen gazından
oluşmaktadır. Bazı bölgelerde gaz düzgün bir
biçimde dağılmış durumda bulunurken diğer
bazı bölgelerde yoğunlaşmalar gösterir. Maddenin
toplandığı yerde kütle çekimi de daha kuvvetlidir,
bu nedenle de gaz kendi kendini daha
da sıkıştırarak yüksek yoğunluklara ulaşabilir.
Sonuçta kütle çekim kuvveti tek başına gazı yoğunlaştırmanın
bir mekanizması olabilir. Yoğun,
yeni doğmuş bir yıldız çekirdeğinin çapı bir
ışık yılının yarısından daha küçüktür. Ama bu
boyut bile tam oluşmuş bir yıldızın boyutlarından
milyonlarca kat daha büyüktür. Kütle çekimi
ile birleşen başka birçok kuvvet, bu ilkel yıldız
çekirdeğinin davranışını belirler. Tipik olarak
gaz bulutu kendi çevresinde dönmekte olup
manyetik kuvvetler tarafından gittikçe daha
fazla sıkıştırılır. Bu faktörlerin etkileşiminden
doğan etkiler henüz tam olarak anlaşılamamıştır.
Bulutun içinde büzülme ve çökmeye karşı
koyan ısı ve basınç vardır. İçeriye doğru etki
eden kütle çekim kuvveti yeterince büyük olduğunda
bulut büzülmeye ve kendi merkezine doğru
çökmeye devam eder. Bu da açığa çıkan çekim
enerjisi nedeniyle ısı üretimine neden olur
(Açığa çıkan ısı kızılötesi ışınım biçimine
dönüşür). Büzülen gaz bulutunun yoğunluğu ve
sıcaklığı artar. Dönen bir bulutta merkez etrafında
Güneş sistemi boyutlarında bir gaz ve toz
diski oluşabilir. Sonuçta kaçınılmaz olarak merkezdeki
sıcaklık 10 milyon dereceyi bulur. Bu sıcaklıkta
nükleer tepkimeler başlar ve bulut bir
yıldıza dönüşür.
Yıldızların kütleleri Güneş kütlesinin onda
biri kadar küçük olabileceği gibi yüz katı kadar
büyük de olabilir. Daha küçük kütleler hiçbir
zaman sıcaklıklarını nükleer tepkimeleri başlatacak
ölçüde yükseltemezler, daha büyük kütleler
ise kendi ışınımlarının dışa doğru etkiyen
basıncı ile dağılırlar. Bir yıldızın yukarıda anlatıldığı
gibi doğumu için gereken süre yıldızın
kütlesi ile değişir. Teoriye göre Güneş'imizin doğumu
için 10 milyon yıl gerekmiş olmalı. Güneş
kütlesinin onda birine sahip bir yıldızın doğum
süreci 100 milyon yıl, yüz katına sahip bir yıldızınki
ise yalnızca 10000 yıl sürer.
1980'lerde Kızılötesi Astronomi Uydusu (Infrared
Astronomy Satellite, IRAS) oluşum sürecinde
on binlerce yıldız bulduğunda bu teori de
bir anlamda desteklenmiş oldu. IRAS, kendilerini
çevreleyen gaz içine gömülmüş durumda, büzülmelerinin
ilk aşamalarında olan ve nükleer
tepkimelerin henüz başlamadığı yıldız çekirdekleri
buldu. Yıldız oluşum teorimiz bir başka desteğini
de 1980'lerde radyo teleskoplar beklenmedik
bir keşif yaptığında buldu: Oluşum halindeki
bir yıldız civarında ters yönlere doğru fışkıran
iki gaz sütunu. Teoriciler bu gaz sütunlarının
genç bir yıldız çevresinde bulunması olası
bir gezegen-oluşturan diskten kaynaklanmakta
olabileceğini ileri sürdüler. Bununla birlikte 'jet'
adı verilen bu gaz sütunlarının kaynağı ve rolü
hala tam olarak anlaşılmış değil.
Yıldız oluşturan bulutları bu kadar uzun süre
daha fazla büzülmeden tutan şey nedir? Yeni bir
yıldızın kütlesini ve her boyuttaki yıldızların sayısını
ne belirler? Genç yıldızların çevresinde çoğu
zaman bulunan gaz disklerinin rolü nedir?
Yıldız oluşurken içeri ve dışarı doğru akan gaz
nasıl bir işlev görür? Tüm bu soruların yanıtını
bulabilmek için ayrıntılı teorik hesaplamaların
sürdürülmesi ve yeni astronomi araçlarının geliştirilmesi
gerekir. Bu yeni araçlar 3 çarpı 10 üzeri eksi 5 dereceden
daha yakın gaz kümelenmeleri ve iplikçikleri
ayırdedebilmeli ve saniyede 0.15 kilometrelik gaz
hızlarını ölçebilmek için yüzde 5 çarpı 10 üzeri eksi 5 kadar
küçük dalgaboyu kaymalarına duyarlı olmalıdır.
Yıldız oluşumu, görülür ışığın giremediği yoğun
gaz bulutları içinde sürüp gittiğinden ipuçları
radyo dalgaları ve kızılötesi ışınımda aranmalıdır.
1990'lar için planlanan ve tüm bu gereklilikleri
karşılayan uzay araçları şunlardır: Uzay Kızılötesi
Teleskobu (Space Infrared Telescope Facility,
SIRTF), Kızılötesi Astronomi İçin Stratosfer
Gözlemevi (Stratospheric Observatory for Infrared
Astronomy, SOFIA), Ayarlanmış Kızılötesi
Teleskobu (the Infrared Optimized Telescope, IRO),
Milimetrik Dizge (Millimeter Array, MMO),
Milimetre Altı Dalgaboyu Teleskop Dizgesi (Submillimeter
Wavelength Telescope Array ve Batı
Virginia'daki Green Bank'ta yer alan Green Bank
Teleskobu (GBT). Bu teleskoplardan her birinin
konunun araştırılmasına kendine özgü ve önemli
katkıları olacaktır. SIRTF Dünya'mızın atmosferine
giremeyen dalga boylarını gözleyecektir. SOFIA
gezegen oluşturan disklerdeki koşulların habercisi
olan bazı atom ve moleküllerin yaydığı ışınımı
inceleyecektir. MMA ve IRO ise gezegen
oluşturan diskler ve bu disklerden fışkıran gaz
akımlarını incelemek amacıyla yüksek ayırma
güçlü çalışmalar yapacaklardır.
Örneğin MMO her biri aşağı yukarı sekiz
metre çapında kırk farklı radyo teleskop çanağından
oluşmaktadır. Bu teleskoplar elektronik
olarak birbirine bağlı olacak ve böylece tek bir
dev teleskop gibi davranabileceklerdir. Birbirinden
2 çarpı 10 çarpı 5 derece açısal uzaklıktaki iki cismi
ayırdedebilcek olan MMA, adını duyarlı olduğu
rayo dalgalarının dalga boylarından (1 milimetreden
10 milimetreye kadar) almaktadır.
Şekil 7- Radyo dalgalarına duyarlı olacak olan, öneri halindeki
Milimetre Dalgaboyu Gözlemcisi'nin (MMA) hayali görüntüsü.
Bu dalgaboyu aralığında MMA'nın açısal
çözümleme gücü, Dünya'daki tüm teleskoplardan
daha iyi olacaktır. Daha kısa dalgaboylu
radyo dalgalarına duyarlı olacak Milimetre Altı
Dalgaboyu Teleskop Dizgesi ise her biri altı
metre çapında en az altılı bir anten grubundan
oluşacaktır.
Yıldızların Yaşamı ve Ölümü
Yüzyıllar boyu, özellikle yeryüzündeki yaşam
süreleriyle karşılaştırıldığında, yıldızlar kalıcılığı
simgelemişlerdir. Shelley'in Adonais (1821)
adlı şiirinde şu dizelere rastlarız: "Her şey değişir
ve geçer, yalnızca Bir şey kalır;//Gökyüzünün
ışıkları sürekli parlar, yeryüzünün gölgeleri
uçar." Ve Christabel'de (1800), Coleridge şöyle
yazar: "Ve gerçek kalıcılık gökyüzünde yaşar;//
Yaşam sıkıcı, gençlik anlamsızdır."
Ama çağdaş astronomlar hiçbir şeyin gerçek
anlamda kalıcı olmadığını farkettiler.
Ondokuzuncu yüzyılda yakın yıldızların
uzaklıkları ilk kez doğrudan ölçüldüğünde, astronomlar
bazı yıldızların aynı uzaklıktaki diğerlerinden
daha parlak göründüğünü buldular. Ve
böylece bütün yıldızların aynı olmadığı sonucuna
vardılar. Yıldızlar, tıpkı elektrik ampulleri
gibi çeşitli ışıma güçlerinde olabiliyorlardı.
Renkleri de birbirlerinden farklıydı. 1911-1913
yıllarında birbirlerinden habersiz olarak Danimarkalı
astronom Ejnar Hertzsprung ve Amerikalı
astronom Henry Noris Russel yıldızlar hakkında
basit ama çok önemli bir gerçeği keşfettiler.
Hertzsprung ve Russel yakın yıldızları,
renkleri bir eksende, ışıma güçleri diğer eksende
olmak üzere bir diyagrama yerleştirdiklerinde
yıldızlardan çoğunun diyagonal bir bant boyunca
yer aldıklarını gördüler. Başka bir deyişle,
yıldızların renkleri ve ışıma güçleri arasında
kesin bir ilişki vardı: Işıma gücü daha yüksek
yıldızların renkleri de daha mavimsiydi. Eğer
böyle bir ilişki olmasaydı --eğer belli bir renkteki
yıldızların ışıma güçleri birbirlerinden çok farklı
olabilseydi-- o zaman Hertzsprung-Russel diyagramına
yerleştirilen yıldızların diyagramın her
yerine dağılmış olmaları gerekirdi. Yıldızların
çoğunluğunun üzerinde yer aldığı bu diyagonal
bant 'Ana Kol' olarak bilinir. Ana kolun alt
ucunda yer alan yıldızlar kırmızı renkli ve sönük,
üst ucunda yer alan yıldızlar ise mavi
renkli ve çok parlaktır. Bir yıldızın ana koldaki
yerini belirleyen en önemli faktör, o yıldızın
kütlesidir. Büyük kütleli yıldızlar daha mavimsi
ve yüksek ışıma gücüne sahip, küçük kütleli yıldızlar
ise daha kırmızımsı ve sönüktürler.
Şekil 8- 'Ana kol' yoldızlarının dağılımı. Her küçük
çember, gözlenen bir yıldızı temsil ediyor. Yatay eksen,
yıldızın gözlenen rengi; düşey eksen ise yıldızın
gözlenen ışıma gücünü gösteriyor. Köşegen doğrultusunda
uzanan ve oldukça dar olan kuşağa ana kol adı veriliyor.
Renk, sıcaklıkla doğrudan ilişkili olduğu için
önemlidir. Tüm sıcak cisimler, yıldızlar da dahil
olmak üzere, elektromanyetik ışınım yayarlar
ve bu ışınımın rengi cismin sıcaklığı tarafından
belirlenir. Örneğin, 7000 C derece sıcaklık mor
ışık, 3500 C sıcaklık kırmızı ışık üretir (7000 dereceden
daha yüksek sıcaklıklar mor-ötesi ışınım,
X-ışınları ve gamma ışınları; 3500 dereceden
daha düşük sıcaklıklar ise kızılötesi ışınım
ve radyo dalgaları üretirler). Bir yıldızın rengini
saptadığınızda onun yüzey sıcaklığını saptamış
olursunuz. Dolayısıyla Hertzsprung ve Russel'in
keşfettikleri şey aslında bir yıldızın ışıma gücü
ve yüzey sıcaklığı arasındaki ilişkidir.
Hertzsprung ve Russel bir şey daha buldular.
Yıldızların küçük bir oranı kendine özgüydü;
bunlar ana kol yıldızları denen çoğunluğukta
gözlenen renk-ışıma gücü ilişkisini göstermiyorlardı.
Bu 'uygunsuzlar'ın bir bölümünün ışıma
güçleri kendi renklerine göre çok fazla, bir bölümünün
ışıma güçleri de yine kendi renklerine
göre çok azdı. Bazı başka ip uçlarına ve teorik
öngörülere dayanarak bugün bunların evrimlerinin
ileri aşamalarındaki yıldızlar olduğuna
inanıyoruz. Gerçekten yıldızlar doğar, yaşlanır
ve sonunda ya gözden yitip gider ya da patlarlar.
Yıldızlar ne Newton'un 'sabit' cisimleri, ne
de Shelley ve Coleridge'in sonsuz ışıklarıdır.
Hatta Shakespeare'in 'değişmez' kuzey yıldızı
bile bir gün yok olacaktır.
Bir yıldız oluştuğu andan itibaren etkin yaşam
süresinin çoğunu ana kol yıldızı olarak geçirir.
Bu evrede yıldız, ilkel yakıtı olan hidrojeni
yakar. Dört hidrojen çekirdeğini kaynaştırarak
bir helyum çekirdeğine dönüştürür ve bu süreç
sonunda nükleer enerji açığa çıkar. Daha sonra,
yıldız hidrojeninin kabaca % 10'nunu tükettiğinde
yıldızın merkez bölgeleri büzülürken dış bölgeleri
genişler. Bu arada yıldız parlamayı sürdürür.
Parlamanın kaynağı ise merkez bölgesi
büzülürken salıverilen çekim enerjisidir. Yıldızın
yüzeyi ise genişlerken soğur ve yıldızın aynı
parlaklıktaki bir ana kol yıldızına oranla çok
daha kırmızımsı görünmesine neden olur. Böyle
olağandışı kırmızı ve büyük yıldızlara kırmızı
dev yıldızlar adı verilir ki Hertzsprung-Russel
diyagramına uyumsuzluk gösteren yıldızların
bir bölümü bunlardır. Eninde sonunda yeterince
büyük kütleli kırmızı dev yıldızların merkezlerindeki
sıcaklık, yeni bir nükleer yakıtı ateşleyebilecek
ölçüde yükselir. Bu yeni yakıt, hidrojenden
sonra ikinci hafif atom olan helyumdur.
Üç helyum çekirdeği kaynaşarak karbona dönüşür.
Sonunda, bir dizi nükleer tepkime sonucunda,
gittikçe ağır çekirdeklerin kaynaşması sonucu
yıldızın merkezi demire dönüşür. Demir, elementlerin
en kısırıdır. Ne başka atom çekirdekleriyle
kaynaşarak ne de daha hafif çekirdeklere
bölünerek enerji üretemez. Bir yıldızın merkezi
demire dönüştüğünde, yıldızın kendi kütle çekimini
dengeleyecek sıcaklık ve basınç kaynağı
kalmadığında, yıldız çökmek zorundadır.
Güneş'imiz bir ana kol yıldızı olarak yaklaşık
5 milyar yıl yaşadı, kırmızı dev bir yıldıza dönüşüp
büyümeye başlamadan önce hidrojenini sakin
bir biçimde yakarak 5 milyar yıl daha yaşayacak.
Sonra, 100 milyon gibi kısa sayılabilecek
bir zaman aralığı içerisinde nükleer yakıtının geri
kalanını tüketerek çökecektir. Büyük kütleli
yıldızlar nükleer yakıtlarını daha hızlı, küçük
kütleli yıldızlar ise daha yavaş harcarlar. Örneğin,
Güneş'imizden on kat daha büyük bir kütleye
sahip olan bir yıldız, merkezindeki hidrojeni
yalnızca 30 milyon yılda tüketerek bir kırmızı deve
dönüşür. Genel olarak büyük kütleli yıldızlar
her şeyi küçük kütlelilerden daha hızlı yaparlar.
Yıldız evrimi ile ilgili teorilerimizi nasıl sınayabiliriz?
Tek bir yıldızdaki değişiklikleri gözleyebilecek
kadar uzun zaman bekleyemeyeceğimiz
çok açık. Bu, milyonlarca veya milyarlarca
yıl gerektirir. Bunun yerine evrimlerinin değişik
aşamalarındaki birçok yıldızı gözleyebilir ve buradan
tek bir yıldızın yaşam öyküsünü çıkarabiliriz.
Botanikçiler benzer bir yöntemle Kaliforniya
kızılağaçlarının yaşam çevrimini açıklığa kavuşturmuşlardır.
Kızılağaçlar bir botanikçiden
çok daha uzun, yüzyıllarca yaşarlar. Ancak kimi
tohumunu çatlatan, kimi ilk yapraklarını veren,
kimi ise olgunluk ve yaşlılık çağlarındaki kızılağaçları
aynı zamanda gözleyerek tek bir kızılağacın
yaşam tarihini çıkarabiliriz. Yeni yıldızlar
sürekli bir biçimde doğduklarından --galaksimizde
ortalama olarak yılda yaklaşık on yıldız-- bir
grup yıldızı inceleyen astronomlar evrimlerinin
hemen her aşamasındaki yıldızlarla karşılaşırlar.
Hubble Uzay Teleskobu, galaksimizin çok
ötesinde, milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızları
inceleyebiliyor. SIRTF da benzer ölçümlerle
yeni doğmuş yıldızların sahip olabildiği değişik
ışıma güçlerini inceleyebilecek.
Yanıp-tükenmiş bir yıldız yaşamını çeşitli şekillerde
noktalayabilir. Yoğun, sönük bir yıldız
türü olan beyaz cüceye veya çok daha yoğun, soğuk
bir tür olan nötron yıldızına dönüşebilir. Bir
beyaz cüce, aynı kütleye sahip bir ana kol yıldızından
100-1000 kez daha küçüktür. Bir nötron
yıldızı ise normal bir yıldızdan 100000 kez daha
küçük olup hemen hemen yalnızca nötronlardan
oluşmuştur. Nötronlar atom-altı parçacıklar
olup protonlarla birlikte atom çekirdeklerini
oluştururlar. Tipik bir atomda proton ve nötronlar,
atomun ağırlıkça yüzde 99.9'unu oluşturduğu
halde hacminin yalnızca 0.0000000000001'ini
kaplayan ve çekirdek adı verilen çok yoğun merkez
bölgesinde bulunurlar. Atom hacminin çok
büyük bir bölümü çekirdeğin çevresinde göreceli
olarak büyük uzaklıklarda dönen ve kütleleri
proton ve nötronlara göre çok küçük olan elektronlarca
doldurulur. Bununla birlikte, nötron
yıldızlarında nötronlar katı ve çok sıkıştırılmış
bir biçimde yan yana bulunurlar. Güneş'in
atomlarındaki tüm elektronları koparıp çekirdekleri
yan yana getirdiğinizi düşünün. Bir nötron
yıldızı elde edersiniz. Nötron yıldızlarının
yoğunlukları hayal bile edilemeyecek kadar
yüksektir: Güneş'in kütlesi yaklaşık on kilometre
çapında bir kürenin içine sıkıştırılmış durumdadır.
Bunun ötesinde bu küre saniyede 1
ile 1000 devir arasında çok yüksek hızlarla dönmektedir.
Manyetik alanı Dünya'mızınkinden
trilyonlarca kat kuvvetli olan nötron yıldızları,
periyodik atma (puls) biçiminde yoğun radyo dalgaları
yayarlar. Beyaz cüceler ve nötron yıldızları,
yapılarındaki sıkıştırılmış atom altı parçacıkların
dirençleri nedeniyle daha fazla çökemez,
büzülemezler. Sonsuza kadar bu dengeli
durumlarını koruyabilirler. Ama bir zamanların
parlayan yıldızları olan bu yoğun kürelerin dönme
enerjisi dışındaki enerji kaynakları tükenmiştir.
Dolayısıyla, eninde sonunda sönükleşip
soğumaya mahkumdurlar.
Beyaz cüceler 1913 yılında Hertzsprung tarafından
tanımlanmıştır. 1924 yılında İngiliz astronom
Arthur Eddington ilk kez Güneş'e yakın
bir yıldız olan Sirius'un beyaz cüce bir yıldız
olan yoldaşının boyutlarını hesapladı. İlk nötron
yıldızı 1967 yılında Cambridge Üniversitesi'nden
Jocelyn Bell ve Anthony Hewish tarafından
bulundu. Astrofizikçilerin bu ilginç cisimlerin
karakteristik özelliklerini onların keşfinden
önce öngörmeleri garip gelebilir. Kaliforniya'da
birlikte çalışan İsviçre uyruklu astronom Fritz
Zwicky ve Alman uyruklu astronom Walter Baade,
nötronun bir laboratuvarda ilk kez keşfinden
yalnızca iki yıl sonra, 1934'de nötron yıldızlarının
varlığını ve özelliklerini önceden belirlemişlerdi.
Böylesi kesin kehanetler, yeryüzünde
keşfedilen fizik yasalarının evrenin uzak bölgelerinde
de uygulanabilir olduğu varsayımının
geçerliliğini sınamaktadır.
Bu öngörüler aynı zamanda astronomideki teorik
hesaplamaların gücünü de sınıyor. Burada
bir an durup konu dışına çıkarak astronomide teori
ve gözlemin rollerine göz atmakta yarar var.
Şekil 9- Değişik tür yıldızların yaklaşık yarıçapları.
Nötron yıldızlarından (çapları yaklaşık 10 kilometre)
kırmızı dev yıldızlara kadar (çapları yaklaşık 300 milyon
kilometre) çok büyük aralığı kapsayabilmek açısından,
yatay eksendeki her birim, sağa doğru gidildikçe 100
sayısıyla çarpılmaktadır.
Her bilim dalında teori ve deney birlikte, yan
yana yer alır. Teori, kavramları tanımlar ve geliştirir,
yeni deney ve gözlemlerin sonuçlarını
önceden görmeye çalışır, deney sonuçlarını yorumlar.
Akıl ve zekamızın dışında dış dünyada
neyin gerçek olduğunu bize söyleyen, deney ve
gözlemdir. Astronomi, diğer bilimlerden bir anlamda
farklıdır. Astronomide incelenen cisimler
genellikle ışık yılları boyu uzakta ve kontrol dışındadır.
Bir nötron yıldızının manyetik alanını
'kapatıp' nasıl davrandığını inceleyemeyiz; bir
galaksinin belirli bir yöne dönmesini sağlayamayız,
hatta ona değişik açılardan bakamayız
bile. Astronomide, yalnızca gözleyebiliriz. Astronomide
veri toplayan insanlara 'deneyci' değil
'gözlemci' denir. Astronomide gözlediğimiz cismi
kontrol edemediğimizden ve onu parça parça incelemek
üzere parçalarını izole edemediğimizden
astronomik sistemleri olduğu gibi, tüm karmaşıklıklarıyla
kabul etmemiz gerekir.
Pek çok fiziksel olay, etki ve ilkeler genelde
birbiri içine girmiş durumda olup kolay kolay
ayrılamaz. Örneğin bir nötron yıldızının çevresindeki
gazın yaydığı belirli bir ışınım şiddeti,
teorinin öngördüğü gibi manyetik alanın gazı etkilemesi
sonucu ortaya çıkmış olabileceği gibi,
şık evrensel çekim teorimizle hiçbir ilgisi olmayacak
bir biçimde basit bir gaz kümelenmesinden
de kaynaklanıyor olabilir. Gazı kontrol etmek
ya da daha yakından bir göz atmak mümkün
olmadığından bu iki olasılık veya bir düzine
başka olasılık arasından seçim yapabilme olanağından
yoksunuz. Dolayısıyla astronomide teori
ve gözlem arasında net bir karşılaştırma, diğer
bilim dallarında olduğundan daha zordur. Astronomide
belirli bir teorinin kesinlikle yanlış veya
kesinlikle doğru olduğunu söylemek çok zordur.
Bu durum bazı teoricilerin kendilerini çok
rahat hissetmelerine yol açıyor. Bazılarında ise
hayal kırıklığı yaratıyor. Bununla birlikte astronomide
bile teori ve gözlem oldukça uyumlu bir
birliktelik sergilemektedir. Hertzsprung ve Russel'in
gözlemleri, daha sonra yıldız yapısı teorilerine
giren çok önemli bilgiler sağlamıştır.
Zwicky ve diğerlerinin teorik öngörüleri, saniyede
bir kez dönüyor gibi görünen bir gök cismi
bulan Bell ve Hewish'in ilginç ve meraklı
gözlemlerinin yorumlanabilmesini sağlamıştır.
Varsayılan bir nötron yıldızının çok küçük boyutlarına
sahip olmadığı sürece hiçbir cisim
hem o kadar hızlı dönüp hem de dağılmadan,
tek parça halinde kalamaz. Astronomide teori
ve gözlem arasındaki başarılı işbirliğinin diğer
örneklerini yeri geldikçe göreceğiz.
Beyaz cücelere ve nötron yıldızlarına ilişkin
çok sayıda çözülmemiş bilmece var. Bu yoğun ve
sıkı yıldızların başlangıçtaki dönüş hızlarını
saptayan nedir? Nötron yıldızlarının merkezindeki
süper yoğun maddenin doğası nedir? Bir
nötron yıldızının manyetik alanı, yıldızın dönme
hızıyla etkileşerek elektronları yüksek hızlara
kadar ivmelendirir ve radyo dalgaları yayılmasına
neden olur. Ama bu radyo dalgaları yayını
1-10 milyon yıl arasında yok olur. Neden? Yeni
radyo teleskoplar bu sorulara yanıt bulmak için
uğraşacaklar.
Beyaz cüceler ve nötron yıldızları nasıl oluştu?
Astronomlar, kütleleri Güneş kütlesinin sekiz
katından küçük olan tüm yıldızların nükleer
yakıtlarını tükettikten sonra çökerek beyaz cüce
oluşturacaklarına inanıyorlar. Nükleer yakıtını
bitirmiş olan daha büyük kütleli yıldızları ise
farklı bir son bekliyor. Bunlar beyaz cüce oluşum
aşamasını geçerek çökmeyi sürdürecekler;
çok büyük miktarlarda çekim enerjisi yayacaklar
ve süpernova adı verilen büyük bir patlamayla
dağılacaklardır. Kısa bir zaman süresince
bir süpernova, 100 milyar yıldızın parlaklığına
sahip olabilir. ('Yeni' anlamına gelen nova
sözcüğü kökenini astronomlar tarafından yüzyıllardır
kullanılan bir isimden alır. Tarihsel
astronomi kayıtları, zaman zaman, gökyüzünde
bir gece önce gözle görülür hiçbir şeyin bulunmadığı
bir noktada birden bir 'yeni yıldız'ın ortaya
çıktığını yazar. Nova ve süpernovalara 'konuk
yıldız' adını veren Çinliler bu olayları milattan
yüzlerce yıl önce gözlemişlerdir). Süpernova
patlamalarının zaman zaman, belki de her
zaman, arkalarında kalıntı olarak nötron yıldızları
bıraktığına inanılıyor. Bununla birlikte,
eğer ortaya çıkan nötron yıldızının kütlesi Güneş
kütlesinin üç katından büyükse, hiçbir iç
basınç kütle çekiminin o ezici kuvvetine karşı
koyamaz. Bu durumda yıldızın yapısı tümüyle
çökerek kara delik adı verilen garip cismi oluşturur.
Gelecek bölümde ayrıntıları ile anlatacağımız
bir kara deliğin içinde kütle çekimi öylesine
yoğundur ki cismin yüzeyinden ışık bile kaçamaz.
Kara deliklere bu ad hiç ışık yaymamasından
dolayı verilmiştir.
1987 yılının başlarında astronomların eline
yıldızların evrim, çökme ve patlama teorilerini
sınayabilecekleri çok ender bir fırsat geçti.
Hiçbir uyarıda bulunmaksızın, yakınlarda bir
yıldız patladı ve astronomlara daha önce hiç
görmedikleri kadar ayrıntılı bir süpernova görünümü
sundu (Burada 'yakın' sözcüğü ile komşu
galaksi kastediliyor). 1987A adı verilen süpernovadan
yayılan ışığı dikkatle inceleyen astronomlar
eski fotoğraflardan patlayan yıldızı bularak
süpernovaların kaynağı ve yapısı hakkında
çok şey öğrendiler. Bu olay, gözlem için olduğu
kadar teori için de bir zaferdi. Kobaltın radyoaktif
bozunmasından kaynaklanan gamma
ışınları, nikel miktarı, şok dalgası tarafından
uzaya fırlatılan silikon, oksijen ve diğer element
katmanları; herşey önceden hesaplandığı gibiydi.
1987A'dan kaynaklanan ele geçmez nötrinolar
da saptandı. Önceki teorilere göre, nötrinolar
bir nötron yıldızının oluşumu sırasında çok
miktarda üretilmeliydi. Süpernova 1987A'dan
kaynaklanan nötrinolar yalnızca süpernova
içinde varlığı öngörülen sıcaklık ve basınçların
doğruluğunu onaylamakla kalmadı, fizikçilerin
nötrinonun özelliklerine bazı sınırlar koyabilmelerine
de olanak sağladı. Bu, teorik fizikteki
bazı soruların yanıtlarının yıldızlarda bulunduğu
ilk durum değildi.
1987A süpernovası bir raslantıyla keşfedildi.
1987 24 Şubatının erken saatlerinde, kuzey Şili'de
bir dağın tepesinde Toronto Üniversitesi'nden
astronom Ian Shelton 170000 ışık yılı
uzaklıktaki küçük bir galaksi olan Büyük Magellan
Bulutu'na ait bir fotoğraf plağı üzerinde
çalışıyordu. Küçük (25 cm'lik) teleskobuyla bölgenin
resmini çektiği sırada Shelton bir gariplik
farketti. Resmin ortasında çok parlak bir leke
vardı. Dışarı çıktı, inanmaz gözlerle gökyüzüne
baktı. Birkaç gece önce hiçbir şeyin olmadığı
Büyük Magellan Bulutu'nda çok parlak yeni bir
yıldız olduğunu gördü. Süpernovayı farkeden
başkaları da vardı, bunlardan biri de Yeni Zelanda'daki
evinin arka bahçesindeki teleskopla
Büyük Magellan Bulutu'nu gözleyen amatör
astronom Albert Jones idi. Bir kaç saat içinde
haber Cambridge'deki Harvard-Smithsonian
Astrofizik Merkezi'nde çalışan Brian Marsden'e
ulaştırıldı. Marsden, Astronomi Telgrafları Merkez
Bürosu (Central Bureau for Astronomical
Telegrams) adlı astronomi verileri toplayan bir
kuruluşta görev yapmaktaydı. Süpernova
1987A sözcükleri bir anda tüm dünyaya yayıldı.
Astronomlar daha önceleri de süpernova olayları
gözlemişlerdi. Onları böylesine heyecanlandırıp
coşturan şey, 1987A'nın 383 yıldan beri gözlenen
en yakın süpernova olmasıydı. 1604 yılından
beri bu kadar yakın ve parlak, hatta çıplak
gözle izlenebilen bir süpernova patlaması olmamıştı.
Bu, süpernovayı yakından incelemek için
ele geçirilen bir şanstı.
Gene 24 Şubatta keşfin rüzgarını hisseden,
Harvard'da çalışan astronom Robert Kirshner
NASA'ya telefon ederek Dünya çevresinde yörüngede
bulunan Uluslararası Morötesi Uydusunun
(International Ultraviolet Explorer, IUE)
programlanmış gözlemlerini değiştirip 1987A'yı
gözlemeye başlamasını sağladı. Böylece bir dizi
yüksek teknoloji ürünü uydular, teleskoplar ve
bilgisayarlar yardımıyla süpernova dikkatle incelenmeye
başladı. Eğer 1604 yılında çıplak gözle
bir süpernova izleyen son insan olan Johannes
Kepler bunları görseydi, sihir veya büyü sanabilirdi.
Neden kimi büyük kütleli yıldızlar süpernova
oluyorlar, diğerleri ise kara delik-veya her ikisi
de? Yıldız evriminin bu iki bitim noktası da henüz
tam anlaşılmış değil. Tahminlere göre yıldızların
oldukça büyük bir bölümünün kütleleri
on Güneş kütlesinden büyük olmalı. Bu da onların
sonunun kara delik olmasını sağlıyor. Buna
karşın galaksimizdeki milyarlarca yıldız içinde
yalnızca birkaç tane kara delik adayı bulundu.
Şurası açık ki ya büyük kütleli yıldızlar nükleer
yakıtlarını bitirmeden önce kütlelerinin büyük
bir bölümünü kaybediyorlar ya da kara delikleri
bulmak sanıldığından daha zor. Süpernovalarla
ikilem tersine döndü. Doğa, süpernova yaratmakta
hiç zorlanmıyor, asıl sorun teorik astronomlarda.
Şimdiye kadar bilgisayar simülasyonları
nükleer yakıtını bitirmiş hiçbir yıldızın
kurallara uygun bir süpernova olarak patlamasını
sağlayamadı. Teorik olarak yıldızın çökmesini
sağlamak kolay ama sıçramasını, geri tepmesini
sağlamak hiç de öyle değil. Bilgisayarlara
verilen komutlarda sanki bir şey eksik gibi.
Gözlenen süpernovalarda patlama biçiminde
açığa çıkan enerjinin yüzde doksan dokuzu nötrinolar
aracılığıyla salınır, geri kalan enerji ise
genleşme kinetik enerjisi (hareket enerjisi), X-ışınları
ve gamma ışınları biçimine dönüşür.
Salınan nötrinoların ve ışınımların incelenmesi
patlamanın nedeni konusuna açıklık getirebilir.
Şu an çalışmakta olan ve inşa halinde olan nötrino
detektörleri 1987A'daki başarılarını sürdürmek
amacıyla gelecekteki süpernova patlamalarından
yayılacak nötrinolara karşı tetikte
olacaklar. Gamma-ışını gözlemleri de süpernova
patlaması sırasında oluşan kimyasal
elementleri saptamakta kullanılacak. Nasıl radyo
ışınımı ve kızılötesi ışınımın duyarlı dalgaboyları
ışınım yapan molekülleri tanımlayabiliyorsa,
gamma-ışınımının dalga boyları
da ışınım yapan atom çekirdeklerini tanımlar.
Her atomun çekirdeği, dalgaboyu yalnızca o
atoma özgü olan gamma-ışınları yayar. Özellikle
kobalt, nikel, demir ve titanyum süpernova
patlaması sırasında oluşur ve bu elementlerin
bolluklarının ve değişik biçimlerinin incelenmesi
süpernovanın işleyişi açısından çok değerli
bilgiler sağlar.
Nisan 1991'de fırlatılarak Dünya çevresinde
bir yörüngeye yerleştirilen Gamma Işın Uydusu'nun
(Gamma Ray Observatory, GRO)
duyarlılığı kendinden önceki uydulardan daha
fazla olup uydu, diğer projelerin yanısıra süpernova
gözlemleri de yapacak. Bu yeni uydunun
ağırlığı 14 ton, boyutları ise ona güç sağlayan
Güneş panellerinin uçlarından ölçüldüğünde 20
metrenin üzerinde. 1990'ların sonlarında astronomlar
Nükleer Astrofizik Kaşifi (Nuclear
Astropyhsics Explorer, NAE) gibi 100 milyon
ışık yılı uzaklıktaki süpernova patlamalarından
kaynaklanan gamma ışınlarını ölçebilecek
duyarlılığa sahip, daha gelişmiş uydular atmaya
hazırlanıyorlar. Süpernova patlaması bir
yıldızın yaşam süresi boyunca en fazla bir kez
meydana geldiğinden, patlama sürecine girmiş
bir yıldız yakalamak için dev uzay hacimlerinin
gözlenmesi gerekir. NAE gamma ışını dalga
boylarını yüzde 0.1 duyarlılıkla ölçebildiğinden,
bu ışınları yayan atomların tanınmasında çok
değerli bilgiler sağlayacak.
1990'lar için planlanan bir başka önemli astronomi
uydusu da İleri X-ışını Astrofizik Uydusu'dur
(Advanced X-ray Astropyhsics
Facility, AXAF). Uzaydaki bu yeni uydu, yerküre
çevresindeki yörüngesinde 1978-1981 yılları
arasında dolanan Einstein X-ışını uydusunun
yerini dolduracak. Yörüngede dolaşan
14 metre boyunda ve 4 metre çapında bir silindir
biçimindeki AXAF'ın ağırlığı da 13 ton olacak.
Einstein uydusu gibi AXAF da özel aynaları
yardımıyla X-ışınlarını odaklayıp cisimlerin
X-ışını görüntülerini oluşturabilecek.
Yüzeye dik gelen X-ışınları bildiğimiz aynalar
tarafından yansıtılmadığından AXAF'ın altın
kaplı altı aynası o şekilde yerleştirilmiştir ki X-ışını
fotonları bu aynalara bir kaç derecelik
küçük açılarla gelir ve kaydedilirler. AXAF'ın
açısal ayırma gücü Einstein uydusunun on katı
olacaktır. Bu da aralarında 0.0001 derece olan
iki cismin ayırdedilmesi anlamına geliyor.
AXAF'ın duyarlılığı Einstein'ın 100 katı, tayfsal
ayırma gücü ise 1000 katı olacak. AXAF'ın
bilimsel görevleri arasında süpernovaların yaydığı
X-ışınlarını analiz etmek de var. AXAF da
Hubble Uzay Teleskobu, SIRTF ve GRO gibi atmosferin
dışında, uzayda çalışmak üzere hazırlanmış
yeni kuşak astronomi araçlarından biri.
İnsanın yaşamı için gerekli olan atmosfer, astronomlar
için bir baş ağrısıdır. Daha önce söz
edildiği gibi, ışık Dünya çevresindeki atmosferin
hareketli, rüzgarlı ve anaforlu katmanlarından
geçtiğinden gök cisimlerinin görüntüleri
titreşir ve bulanıklaşır. Dahası, birçok
dalgaboyu soğurulur ve yeryüzüne hiçbir
zaman ulaşamazlar. Almanların roket alanındaki
öncüsü Hermann Julius Oberth teleskopların
bulunması gereken yerin uzay olduğunu
söylediğinde yıl 1923'tü. Ama Oberth'in düşüncesi
teknolojinin kendisini yakalamasını bekledi.
Uzaydaki ilk astronomi gözlemleri, ele
geçirilen V-2 roketlerinin birkaç dakika da olsa
atmosfer dışına çıkabilme olanakları kullanılarak
1940'ların sonlarında yapıldı. En
önemli avantajları dengelilik ve uzun ömür
olan uydular Yerküre çevresindeki yörüngelerine
ilk kez 1960'larda yerleştirildiler.
Aşağı yukarı aynı sıralarda mikroçipler ortaya
çıkarak uydulara yerleştirilebilecek ölçüde
küçük bilgisayarların geliştirilmesine olanak
sağladı. Bu bilgisayarlar teleskopların gözlem
programını kontrol eder ve onları değişik
zamanlarda değişik hedeflere yönlendirir.
Yörüngedeki teleskop görüntüleri aldıktan sonra
bilgisayarlar ve yüksek teknoloji ürünü diğer
araçlar yardımıyla bu görüntüler yeryüzüne
gönderilir. Bu işlemin hiçbir aşamasında film
kullanılmaz. Teleskobun aldığı görüntüler elektrik
sinyalleri biçiminde kaydedilir, sayısallaştırılır
(sıfır ve birlerden oluşan bilgi birimlerine
dönüştürülür), ve radyo ya da diğer röle uyduları
aracılığıyla doğrudan yeryüzüne iletilir.
Örneğin süpernova 1987A, yörüngede bulunan
IUE uydusu tarafından izlendi. Radyo ile acele
programlanan uydu, elektronik gözlerini hızla
bu beklenmedik patlamaya çevirdi. Birdenbire
ortaya çıkan ve önceden hiçbir uyarıda bulunmayan
süpernova patlamaları karşısında böylesi
çabuk tepkiler zorunludur.
Şekil 10- Dünya çevresindeki yörüngesinde dönecek olan,
X-ışınlarına duyarlı İleri X-Işını Astrofizik Uydusu'nun
(AXAF) hayali görüntüsü
Yıldızların yaşam çevriminde süpernovaların
önemi çok büyüktür. Yıldızların patlamasıyla
ortaya çıkan atıklar çevreye dağılarak yeni yıldızlar
oluşturacak gaz bulutlarına yeni maddeler
ekler. Bu nedenle süpernovalar sonu olduğu
gibi başlangıcı da simgelerler. Teorik
hesaplamalar, en hafif iki element olan hidrojen
ve helyum dışındaki tüm elementlerin yıldızların
içindeki nükleer tepkimelerde üretildiğini
gösteriyor. On milyar yıl kadar geçmişte, ilk yıldızlar
oluşmadan önce yalnızca hidrojen ve helyum
vardı. Aralarında yaşamın temelini oluşturan
karbon ve oksijenin de bulunduğu yüzden
fazla kimyasal elementin büyük çoğunluğu yıldızların
içinde sentezlenerek uzaya dağıldı. Bu
'tohumlama'nın bir bölümü, yıldızların yüzey
katmanlarını uzaya püskürttükleri kırmızı dev
evresinde, bir bölümü de sıcak yıldız atmosferinden
kaynaklanan parçacık rüzgarlarıyla
gerçekleşir. Geri kalanı da süpernova patlamaları
sırasında olur. Güneş'imiz gibi geç
kuşak yıldızlar, bu yeni elementlerce zenginleştirilen
gazdan doğmuştur. Aslında farklı yıldız
kuşakları birbirlerinden kimyasal bileşimleri ile
ayrılırlar. Tümüyle hidrojen ve helyumdan
oluşan yıldızlar 'ilk kuşak'tır. Daha ağır
elementlerin oluşturduğu yıldızlar da ikinci ve
daha geç kuşaklar olarak bilinir. Yıldızlararası
ortamda bulunan gaz, kuşakları birbirine bağlar.
Maddeyi yaşlı yıldızlardan alıp genç yıldızlara verir.
Süpernova kalıntılarının yaydığı X-ışınları ve
gamma ışınlarının incelenmesi, süpernovaların
çevreye yaydığı değişik atomların tanımlanabilmesini
sağlar. Bu da GRO, NAE ve AXAF gibi
uyduların görevidir. Süpernova patlaması
sırasında üretilip çevredeki uzaya dağılan kimyasal
elementler, kızılötesi ışımaları yoluyla da
tanımlanabilirler. Planlama aşamasında olan
SOFIA uydusu bir uçak aracılığıyla hemen çalışma
bölgesine götürülebileceğinden, kısa bir
sürede süpernova patlamasından arta kalan
maddeleri incelemeye başlayabilecektir. Ve
SIRTF'nin yüksek duyarlılığı, Dünya'dan otuz
milyon ışık yılı uzaklıktaki süpernovaların
kızılötesi ölçümlerini rahat rahat yapabilecektir.
Yaşlı ve genç yıldızlar son bir yolla daha birbirlerine
bağlıdırlar. Süpernova patlamasının
yarattığı şok dalgaları çevredeki yıldızlararası
gazı sıkıştırır. Böyle bir sıkıştırma, yeni yıldızların
oluşum sürecini tetikleyebilir. Bunun da
ötesinde süpernovalar çevredeki gazın enerjisini
arttırırlar. Çevreye dağılan madde ve ışınım,
büyük gaz hacimlerini bir milyon dereceye
kadar ısıtır. Bu sıcaklıklardaki bir gaz elektromanyetik
tayfın morötesi ve X-ışını bölgelerinde
ışıma yapar. Bu ışımalar AXAF ile
birlikte tasarı halinde olan Uzak Morötesi
Spektroskopi Uydusu (Far Ultraviolet Spectroscopy
Explorer) ve Uç Morötesi Uydusu (Extreme
Ultraviolet Explorer) tarafından incelenebilecektir.
Enerjisi artan gazın değişen
yapısı, yıldızları oluşturan ortamın koşullarını
ve bunların nedenlerinin ipuçlarını verir.
Sallie Baliunas Hakkında Bilgi
Sallie Baliunas 23 Şubat 1953'de New York'da doğdu.
Villanova Üniversitesi'nde fizik ue astronomi eğitimi
gördükten sonra 1980 yılında Harvard'dan Ph. D. derecesini
aldı. O tarihten beri Cambridge Massachusetts'deki Harvard-
Smithsonian Astrofizik Merkezi'nde çalışmaktadır. Baliunas'ın
çalışmaları, Güneş'in onbir yıllık leke çevrimi ve bunun
diğer yıldızlardaki biçimleri de aralarında olmak üzere,
Güneş ve diğer yakın yıldızların manyetik özellikleri konularında
yoğunlaşmıştır. Baliunas, çalışma arkadaşları ile birlikte, bir
bilgisayar tarafından yönlendirilen ve yıldızların otomatik
gözlemlerini yapabilen bir robot-teleskop geliştirmiştir.
Baliunas şöyle diyor: 'Çocukluğumdan kalan anılarım arasında
en büyük yeri Sputnik ve uzay-giysili insanları bir roket
içinde Satürn'e doğru yol alırken gösteren duvar kağıtları tutuyor.
Yıldızlara ulaşmanın insanlığın en temel tutkularından biri
olduğuna inanıyorum. Yeni teleskoplar, bilgisayarlar ve elektronik
detektörler sayesinde yıldız astronomisinde bir çok alan
öne çıkıyor. Güneş'te ve çoğu yıldızlarda manyetik alanların
değişmesine neden olan mekanizma tam anlamıyla bilinmiyor.
Güneş'in manyetik alanındaki değişmeleri anlamak, bunun çevremizdeki
etkilerini tahmin edebilmek için gereklidir. Güneş sismolojisi
ve GONG projesi sayesinde yakında Güneş'in iç yapısının
şimdiye kadar elde edilen en ayrıntılı görüntüsüne sahip
olacağız. Güneş'teki yüzey altı hareketlerine ilişkin bilgi, hem
manyetik alanların nasıl üretildiğinin anlaşılması, hem de Güneş
modellerimizin geçerliliğinin sınanması açısından önemlidir.
Bu konuların her ikisi de Güneş'ten gözlediğimiz nötrino sayısının
azlığının açıklanmasına yardımcı olabilir. Son olarak,
interferometre (girişimölçer) ve spektrograf (tayfölçer) gibi yeni
araçlar yardımıyla, başka yıldızların çevresinde gezegen sistemleri
olup olmadığına ilişkin kanıtlar aranmaya başlamıştır.
:::::::::::::::::
Galaksilerin Yaşam Öyküleri
Galaksilerin Keşfi
Gökyüzünün en eski gizleri arasında, M.S.
ikinci yüzyılda Hipparchus'un da not ettiği sisli,
puslu, bulutumsu lekeler ya da bulutsular (nebulalar)
yer alır. Bulutsular, Dünya'mızın atmosferi
içinde olamayacak kadar uzak, tek bir yıldız olamayacak
kadar dağınıktılar. Peki, bunlar neydi?
1610 yılında yeni oyuncağı teleskobun başında
Galileo, büyük bir keyifle şöyle yazıyordu: "Bugüne
kadar bütün astronomların 'bulutumsu' dediği
sise ve pusa benzeyen lekeler, olağanüstü bir biçimde
birarada bulunan yıldız grupları... Tek tek
yıldızlar gözümüzden kaçsa bile.."
Bulutsulardan biri, geceleri gökyüzünü boydan
boya kat ettiği görülen sönük, beyaz ışık kuşağıdır.
Eski Mezopotamya'da 'cennet nehri', adı
verilen bu kuşak günümüzde 'Samanyolu' olarak
bilinir. 1785 yılında İngiliz astronom ve müzikçisi
William Herschel yıldız ışığının farklı doğrultulardaki
yoğunluğunu ölçerek Samanyolu'nun
bir biley taşı biçiminde olduğunu buldu. Bu biley
taşı, bir merkez çevresinde dönen 100 milyar yıldızı
kapsayan yassılaşmış bir disk biçimindedir.
Böyle yıldız topluluklarına galaksi (gökada) adı
verilir. Samanyolu bizim kendi galaksimizdir
('Galaksi' sözcüğü Yunanca'da süt anlamına gelen
galaxias kökeninden türemiştir). Bugün, evrenin
her biri gaz ve milyarlarca yıldız içeren ga-
laksilerle dolu olduğunu biliyoruz. Güneş'imizin
Samanyolu merkezi çevresindeki bir turu yaklaşık
200 milyon yıl sürer. Galaksiler çok çeşitli biçimlerde
olabilir. Bazıları hemen hemen küreseldir,
diğerleri ise Samanyolu gibi ortası şişkin
yassı diskler biçimindedir.
Şekil 11a- Çubuklu sarmal galaksi NGC 3992.
Şekil 11b- Sarmal Galaksi NGC 4565
Herschel'in çalışmasından hemen hemen yüz
elli yıl sonra bile astronomlar, Samanyolu'nun
boyutları ve hatta başka galaksiler olup olmadığı
konusunda pek emin değildiler. Sorun, yıldızların
uzaklıklarını ölçmekteydi. Gökyüzüne baktığımızda
eni ve boyu algılayabiliriz ama derinliği
algılayamayız, tıpkı içindeki nesnelerin gerçek
boyutları konusunda hiçbir fikrimizin olmadığı
bir fotoğrafa bakar gibi. Dahası, önceki bölümde
görüldüğü gibi yıldızların ışıma güçleri
çok çeşitli olabildiğinden, yıldızların görünür
parlaklıkları, uzaklıkları konusunda iyi bir gösterge
değildir. Sönük görünen bir yıldız gerçekte
orta parlaklıkta ama uzak bir yıldız olabileceği
gibi çok sönük ve çok yakın bir yıldız da olabilir.
Harvard Koleji Gözlemevi'nden Henrietta Leavitt
1912 yılında Cepheid değişenleri adı verilen
bir grup yıldızın önemli bir özelliğini keşfettiğinde,
astronomideki uzaklık ölçümleri konusunda
bir sıçrama gerçekleşti. İlk olarak onsekizinci
yüzyılda bulunan Cepheid değişenlerinin parlaklıkları,
düzenli salınımlar gösterir: Sönük, parlak,
sönük... (Bugün bu salınımların yıldız yüzeyinin
dönemli genleşme ve büzülmeleri olduğunu
biliyoruz). Parlaklıklarındaki düzenli salınımlar
bu yıldızların parmak izleri gibidir. Birçok fotoğraf
plağını inceleyen Leavitt, bu yıldızların ışıma
güçleri ile parlaklıklarının değişim dönemi arasında
kesin bir ilişki olduğunu buldu. Böyle bir
ilişki, uzaklıkları bilinen, yakındaki Cepheid değişenlerinde
doğru sonuç verecek biçimde ayarlanabilir
ve daha sonra da uzaktaki Cepheid yıldızlarının
uzaklıklarını ölçmekte kullanılabilir. Örneğin
astronomlar, uzaklığı bilinmeyen ama parlaklık
salınım dönemi on gün olan belli bir Cepheid
yıldızını gözleyebilirler. Leavitt'in bulduğu
ilişkiye göre bu salınım dönemi Güneş'imizin
2000 katı bir ışıma gücüne karşılık gelir. Bu ışıma
gücünü yıldızın gözlenen parlaklığıyla karşılaştırarak,
astronomlar yıldızın ne kadar uzakta
olduğunu saptayabilir. Bu, tıpkı gücü ve görünen
parlaklığı bilinen bir elektrik ampulünün uzaklığını
saptamaya benzer. Eğer bir astronom, bir
küresel kümenin, nebula veya galaksinin uzaklığını
ölçmek isterse, bunların içinde bir Cepheid
yıldızı bulması ve onun parlaklık değişim dönemini
ölçmesi yeterlidir. Cepheid yıldızları uzayın
kilometre taşları gibidir.
Şekil 12- Cepheid değişen yıldızlarının periyot-ışıma gücü
ilişkisi. Üstteki eğri, tipik bir Cepheid yıldızının ışıma gücünün
zamanla değişimini gösteriyor. Bu eğrinin temsil
ettiği Cepheid yıldızının ışıma gücü, yaklaşık beş günlük
bir periyotla Güneş'in ışıma gücünün 1000-2000 katı arasında
değişiyor. Alttaki eğride ise, Cepheid yıldızlarının
ortalama ışıma gücünün periyotla nasıl değiştiği görülüyor.
Üstteki eğrinin temsil ettiği Cepheid yıldızı, alttaki eğride
yalnızca bir noktaya karşılık geliyor.
Her ne kadar sağlığında pek itibar görmemiş
olsa da Leavitt'in çalışmasının önemi konusunda
ne söylense azdır. Astronomide uzaklık ölçümlerinin
yaşamsal rolü vardır. Henrietta
Swan Leavitt, 4 temmuz 1868'de Massachusetts'deki
Lancaster'de doğdu.
Dindar bir aileden geldiği için ömrü boyunca
anne ve babasının kesin Püriten kurallarına saygılı
yaşadı. Leavitt, 1892'de Radcliffe Koleji Astronomi
Bölümü'nden mezun olduktan sonra yakınlardaki
Harvard Koleji Gözlemevi'nde gönüllü araştırma
asistanlığı yapmaya başladı. 1902'de ücretli
ve kalıcı bir kadroya geçerek astronomi fotoğrafları
bölümü şefi oldu. Yaptığı işler arasında geceler
boyu arka arkaya çekilmiş gökyüzü fotoğraflarını
karşılaştırarak hangi yıldızların parlaklığının ne
kadar değiştiğini saptamak da vardı. Bu tür çalışmalar
son derece büyük bir sabır ve hüner gerektirir.
Meslek yaşamı boyunca Leavitt 2400 değişen
yıldız buldu ve analiz etti. Leavitt, Willaminia Fleming
ve Annie Jump Cannon ile birlikte Harvard
Koleji Gözlemevi müdürü Edward Pickering tarafından
gökyüzü fotoğraflarını incelemeleri için ücret
ödenen bir grup kadın arasındaydı. Yüzyılın
başlarında fotoğraf çalışması çok önemli bir araç
olarak astronomi tarihinde ilk kez sahneye çıkarken,
Leavitt, Cannon ve Fleming bu yeni aracı ilk
kullananlar arasındaydılar.
Neredeyse doğuştan astronom olan ve çok
geçmeden Pickering'in yerine Harvard Koleji
Gözlemevi direktörlüğüne getirilen Harlow
Shapley, 1918 yılında Samanyolu'nun değişik
yerlerinde bulunan 230 Cepheid yıldızının uzaklıklarını
ölçmek üzere bir çalışma başlattı. Çalışmasını
bitirdiğinde Samanyolu'nun ayrıntılı
bir haritasını da hazırlayan Shapley, galaksimizin
çapını 300000 ışık yılı olarak hesapladı. Günümüzde
kabul edilen değer ise 100000 ışık yılıdır.
Samanyolu'nun bir üyesi olan Güneş'imiz
merkezden itibaren galaksi yarıçapının üçte ikisi
uzaklığında yer alır. İlk kez Shapley'in araştırması
ile galaksimizin biçimi ve boyutları, akla
yakın bir biçimde ölçülmüş oldu.
Ama şu sorunun yanıtı hala verilmemişti: Diğer
bulutsular neydi ve neredeydiler? Bunlar Samanyolu
içindeki yıldız kümeleri miydi yoksa her
biri kendi başına bir galaksi miydi? Astronomlar
heyecanlı bir biçimde bu soruyu tartışıyorlardı.
En azından bulutsuların bir bölümü bizim galaksimizin
içinde olmalıydı. Kaliforniya'daki Mount
Wilson Gözlemevi'ndeki bir teleskopla çalışan
Edwin Hubble, 1924 yılında Andromeda bulutsusunun
içinde bir Cepheid yıldızı buldu ve uzaklığını
ölçmeyi başardı. Andromeda, galaksimizin
çok ötesinde, 2 milyon ışık yılı uzakta bir yıldız
topluluğuydu. Böylece Andromeda'nın bir başka
galaksi olduğu inkar edilemez bir biçimde ortaya
çıktı. Edwin Hubble da galaksi dışı astronominin
babası olarak tarihe geçti.
Çok geçmeden sönük bulutsulardan çoğunun
aslında kendi başlarına galaksiler olduğu ortaya
çıktı. Bu yeni bilgiyle de astronomların önünde
yeni ve daha büyük bir evren görüntüsü açılmış
oldu. Tüm dikkat galaksilere yöneltildi. Galaksiler
arası ortalama uzaklıklar bir galaksinin
çapının yüz katı ya da 10 milyon ışık yılı civarındadır.
Bu nedenle eğer dev bir kozmik yaratık
olsaydı, şuraya buraya serpiştirilmiş yıldız
adaları, galaksiler dışında uzayı bomboş bir deniz
gibi görecekti.
Bununla birlikte, bir başka açıdan bakıldığında,
galaksiler arası uzaklıklar, ölçek de göz
önüne alındığında yıldızlar arası uzaklıklardan
daha küçüktür. Bir galaksi içindeki yıldızların
arasındaki uzaklıklar ortalama olarak on ışık
yılı ya da bir yıldızın çapının 100 milyon katı
kadardır. Bu nedenle her birimi bir yıldız boyutlarında
olan bir galaksi yapılanmasında yıldızlar
arasında yüz milyon uzaklık birimi varken,
her birimi bir galaksi boyutlarında olan bir evren
yapılanmasında galaksiler arasında yalnızca
yüz uzaklık birimi bulunur.
Galaksilerin anatomik yapısını anlamaya çalışmak,
günümüzde astronomlarının en fazla zaman
ayırdıkları konulardan biridir. Neden bazı
galaksiler genellikle biçimlenmemiş gaz ve tozdan
oluşmaktayken diğerleri hemen tümüyle
yıldızlardan oluşur? Galaksilerin biçimlerini belirleyen
şey nedir? Neden bazı galaksiler hemen
hemen küresel yapıda iken diğerleri yassı diskler
biçimindedir? Acaba bizimki gibi sarmal galaksilerde
önce çekirdek bölgesi, daha sonra
disk mi biçimlenir yoksa bunun tersi mi gerçekleşir?
Bazı galaksilerin --çubuklar gibi, halkalar
gibi-- değişik ve garip biçimleri nasıl ortaya çıkar?
Bu garip ve değişik biçimler ilk başta mı
ortaya çıkar yoksa galaksi içindeki kütle çekim
kuvvetleri tarafından sonradan mı biçimlendirilir?
Yoksa bu oluşumlarda başka bir galaksi ile
gerçekleşmiş olabilecek yakın etkileşimlerin rolü
mü var?
Galaksi astronomisindeki en şaşırtıcı gelişme,
galaksilerin çoğunluğunun çevresinde karanlık
madde adı verilen gözlenemeyen maddeden
meydana gelen, yaklaşık küresel biçimde halelerin
var olduğu gerçeğinin anlaşılması olmuştur.
1970'lerin ortalarında Princeton'dan Jeremiah
Ostriker ve James Peebles ile Stonybrook New
York State Üniversitesi'nden Amos Yahil, birbiri
çevresinde dönen iki galaksiden başlayıp ortak
bir merkez çevresinde dönen galaksi gruplarına
kadar çok çeşitli sistemlerin yörünge hareketlerine
ilişkin veriler toplayıp analiz ettikten
sonra bu sistemlerde gözlenen maddenin on katı
kadar görünmeyen madde olması gerektiği sonucuna
vardılar. Benzer bir analiz, bağımsız
olarak Estonya'da J. Einasto, A. Kaasik ve A.
Saar tarafından da yapıldı. Karanlık maddenin
varlığı, 1978'de Washington Carnegie Enstitüsü'nden
Vera Rubin ve arkadaşları ile Groningen
Üniversitesi'nden Albert Bosma'nın çalışmaları
sonucunda hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak
biçimde ortaya çıktı. Yakındaki galaksilerin
çevresinde dönen gazların hızını ölçen araştırmacılar,
bu galaksilerin çevresinde büyük kütleye
sahip, gözlenemeyen (ışıma yapmayan) haleler
bulunduğu yönünde açık gözlemsel kanıtlar
buldular. Gözlenebilen kütlenin tek başına
yörüngede dönen gazları ölçülen hızlara ulaştırması
olanaksızdı.
Günümüzde hemen hemen tüm astronomlar
karanlık madde gerçeğini kabul ediyorlar. Galaksilerin
yapılarındaki dengeyi, bu galaksilerdeki
yıldız ve gazların dönme hızlarını ve galaksilerin
birbirleri ile olan fiziksel ilişkilerini açıklayabilmek
için bu galaksilerin halelerindeki
karanlık maddenin varlığını kabul etmek zorunludur.
Nasıl buzdağlarının fotoğrafları buzdağlarının
suyun altında kalan çok büyük bölümleri
hakkında hiçbir fikir vermiyorsa, galaksi fotoğrafları
da galaksilerin bu büyük kütleli bölümleri
hakkında fikir vermez. Gelecek bölümde
karanlık madde konusu daha derinlemesine işlenecektir.
Astronomlar, çevrede dönen hidrojen gazının
yeri'ni inceleyerek de galaksilerin biçimleri konusunda
pek çok şey öğrendiler. Bu gaz, yıldızların
bulunmadığı bölgelerde yer alır ve 21 cm
dalgaboyunda, çok özel radyo dalgaları yayar.
Röntgen filmleri çekilecek hastaların vücuduna
radyoaktif iyot verilmesi gibi hidrojen gazı da
izleyici görevi yapar. Üstelik bu gaz yerli yerindedir.
Son zamanlarda astronomlar yüzlerce galakside
karbon monoksit gazı buldular. Hidrojenin
bulunduğu uzaklığın çok daha uzaklarından
varlığı saptanabilen ve kendine özel dalgaboyunda
radyo dalgaları yayan bu gaz da, galaksilerin
daha önce hiç gözlenememiş burulma
ve dönme hareketlerini ortaya çıkarmıştır. Yeni
radyo teleskoplar, karbon monoksit gazının varlığını
saptayarak çok uzaklardaki galaksilerin
ayrıntılı görüntülerini oluşturabileceklerdir.
Galaksilerin Evrimi
Keşiflerinden uzun yıllar sonrasına kadar galaksilerin
sabit ve değişmez oldukları varsayılmıştır.
Galaksiler, gücü bilinen elektrik ampullerine
benzetilerek görünür parlaklıklarından
uzaklıklarını saptamak üzere yararlanılmıştır.
Galaksiler konusundaki bu durağanlık 1950'lerden
itibaren değişmeye başladı. Yeni radyo teleskoplar,
merkezlerinden dışarıya doğru fışkıran
gazlardan yoğun radyo dalgaları yayılan galaksiler
buldular. Bu radyo dalgalarını inceleyen
astronomlar, gazların hızının ışık hızına yakın
olması gerektiği sonucunu çıkardılar. Gaz
sütunlarının boyu en çok 1 milyon ışık yılı civarında
olduğundan, oluşumları bir milyon yıldan
daha eskiye dayanmıyor olmalıdır (Astronomi
standartlarına göre bu oldukça kısa bir süredir).
Bu 'radyo galaksi'lerinde bir şeylerin değişmekte
olduğu açıkça görülüyor. Ölü gayzerlerde ise
bu tür fışkırmalar pek görülmez.
Radyo galaksiler, şiddetli olayların açık ipuçlarının
gözlendiği ilk galaksilerdir. Keşifleri de,
gözle görülemeyen ama astronomi araçları tarafından
'görülen' ilk elektromanyetik ışınım türü
olan kozmik radyo dalgalarının keşfi sonucunda
gerçekleşmiştir. Radyo astronomi, Bell Telefon
Laboratuvarı'nda çalışan Amerikalı mühendis
Karl Jansky'nin dönen bir radyo anteni yaparak
uzaydan gelen sürekli radyo parazitlerini saptadığı
1931 yılında doğdu. İzleyen on beş yıl içinde
tüm dünyada Jansky'nin rastlantısal keşfinin
izinden giden tek kişi, bir elektronik mühendisi,
amatör radyocu ve amatör astronom olan Grote
Reber oldu.
Reber 1911 yılında Wheaton, Illinois'de doğdu.
1936'da 25 yaşında olan Reber, Wheaton'daki
evinin arka bahçesinde 2 çarpı 4 cm'lik çıtalardan
oluşan ahşap bir kulenin üzerine yaklaşık
10 metre çapında metal bir çanak monte
etti. Bu, evrenden gelen radyo dalgalarını almak
üzere özel olarak bir anten biçiminde inşa
edilmiş ilk radyo teleskoptu. 1942'de Reber, Samanyolu'nun
ilk radyo ışınım haritalarını yapmıştı.
1940'ların ortalarına kadar Reber'in tek
radyo astronom olduğu düşünülüyor. 1940'ların
sonlarına doğru Avusturya, İngiltere, Hollanda
ve Amerika Birleşik Devletleri'nde başka
radyo teleskopların inşa edilmesiyle radyo astronomi
kurulmuş oldu. 1950'lerde bazı galaksilerde
keşfedilen radyo dalgaları yayan gaz
akımları da galaksi etkinliği ve evriminin ilk
bulguları oldu.
Şekil 13- Yakından birbirleri ile etkileşen ve karşılıklı kütle
çekimleri nedeniyle birbirlerinin şekillerini bozan iki galaksi.
Bu galaksiler, NGC 5426 ve NGC 5427'dir.
1970'lerde astronomlar, tüm galaksilerin evrim
geçirmelerinin gerekli olduğunu farkettiler.
Teksas Üniversitesi'nde çalışan Yeni Zelandalı
bir astronom olan Beatrice Tinsley, galaksilerin
yıldızlardan oluştuğuna dikkati çekti. Yıldızlar
yaşlanır ve değişirler. Yıldızlar aynı zamanda
yıldızlararası gazın kimyasal yapısını da değiştirirler.
Bu, gittikçe daha ağır atomların üretildiği
tek yönlü bir süreçtir. Bu nedenle galaksilerin
kimyasal yapısı, renkleri ve parlaklıkları da
zaman içinde değişmek zorundadır.
Galaksiler aynı zamanda yakınlarında bulunan
diğer galaksilerle etkileşimde bulunmak yoluyla
da değişime uğrarlar. Karşılıklı kütle çekimi
nedeniyle galaksi grupları meydana getirirler.
Galaksilerin birbirine normalden daha yakın
bulunduğu galaksi gruplarında, biri diğerinin
çekim alanına girerek birlikte dönmeye başlar
ve özellikleri kendilerini oluşturan galaksilerden
çok farklı, karmaşık özelliklere sahip yeni,
bileşik galaksiler meydana getirirler. Kimi
galaksi grubu fotoğraflarında, merkezdeki galaksiler
garip bir biçimde çarpık, dolaşık bir görüntü
verirler. Bu, başka ve kendilerinden daha
büyük bir galaksi tarafından yutulmakta olduklarının
bir işaretidir. Bazı diğer fotoğraflarda
ise gerçi yalnızca bir galaksi görülür ama bunun
garip biçimli değişik kuyrukları, kolları ve başka
özellikleri de yakındaki bir diğer galaksi ile
çok şiddetli bir etkileşimin habercisidir.
Galaksilerin evrimine ilişkin doğrudan kanıt
bulmak yıldızlardan daha zordur. Yıldızlar sürekli
olarak doğduklarından herhangi büyük bir
uzay parçasında evrimlerinin her aşamasında
yıldızlar bulunur. Ama galaksilerin çoğunluğu
uzak bir geçmişte büyük bir olasılıkla aynı zamanda
oluştu. Dolayısıyla herhangi bir zaman
dilimi ele alındığında --örneğin bugün-- galaksilerin
çoğunluğu hemen hemen aynı yaşta olabilir.
O zaman yaşamlarının değişik dönemlerindeki
galaksileri nasıl gözleyebiliriz?
Çözüm, ışıktadır. Işığın hızı saniyede 300000
kilometredir. Uzaydaki uzaklıklar ise çok büyüktür.
Bugün 2 milyon ışık yılı uzaklıktaki Andromeda
galaksisinin fotoğrafını çektiğimizde onun 2 milyon
yıl önceki durumunu görürüz; ışığın galaksiden
Dünya'mıza ulaşması 2 milyon yıl almıştır.
50 milyon ışık yılı ötedeki Virgo kümesindeki bir
galaksiye baktığımızda, ondan 50 milyon yıl önce
ayrılmış olan ışığı görürüz. Bu nedenle uzayın
gittikçe daha derinlerine bakmak, zamanda da
gittikçe daha eskiye bakmak demektir. Teleskoplar
bu anlamda zaman makineleridirler. Teleskopla
evrimlerinin gittikçe daha erken dönemlerinde
bulunan galaksileri gözleyebiliriz.
Ne yazık ki uzak galaksilerden gelen ışık da
zayıftır. Böylesine zayıf ışıkları algılamak için
astronomlar büyük teleskoplara gereksinim duyarlar.
Yirmi otuz yıl öncesine kadar hem büyük
teleskopların sayıları çok azdı, hem de bu teleskoplara
bağlı araçlar oldukça ilkeldi.
Bir milyar ışık yılının ötesinde saptanabilen
ancak birkaç galaksi vardı. 1970'lerin başından
itibaren, başta Arizona, Tucson'daki Kitt Peak
ve Mount Hopkins; Şili'deki Cerro Tololo olmak
üzere bir dizi yeni ve büyük teleskop inşa edildi.
Şekil 14- Galileo'nun, 1610 yılından kalan iki teleskobu.
Boyları 1 metre civarında olan bu teleskoplar, Floransa'daki
Bilim Tarihi Müzesi'nde bulunmaktadır.
Daha da önemlisi, zayıf ışığı toplamakta ve
kaydetmekte kullanılan yeni araçlarda ve teknolojide
bir patlama oldu. Fotoğraf plakları yerlerini
bilgisayar kontrollü elektronik detektörlere
bıraktı. Bu araçlar, ışığı fotoğraf plağındaki
karanlık lekeler yerine elektrik sinyallerine dönüştürüyor
ve onlardan on-yüz kat daha fazla
ışık toplayabiliyorlardı. Elektrik sinyalleriyle
çalışmak kolaydır. Bu sinyalleri sayısallaştırabilir,
daha sonra işlemek üzere bir bilgisayar ortamında
saklayabilirsiniz. Örneğin, bir galaksinin
görüntüsü, özellikleri bilinen, bize daha yakın
bir başka galaksi tarafından bozuluyorsa,
bilgisayar elektronik olarak bu ikinci galaksinin
ışığını ortamdan silerek ilk galaksinin temiz bir
görüntüsünü oluşturabilir.
Şu içinde bulunduğumuz yıllarda astronomlar,
çapları sekiz ile on metre arasında değişen
görünür ışık ve kızılötesi teleskopları inşa etmekteler.
Bu yeni nesil büyük teleskoplar ve onların
zayıf ışığı görmekteki üstün yetenekleri
sayesinde astronomlar, çok uzak ve evrimlerinin
şu ana kadar gözleyemedikleri kadar erken aşamasında
olan galaksileri görebileceklerini umuyorlar.
Yirmi yıl sonrası için astronomlar Dünya çevresine
yörüngede dolanması planlanan ve Büyük
Uzay Teleskobu (Larga Space Telescope,
LST) adı verilen bir teleskobun düşünü kuruyorlar.
Hubble Uzay Teleskobu'nun mirasçısı
olacak olan LST'nin aynasının çapı altı metre ve
açısal çözümleme gücü de kısa dalga boylarında
Hubble'in on katı kadar olacak. Kızılötesinden
morötesine kadar tüm dalga boylarına duyarlı
olacak LST, çok uzaklardaki galaksileri inceleyecek.
Buna ek olarak LST, yıldız oluşum bölgelerini
araştıracak, başka yıldızların çevresinde
gezegen arayacak ve yıldızlararası ortamdaki
gazları inceleyecek.
Acaba genç galaksilerde ne tür yıldızlar bulunuyor?
Tek tek yıldızların doğup ölmeleri bir yana,
acaba galaksideki yıldızların büyük çoğunluğu
birlikte nasıl yaşlanıyorlar? Galaksilerin biçimi
zamanla değişiyor mu, yoksa ilk oluştuğu
zamandaki biçimini mi koruyor? Bir galaksinin
toplam parlaklığı zamanla nasıl değişiyor?
Gruplardaki komşu galaksiler ve galaksi kümeleri
karşılıklı nasıl etkileşiyorlar? Tüm bunlar
galaksi dışı astronomiyi ilgilendiren kritik sorulardır.
Astronomlar, eğer tümü değilse de galaksilerin
çoğunluğunun, hemen hemen enerjilerinin
tümünün merkez bölgelerinde üretildiği çok
enerjik bir erken evrim aşamasından geçtiklerine
inanıyorlar. Bu inancın temelinde kuasarların
1960'lardaki keşfi var. Kuasarlar fotoğraf
plaklarında görüntü olarak yıldızları andırmakla
birlikte, ışıma güçleri galaksilerin toplam ışıma
güçlerinden büyük olabiliyor. Kuasarlar,
Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ndeki Palomar
Gözlemevi'nde çalışan Maarten Schmidt tarafından
1963 yılında bir raslantı sonucu bulundu.
Schmidt, bu cisimlerden kaynaklanan ışınımın
bazı özelliklerine (renkleri ve önümüzdeki bölümde
sözü edilecek olan kırmızıya kaymaları)
bakarak, kuasarların Dünya'dan çok uzakta olmaları
gerektiğini farketti. Yalnızca son derece
yüksek ışıma gücüne sahip olan bir cisim çok
uzakta olmasına karşın parlak görünebilir. Dahası,
kuasarların küçük boyutları, çok büyük
miktarda enerjinin neredeyse Güneş sistemimiz
boyutlarında küçük bir bölgede üretildiğini gösteriyor.
Kuasarlar, evrendeki en yüksek enerjili
uzay cisimleri olup sahneye tümüyle sürpriz
olarak çıktılar. Hiç kimse kuasarların varlığını
önceden tahmin etmemişti.
Kuasarların yalnızca çok uzaklarda gözlenmesi
önemli bir noktadır. Yakınlardaki kuasarların
sayısı çok azdır. Astronomide uzaklık zaman
demek olduğundan, kuasarların çoğunluğunun
uzak bir geçmişte yaşayıp ölmüş olduklarını
düşünebiliriz. Kuasarlar evrenin dinozorlarıdırlar.
Astronomların, yakında bulunan kuasarların
çevresinde sönük bir galaksi yapısı olduğuna
ilişkin sezgileri ve kuşkuları var. Bu nedenlerle
bilim adamları, kuasarların, evrimlerinin
ilk aşamalarında olan galaksilerin çekirdek
bölümleri oldukları doğrultusunda teoriler ortaya
atıyorlar. Yeni nesil görünür ışık ve kızılötesi
teleskoplar ile şu anda yörüngede bulunan
Hubble Uzay Teleskobu, yapısında kuasarlar
bulunduran birçok genç galaksinin zayıf ışığını
çözümleyerek, galaksilerle kuasarlar arasındaki
ilişki konusunda çok önemli ipuçları sağlayacaklar.
Günümüzdeki en önemli soru şu: Neden
uzaktaki galaksilerden bazıları kuasar içerirken
diğerleri içermiyor?
SIRTF gibi yeni kızılötesi teleskoplar ve yerden
gözlem yapılan kızılötesi teleskoplar da kuasar
araştırmasında önemli roller oynayacaklar.
Birçok kuasarı çevreliyor gibi görünen toz bulutları
görünür ışığı perdelerler. Kuasarın enerjisi
bu toz bulutu tarafından soğurulup kızılötesi ışınım
biçiminde yeniden yayınlanır. 1980'lerde Kızılötesi
Astronomi Uydusu, merkezlerinde kuasarların
bulunduğu düşünülen ve enerjilerinin
yüzde doksanı veya daha fazlasını kızılötesi ışınım
biçiminde yayan çok parlak galaksiler buldu.
Dahası, bu galaksilerin pek çoğu başka galaksilerle
çarpışıyor gibi gözüküyordu. Galaksilerarası
çarpışmalar kuasarların ortaya çıkmasına
neden olabilir mi, veya onların enerjisini arttırabilir
mi? Çok üstün duyarlılığı sayesinde SIRTF,
bu gizemli 'kızılötesi galaksiler'in doğasını ve evrimini
inceleyebilecek. Kuasarların çoğunluğunun
galaksilerarası çarpışmalar sonucu ortaya
çıkıp çıkmadığını SIRTF saptayacak. Son olarak,
çok yüksek açısal çözümleme gücüne sahip olan
yeni radyo teleskoplar, özellikle VLBA kuasarların
radyo dalgaboyu görüntülerini hazırlayabilecek.
Aslında kuasarların keşfinde de yaydıkları
yoğun radyo ışınımının büyük rolü var.
Merkezlerinde bulunması olası kuasar olgusundan
başka genç bir galaksi neye benzer? Bu
sorunun yanıtı konusunda astronomlar pek
emin değiller. Galaksiler büyük bir olasılıkla evrenin
ortaya çıkmasından birkaç yüz milyon yıl
sonra, günümüzden 10-20 milyar yıl önce oluştular.
Kısaca söz edileceği gibi, astronomlar galaksilerin
de yıldızlara benzer biçimde oluştuklarını
düşünüyorlar: Bir gaz bulutunun sıkışması
sonucu. Eğer sonuçta galaksiyi oluşturacak
büyük ölçekli bir sıkışmanın yanısıra yıldızları
oluşturacak küçük ölçekli sıkışmalar da oluyorsa,
galaksi kendi içindeki yıldızlarla aynı anda
oluşuyor demektir. Oluşumları sırasında yıldızlar
kızılötesi ışınım yaydıklarından kızılötesi teleskoplarla
gözlenebilirler. Kızılötesi detektörlerle
donatılacak olan SIRTF ve Hubble Uzay
Teleskobu, ilkel galaksilerden yayılacak böylesi
kızılötesi ışınımı ölçebilecek kadar duyarlı olacaklar.
Henüz öneri aşamasında bulunan bir
başka kızılötesi teleskop da zayıf kızılötesi ışınımı
bileşen dalga boylarına ayırarak genç galaksilerdeki
kimyasal elementleri tanımlayabilecek
ölçüde duyarlı olacak. Astronomlar, son derece
uzaktaki radyo galaksilerde yıldız oluşumunun
ipuçlarını ve yıldız oluşum bölgeleriyle galaksilerin
merkezlerinden fışkıran gaz jetleri arasında
şaşırtıcı bir ilişkinin kanıtlarını buldular.
Yüksek hızlı gaz fışkırmalarının çevredeki gazı
sıkıştırması ve böylece yıldız oluşumunu tetiklemesi
olası görünüyor.
Kuasarların ve Etkin Galaksilerin Güç Kaynakları
Kuasarlar enerjilerini nereden sağlıyorlar?
Aslında ilk radyo galaksilerin keşfedildiği
1950'lerden bu yana bu soru çok parlak bir galaksi
türü için sürekli olarak gündemdeydi.
Yüksek miktarlarda X-ışınları, kızılötesi ışınım,
görünür ışık ve radyo dalgaları yayan bu 'etkin
galaksi'lerde enerji, merkezdeki çok küçük bir
bölgeden --büyük bir olasılıkla kuasar boyutlarında--
kaynaklanıyor gibi görünüyor. Etkin galaksilerin
çoğu merkezden dışarı doğru çok büyük
miktarlarda gaz püskürtüyorlar.
Bu enerjinin büyük bir bölümünün yıldızlardan
gelmediği açıktır. Yıldızlar çoğunlukla görünür
ışık yayarlar. Dahası, yıldızlar enerjilerini
nükleer tepkimeler sonucu üretirler ki burada
maddenin enerjiye dönüştürülme verimliliği
yalnızca yüzde 0.5 kadardır. Dolayısıyla nükleer
tepkimeler kuasar ve etkin galaksilerin yaydığı
devasa enerji miktarlarını açıklamaya yetmez.
Son olarak, yıldızlar galaksi içinde dağınık olarak
bulunurlar; oysa etkin galaksiler enerjilerini
merkezlerindeki çok sıkışık bir bölgede üretmektedirler.
Eğer yeterli sayıda yıldız böylesi
küçük bir hacme sıkışmış olsalar bile, ortaya çıkacak
olan yıldız sistemi öylesine yoğun olacaktır
ki sonuçta yıldızlar, aralarındaki çarpışmalar
sonucu kaynaşacak ve ortaya çok yoğun ve
büyük kütleye sahip bir cisim çıkacaktır.
İşte bu nedenlerden ötürü astronomların çoğunluğu
kuasar ve etkin galaksilerin enerjilerini
merkezlerindeki cismin serbest bıraktığı kütle
çekim enerjisinden sağladıklarını düşünüyorlar.
Kütle çekim enerjisi iki cisim arasındaki
karşılıklı çekim kuvvetinden kaynaklanır. Büyüklüğü
de kütlelerin çarpımıyla doğru, aralarındaki
uzaklıkla ters orantılıdır.
Kütle çekimi analitik olarak ilk kez onyedinci
yüzyıl ortalarında Isaac Newton tarafından ifade
edilmiştir; her ne kadar henüz tümüyle tamamlanmamışsa
da en son kütle çekim teorisi
Einstein tarafından 1915 yılında geliştirilmiştir.
Çekim enerjisi şöyle açığa çıkar: Küçük bir kütle
büyük bir kütlenin üzerine düşerken --Dünya
üzerine düşen bir Bowling topu düşünün-- hızı
gittikçe artar. Bu hız artışı çekim enerjisinin
serbest kaldığını gösterir. Bu enerji, ısı ve ışınım
gibi başka enerji biçimlerine dönüşebilir.
Eğer büyük kütleli cismin aynı zamanda yoğunluğu
da yüksekse, düşen cismin hızı çok büyük
değerlere ulaşır. Kara delik, işte bu aşırı yoğunlaşmış
maddenin bir örneğidir. Kara deliğe doğru
düşen bir cisim, deliğe girmeden önce ışık hızına
ulaşır. Böyle yüksek hızlarda maddenin
enerjiye dönüşüm verimliliği yüzde onlara kadar
yükselir, ki bu da kuasar ve etkin galaksilerin
ürettiği yüksek enerji miktarlarını açıklamaya
yeterlidir.
Son teorilere göre, tüm etkin galaksilerin ve
kuasarların merkezinde kütleleri Güneş'imizin
kütlesinin bir milyon katından bir milyar katına
kadar olduğu tahmin edilen çok büyük kütleli
kara delikler bulunuyor. Merkezdeki bu kara
deliğin büyük çekim gücü nedeniyle çevredeki
gaz ve yıldızlar merkeze doğru çekiliyorlar. Gaz,
kara deliğe doğru düşerken açığa çıkan çekim
enerjisi yüksek hızlı parçacıklara ve ışınıma dönüşüyor.
Enerjinin çok büyük bölümü kara deliğin
hemen dışında açığa çıktığından ve kara deliğin
boyutları çok küçük olduğundan, büyük
kütleli kara delik varsayımı, kuasar ve etkin galaksilerin
yaydığı enerjinin neden merkezden
kaynaklandığını doğal olarak açıklıyor.
Kara delik kavramı ilk olarak 1783 yılında
İngiltere, Yorkshire'daki Thornhill'in rektörü
olan John Michell tarafından ortaya atıldı.
1796'da kavram Pierre-Simon Laplace tarafından
yeniden keşfedildi. Fikir şu: Kütlesi ve boyutları
belirli bir gök cismi verildiğinde, kütlesi
daha küçük olan bir başka cismin büyüğünün
çekiminden kurtulabilmesi için 'kurtulma hızı'
denen kritik bir hıza sahip olması gerekir. Örneğin,
Yerküre için kurtulma hızı saniyede 11
kilometre civarındadır. Bu hızdan daha küçük
bir hızla Dünya yüzeyinden yukarı doğru fırlatılan
hiçbir cisim Dünya'nın çekiminden kurtulamaz;
maksimum bir yüksekliğe ulaştıktan sonra
gerisin geriye yere düşer. Saniyede 11 kilometreden
daha büyük bir hızla yukarı doğru fırlatılan
bir cisim Dünya'nın çekiminden kurtularak
uzayda hareketini sürdürür, hiçbir zaman geri
dönmez. Şimdi Dünya'yı dev bir mengenede sıkıştırarak
çapını dörtte birine indirdiğimizi düşünelim.
Dünya'nın yüzeyi çekim merkezine daha
yakın hale geldiğinden çekim kuvveti daha
güçlenmiştir. Kurtulma hızı iki katına, saniyede
22 kilometreye yükselmiştir. Dünya'nın kütlesini
aynı tutarak çapını gittikçe küçültmeyi sürdürelim.
Çapı her dört kat küçülttüğümüzde kurtulma
hızı iki kat artar. Sonuçta, Yerküre'mizin
çapı yaklaşık bir buçuk santimetreye indiğinde
kurtulma hızı da saniyede 300000 kilometreye,
yani ışık hızına ulaşır. Bu durumda ışık bile
Dünya'nın çekiminden kurtulamaz. Dünya, dışarıdan
bakıldığında simsiyah görünür. Bir kara
delik olmuştur. Bu hayali deneyi ilk kez gerçekleştiren
Michell ve Laplace, Newton'un kütle
çekim teorisinden ve ilk kez onyedinci yüzyılda
ölçülmüş olan ışığın hızından haberdardılar.
Tabii Dünya'yı bir buçuk santimetre çapına
kadar küçültebilecek dev bir mengene yoktur.
Ama, daha önce gördüğümüz gibi, yıldızlar yakıtlarını
tüketip kendi ağırlıklarını taşıyamaz
hale geldiklerinde kendilerini çok küçük boyutlara
kadar sıkıştırabilirler. 1916 yılında Einstein'ın
yeni kütle çekim teorisini kullanan Alman
fizikçi Karl Schwarzscild, Michell ve Laplace'ın
hesaplarını yeniden gözden geçirdi. Bir kütlenin
kara delik haline dönüşmesi için sahip olması
gereken kritik yarıçap kütle miktarı ile doğru
orantılı olup Güneş'imizin kütlesi için 3.5 kilometre
civarındadır. Günümüzde kritik yarıçapa
'Schwarzschild yarıçapı' adı veriliyor.
1939 yılında Amerikalı teorik fizikçi Robert
Oppenheimer ve öğrencisi Hartland Snyder büyük
kütleli, yanıp tükenmiş bir yıldızın --birkaç
Güneş kütlesi ya da daha büyük kütleye sahip
bir nötron yıldızı gibi-- çökerek bir kara delik
oluşturacağını gösterdiler. Bununla birlikte, Oppenheimer'in
hesaplarından sonra bile çoğu bilim
adamları kara deliklerin yalnızca kağıt üzerinde
var olduğuna inanmaya devam ettiler. Daha
sonra, 1965 yılında astronomlar büyük olasılıkla
kara delik olan bir gök cismi keşfettiler:
Dünya'dan yaklaşık 7000 ışık yılı uzakta olan
Cygnus (Kuğu) X-1. Ardından gelen birkaç yılda
Cygnus X-1'in (X-ışınları yaydığı ve Cygnus
takımyıldızında bulunduğu için bu ad verildi)
kütlesinin nötron yıldızlarına oranla çok büyük,
kendisinin de normal yıldızlara oranla çok küçük
olduğu farkedildi. Kabul edilebilecek tek seçenek
Cygnus X-1'in bir kara delik olmasıydı.
Kütlesinin Güneş'in kütlesinin on katı kadar olduğu
hesaplanıyor. 1970'lerin ortalarından günümüze
kadar başka pek çok kara delik adayı
keşfedilmiştir.
Henüz kara delikler hakkında gözlemsel kanıtların
bulunmadığı 1964 yılında, Rus fizikçi
Yakov B. Zel'dovich ve ondan bağımsız olarak
Amerikalı fizikçi Edwin Salpeter, büyük kütleli
kara deliklerin üzerine düşecek olan gazın, etkin
galaksiler ve öbür enerjik cisimlerin güç
kaynağı olabileceğini ileri sürdüler. Kuasarları
ve etkin galaksileri anlamanın püf noktası,
merkezdeki kara deliğin, üzerine akan gazla
beslenme mekanizmasının anlaşılmasıdır. Bu
gaz akımı sürekli mi yoksa geçici mi? Akımı tetikleyen
nedir? Olası gaz kaynakları, galaksinin
merkezi çevresinde bulunan gaz, kara deliğin
fazlaca yakınına gelen talihsiz yıldızların
güçlü çekim alanı tarafından parçalanması, yıldızların
kendi aralarında çarpışarak ufalanmaları
veya galaksinin bir başka galaksiyle fazla
yakınlaşması sonucu ortaya çıkan çalkantı olabilir.
Düşük parlaklıktaki kuasarlar ve yüksek
parlaklıktaki etkin galaksilerde merkezdeki kara
deliğin üzerine akan gazın kütlesi, yılda bir
Güneş kütlesi civarında olmalıdır. Bazı kara
delikler, doğrudan çevreden üzerlerine akan gazın
çekim enerjisi yerine dönmelerindeki yavaşlamadan
ötürü enerji yayabilirler. Ama bu bile
dönen kara deliğin çevresinde sürtünme yaratarak
onu yavaşlatacak bir gaz kütlesinin varlığını
gerektirir. Ne kadar büyük kütleli olurlarsa
olsunlar, çevrelerinden soyutlanmış kara delikler
çok az enerji üretirler. Bu nedenle bazı
galaksilerin neden diğerlerinden enerjik olduğunu
anlamak için merkezdeki kara deliğin
çevresindeki madde dağılımını bilmenin çok büyük
önemi vardır.
Büyük kütleli kara delik varsayımını nasıl sınayabiliriz?
Güneş'imizin bir milyar katı kadar
kütleye sahip olsa bile, büyük kütleli bir kara
deliğin çapının altı buçuk milyar kilometre civarında
olması gerekir. En yakın büyük galaksinin
uzaklığı olan 2 milyon ışık yılı uzaktaki böyle bir
kara deliğin açısal çapı bir derecenin yalnızca
ikiyüz milyarda biri olur ki bu büyüklükte bir
cismi en büyük teleskoplarla bile görmek mümkün
değildir. Bununla birlikte, büyük kütleli bir
kara delik, çevredeki yıldızların hareketlerini ve
konumlarını etkileyerek kendini ele verebilir.
Kara deliğin çekim alanına yakalanmış olan yıldızlar
daha küçük bir alana sıkışır ve daha hızlı
hareket etmeye başlarlar. Bu etkiler kara delikten
birkaç ışık yılı uzaklığa kadar farkedilir boyutlarda
olabilir. Hubble Uzay Teleskobu ve büyük
olasılıkla 1990'lar için planlanan sekiz metrelik
ve on metrelik teleskoplar yakın galaksilerdeki
bu türden etkileri farkedebileceklerdir. Yıldızların
merkez bölgelerde yoğunlaşmaları olgusunun
ipuçları şimdiden başta Andromeda olmak
üzere birçok yakın galakside bulundu. Ama
10 milyon ışık yılından da ötede bulunan galaksilerin
merkez bölgeleri yeni teleskoplarla bile
görülemeyecek kadar küçük kalacaklar. Her ne
kadar yıldızların çoğunluğu radyo dalgaları yaymasa
da şu anda radyo teleskopların açısal çözümleme
gücü görünür ışık teleskoplarına oranla
bin kat fazla; bu nedenle de daha küçük ayrıntıları
görebiliyorlar. Radyo teleskoplar milyarlarca
ışık yılı uzaktaki etkin galaksilerin ve
kuasarların merkezlerinin birkaç ışık yılı kadar
yakınına nüfuz edebilirler. Eğer büyük kütleli
bir kara delik radyo bandında parmak izleri bırakmışsa,
1990'lar için planlanan VLBA gibi
yüksek açısal çözümleme gücüne sahip radyo teleskoplar
tarafından görülmesi gerekir.
Şekil 15a- 500 ışık yılı uzaktaki M87 galaksisinin (aynı zamanda
Virgo A olarak da bilinir) görünür ışıkla çekilmiş fotoğrafı.
Galaksinin merkezinden çıkan sönük, damlalara benzeyen çizgiye
dikkat ediniz.
Şekil 15b- M87 galaksisinin radyo dalgalarıyla çekilmiş fotoğrafı.
Bir önceki şekilde sönük olarak görünen çizgi, burada
açık olarak bir gaz fışkırması biçiminde görülüyor. Fışkırmanın
boyu, yaklaşık olarak 5000 ışık yılıdır.
Kara delikleri tanımanın dolaylı bir başka yolu
ise çevredeki gazın yaydığı yüksek enerjili ışınımdır.
Teorik astrofizikçiler çevredeki gazın
yassı bir disk oluşturarak kara deliğin etrafında
yörüngeye gireceğini düşünüyorlar. Bu diskin
gezegen sistemleri oluşturan disklerden faklı
yönü, daha büyük kütleli ve daha sıcak olması.
Diskte bulunan gaz 1 milyon-1 milyar dereceye
kadar ısınarak çoğunlukla X-ışınları yayar.
AXAF aracının görevlerinden biri de bu tür X-ışınlarının
araştırılmasıdır. Böylesine yüksek
enerjilerin bir başka karakteristik özelliği de
elektronların ve onların karşı-parçacığı olan pozitronların
üretilmesidir (Her atom-altı parçacığın,
çoğu özelliği parçacıkla aynı, kimi özellikleri
ise tam karşıtı olan ve karşı-parçacık adı verilen
bir ikizi vardır. Örneğin pozitron her bakımdan
elektronun aynı olup yalnızca taşıdığı elektrik
yükü terstir). Üretildikten çok kısa bir zaman
sonra parçacık ve karşı-parçacıklar gamma
ışınları yayarak yok olurlar. GRO ve önerilen
diğer gamma-ışın detektörleri bu tür gamma
ışınlarını araştıracaklardır. Etkin galaksi ve kuasarlarca
yayılan X-ışınlarının, astronomları
yirmibeş yıldır düşündüren gizemi, 'X-ışın fonu'nu
açıklaması akla yakın bir olasılıktır. Astronomlar
X-ışın detektörleri kullanarak uzaya
baktıklarında her yönde yoğun bir kozmik X-ışın
sisi görüyorlar. X-ışın fonunun kaynağı konusunda
henüz bir görüş birliği yok. Önerilen
açıklamalar arasında evreni doldurduğu düşünülen
sıcak gaz var. Bazı bilim adamları bu kozmik
X-ışını sisinin, tek tek ışınım kaynağı olarak
algılanamayacak kadar uzak ve çok sayıdaki
etkin galaksi ve kuasarların ışınımlarından
oluştuğunu düşünüyorlar. Bu problemin çözümü,
uzaydaki etkin galaksi ve kuasar sayısı ve
dağılımı ile birlikte bunların zaman içindeki evrimlerinin
de bilinmesini gerektiriyor. AXAF
aracında X-ışın fonunun tek tek kaynaklardan
oluştuğu yönündeki varsayımın sınanmasını
sağlayabilecek kadar duyarlı ve açısal çözümleme
gücü yüksek olan detektörler bulunuyor.
Etkin galaksi ve kuasarların çarpıcı davranışları
başka soruları da akla getiriyor. Bu cisimlerden
gözlenen yüksek hızlı gaz fışkırmalarından
bazıları çok ince biçimli bir görünüme sahip.
Böylesi madde sütunlarını üreten ve onları
kontrol eden şey nedir? Son yıllarda bu sorunun
yanıtlanabilmesi yolunda epeyce gelişme kaydedildi.
Bu gaz sütunları görünür ışık, X-ışınları
ve radyo dalgaları yayıyorlar. Optik teleskoplar,
radyo teleskoplar ve 1980'lerde veri toplayan
Einstein X-ışın uydusu tarafından alınan görüntüler,
gaz sütunlarındaki topaklanmaları ve diğer
yapılanmaları son derece ayrıntılı, enfes bir
biçimde gözler önüne serdi. Özellikle yüksek
açısal çözümleme güçlü radyo gözlemleri, bu gaz
sütunlarına her yıl yeni maddenin katıldığını
gösterdi. Dışarıya doğru hareket eden gaz kabarcıkları
sönükleşiyor. Bu gaz kabarcıklarının
tesbih taneleri gibi birbirlerini mi izlediklerini
yoksa bağımsız mı hareket ettilerini bilmiyoruz.
Daha ayrıntılı radyo dalgaları ölçümleri gaz sütunu
boyuca güçlü manyetik alanlar bulunduğu
yönünde kanıtlar olduğunu gösterdi. Aslında
bazı teorisyenler manyetik kuvvetlerin akan gazı
kuşatarak sıkıştırdığını ve ince bir kolon haline
gelmesini sağladığını öne sürüyorlar. Hawaii'den
Karaibler'e kadar Amerika Birleşik Devletleri
boyunca konumlandırılmış ve tek bir dev
teleskop gibi çalışan on radyo teleskoptan oluşması
planlanan VLBA, çok sayıda etkin galaksiden
fışkıran gaz sütunlarındaki ayrıntılı yapılanmanın
ve manyetik alanların sistematik bir
biçimde incelenmesine olanak verecektir. Dünya
çevresinde yörüngede dolanan, her biri Dünya
ile bağlantılı olup birlikte Dünya'dan daha büyük
bir radyo anteni oluşturması planlanan bir
grup radyo detektöründen oluşan OVLBI (Orbiting
Very Long Baseline Interferometer) ile, elde
edilen açısal çözümleme gücü daha da büyüyecektir.
Amerikalı bilim adamlarının katkılarıyla
yapılan OVLBI uydularından ilk ikisi önümüzdeki
yıllarda Japonya ve Rusya tarafından
fırlatılacaktır.
Galaksilerdeki gaz fışkırmalarının anlaşılmasında
önümüzdeki yıllarda sürdürülecek olan
teorik çalışmaların da yaşamsal önemi bulunuyor.
1980'lerde bu fışkırmaların bazı özellikleri
bilgisayar simülasyonları kullanılarak yeniden
oluşturulmuştu. Bu simülasyonlarda bilim
adamları gaz, ışınım ve manyetik alanların davranışları
ile ilgili fizik yasalarını bilgisayara
yükler ve madde ile ışınımın birarada bulunduğu
bir 'ilk durum' kurarlar. Sistemin zaman
içinde nasıl evrim geçireceğini ise bilgisayar hesaplar.
Gözlemlerle karşılaştırılarak teori daha
da geliştirilir.
Galaksilerin Oluşumu
Daha uzaktan gelen ışıklar daha eski zamanlarda
yayınlanmış demektir. Eğer uzayın derinliklerine
doğru yeterince uzağa bakarsak, galaksilerin
oluştuğu çok eski zamanlara kadar geriye
gidebiliriz. Henüz oluşmuş ya da oluşmakta
olan galaksiler konusunda çok az şey biliyoruz.
Galaksilerin oluşumu konusunda hesaplamalara
dayanan ilk teori 1928 yılında Sir James
Jeans tarafından ortaya atılmıştır. Bu teoriye
göre evrendeki tüm madde, tıpkı düz bir çöldeki
kumlar gibi düzgün bir biçimde dağılmıştır. Bununla
birlikte, çöl tabanında şurada burada birazcık
daha fazla kütle içeren kum tepecikleri
bulunur. Jeans, tepecikleri öngörürken bunların
varlığının daha sonra bir başka teoriyle açıklanabileceğini
düşünmüştü. Fazladan madde bulunan
her tepecikte kütle çekimi ortalamadan
yüksek olacağından çevredeki maddeyi çeker.
Bu çekim sonucunda madde miktarı artar, tepeciğin
boyutları büyür, çevredeki maddeyi daha
büyük bir kuvvetle çeker ve süreç ivmelenerek
devam eder. Sonuçta tepecikler büyük tepelere
dönüşür. Bu büyük tepeler galaksilerdir. Galaksiler
arasında çok az miktarda madde kalmış olmalıdır.
Tıpkı tek tek yıldızlarda olduğu gibi galaksileri
oluşturacak dev gaz bulutları da, ancak kütleleri
çok büyük olduğundan içeriye doğru etkiyen
kütle çekim kuvvetlerinin dışarıya doğru etkiyen
basıncı yenebildiği durumlarda çöker. Yıldızlarda
olduğu gibi galaksilerin oluşumu da ışınımdan
ve tüm kütlenin dönmesinden etkilenir.
Her durumda önce küçük tepeler çöküp yoğunlaşarak
galaksileri, daha sonra daha büyükleri
yoğunlaşarak galaksi küme ve gruplarını oluşturur.
Bu süreç gittikçe daha büyük yapılar
oluşturarak sürüp gider. Bu galaksi oluşum modeline
'kütle çekim hiyerarşi modeli' adı verilir.
Bu model temel olarak 1960 ve 1970'lerde Princeton
Üniversitesi'nden teorisyen James Peebles
tarafından geliştirilmiştir.
1960'ların sonlarında ve 1970'lerin başlarında
Sovyet astrofizikçiler Yakov B. Zel'dovich, A.G.
Doroskevich ve çalışma arkadaşları pancake
modeli (Pancake, yuvarlak ve yassı biçimli bir kek
türüdür.) adı ile anılan bir başka galaksi oluşum
modeli önerdiler. Bu modele göre ışınım kuvveti
başlangıçtaki kütle tepeciklerini dağıtır. Başlangıçtaki
kozmik çölün düzlüğü kütleleri en
azından bir galaksi kütlesinin 1000 katı kadar
olan daha büyük tepeler tarafından bozulur.
Böyle tepeler de kütle çekim hiyerarşi modelinde
de olduğu gibi çöl tabanından yalnızca hafifçe
yükselir. Bu büyük kütle birikimleri, sıcaklıklarını
uzaya yayarak çökmeye başlarken kaçınılmaz
olarak eksenlerden biri boyunca daha hızlı
çökeceğinden gaz yassı 'pancake' biçimini alır.
Büyük kütleli bu pancake daha sonra birçok
parçaya bölünür ve her parçasından bir galaksi
oluşur. Bu galaksi oluşum modeline göre, ana
pacake'in bulunduğu bölgelerde galaksilerin ince
bir tabaka üzerinde dağılmış olarak bulunmaları
gerekir.
Teorisyenler bu modellerden hangisinin doğru
olduğunu tartışıyorlar. Sorular, kısmen evrenin
ilk dönemdeki madde tepeciklerine neyin sebep
olduğu, bu tepeciklerin aralarında büyük
uzaklıklar bulunsa bile birbirlerine bağlı olup
olmadıkları ve o zamanlarda hangi tür atom-altı
parçacıkların bulunduğu konularında yoğunlaşıyor.
Başka faktörler de var doğal olarak. Her
iki teoride de galaksilerin oluşumu konusunda
temel rolü evrensel çekim kuvveti oynuyor. Başlarını
Princeton'dan Jeremiah Ostriker ve Hawaii
Üniversitesi'nden Lennox Cowie'nin çektiği
bir grup astronom da evrenin ilk dönemlerindeki
madde tepecikleri yerine asıl etkenin gaz basınç
kuvvetleri olabileceğini öne sürüyorlar. Gaz
basınç kuvvetleri ve ışınımın, bir galaksiden diğerine
fazla değişmeyen boyut ve kütlelerin belirlenmesinde
bir rolü olması akla yakın görünüyor.
Son yıllarda Ostriker ve çalışma arkadaşları,
teorik modellerin sonuçlarını incelemek
amacıyla, gaz basınç kuvvetlerini de içeren ayrıntılı
bilgisayar simülasyonları yaptılar. Öyle
görünüyor ki kütle çekimi, gaz basıncı ve galaksi-öncesi
gaz bulutunun dönmesi galaksi oluşumunda tek tek etkili.
Gözlemsel açıdan astronomlar birçok ipucu
araştırıyorlar. Acaba şu an varolan galaksiler,
kütle çekim hiyerarşi modelinin öngördüğü gibi
gittikçe büyüyen rastgele şekillenmiş grupların
içinde mi yoksa pancake modelinin öngördüğü
gibi belli boyutlarda ve düzlemler üzerinde mi
yer alıyorlar? Aslında pancake modeli, her biri
bir galaksi kütlesinin bin katı kütle içeren galaksi-öncesi
pancake biçiminde gaz bulutları öngörüyor.
Bunların 10 milyar ışık yılı öteden görünmesi
gerekir. Galaksilerin olası doğum yeri
olan böylesi dev yapılar çoğunlukla hidrojenden
oluşmakta ve 21 cm dalgaboyunda radyo dalgaları
yaymaktadırlar. Bu radyo dalgaları, VLA,
yeni Green Bank Teleskobu ve güncelleştirilmiş
Arecibo Teleskobu ile araştırılacaktır.
Gündemde daha da önemli konular var. Hem
kütle çekim hiyerarşi teorisinde hem de pancake
teorisinde, başlangıçtaki minik yoğunluk
farklarının üzerine kütle çekim kuvvetinin etkisi
sonucunda büyük madde yoğunlaşmaları oluşur.
Ne kadar küçük olursa olsun, başlangıçta
bir yoğunluk farkı gereklidir. Bu yoğunluk farklılaşmalarını
nasıl saptayabiliriz? Büyük bir
olasılıkla yanıt kozmik fon ışınımında gizlidir.
1965 yılında New Jersey'deki Bell Telefon Laboratuvarı'nda
çalışmakta olan Arno Penzias ve
Robert Wilson, tüm uzayı dolduran ve adına
kozmik fon ışınımı denen radyo dalgalarını keşfettiler.
Bu ışınımın, evrenin yalnızca 300000
yaşında olduğu günlerden beri uzayda özgürce
dolaştığı düşünülüyor. Daha önceleri ışınım, evrene
saçılmış bulunan atom-altı elektronlarla
etkileşiyordu. Kozmik fon ışınımında, galaksilerin
oluşmasından önce, evrenin 300000 yaşında
olduğu son etkileşim sırasındaki madde dağılımının
kayıtları bulunmalıdır. O zamanlar madde
düzgün bir biçimde dağıldığından bu maddeye
çarparak saçılan kozmik fon ışınımı da her
yöne eşit ve düzgün bir biçimde dağılmış olmalıdır.
Tersine, eğer o zamanlar madde dağılımı
düzgün değilse, kozmik fon ışınımının da düzgün
olmaması gerekir. Madde dağılımının düzgün
olmaması, bugün radyo teleskoplar değişik
yönlere döndürüldüğünde radyo dalgaları şiddetinin
değişmesi sonucunu doğuracaktır. Aslında
bütün galaksi oluşum teorileri bu tür değişimlere
gereksinim duyuyor.
On yıllarca süren araştırma sonunda nihayet
yüz binde bir düzeyinde de olsa bu değişimler
bulundu. Bu çok önemli keşif, kozmik fon ışınımını
büyük bir duyarlılıkla ölçmek amacıyla
1989 yılında fırlatılan Kozmik Fon Kaşifi (Cosmic
Background Explorer, COBE) uydusu tarafından
1992 yılında gerçekleştirildi. Bu sonuçlar,
galaksi oluşumu ve büyük ölçekli kozmik yapıya
ilişkin teorileri bir anlamda sınırlayıcı bir rol
oynayacaktır. İlk olarak bu sonuçlar bize, üzerine
etkiyen kütle çekim kuvvetleri sonucunda galaksi
ve galaksi kümelerini oluşturan minik madde
yoğunlaşmalarının boyutları konusunda bilgi verecektir.
İkincisi, bu ilkel yoğunlaşmaların boyutlarını
açıklayabilmemize olanak verecektir.
Şu anda hiçbir galaksi oluşumu veya ilkel evren
teorisi COBE'nin bulgularını doyurucu bir biçimde
açıklayamamaktadır. Önümüzdeki birkaç yıl
içinde, gözlemsel sonuçlarla karşılaştırılacak ölçüde
ayrıntılı birçok yeni teori adayı geliştirilmesi
bekleniyor. Bu, kuşkusuz kozmoloji teorisi
için heyecen verici bir zaman dilimi olacaktır.
Son olarak galaksilerarası ortam adı verilen
galaksiler arasındaki gazda da galaksi oluşumuna
ilişkin oldukça önemli ipuçları vardır. Galaksilerin
içinde bulunan yıldızlararası ortamda olduğu
gibi bu gaz da yıldızlar tarafından üretilen
çeşitli kimyasal elementlerce zenginleşmiştir.
Çok uzaklardaki --dolayısıyla çok eski zamanlardaki--
galaksilerarası ortam, galaksilerin oluştuğu
ortamdır. Galaksilerarası ortam araştırmalarının
en önemli araçlarından biri de kuasarların
yaydığı ışınımın incelenmesidir. Işınım oradan
buraya gelirken galaksilerarası ortamdan geçer
ve bu arada bir bölümü de soğurulur. Soğurulan
dalga boyları ortamdaki gazın kimyasal yapısına
ilişkin bilgiler verir. Galaksilerarası gazın
kimyasal yapısı zamanla nasıl değişmektedir?
Başka bir deyişle, Dünya'dan olan uzaklıkla nasıl
değişmektedir? Bu gaz, galaksilerin ilk kez
oluştuğu dönemi tarihlendirmek amacıyla kullanılabilir
mi? Uzaklardaki galaksilerarası ortamın
incelenmesi için hem yüksek duyarlılık
hem de yüksek tayfsal çözümleme gücü gereklidir.
Bunlar, şu anda çalışmakta olan 4 metrelik
teleskopların yeteneklerinin ötesinde ama gelecek
on yıllardaki çok daha büyük teleskopların
yetenek sınırları içinde olacak.
Garth Illingworth Hakkında Bilgi
Garth Illingworth, 17 Mart 1947'de Avustralya'nın Perth kentinde
doğdu. 1968 yılında Batı Avustralya Üniversitesi fizik bölümünü
bitirdikten sonra, 1973 yılında Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden
astronomi dalında Ph. D. derecesini aldı. Doktora sonrası çalışmalardan
sonra Illingworth, 1978-1983 yılları arasında Tucson, Arizona'daki Kitt
Peak Ulusal Gözlemevi'nde astronom olarak çalıştı. 1984'ten 1987'ye
kadar hem Johns Hopkins Üniversitesi'nde araştırmacı, hem de Baltimore'da
bulunan Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü'nde
direktör yardımcısı olarak görev yaptı. 1988 yılında Santa
Cruz'daki Kaliforniya Üniuersitesi'nde astronomi profesörü
oldu. Illingworth'un araştırmaları, galaksilerin
oluşumu ue evrimini anlayabilmek amacına yönelik olarak,
yıldız kümeleri ve galaksilerin gözlemleri konusunda
yoğunlaşmıştır. Keck Teleskobu'nda da çalışan Illingworth,
Hubble Uzay Teleskobu'nun ardından gelecek
olan büyük uzay teleskobunun yapımı için de çalışmalar
başlatmıştır. Illingworth şöyle demektedir: Astronom olmanın
en keyifli ve ödüllendirici yanı, kendini araştırmaya
adamış olan bireylerin ve küçük ekiplerin, astronominin
önde gelen problemlerinin çözümünde büyük ilerleme
kaydedebilmesidir. Bu problemlerin anlaşılması en
zor olanlarından biri, Samanyolu'muz gibi galaksilerin
ne zaman ue nasıl oluştuğu, zamanla nasıl değiştiğidir.
Galaksilerin, evrenin gençlik günlerinde, o zamanlar
uzayı dolduran seyrek gaz ve karanlık maddeden yoğunlaşarak
bugün gözlediğimiz büyük kütleli cisimlere dönüştüğünü
biliyoruz. Ama bunun nasıl ve tam olarak ne
zaman gerçekleştiğini bilmiyoruz. 1990'ların yeni, güçlü
teleskop ve bilgisayarlarının, evrenin gençliğini gözlerimizin
önüne sereceğini umuyorum."
:::::::::::::::::
Evrenin Yaşam Tarihi
Büyük Patlama (Big Bang) Modeli
Uzayın git gide daha derinlerine baktığımızda,
acaba uzayın sonuna ya da zamanın başlangıcına
ulaşabilir miyiz? Evrenin bir başlangıcı
varsa, acaba nasıldı? Sonu olacak mı? Tüm bunlar,
kozmolojiyi, bir bütün olarak evrenin yapısı
ve evrimini inceleyen astronomi dalını ilgilendiren
sorulardır.
Her kültür, kendine özgü bir kozmoloji icat
etmiştir. Aristoteles'in evreninde üzerine yıldızların
tutturulmuş olduğu büyük, kristal bir küre
olarak düşünülen uzayın kenarları vardı.
Ama bu evrenin ne başlangıcı, ne de sonu vardı.
Yani durağandı. Gökyüzüne İlişkin adlı eserinde
Aristoteles şöyle demektedir: "En temel cisim,
sonsuzdur; büyümez, küçülmez, yaşlanmaz, değişmez
ve hareket ettirilemez". Aristoteles, tanrısal
ve ölümsüz olan evrenin, temel cisim olan
'ether'den oluşması gerektiğini düşünüyordu.
Hıristiyan dünya görüşü sonsuzluk kavramından
vazgeçmekle birlikte evrenin değişmez olduğu
fikrine sahip çıktı ve sürdürdü. Bu geleneğe
göre evren, Tanrı tarafından yoktan var edilmiş
ve o günden bu yana hiç değişmemiştir.
1543 yılında Dünya'nın evrenin merkezi olmayıp
yalnızca Güneş çevresinde dönen bir gezegen
olduğunu gösteren Copernicus çok şeyi değiştirmekle
birlikte, evrenin uzaysal olarak sınırlı,
zamansal olarak ise sonsuz olduğu yolundaki
Aristoteles inanışını değiştiremedi.
1576 yılında, Copernicus öğretisine inanan
bir İngiliz olan Thomas Digges, yıldızları, üzerinde
bulundukları kristal küreden koparıp uzaya
dağıtan ilk astronom oldu. 1546 yılında doğan
ve matemetik eğitimi gören Digges, Copernicus'un
büyük eseri The Revolutionibus'un bazı
bölümlerini İngilizce'ye çevirerek yayınladı. A
Perfit Description of the Caelestiall Orbes başlığıyla
yayınladığı bu çeviriye Digges, yıldızların
dağılımı, özellikle de uzayın sonsuz olduğu ve
yıldızların bu sonsuz uzayda dağılmış olarak
bulundukları yönündeki kendi görüşlerinin anlatıldığı
bir bölüm ekledi (Digges aynı zamanda
daha uygulamalı olan başka konularla da ilgileniyordu.
Top mermilerinin yörüngeleri üzerine
ilk ciddi çalışmaları yapan Digges, İngiltere'de
balistiğin babası sayılır).
Digges'ten sonra evrenin uzayda sonsuz olduğu
kabul edilmiştir. Bununla birlikte insanlar
hala evrenin zaman içinde değişmez olduğunu
düşünüyorlardı. Büyük fizikçi Isaac Newton aynı
problemi yüz yıl kadar sonra yeniden ele aldı.
Tek tek gezegenlerin hareket halinde oldukları
kesindi ama çok büyük zaman aralıklarıyla bile
bakılsa evrenin değişmez olduğu düşünülüyordu.
Newton, büyük ölçekte evreni tanımlayan asıl
kuvvetin evrensel kütle çekim kuvveti olduğunu
anladı. Bunun ötesinde, kütle çekim teorisi ile
Newton, evrenin bir bütün olarak hesaplamalara
dayanan modelini yapan ilk insan oldu. Bununla
birlikte 1917'deki Albert Einstein'ın modeline kadar
böyle bir modelden söz edilmemişti. Einstein
da Newton gibi genel görelilik adı verilen kütle
çekim teorisini yeni geliştirmişti. Newton gibi
Einstein da kozmolojideki temel kuvvetin kütle
çekim kuvveti olduğuna inanıyordu.
Genel görelilik, madde ve enerjinin kütle çekimini
nasıl ürettiğini, buna karşılık madde ve
enerjinin kütle çekimine nasıl tepki verdiğini
anlatan oldukça karmaşık ve matemetiksel bir
teoridir. Bir bütün olarak evren teorisiyle ilgili
zor denklemleri çözebilmek amacıyla Einstein,
iki basitleştirici varsayım yapmıştı: Evren zamanla
değişmez ve madde evrende düzgün bir
biçimde dağılmıştır. Her ne kadar Einstein'ın
başlangıç varsayımları ile ilgili gözlemsel hiçbir
kanıt yoksa da, Einstein bu varsayımların tatminkar
sonuçlar verecek ölçüde gerçeğe yakın
olduklarına inanıyordu. Einstein'in sonuçtaki
'kozmoloji modeli' durağan ve homojendi.
Çok geçmeden, başka kozmoloji modellerinin
de olası olduğu ortaya çıktı. 1922 yılında Alexander
Friedmann, zamanla değişen evreni tanımlayan
bir kozmoloji modeli olan durağan olmayan
evren modelini ortaya attı. Bir Rus matematikçi
ve meteorolog olan Friedmann, işe
Einstein'in çekim teorisi ile başladı ama homojenlik
varsayımını kabul ederken durağanlık
varsayımını sorgulamaya açtı. Hollandalı astronom
Wilhelm de Sitter'in de dediği gibi, ne kadar
büyük bir teleskopla bakarsak bakalım evreni
görüşümüz bir fotoğraf karesinden başka
bir şey değildir, dolayısıyla da evrenin uzun dönemli
davranışları konusunda çok az fikir verir.
Friedmann, genel görelilik denklemlerinin başka
çözümünü buldu. Bu çözüme göre evren, yoğunluğu
son derece yüksek bir durumdan başlayarak
zaman içinde genişliyordu.
Friedmann'ın kozmoloji modeline göre ilk patlamadan
sonra genişlemeye başlayan evren gittikçe
daha dağınık bir duruma geliyordu. Bu
kozmoloji modeline 'büyük patlama' modeli adı
verildi. 1923 yılında Friedmann'ın evrimleşen
modelinin eleştirisinde Einstein, Friedmann'ın
hesaplamalarının matematiksel geçerliliğini kabul
etmekle birlikte, bunların gerçek evrene
uygulanabileceğinden kuşkuda olduğunu bildirdi.
Teorik fizikte, başlangıç koşullarına bağlı olarak
bir denklem setine birden fazla çözüm bulunması
oldukça sık rastlanan bir şeydir; bu nedenle
Aristoteles, Copernicus ve Newton gibi
Einstein da evrenin durağan olduğuna inanmaya
devam etti. Bununla birlikte ne Friedmann'ın
ne de Einstein'ın başlangıç varsayımları
ampirik olarak sınanabilirdi. O zamanlar her
iki görüş doğrultusunda da deneysel kanıt hemen
hemen yok gibiydi. Einstein ve Friedmann,
evren teorilerini kağıt üzerinde üretmişlerdir.
1929 yılında durum kökten değişti. O yıl, teleskopla
gözlem yapan Amerikalı astronom Edwin
Hubble, evrenin genişlemekte olduğunu
keşfetti. Galaksiler sürekli olarak birbirlerinden
uzaklaşıyorlardı.
Gerçekte Hubble teleskopla baktığında galaksilerin
birbirlerinden uzaklaştığını görmedi; böyle
hareketleri doğrudan görmek için milyonlarca yıl
gerekir. Hubble, Doppler kaymalarına bakarak
galaksilerin hareket ettiği sonucuna vardı: Galaksilerin
renkleri tayfın kırmızı ucuna doğru kayıyordu.
'Kırmızıya kayma' olarak bilinen bu kayma,
uzaklaşma hareketinin bir sonucudur. Bütün
galaksiler Samanyolu'ndan uzaklaşıyordu. Aslında
birçok kozmik bulutsunun kırmızıya kaymaları
1900'lerde Arizona'daki Lowell Gözlemevi'nde
çalışan Vesto Slipher tarafından ölçülmüştü.
Hubble'ın Slipher'in çalışmasına eklediği tek şey,
Cepheid yıldızlarını kullanarak uzaklaşan galaksilerin
uzaklıklarını saptamak oldu. Hubble, galaksilerin
uzaklıklarının, uzaklaşma hızıyla doğru
orantılı olduğunu keşfetti. Başka bir deyişle,
bir galaksinin bize olan uzaklığı bir başka galaksinin
iki katıysa, uzaklaşma hızı da iki katı oluyordu.
Bu sonuç, her yönde düzgün olarak genişleyen
bir evren için beklenen bir sonuçtu.
Hubble'ın gözlemleri bir yandan çok açık bir
biçimde Fiedmann'ın durağan olmayan modelinin
Einstein'ın durağan modeline göre üstünlüğünü
ortaya çıkarırken, öte yandan da Hubble'ın
gözlemleri görünüşe göre her iki bilim adamının
da öne sürdüğü temel varsayımı doğruluyordu:
Evren hemen hemen homojendir. Yalnızca
evren eğer homojense galaksilerin uzaklaşma
hızları uzaklıkları ile doğru orantılı olabilir. Dahası,
homojen evren her noktanın diğer noktalardan
farklı olmadığı anlamına gelir. Nasıl şişen
bir balonun, balon yüzeyinde bir genişleme
merkezi yoksa, evren de genişliyor olmasına
karşın bir genişleme merkezi yoktur. Bir balonun
yüzeyine her biri bir galaksiyi temsil eden
noktalar koyduğumuzu düşünelim. Balon şişerken
herhangi bir noktadan bakıldığında diğer
noktaların uzaklaştığı görülecektir. Hiçbir nokta
merkez değildir.
Eğer galaksilerin uzaklaşma hızları uzaklıkları
ile doğru orantılıysa, bütün galaksiler için
hızın uzaklığa oranı sabit olmalıdır. Hubble sabiti
adı verilen bu oran evrenin şu andaki genişleme
hızını vermektedir. En duyarlı ölçümlere
göre şu andaki genişleme hızı ile evrenin boyutları
yaklaşık 10 milyar yıl içinde iki katına çıkacaktır.
Daha kesin konuşmak gerekirse, birbirlerinden
uzakta bulunan iki galaksinin aralarındaki
uzaklık, yaklaşık 10 milyar yıl sonra iki
katına çıkacaktır.
Zaman geçtikçe galaksiler birbirlerinden
uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla geçmişte birbirlerine
daha yakın olmaları gerekiyor. Eğer evren filmini
geriye doğru oynattığımızı düşünürsek, galaksiler
gittikçe birbirlerine yaklaşarak kalabalıklaşacaklar.
Geçmişte öyle bir an olacak ki evrendeki
bütün madde, yoğunluğu sonsuz olan bir noktaya
sıkışmış durumda bulunacak. Astronomlar
bu durumun gerçekleşmiş olduğu zamanı hesaplayabiliyorlar:
Günümüzden 10-20 milyar yıl önce.
Bu ana 'büyük patlama' adı veriliyor. Büyük
patlamadan önce ne olduğu, halen teorik fizikçiler
arasında yoğun tartışma konusu.
1930'larda, astronomlar evrenin yaşını ilk kez
hesapladıklarında, bunu Dünya'mızın yaşıyla
karşılaştırmışlardı. Daha önce söz edildiği gibi,
1910'larda başlayan uranyum filizinin radyoaktif
tarihlendirme çalışmalarına göre Dünya'nın
yaşı yaklaşık olarak 4.5 milyar yıldır. Dünya'nın
ve Güneş'in oluşumu ile ilgili tüm teoriler,
Dünya'nın yaşının, evrenin yaşının yüzde
onu ile yüzde doksanı arasında bir yerlerde olması
gerektiğini belirtiyorlar. Başka bir deyişle,
yeryüzündeki kayaların yaşlarını saptayan bilim
adamları, evrenin yaşının 5.5 milyar ile 50
milyar yıl arasında olması gerektiğini söylüyorlar.
Galaksilerin hareketlerini gözleyen başka
bilim adamları da evrenin yaşını 10-20 milyar
yıl arasında buluyorlar. Bu ikisi birbirinden
çok farklı ölçümler. Bulunan yaş aralıklarının
kesişmesi ise büyük patlama modeli lehinde çok
kuvvetli bir kanıt. Bununla birlikte şurasını da
unutmamak gerekir ki kozmoloji, astronominin
tüm dalları, hatta bütün bilimler, uzay ve zamanın
en uç kesişmelerini gerektirirler. Her ne kadar
çok geniş kesimlerce tutulduysa da büyük
patlama modeli henüz çok az sayıda gözlemsel
testlerden geçmiş durumdadır.
Dünya'nın yaşıyla karşılaştırma testinden
sonraki iki önemli test, evrenin kimyasal yapısı
yüzde 74 hidrojen, yüzde 24 helyum, yüzde 2
ağır elementler ve kozmik fon ışınımı adı verilen
ve tüm uzayı kaplayan düzgün radyo dalgalarıdır.
Büyük patlama modeline göre hem evrenin
temel kimyasal yapısı, hem de kozmik fon ışınımı
evrenin bugünkünden çok farklı olduğu uzun
zaman önce biçimlenmiştir. Eğer kozmik evrim
filmimizi gene geriye doğru oynatırsak, evren
büzülür, galaksiler gittikçe birbirlerine yaklaşırlar
ve sonunda yıldızlar ve galaksiler kendilerine
özgü kimliklerini yitirirler. Evrendeki madde,
bir gazı andırmaya başlar. Evren gittikçe
büzülerek yoğunlaştıkça kozmik gazın sıcaklığı
da gittikçe artmaya başlar. Sıcaklık 10000 santigrat
dereceye ulaştığında, elektronlar atomlarından
kaçıp kurtulmaya başlar. Daha yüksek
sıcaklıklarda ise atom çekirdekleri proton ve
nötronlara ayrışır. Evrenin doğum anı olan büyük
patlama yaklaştıkça, sıcaklık artmaya devam
eder. Sıcaklık 10 trilyon dereceye ulaştığında
proton ve elektronlar kuark adı verilen üç temel
parçacığa bölünürler.
Şimdi başlangıçtan itibaren zaman içinde ileriye
doğru gittiğimizi düşünelim. Büyük patlamadan
yaklaşık 0.00001 saniye sonra kuarklar
birleşerek proton ve nötronları oluşturdular. En
basit ve hafif kimyasal element olan hidrojenin
çekirdeğinde yalnızca bir proton bulunur. Bu
süre içerisinde başka hiçbir kimyasal elementin
bulunabilmesi mümkün değildir. Diğer tüm
kimyasal elementler iki veya daha fazla atom-altı
parçacığın biraraya gelip kaynaşmasıyla ortaya
çıkar ki evrenin başlangıç aşamasındaki
yoğun sıcaklık koşullarında böyle kaynaşmalar
gerçekleşemezdi. Evren genişledikçe soğudu.
Başlangıçtan birkaç dakika sonra sıcaklık milyar
derece mertebesine düştü. Bu kritik sıcaklıklarda
proton ve nötronlar, aralarındaki nükleer
kuvvetler nedeniyle birleşmeye başladılar.
Teorisyenlerin 1960'lar ve 1970'lerde yaptıkları
hesaplara göre, döteryum, helyum ve lityum bu
sırada oluşmuş olmalılar. Bu tür ilk hesaplar
1964 yılında Cambridge Üniversitesi'nden Fred
Hoyle ve Roger Tayler ile Moskova Kozmik
Araştırma Enstitüsü'nden Yakov B. Zel'dovich
tarafından yapıldı. Princeton'dan James Peebles,
Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nden Robert
Wagoner ve arkadaşları ile Chicago Üniversitesi'nden
David Schramm ve arkadaşları da daha
ileri düzeyde hesaplar yaptılar. Bu teorik hesapların
sonuçları, gözlemsel olarak saptanan hidrojen,
helyum, lityum ve döteryum miktarları
ile dikkat çekici bir uyum içindedir (Karbon, oksijen,
ve demir gibi tüm diğer elementler çok daha
sonraları, yıldızlar tarafından üretilmişlerdir).
Bu uyum büyük patlama modelini destekleyen
bir başka kanıttır.
Yeni doğmuş ve dolayısıyla çok sıcak olan evren,
kozmik fon ışınımını da üretmiş olmalıdır.
1948 yılında ilk kez George Washington Üniversitesi'nden
Ralph Alpher, George Gamow ve Robert
Herman tarafından yapılan ve 1965 yılında
bağımsız olarak Princeton'dan Robert Dicke ve
James Peebles tarafından tekrarlanan teorik
hesaplar, büyük patlamanın üzerinden henüz
yalnızca birkaç saniye geçtiği sıralarda uzayda
kara cisim ışınımı adı verilen özel bir cins ışınımın
üretilmiş olması gerektiğini gösterdi. Kara
cisim ışınımı, ışınımın sıcaklığına karşılık gelen
tek bir parametre tarafından belirlenir. Teorik
olarak kara cisim ışınımı evrenin ilk anlarında,
uzayda düzgün olarak üretilmiş ve evren
300000 yıl yaşına gelip de atom çekirdekleri
biraraya gelerek atomları oluşturuncaya kadar
atom-altı parçacıklar tarafından saçılmaya devam
etmiş olmalıdır. Zaten bu noktadan sonra,
maddeyle hiç etkileşmeyen ışınım uzayda yayılmasını
sürdürmüştür. Evren genişledikçe ışınımın
dalgaboyu büyümüş ve günümüzde ışınımın
dalgaboyu radyo dalgalarına karşılık gelen
bir değere, sıcaklığı da mutlak sıfırın üzerinde
yaklaşık 3 dereceye kadar düşmüştür. Bir önceki
bölümde söz edildiği gibi, bu ışınım bir raslantı
sonucu 1965 yılında keşfedilmişti. Son yıllarda
veri toplayan COBE uydusu, kozmik fon
ışınımının özelliklerinin büyük patlama teorisinin
öngördüğü özellikler olduğunu doğruladığından,
bu teoriyi destekleyen bir kanıt daha elde
edilmiş oldu.
Evrenin Büyük Ölçekli Yapısı
Büyük patlama modeli evrenin homojen olduğunu
varsayar. Bu varsayım tam olarak doğru
olmayabilir. Homojen bir evrende yıldız, galaksi
ve galaksi kümeleri gibi madde topaklanmalarının
bulunmaması gerekir. Bununla birlikte böylesi
topaklanmalar yalnızca evrene küçük ölçekte
bakıldığında önemli gibi görünüyor olabilir.
Nasıl bir kumsala çok yakından bakarken kum
tanelerini seçebiliyor, yirmi otuz metre yukarıdan
baktığımızda ise onu pürüzsüz görüyorsak,
evren de çok büyük hacimlere bakıldığında pürüzsüz
görünüyor olabilir. Asıl sorulması gereken
soru, kumsala ne kadar uzaktan bakmamız
gerektiği sorusudur. Eğer evrenin pürüzsüz göründüğü
bir ölçek yoksa, büyük patlama modelinin
önünde ciddi sorunlar var demektir.
Galaksi zincirlerinin, büyük sayıda galaksi
içeren yüzeylerin ve hemen hemen hiç galaksi
içermeyen büyük boşlukların keşfedildiği son
yıllarda bu keşifler, evrenin büyük ölçekte homojen
olmayabileceğinin temel kanıtları olarak kabul
edildiler. Böyle büyük galaksi gruplarına 'yapı'
adı veriliyor. Eğer evren tümüyle homojen olsaydı
hiçbir şekilde bu tür yapılanmalar göstermemesi
gerekirdi. 1989 yılında Harvard-Smithsonian
Astrofizik Merkezi'nden Margaret Geller
ve John Huchra o güne kadar bilinen en büyük
galaksi yapılanmasını keşfettiler. Bu, uzunluğu
en azından 500 milyon ışık yılı olan ve galaksilerden
oluşan bir 'duvar'dı. Geller ve Huchra,
büyük galaksi gruplarının üç boyutlu haritalarını
çıkarmışlardı. Daha doğrusu her galaksinin
iki boyutlu konumu ile birlikte kırmızıya kayma
miktarını da saptamışlardı. Kırmızıya kaymanın
galaksilerin uzaklaşma hızlarının bir ölçüsü olduğunu
hatırlayalım. Eğer evrenin homojen olduğunu
ve düzgün bir biçimde genişlediğini varsayarsak
--ki o zaman galaksilerin uzaklıkları ve
uzaklaşma hızları arasındaki ilişkiyi veren
Hubble yasasını kullanabiliriz-- kırmızıya kayma
miktarlarını bildiğimiz galaksilerin uzaklıklarını
da bildiğimizi kabul edebiliriz. Böylece, her üç
boyut da bilindiğinden üç boyutlu (3-D) haritalar
hazırlanabilir (Kabaca, bir galaksinin uzaklığı,
10 milyar ışık yılı ile gözlenen ışınımın kırmızıya
kayma yüzdesinin çarpımıyla bulunabilir. Örneğin
dalgaboyundaki yüzde onluk bir artış 1
milyar ışık yılına karşılık gelir).
Şekil 16- Astrofizik Merkezi'nden Margaret Geller ve John Huchra'nın
1989 yılında tamamlanan kırmızıya kayma araştırması. Her nokta bir
galaksiyi gösteriyor; burada, birbirine dokunan kama biçimindeki
uzay bölgelerinde 3962 galaksi yer alıyor. Yarıçap yönü, homojen bir
evrende doğrudan yarıçap yönündeki hıza karşılık gelen uzaklaşma
hızını gösteriyor. Şekildeki en uzak galaksinin uzaklığı 500 milyon
ışık yılıdır. Şeklin ortasında, hemen hemen yatay bir biçimde uzanan
galaksi topluluğu, şu ana kadar evrende gözlenen en büyük ve tutarlı
galaksi yapılanması olan Büyük Duvar'dır.
Rastgele seçilmiş birkaç uzay bölgesindeki
yapılanmaların bölgelere mi özgü yoksa evrenin
tümünü temsil edebilecek yapılanmalar mı olduğu
henüz bilinmiyor. Bununla birlikte şimdiye
kadar hemen hemen her ölçekte böylesi yapılanmaların
olduğu gözlenmiş durumda. 50 milyon
ışık yılını kapsayan bir araştırmada genellikle
boyları yaklaşık 50 milyon ışık yılı olan galaksi
zincirleri, galaksilerin oluşturduğu yüzeyler
ve boşluklar; 500 milyon ışık yılını kapsayan
bir araştırmada ise boyutları 500 milyon ışık yılı
civarında olan yapılanmalar bulunuyor. Bazı
astronomlar evrende her boyutta kozmik yapılanmaların
olduğunu savunuyorlar.
İngiltere'de Durham Üniversitesi'nden T. J.
Broadhurst ve R. S. Ellis, Kaliforniya'daki Lick
Gözlemevi'nden David C. Koo, Chicago Üniversitesi'nden
Richard Kron ve Johns Hopkins Üniversitesi'nden
Alex S. Szalay'ın araştırmaları sonucunda
gittikçe daha büyük boyutlarda kozmik
yapılanmalar ortaya çıkarıldı. 'Işın demeti' araştırmaları
adı verilen bu araştırmalarda, uzayda
yalnızca bir çizgi boyunca yer alan galaksilerin
kırmızıya kayma miktarları ölçülür. Bu çizgi çok
uzaklara, on milyarlarca ışık yılı uzaklara gider.
Bu araştırmalar galaksilerin her 400 milyon ışık
yılında kümelenmeler gösterdiğiıni ortaya koyuyor.
Daha büyük ölçeklerde ise yapılanma gözlenmiyor.
Eğer böyleyse, en büyük ve tutarlı
kozmik yapılanmaların boyutları 400 milyon ışık
yılı civarındadır ki bu da 'Büyük Duvar' olarak
adlandırılan yapılanmanın boyudur. Dolayısıyla,
daha büyük ölçeklerde bakıldığında evren homojen
olarak gözükecektir. Bu varsayımları desteklemek
veya çürütmek için daha fazla gözlemsel
çalışmaya ihtiyaç vardır.
Birkaç milyar ışık yılı uzaklıklara kadar giden
çok daha kapsamlı galaksi araştırmaları şu
anda geliştirilme aşamasındadır. Buna ek olarak
daha birçok galaksi araştırması planlanıyor.
Günümüze kadar yapılan en büyük galaksi kırmızıya
kayma araştırmaları birkaç bin galaksiyi
içermekteydi. Princeton Üniversitesi, İleri Araştırmalar
Enstitüsü ve Chicago Üniversitesi'nden
bir grup astronomun oluşturduğu bir
ekip, önümüzdeki on yılda, yaklaşık bir milyon
galaksinin konumlarını ve kırmızıya kayma
miktarlarını ölçmeye yönelik ve tümüyle bilgisayar
kontrolünde olan bir araştırma başlatmaya
hazırlanıyorlar. Ekip, bu amaçla Princeton'dan
James Gunn tarafından tasarlanan ve New Mexico'daki
Sacramento dağlarına kurulması planlanan
2.5 metre çapında geniş açılı bir teleskop
kullanacak. Böyle bir araştırma, yalnızca bu iş
için ayrılan ve aynı anda birçok galaksinin ışınımını
kaydedebilecek fiber optik araçlarla donatılacak
olan orta boy optik bir teleskopla gerçekleştirilebilir.
Radyo teleskopların, özellikle güncelleştirilmiş
Arecibo Teleskobu ve Green Bank Teleskobunun
kullanılacağı galaksi kırmızıya kayma
araştırmaları da planlanıyor. Daha önce söz
edildiği gibi, galaksilerdeki hidrojen gazı atomları
belli bir dalgaboyunda radyo dalgaları yayarlar
ve bu ışınımın dalgaboyundaki artış (kırmızıya
kayma), büyük sayıda galaksi için çok
duyarlı bir biçimde ölçülebilir.
Ne kadar homojen olmayan galaksi grupları
bulunmuş olursa olsun, kozmik fon ışınımının
çok büyük ölçüde düzgün olması, evrenin 10
milyar ışık yılı ölçeğinde homojen olması gerektiği
anlamına geliyor. Eğer şimdiye kadar bulunmuş
olanlardan birkaç kat daha büyük yapılanmalar
bulunursa bu, evrenin homojen bir yapıda
olmadığı anlamına gelecek. Yüzleştirme zamanı
yaklaşıyor. Eğer böyle yapılanmalar varsa,
önümüzdeki on yıl içinde bulunması hemen
hemen kesin gibi.
Evrenin homojen olup olmadığı başka yollarla
da araştırılabilir. Düzgün bir biçimde genişleyen
bir evrende her galaksinin uzaklaşma hızı,
uzaklığıyla orantılıdır. Yapı maddesi homojen
olmayan bir evrende bu ilişki bozulur. Bu durumda,
galaksilerin hareketi hissettikleri çekim
kuvveti tarafından değiştirilir. 'Özel hızlar' adı
verilen bu değişik hareketler kütlenin homojen
olup olmadığını saptamak amacıyla kullanılabilir.
1987 yılında David Burstein, Roger Davies,
Alan Dressler, Sandra Faber, Donald Lynden
Bell, R. J. Terlevich ve Gary Wegner 200 milyon
ışık yılı uzaklıkta, sanki büyük bir kütle tarafından
çekiliyormuşçasına özel hızlara sahip
olan bir grup galaksi buldular. Bu kütleye 'Büyük
Çekici' adı verildi. Başka galaksi gruplarında
da özel hızlar saptandı.
Gözlenen özel hızların tümüyle gözlenen homojenlik
bozuklukları ile açıklanabilip açıklanamayacağı
henüz belli değil. Açıklanamıyorsa, o
zaman ya galaksileri normal yollarından ayrılmaya
zorlayan galaksilerarası topaklanmış durumda
karanlık madde var ya da bu hareketlerde
kütle çekimi dışında başka kuvvetler de rol
oynuyor demektir. Astronomlar bu iki şıktan da
pek hoşlanmıyorlar. Yakın bir gelecekte de yaklaşık
300 milyon ışık yılı uzaklığa kadar 15000
galaksinin kırmızıya kayma miktarlarını
hesaplayabileceklerini düşünüyorlar.
Kozmik uzaklıkların birbirinden bağımsız
yollarla ölçülmesinin bu çalışmalar ve büyük-ölçekli
yapıların araştırılmasında yaşamsal önemi
vardır. Uzaklığın kırmızıya kayma miktarıyla
orantılı olduğu varsayılamaz, çünkü böyle bir
varsayım henüz sınanma aşamasında olan homojenlik
varsayımının kabul edilmesi demektir.
Son yıllarda, kendi galaksimizden başlamak
üzere uzaydaki çok büyük uzaklıkların ölçülmesi
amacıyla yeni yöntemler geliştirildi. Radyo teleskopların,
hareket halinde olan cisimlerin konumlarını
ve konumlarındaki değişiklikleri ölçmekteki
duyarlılıkları, galaksimizin merkezine
uzaklığı ve diğer galaksilere olan uzaklıklarını
oldukça duyarlı biçimde ölçülebilmesini sağladı.
Astronomlar, sonunda uzaya optik interferometre
adı verilen ve konumdaki değişiklikleri bir
derecenin üç milyarda biri gibi olağanüstü bir
duyarlılıkla ölçebilecek olan özel bir teleskop türü
yerleştirebileceklerini düşünüyorlar. Bir derecenin
üç milyarda biri, Ay yüzeyinde bulunan
bir metal paranın görüldüğü açı anlamına geliyor.
Bu olağanüstü duyarlılık sayesinde, Dünya'mız
Güneş çevresindeki yörüngesinde hareket
ederken gözlenen konum kaymalarının ölçülmesi
sonucu, galaksimizdeki tüm Cepheid
yıldızlarının uzaklıkları büyük bir kesinlikle
saptanabilir. Cepheid yıldı52arının kesin uzaklıklarının
bilinmesi çok önemlidir.
Ne yazık ki 30 milyon ışık yılından daha ötedeki
yıldızlar gözlenemediğinden, Cepheid yıldızları
çoğu galaksinin uzaklığının belirlenmesi
amacıyla kullanılamaz. Bununla birlikte, başka
kilometre taşları bulunmuştur. Örneğin 1970'lerin
ortalarında, Lick G52lemevi'nden Sandra
Faber, Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü'nden
Robert E. Jackson ile onlardan bağımsız olarak
çalışan Hawaii Üniversitesi'nden R. Brent Tully
ve Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'nden J.
Richard Fischer, ışıma güçleri ve uzaklıkları bilinmekte
olan yakın galaksiler52kullanarak, galaksilerin
ışıma güçleri ile içindeki yıldızların
hızları arasında ampirik bir bağıntı buldular.
Bu bağıntı, bir kez yakındaki galaksilerde doğru
sonuç verecek biçimde ayar52ndıktan sonra, yalnızca
yıldız hızlarının ölçülebildiği (renklerdeki
Doppler kaymasından) uz52 galaksiler için uygulanabilir.
Sonra, tıpkı Cepheid yıldızlarında
olduğu gibi, hesaplanan ışıma gücünden ve gözlenen
parlaklıktan uzaklık saptanır. Bu yöntemin
sorunu, uzayda büyük uzaklıklara bakmanın
zamanda geriye bakmakla eşdeğer olmasıdır.
Işıma gücü-yıldız hızı bağıntısının ayarlanmasında
kullanılan yakın galaksiler, bu bağıntının
uygulandığı uzak galaksilere göre 52dukça
yaşlıdırlar. Bu nedenle, galaksilerin ışıma gücü
ve içlerindeki yıldızların hareketler52gibi özelliklerin
zamanla nasıl evrim geçirdiğinin bilinmesi
yaşamsal bir önem taşır.
Kozmik uzaklıkların ölçülmesi ama52yla
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden John
Tonry tarafından geliştirilen yeni ve umut v52en
bir yöntem, bir teleskopla52arandığında galakside
görülen yıldız sayısının değişmesine
dayanır. Bu yöntemi açıklayıcı bir örnek verelim.
Yere gelişigüzel bir biçimde dağılmış olan
bilyaları saymakta olduğunuzu düşünün. Bilyalar
rastgele dağılmış olduklarından, bir desimetre
k52edeki bilya sayısı bir yerden diğerine
farklılıklar gösterecektir. Yerin her metre karesindek52
bilya sayıları da farklı olacaktır ama
her metre karedeki bi52a sayısı da fazla olduğundan,
kesirsel değişim küçük olacaktır. Benzer
biçimde soru sorulan kişi sayısı arttıkça kamuoyu
yoklamalarındaki kesirsel (yüzde) hata
payı azalır. Şimdi bilyala52 yıldızlarla değiştirelim.
Yakın bir galaksiye bakan bir teleskobun
görüş alanı içine galaks52in daha küçük
bir parçası girer. Bu nedenle galaksinin değişi52
bölgelerini taradıkça telesk52un yıldız sayısında
veya ışık şiddetinde kaydettiği değişiklikler
oransal olarak büyük olacaktır. Tersine, uzak
bir galaksiye yöneltilmiş bir teleskop galaksinin
değişik bölgelerini tararken ışık şiddetinde
daha küçük oransal değişimler kaydedecek52r.
Işık şiddetinin bölgeden b52geye değişimi bir
kez uzaklığı bilinen, yakın bir galakside doğru
sonuç verecek biçimde ayarlandı mı, bu yöntem
çok uzaklardaki galaksilerin uzaklıklarını ölçmek
için kullanılabilir.
Teorik tarafta, astronomlar büyük bilgisayar
simülasyonları kullanarak galaksilerin gözlenen
konum ve hareketlerini yorumlamaya çalışıyorlar.
Böyle simülasyonlar, her biri bir galaksi
parçasını veya birkaç galaksiyi temsil eden
10000 ile 10 milyon arasında parçacığı kapsar.
Parçacıklar başlangıçtaki yerlerine k52ur ve
karşılıklı çekim kuvvet52ri aracılığıyla etkileşmeye
bırakılırlar. Parçacıkların bilgisayar saati
ile yüz saat sonra 52randaki konumları, galaksilerin
gerçek zamanda 10 milyar yıl 52nraki konum
ve hareketlerini temsil eder.
Bilim adamları, bilgisayar simülasyonları
ile evrenin gözlenen büyük-ölçekli yapısını
karşılaştırarak, evrendeki ilkel koşullar ve
kuvvetler konusundaki varsayımlarını sınayabileceklerini
umuyorlar. Her ne kadar on yıl
öncekilerden on kat büyük olsa da bilgisayar
simülasyonları henüz teori ve gözlem arasında
sağlıklı bir karşılaştırma yapabilmek için gerekli
parçacık sayılarını içermiyo52ar. Gelecek
on yılda daha büyük bilgisayarlar ve geliştirilecek
yeni yöntemler yardımıyla daha güvenilir
yanıtlar elde edil52ektir. Bilgisayarlar daha
fazla fizik kullanılarak programlan52ağından,
simülasyon sonuçları daha gerçekçi ve inanılır
olacaktır. Daha önce söz edildiği gi52, astronomlar
uzun yıllar boyu galaksilerin ve diğer
büyük-ölçekli yapıların oluşmasında asıl etkenin
kütle çekim kuvveti olduğunu düşünmüşlerdi.
1989'dan bu yana ise bilgisayar simülasyonlarında
gaz basıncı gibi kütl52çekimi ile
ilişkisi bulunmayan başka kuvvetler de göz
önüne alınıyor.
Bilgisayar simüla52onlarının sonuçları ne
olursa olsun, evrendeki maddenin dağılımı teorisinin
son şekli gözlenen kozmik fon ışınımı
ile tutarlı olmalıdır. Şu anda gözlenen galaksi
zincir ve duvarlarını oluşturmak için madde,
geçmişte ne kadar topaklanmış durumda bulu52alıydı
ki hala gözlenen kozmik fon ışınımının
milyonda bir topaklı yapısını versin? Kozmoloji
alanında çalışan astronomlardan kendi alanlarının
büyük problemlerini sıralamaları istendiğinde,
büyük-ölçekli yapı öne çıkıyor.
Karanlık Madde
1970'lerin sonlarına doğru astron52lar evrendeki
kütlenin en azından yüzde doksan kadarının
görünmez olduğunu farkettiler. Bu görünmez
madde, gördüğümüz yıldız ve galaksilere
yaptığı çekimsel etkiler yoluyla farkedilebilir
ama kendisi elektromanyetik ışınımın hiçbir türünü
yaymaz --ne görünür ışık, ne radyo dalgal52ı,
ne kızılötesi, ne morötesi, ne X-ışınları, ne
gamma ışınları-- hiçbir şey. Gerçekten görü52ezdir.
Adına karanlık madde diyoruz. Karanlık
maddenin varlığı, evrenin büyük-ölçekli yapısı52konusundaki anlayışımızı kesinlikle daha
karmaşık bir hale getiriyor.
Karanlık maddenin 52lunabileceği olasılığı
ilk olarak 1933'de Fritz Zwicky tarafı52an ortaya
atılmıştır. Zwicky, birbiri çevresinde dönen
bir grup galaksi gözlemiş ve grubu dağılmadan
birarada tutabilecek kütle çekim kuvvetini hesaplamıştı.
Bu kütle çekim kuvvetinden ve grubun
boyutlarından grubun içerdiği kütleyi hesaplayan
Zwicky, bu kütlenin, görülen yıldız ve
gazların oluşturabileceğinin52irmi katı olduğunu
buldu. O zamanlar Zwicky'nin eksantrik bir
kişiliği olduğu ve bulduğu sonucun mantığa aykırı
olduğu düşünülüyordu. Kırk yıldan daha
uzun zaman boyunca, astronomların çoğunluğu,
karanlık maddenin bulunabileceği olasılığını
hep gözardı etmeye çalıştılar. Sonunda,
1970'lerde astronomlar galaksi52rdeki yıldız ve
gazların yörünge hareketlerini yeniden gözlemeye
başladılar.
Şekil 17- Andromeda Galaksisi'ndeki hidrojen moleküllerinin
yörünge hızlarının galaksi merkezinden olan uzaklıkla
değişimi. Her konumdaki yörünge hızı, o konumdan
mer52ze daha yakın konumlarda ne ka52r kütle olduğunu
anlatır. Eğer galakside yalnızca görünür kütle olsaydı,
yörünge hızlarının 52laksi merkezinden yaklaşık otuz bin
ışık yılı uzaklığa kadar 52alması gerekirdi. Şekilde ise,52yörünge hızlarının elli bin ış52 yılından sonra artık azalmadığı,
hemen hemen sabitleştiği görülüyor. Buradan karanlık
maddenin bulunduğu sonucu çıkıyor. Şekil, Vera
Rubin, W. K. Ford ue Morton Roberts tarafından elde e52len
gözlemsel verilerden uyar52nmıştır.
Dünya'yı karanlık maddenin varlığına inandıran
52zlemler arasında, Vera Rubin ve arkadaşları
tarafından yapılan gözlemler önemli bir
yer tutar. Andromeda ve başka galaksiler52 çekirdekleri
çevresinde dönen gazların hızını ölçen
Rubin, bu hızlardan, galaksinin sahip olması
gereken maddeyi hesapladı.
O zamanlar, 1970'lerde, g52 cisimlerine ait
pek çok görüntü, günümüzde olduğu gibi sayısal
detektörlerde değil, hala fotoğraf plaklarında
saklanıyordu. Sonuçta Rubin, gözlemevine her
zaman fotoğraf plaklarını hazırlamak amacıyla
gözlem gününden tam bir gün önce gelmek zorunda
kalıyordu. En uzak galaksilerden gelen
ışığı ölçtüğünden, fot52raf plakları süper-duyarlı
olmak zorundaydı. Rubin, mutlak karanlıkta
camı iki inç-karelik iki parçaya ayırıyor, ve duyarlılıklarını
arttırmak için saatlerce kuru azot
ortamında ısıtıyordu. Tek bir toz taneciği bile
52akları, dolayısıyla da yaptığı işi berbat edebilirdi.
Üç saatlik poz sürelerinden sonra Rubin52
plakları banyo ediyor, kurutu52r ve bir mikroskop
altına yerleştirerek tayf çizgilerinin yerlerini
santimetrenin beş binde 52rinden daha iyi bir
duyarlılıkla ölçmeye başlıyordu. Bugün, elektronik
detektörler ve bilgi52yar analizi yardımıyla
tüm bu işlemler otomatik olarak yapıla52lir.
Tüm kariyeri boyunca52ubin, akla uygunluk
sınırlarını zorlayan bir dizi projeye önc52ük etmiştir.
Alay edercesine hep tartışmalı konuları
seçmiştir. Amerikan Astronomi Derneği'nin
1950 yılında Philadelphia'daki bir toplantısında
Rubin, büyük bir galaksi kümesinin birlikt52
döndüğünü kanıtlayan on dakikalık bir bildiri
sundu. Bu, galaksilerin büyük-ölçekli, özel hızları
olduğunu gösteren ilk çalışmaydı ve bu düşünce
o zamana kadar hiç de popüler değildi. O
zamanlar henüz yirmi iki yaşınd52olan Rubin,
toplantı sırasında aynı zamanda yeni doğmuş
olan bebeğine de bakıyordu.
Vera Rubin 1928 yılında doğdu v52Washigton
D.C. bölgesinde büyüdü. On yaşında, yatak odasının52enceresinden görünen yıldızların hareketlerini
gece boyunca izlediğini anlatıyor. Rubin,
1948'de Vassar'dan mezun oldu, 1951'de
Cornell'den master ve 1954'52 Georgetown Üniversitesi'nden
Ph. D. derecelerini aldı. Doktora
çalışması, galaksilerin kümelenmeleri ile ilgili
ilk çalışmalardan biridir. Rubin, 1978 yılında
karanlık madde konusundaki ilk ipuçlarını bulduğunda
hiç 52msenin verilerden kuşkulanmadığını
--galaksilerin merkezlerin52n farklı uzaklıklardaki
gazların hızı-- ama herkesin bu verilerin
karanlık madde varsayımına52erek olmadan
yorumlanabilmesini istediğini söylüyor.
Karanlık madde nedir? Var olduğunu biliyoruz
ama ne olduğu konusunda çok az fikrimiz
var. Karanlık madde uzaya dağılmış durumdaki
gezegenler veya çok sönük yıldızlar olabilir. Karanlık
madde, engin bir atom-altı parçacıklar52denizi olabilir. Her ne ise, k52anlık madde evrendeki
maddenin çoğunluğunu oluşturuyor.
Ve ilgiyi uyandıran asıl şey karanlık maddenin
tanımlanamayan kimliği değil. Miktarı ve
uzaydaki dağılımından da emin değiliz.52u da
ışınım yapan maddenin da52lımını anlama yönündeki
çabaları boşa çıkarıyor. Görünüşe bakılırsa,
karanlık madde her ölçe52e var. Büyük ölçeklerde,
galaksilerin özel hızları ile ışınım52apan
maddede gözlenen düzensi52iklerin bağdaştırılmasının,
özel hızları kütle çekimi yoluyla etkileyen
karanlık maddenin va52ığını ortaya çıkarması
gerekir. Astronomlar, karanlık maddenin
en az bir bölümünün ışınım yapan madde civarında
kümelenmiş olması gerektiğini biliyorlar.
Ama acaba tümü kümelenmiş durumd52mı?
Eğer düzgün dağılmış olsaydı, karanlık madde
özel hızları etkileyemeyeceğinden bulunması
çok daha güç olurdu.
Önümüzdeki on yılda, sıcak gazların yaydığı
X-ışınları kullanılarak, karanlık maddenin bir
dağılım haritası çıkarılacaktır. Büyük galaksi
kümelerinin içinde ve b52ı galaksilerin merkezinden
5-52 milyon ışık yılı uzaklara kad52 yayılan
çok sıcak gaz bulutl52ı saptanmıştır. Aşırı
sıcaktan dolayı dağılıp gitmesi gereken52azın,
görünmeyen maddenin çekim kuvveti tarafından
birarada tutulduğu açıktır. Astronomlar,
gazın dağılımından geriye doğru52iderek bu gazı
birarada tutan kütle çekim kuvvetini ve bu çek52
kuvvetini yaratan karanlık m52denin dağılımını
ortaya çıkarabiliyorlar. Önümüzdeki on
yılda Alman X-ışın uydusu ROSAT, Jap52 X-ışın
uydusu Astro-D ve Ame52kan uydusu
AXAF, galaksi kümelerindeki sıcak gaz dağılımının
gittikçe daha iyi haritalarını yapacaklardır.
Son iki uydu, gazın aynı zamanda sıcaklığını
da ölçebilecektir.
Karanlık maddeyi ölçümlemenin yeni yöntemlerinden
biri de 'çekimsel mercek' olgusunu kullanır.
Kütle çekimi maddeyi olduğu gibi ışık ışınlarını
da çeker. Bu nedenle ku52ar gibi uzak bir
kaynaktan yayılan ışık, Dünya'ya doğru yolculuğu
sırasında yolu üzerindeki madde tarafından
bükülür. Aradaki bu madde, kuasarın görüntüsünü
dağıtabilir veya yeniden biçi52endirebilir.
Kuasar görüntülerindeki bozulmaları incelemek
y52uyla astronomlar, bu bozulmaya neden olan
maddenin dağılımını, karanlık madde gibi görünmez
olsa bile anlayabiliyorlar. Çekimsel merceklerin
ilk kez keşfedildiği 1979 yılından bu yana
on52adar çekimsel mercek bulundu. Önümüzdeki
on yılda ise çekimse52mercek olgusu, karanlık
maddenin doğasını anlamak ve haritası52 çıkarmaya
yönelik güçlü bir araç olarak kullanılacak.
Şimdiden böyle bir program AT and T B52l Laboratuvarları'ndan
Anthony Tyson ve başkaları tarafından52aşlatılmış durumdadır.
Bazı astronomlar karanlık maddenin52üyük
gezegenlerden oluştuğunu ileri sürüyorlar. Büyük
gezegenler, tam anlamıyla görünmez değildir;
düşük şiddette kızılötesi ışınım yayarlar.
SIRTF, karanlık maddenin gizlenmiş olabileceği,
galaksimizin uzak noktalarındaki kızılötesi
yayan gezegenleri bulabilecek ölçüde duyarlı
olacaktır.
Karanlık madde, parçacıklardan oluşmuş topaklar
olan gezegenler yerine bu parç52ıkların
kendilerinden oluşmakta olabilir. Bu olasılıklar,
pa52acık fizikçilerinin hayal güçl52ini harekete
geçirmiştir. Düzinelerce parçacık, hatta laboratuvarda
hiç gözlenmemiş parçacık52r öne sürülmüştür.
Aksiyon veya fotino gibi adlar alan bu
ha52l ürünü parçacıklar atom-altı fiziğin yeni
teorilerine dayanı52rak öngörülmektedir. Bununla
birlikte, bu yeni parçacıkların özellikleri
belirsizdir. Tüm bilinen, hiçbir zaman görülemediği52en,
bu parçacıkların diğer maddeler üzerindeki
etkilerinin çok zayıf olduğudur. Eğer karanlık
madde gerçekten bu egzotik parçacıklardan
oluşuyorsa, o zama52bu parçacıklar uzaydan
daha çok laboratuvarda tanımlanabilir.52on
birkaç yıl içinde bu varsayılan parçacıkların bazılarını
52amak üzere ilk detektörler yapıldı.
Parçacıkların utangaç olm52ından ötürü deneyler
son derece zor. Eğer bu parçacıklar gerç52ten
varsa, onları bulabilmek 52in gelecekte yapılacak
detektörlerin duyarlılığının günümüzdekilerden
yaklaşık yüz kat daha fazla olması gerektiği
hesaplanıyor.
James Peebles Hakkında Bilgi
James Peebles, 25 Nisan 1935'te Manitoba'nın Winnip52 kentinde
doğdu. Amerika Birleşik Devletleri'nde çalışıyor olmasına karşın
bir Kanada vatandaşıdır. 1958 yılında Manitoba Üniversitesi'nden
mezun olan Peebles, 1962 yılında Princeton Üniversitesi'nden fizik
dalında Ph. D. derecesini aldı. Bütün mesleki kariyerini, şu anda da
Albert Einstein Bilim Profesörü olarak görev yaptığı Princeton
Üniversitesi'nde yapmıştır. Peebles b52 teorisyendir. Ana ilgi
alanı kozmolojidir. 1965 yılında, Rob52t Dicke ve diğerleri
ile birlikte kozmik fon ışınımının varlığını ortaya attı.
Ertesi yıl, Peebles ilk kez evrenin ilk dönemlerindeki nükleer
tepkimeler sonucu beklenen kozmik helyum bolluğunun
ayrıntılı hesaplarını yaptı. 1965 yılında, genişleyen
e52ende maddenin kütle çekiminden dolayı topaklanması
ile ilgili hesaplamalara öncülük eden Peeb52s, evrenin büyük-ölçekli
yapısına ilişkin 'çekimsel hiyerarşi' modellerinin
önde gelen teorisyenlerinden oldu. Birçok fizikç52 Peebles'in
1971 yılında basılan Fiziksel Kozmoloji kitabından
sonra kozmoloji ile ilgilenme52 başladı.
Peebles şöyle demektedir: Bilimde araştırma büyük sorularca
yönlendirilir ama çalışmanın çoğu ayrıntılara, çözümleri
bilgimizi çok az arttıra52küçük bilmecelerin çözümüne
gider. İşte 1990'larda benim tartışılacağını umduğum
soruların listesi: Galaksilerin ve galaksi 52melerinin
çevresindeki karanl52 maddenin doğası nedir? Eğer evrenin
kütlesi kozmik genişlemeyi durduracak ölçüde büyükse
bu kütle ne kadardır ve nerede giz52dir? Uzayın geometrisi
nedir? Kapalı mı, düz mü yoksa açık mı52r? Galaksiler
nasıl oluşmuştur? Galaksiler neden gruplar ve k52eler
oluşturma eğilimi göster52orlar? Parçacıklar ve manyetik52alanlar gibi sıradan şeylerin kökeni nedir? Evrenin başlangıcına
ilişkin şişen evren modelinin sınanabilmesi için
evrenin ilk anlarına gitmenin bir yolunu bulabilecek
miyiz? Değişik modeller bulabilecek miyiz?"
Evrenin Kökeni
Fiziğin amacı doğayı olabildiğince basit bir
t52riyle açıklayabilmektir. Kozmolojinin amacı
ise evrenin yapısını ve evrimini bu teoriyle çözmeye
çalışmaktır. Astronomlar ve fizikçiler gözlenen
evrenden yola çıkıp, kütle çekimi, elektri52
ve nükleer kuvvetler konusundaki bilinen yasaları
kullanarak zaman içinde geriye, büyük patlamaya
doğru gidebilirler. Evren büzülür. Galaksiler
amaçsız gaz kabarcıklarına dönüşürler.
Ka52rcıklar birleşir. Yıldızlar ve sonunda atomlar
çözülür. Sıcaklık tırmanır. Atom çekirdekleri52arçalanır. Sonra, büyük patlam52an 0.00001
saniye önce, evreni dolduran atom-altı parçacıklar52
enerjileri, yeryüzündeki par52cık hızlandırıcılarda
elde edilemiyen en yüksek değerlere
ul52ır. Büyük patlama anına daha d52yaklaşmak
spekülasyon konusudur. Son zamanlara
kadar kozmoloji alanında çalışan astronomların
çoğu, bu ilk anları fazla merak etmiyordu. Evrenin
kökeni sorusu hemen hemen düşünülemeyecek
kadar büyüktür.
Bugün bu soru üzerinde düşünülüyor. Günümüzün
astronom ve fizikçileri, şu an var olan
evrenin özelliklerinin büyük bir olasılıkla ilk
52z binde bir saniye içinde olup52itenlere bağlı
olduğunu düşünüyorlar.
Gariptir ki bu öze52iklerden biri, kozmik fon
ışınımının tekdüzeliğinin kanıtladığı evrenin
büyük ölçekteki düzgünlüğüdür. Her ne kadar
bu düzgünlük ve homojenlik büyük patlam52modelinde
varsayılıyorlarsa da açıklanmaları veya
en azından akla yakın bir biçime sokulmaları
gerekir.
Evrenin bu kadar homojen yaratılmış olabilece52
fikri pek çok bilim adamına 52ç de akla yakın
gelmiyor. Başlangıçtaki homojenlik bozuklukları
zamanla kendi kendilerini yok etmiş olabilirler.
Bu, bir banyo küvetine akıtılan sıcak ve
52ğuk suyun karışarak ve ısı alışverişi yaparak
aynı sıcaklığa gelmelerine benzetilebilir. Bununla
birlikte, ısı alışverişi zaman alır. Hiçbir şey
ışıktan daha hızlı hareket edemeyeceğine g52e,
ısı alışverişinin yapılabi52ceği en büyük uzaklığı
ışık hızı sınırlar. Bu nedenle, evren 520000 yaşında
iken homojenleşmenin yer almış olabileceği
bölgenin boyutları en çok 300000 ışık yılı olabilir.
Ama o zamanlar kozmik fon ışınımını üreten bölgenin
boyutları yaklaşık 50 mil52n ışık yılıydı; ki
bu boyutlar büyük patlamadan sonra ısı alışverişinde
bulunup homojenleşme52için yeterince zaman
bulmuş olamazlar. Evrenin büyük ölçekli
homojenliğinin açıklanmasına ufuk problemi adı
veriliyor. Bu problem ilk kez 1960'ların sonlar52a
doğru Maryland Üniversitesi'nden Charles Misner
tarafından açık bir biçimde ortaya atılmış52r.
Çözümü de büyük olasılıkla ilk yüz binde bir saniyenin
anlaşılmasını gerektirmektedir.
52 1970'lerin sonlarında ve 1980'lerin başlarında
teorik kozmolojide bir devrim yaşandı. Atom-altı
parçacık ve kuvvet teorisin52n kaynaklanan yeni
fikirler evrenin başlangıcına yeni bir bak52
açısı getirdi. Bu yeni fikirlerle yeni sorular da
sorulabilirdi. 1970'lerden önce bilim adamları
evrenin, galaksilerin ve maddenin varlığı, maddenin
karşı-maddeye üstünlüğü ve kozmik fon
ışınımının son derece tekdüze olması gibi özelliklerinin
bilinmekte olduğunu kabul etmişlerdi.
1970'lerden önce kozmoloji alanında çalışan astronomlar
dah52çok galaksilerin uzaklıklarının
ve özelliklerinin saptanması,52vrenin genişleme
hızının ölçülmesi ve büyük patlama teorisinin
sonuçlarının yorumlanması gib52konularla ilgileniyorlardı.
1970'lerden bu yana atom-altı fiziğinin
yeni bulgularıyla donanm52 olan kozmoloji
uzmanları, daha önce baştan kabul ettikleri varsayımları
yeniden sorguluyorlar. Madde neden
var olmak zorunda? İlk kuarklar ve elektronlar
nereden geliyor? Evren gençken neden çok homojen
görünüyordu? Atom-altı fiziği, kozmolojinin
sınırlarını ilk 0.00001 saniyede52daha erken
zamanlara götürmüştür.
Kısaca söz edilecek ol52 1970'lerin sonlarındaki
devrimden önce bile kozmoloji, atom-altı fiziğiyle
bağlantılıydı. Elemanter parçacık ve
kuvvet teorileri, yaşamsal bir biçimde kaç tür
elemanter parçacık olduğuna bağlıdır. Atom-altı
parçacıkların bir türüne lepton adı verilir. Yalnızca
üç tür lepton bilinmektedir, elektron, müon
ve tau ile bunların karşı parçacıklar52ve nötrinoları.
Ama parçacık fiziğinin kimi teorileri bu
say52ın daha fazla olduğunu öngörüyorlar. Şimdi
sıra kozmolojide. İlk olarak 1964 yılında İngiliz
fizikçiler Fred Hoyle ve Roger 52ler ile bağımsız
olarak Rus fizikçi V. F. Shvartsman tarafınd52
yapılıp 1977 yılında daha ay52ntılı bir biçimde
bağımsız olarak Bartol Araştırma Kurumu'ndan
Gary Steigman, Chicago Üniver52tesi'nden
David Schramm ve Princeton'dan James
Gunn tarafından tekrarlanan teorik hesaplamal52a
göre, evrenin ilk evrelerindeki nükleer tepkimelerle
üretilen helyum miktarı lepton türler52in
sayısına bağlı olmak zorundadır. Lepton
türü ne kadar fazla ise helyum miktarı o ölçüde
fazla olacaktır. Hesaplamalar, ş52anda gözlenen
helyum miktarı için --ki bu tüm maddenin yüzde52irmi dördü demektir-- bilinen üç leptona ek olarak
en fazla bir yeni tür leptonun var olabileceğini
göstermektedir. Bunlar tümüyle teorik hesaplardır.
Bu hesaplar büyük patlama modeliyle52çıklanan evrenin ilk dakikalardaki görünüşüne
dayanmaktadırlar. Ama bu hesaplar, evrenimizin
atom-altı düzeyde temel bir öze52iğini öngörmüşlerdir.
Bu öngörü 1989 yılında sınandı. Cenova,
CERN'deki dev elektron-pozitron çarpıştırıcı
ve Kaliforniya, Stanford'daki Lineer Hızlandırıc52
Merkezi'nde yapılan deneyler, yeni tür
bir lepton olmadığını52rtaya çıkardı. Yalnızca üç
tü52lepton var. Bu doğrulama, atom52ltı fizik ve
büyük patlama teorisi konularındaki güvenimizi
arttırmaktadır.
1970'lerde atom-altı fiziği ile kozmoloji arasında
gerçekleşen verimli işbirliği GUT kısaltması
ile anılan 'birleşik alanlar teorileri'nin ortaya
çıkmasına zemin hazırl52ı. Bu teoriler doğada
yalnızca bir temel kuvvetin olduğunu öne
sürüyor. Bununla birlikte, normal koşullarda bu
tek kuvvet, dört ayrı kuvvetmiş gibi görünüy52:
Kütle çekim kuvveti, elektr52anyetik kuvvet ve
iki tür nükleer kuvvet. Bazı GUT teorileri kütle
çekim kuvvetini içerirken52iğer bazı teorileri
içermiyor. Öne sürülen bu dört kuvvetin 'tek'liği
kavramı, biraz da suyu52üç biçiminin 'tek'liğine
benz52or. Buz, sıvı su ve buhar da b52birlerinden
çok farklıymış gibi görünürler. Ama aynı moleküllerden
oluşmuşlardır. Dahası, uy52n koşullarda,
örneğin çok sıcak ya da çok soğuk ortamlarda
t52 biçime (tümüyle buhara ya da 52za)
dönüşürler.
Eski Yunan'dan bu yana fizikçiler, sürekli
olarak doğanın 'minimalist' 52ıklamalarının peşinde
koşmuşlardır. Böyle teoriler çok çekici52örünmekteyse
de hala herhangi bir birleşik alan
teorisini destekleyen son derece az sayıda g52lemsel
kanıt vardır. Bu teorilerin sınanması olanaksız
değilse bile çok güçtür. Kuvvetlerin birleşeceği
sıcaklık --yaklaşık520 üzeri 28 derece- herhangi
b52 laboratuvarda elde edilebilecek sıcaklığın
çok çok üzerindedir. Yıldızların merkez bölgelerindeki
sıcaklıkların da çok çok üzerindedir. Aslında
böylesine yüksek bir sıcaklık tek bir kez,
büyük patlamadan yalnızca bir 52niye sonra sıcak
enerji denizi evreni doldururken ortaya çıkmıştır.
Şu an içinde yaşadığımız52vrende yeni
teorilerini sınayabilecek bir laboratuvar bulamay52
atom-altı fiziği, evrenin il52anlarına gitmek,
dolayısıyla da kozmolojinin dünyasına girmek52zorunda kalmıştır.
1980'lerin başlarında, tümü de atom-al52 fizikçileri
olan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden
(da52 sonra Stanfordlu) Alan Guth
52nnsylvania Üniversitesi'nden P52l Steinhardt
ile Andreas Albrecht ve Moskova'daki Lebedev
Fi52k Enstitüsü'nden Andrei Linde 52ki hepsi
GUT konularında uzma52ır-- büyük patlama
modelinde, kozmolojideki ufuk probleminin 52
diğer çözülmemiş problemlerin doğal bir biçimde
çözülmesini sağlayacak değişiklikler önerdi52r.
Adına şişen evren modeli denen yeni kozmoloji
modeli, kozmoloji düşüncesine temel değişik52kler
getirdi.
Şişen evren modeline göre, evren henüz yalnızca
10 üzeri eksi 35 saniye y52ında iken --ki bu, birleşik
k52vetin ayrı biçimlere dönüştüğü andır-- evren,
kısa ve çok hızlı bir genişleme aşamasından
ge52iştir. Hızlı genişlemeye o zam52lar
var olan ve kütle çekimin52 çekici değil itici olmasını
52ğlayan garip ve değişik bir en52ji biçimi
neden olmuştur. Evren 10 üzeri eksi 32 saniye yaşın52
ulaştığında ise hızlı genişle52 dönemi sona ermiştir.
Bu andan sonra evren çok daha yavaş
b52 genişleme sürecine girmiştir. Hızlı genişleme
dönemi o kadar küçük bir uzay bölgesini
kapsamıştır ki bölge hemen homojenleşmiş ve
hızla günümüzde gözlenen evrenin boyutlarından
daha büyük boyutlara kadar genişlemiştir52
Bu nedenle, şişmeye benzer bu genleşme, evreni,
elimizde veri bulunan bölgelerden çok daha
52yük ölçeklerde homojenleştirmi52ir. Standart
büyük patlama modeline göre daha önce hiçbir
za52n ısı alışverişi yapacak ölçüde birbirine
yakın olmamış noktalar, şişen evren modeline
göre aslında birbirlerine çok yakın konumlarda
bulunabiliyorlardı.
52 Şişen evren modelinin, evrendeki yapıların
oluşumu konusunda kendine özgü öngörüleri
vardır. Özellikle, evrenin ilk döneml52indeki
birleşik kuvvetle ilişkili süreçler, önceden çöldeki
kum tepelerine benzeyip daha son52 galaksi
ve galaksi gruplarına dönüşen homojenlik bozukluklarının
doğasını belirler. Bu öngörüler,
daha önce sözü edilen çekimsel hiyerarşi modelinin
özel bir durumu olan ve 'soğuk karanlık
madde' modeli adı verilen ayrıntılı bir büyük-ölçekli
evren modeline dönüşmüşlerdir. Çok etkili
bir model olan soğuk karanlık madde modeli,
kozmoloji ile uğraşan astronomların büyük çoğunluğu
tarafından son on yılda, kozmik yapılanmanın
en önde gelen modeli olarak nitelendirilmektedir.
Galaksilerin gözlenen konum ve
hareketlerini anlamak için kullanılan bilgisayar
simülasyonlarının çoğu, soğuk karanl52 madde
modelinin öngördüğü ilk homojenlik bozulmalarıyla
başlar.
Teoriciler açısından büyük bir şanssızlık olarak,
so52k karanlık madde modeline karşı birikmekte
olan gözlemsel kanıtlar, hemen hemen
ölümcül bir düzeye ulaşmıştır. Asıl problem
şudur: Galaksiler, büyük ölçekt52 teorinin
öngördüğünden daha fazla kümelenmektedirler.
1980'lerin başlarında Princeton Üniversitesi'nden
Neta Bahcall ve AT and T Bell Laboratuvarları'ndan
Raymond Soneira galaksi kümele52nin
yüz milyonlarca ışık yılı ve daha büyük ölçeklerde
biraraya toplanma eğilimi gösterdikle52
sonucuna varmışlardır. 1980'lerin sonlarında,
daha önce sözü edilen 'Büyük Çekici'nin bulunması,
maddenin büyük ölçeklerde52oğuk karanlık
madde modeliyle açıklanamayacak ölçüde
kümelendiğini göstermiştir. Oxford Üniversitesi'nden
George Efstathiou, S. J. Maddox ve arkadaşları
ile Queen Mary ve Westham Kolej'leri
ile Durham Üniversitesi, Ox52rd Üniversitesi ve
Toronto Üniversitesi'nden bilim adamı gruplarının
son zamanlardaki çalışm52arı, 30 milyon
ışık yılından daha büyük ölçeklerdeki galaksil52in,
kolaylıkla soğuk karanlık52adde modeliyle
açıklanabileceğinden daha fazla kümelendikleri52
gösterdi. Kozmoloji alanında çalışan astronomların
çoğu, soğuk karanlık madde modelinin
artık ölmekte olduğunu düşünüyor. Ama
yerine geçmeye aday iyi bir model de yok gibi
görünüyor. Daha fazla sayıda galaksinin incelenmesi,
daha fazla sayıda teor52 düşünce ve
daha çok bilgisayar simülasyonu gerekiyor. Şu
an kozmoloji ile uğraşan astronomlar yeni gözlemler
sonrası şaşırmış ve problemli bir durumdalar.
Şekil 18- Standart büyük p52lama ve şişen evren modellerin52
göre evrenin genişlemesi. Genişleme, birbirinden
uzakta bulunan iki nokta arasındaki uzaklığın
artmasıyla ölçülebilir (Bu erken dönemlerde henüz galaksiler52yoktu).
Hala, soğuk karanlık madde modeli yanlış olsa
bile şişen evren modelinin bir baş52 yorumunun
doğru olduğu düşünülebilir. Şişen evren
modeli doğru olsun yanlış olsun, bilim adamlarına,
büyük patlamadan çok 52sa bir süre sonra
evrenin davranışı konusunda hesaplar yapabi52e
olanağı sağlamıştır. Şu anda bilim adamlarının
elinde, kozmik fon ışınımının düzgünlüğü
gibi evrenin şaşırtıcı özelliklerini, hesaplanabilir
fiziksel süreçler cinsinden açıklayabilecek52ir
model var.
Tartışmayı sürdürebilmek açısından şişen evren
modelinin doğru olduğunu düşünelim. Bu
bizi büyük patlamanın 10 üzeri eksi 35 saniye sonrasına
götürür. Ama acaba bundan52nce ne oldu? Bazı fizikçiler,52vrenimizin birçok özelliğinin Planck
dönemi adı verilen ilk 10 üzeri eksi 43 saniyelik sürede52belirlendiğini düşünüyorlar. Kuantum teorisinin
kurucularından Max Planck'a atfen Planck döne52
denen sürede tüm evren, atom-altı parçacıkları
etkileyen 'kuantum mekaniksel salınımlar'
tarafından etkilenmiş olmalıdır. 1920'ler ve
1930'larda gelişip 52ha sonra deneysel olarak
doğrulanan kuantum mekaniği, atom-al52 ölçeklerde
maddenin davranışını belirler. Bu davranış,
makroskopik yaratıklar olan bizlerin sağduyusuna
aykırıdır. Kuantum mekaniğine göre,
atom-altı düzeyde doğanın yapısal bir bulanık52ğı
vardır; doğa, kesin bir bi52mde değil, ancak
olasılıklarla tanımlanabilir. Örneğin elektr52,
aynı anda bir çok yerde bulunuyormuş gibi davranır.
Planck döneminde büyük miktarlarda
madde ve enerji, toptan ortaya çık52k ve kaybolmakla
aynı biçimde davranmış olabilir. Zaman
kavramının kendisinin hiçbir anlamı 52mayabilir.
Tüm pratik amaçlar52çısından Planck
dönemi, evrenin kökeni sayılabilir.
Son on yılda Stephen Hawking'in önderliğindeki
teorik fizikçiler, evrenin Planck dönemindeki
beklenen davranışlarını hesaplamaya ç52ıştılar.
Böyle çalışmalara kuantum kozmolojisi
adı veriliyor. Hawking, kuantum mekaniği ve
genel görelilik teorisinin kavramlarıyla işe başlıyor,
yüksek boyutlu düşsel bir uzayda evrenin52biçimi ile ilgili bazı genel v52sayımlar yapıyor
ve sonuçları yorumluyor. Hawking, evrenin do52şunu
hesaplamaya çalışıyor. İtiraf etmek gerekir
ki Hawking'in hesapları çok basite indirgenmiştir.
Ama bileşenlerinin bir bölümü doğru
olabilir. Eğer böyle bir hesaplama güvenilir bir
biçimde yapılabilse bile, bilim 52amları evrenin
ilk koşulları konusunda herhangi bir varsayımda
bulunmak zorunda değillerdir. Evrenin neden
öyle olduğunu öğreneceğiz.
Evrenin Sonu
Şu anda evrenin genişlemekte olduğunu biliyoruz
ama acaba bu genişleme sonsuza kadar
sürecek mi? Evrenin kaderi ne acaba? He52n
hemen kesin bir biçimde, genişleme yavaşlamaktadır.
Tıpkı yukarıya doğru atılan bir
taşın yerçekimi nedeniyle yükselirken52ir yandan
da yavaşlaması gibi evren de genişlerken
bir yandan da kendi kütle çekimi altında bu
genişleme yavaşlamaktadır. D52arıya doğru
genişleme ile içeriye doğru etki yapan kütle
çekimi arasındaki rekabet, iki olasılık ortaya
çıkarıyor: Ya yeryüzünden yukarıya doğru kurtulma
hızından daha büyük bir hızla fırlatılan
bir taş örneğinde oldu52 gibi evren sonsuza
kadar genişleyebilir veya yeterince hızlı52ırlatılmadığından
dolayı bir yüksekliğe kadar çıktıktan
sonra geriye düşen bir taş örneğinde olduğu
gibi evren de bir noktaya kadar genişleyip sonra
büzü52eye başlayabilir. Bu iki olasılık, açık ve
kapalı evrenler olarak adlandırılır. Açık evrenler
sonsuza kadar sürer. Kapalı evrenlerin ise
sonu vardır. Evren hemen hemen sonsuz yoğunluğa
ulaşıncaya kadar büzüldüğünde bir çeşit
ters büyük patlama ile s52u gelir.
Evrenimizin bu yollardan hangisinde olduğu
kozmik genişlemenin nasıl başladığına bağlıdır,
tıpkı yukarı fırlat52an taşın yolunun, taşın ilk
h52ının Dünya'nın çekim kuvvetine oranla büyüklüğüne
bağlı olduğu gibi. Bununla birlikte,
bu ilk koşullar konusunda hiç bilgi s52ibi olmasak
da şu andaki genişleme hızı ile şu andaki ortalama
madde yoğunluğu karşılaştırıl52ak evrenin
açık veya kapalı o52uğu saptanabilir. Eğer
yoğunluk, kritik bir değerden büyükse, o zaman
kütle çekimi üstün gelir ve evren kapalıdır. Gelecekte
bir zamanda çökecektir. Eğer yoğunluk,
kritik yoğunluktan azsa, evren açıktır. Yoğunluğun
kritik değeri, evrenin şu andaki genişleme
hızı tarafından belirl52ir. Her 10 milyar yılda
uzaklıkların iki katına çıktığı saptanmıştır, bu
da 10 üzeri eksi 2952r//cm küp kritik yoğunluk anlamına gelir.
Bu değerin anlamını kavrayabilmek için, bir kişisel
bilgisayarın toplam kütlesinin Güneş'in
hacmine dağıldığını düşünün. Maddenin gerçek
yoğunluğunun kritik yoğunluğa oranına o52ga
adı verilir. Evrenin olası kaderini omega cinsinden
söylememiz gerekirse, omega birden küçükse
evren açık, omega birden52üyükse evren kapalıdır.
Omeganın tam bire eşit olduğu özel durumda
evrenin düz olduğundan söz edilir ki bu durum
açık ve kapalı evrenlere eşit uzaklıktadır.
Şekil 19- Kapalı, açık ve52üz kozmolojilerde evrenin
zamanla genişlemesi. Genişleme, herhangi iki uzak galaksi
arasındaki uzaklıkla ölçülebilir. Kapalı bir evrende, evren
önce genişler, sonra büzülür.
Çeşitli ölçümlere göre, evrenin gerçek o52alama
madde yoğunluğu, kritik52eğerin onda biri veya 10 üzeri
eksi 30 gr//cm küp civarındadır. Omega yaklaşık
olarak 0.1'dir. Evrenimiz açık gibi görünüyor.
Ne yazık ki madde kapalı değildir. Omegayı
ölçmek zordur. Eğer evren tümüyle homojen olsaydı,
yani bütün parçalarının özellikleri tamı
tamına aynı olsaydı, yakın ölçümlerden omeganın
değerini saptamak göreceli ol52ak kolay
olurdu. Uzaklıkların kolayca saptanabileceği yakın
bir uzay hacmi alın, hacim içindeki madde
miktarını çekimsel etkilerden saptayın ve hacme
böle52k yoğunluğu bulun. Sonra, kırm52ıya
kayma miktarından hacmin kenarının uzaklaşma
hızını ölçün, uzaklığa bölün, ve kozmik genişleme
hızı ile buna karşılık gelen kritik
yoğunluğu bulun. Bununla birlikte evren tam
anlamıyla homojen değildir. Yerel homo52nlik
bozuklukları, evrenin yo52nluğunun ve genişleme
hızının bir yerden başka yere değişmesine
neden olur. Yapabileceğimiz 52 iyi şey, yeterince
büyük ölçeklerde bu homojenlik bozukluklarının
ortadan kalktığını ummak 52 ölçümlerimizi böyle
büyük ölçekte yapmaktır.
Böyle bir ölçüm yapmanın olası bir yolu, ilk
kez Yakov B. Zel'dovich ve R52hid Sunyaev'in
dikkat çektiği bir etki olan kozmik fon ışımas52ın
galaksi kümelerindeki sıcak gazlardan saçılmasıdır.
Sıcak gaz, radyo dalgaları Dünya'ya doğru
yol alırken onlara hafif enerji destekleri verir.
Hem radyo dalgalarındaki enerji değişim52i, hem
de sıcak gazların yaydığı X-ışınlarını ölçerek
galaksi kümelerinin uzaklığı oldukça i52 saptanabilir.
Büyük sayıda galaksi kümeleri için tekrarlanan52böylesi ölçümler, evrenin büyük ölçekteki
genişleme hızının daha kesin ölçümlerine
olanak verir. Astronomlar, önümüzdeki on52ılda
MA, AXAF ve diğer araçla52a bu ölçümleri
yapabilmeyi ümit ediyorlar.
Benzer biçimde, çok sayıda galaksi için tekrarlanan
hız ve uzaklık ölçüm çal52maları, hem
omeganın hem de Hubble sabitinin yerel değerlerin52
bulmakta kullanılabilir. Galaksilerin özel
hızları, bir bölgede birikmiş halde bulunan, kozmik
madde yoğunluğunun üzerindek52madde
miktarına bağlıdır. Be52i bir bölgede ortalamanın
üzerinde ne kadar madde bulunduğu
bilgisi ile birlikte özel hızlar52 ölçülmesi,
omeganın hesaplanabilmesini sağlar.
Omega tümüyle belirsiz değildir. Astronomlar
geniş uzay bölgelerinde omeganın 0.1'den küçük
olmamasını sağlayacak miktarlarda madde bu52uşlardır.
Diğer yandan, eğer omega 2'den
büyük olsaydı, evrenin hesaplanan yaşının Dünya'mızın
yaşından küçük olması gereki52i.
Dolayısıyla, omeganın değerinin 0.1 ile 2 arasında
olduğu hemen hemen kesin gibidir. Eğer
omeganın değeri, evrenin açık mı yoksa kapalı
mı olduğu sorusuna yanıt olacak şekilde 1'den
kesinlikle küçük ya da 1'den kes52likle büyük
olarak bulunabilseydi, kozmoloji ile uğraşan
astronomlar bu sonuçtan daha fazla52emnun
olacaklardı. Bunu belki de önümüzdeki on yılda
anlayabileceğiz.
Şişen evren modeli omeganın değerinin kesinlikle
1'e eşit olmasını öngörüyor. Bu anlamda, en
azından ilke olara52model, gözlemsel sonuçlarca
ç52ütülebilir ya da desteklenebilir. Şu andaki
gözlemsel sonuçlar, omeganın değerinin 0.1'e
yak52 olduğunu gösteriyor. Bu nedenle şişen evren
modelinin doğru olduğuna inanan bilim
adamları çok büyük miktarlarda maddenin b52
şekilde gizlendiğini kabul etmek zorundalar. Bu
gizli maddeye 'kayıp madde' adı veriliyor.
Özetlersek, gözleyebildiğimiz ışık yayan madde,
omeganın 0.01 olmasını sağlayabilecek ölçü52
kütleye karşılık geliyor; gözlenemeyen ama çekimsel
etkileri saptanabilen maddeden dolayı bir
10 çarpanı gelerek omegayı y52laşık olarak 0.1
değerine yükseltiyor. Omeganın 1 olmasını gerektiren
şişen evren modelini d52tekleyenler,
uzayın her ışık yılı kübünde görülemeyen ama
va52ığı çekimsel olarak saptanabilen on kat daha
fazla madde olduğunu varsaymak zorundalar.
Her ne kadar şişen evren modeli şu andaki
gözlemsel sonuçlara t52s düşüyorsa da genel
özellikleri ve açıklamaya yönelik gücü n52eniyle
pek çok bilim adamının aklını çelmiş gibi görünüyor.
Hayli etkili olan şişen evren modelinin
on yıldan biraz daha fa52a zaman önce henüz
bilinmediğini kabul etmek gerekir. 1987A
süpernovası gibi bu düşünce de b52den patlamıştır.
Gelecekte de bu tür düşünce patlamaları olmasını
beklemeliyiz.
Eğer evren kapalı ise, bir gün genişlem52ini
durduracak ve büyük patlamanın tersine büzülmeye
başlayacaktır. Sıcaklıklar azalma yerin52
artmaya başlayacak, sonunda bütün madde dağılıp
yok oluncaya kadar sıkışacaktır. Bir evrenin52ölümünden sonra başka bir evrenin doğup
doğmayacağı ise tam b52 bilinmeyendir.
Ama evren açık veya düzse, sonsuza kadar52enişlemesini sürdürecek, gittikçe soğuyacak ve
yoğunluğu azalacaktır. Yıldız ve galaksiler evrimlerini
gittikçe yavaşlayan bir hızda sürdüreceklerdir.
Hesaplamalara göre, yaklaşık
10 üzeri 14 (100 trilyon) yıl sonra bütün yıldızlar yakıtları
bittiği için sönükleşecek, 10 üzeri 15 52l sonra
gezegenler ile çevres52de döndükleri yıldızlar
arasındaki bağlar kopacak, yaklaşık 10 üzeri 19 yıl
sonra yıldızlar içinde bulundukları galaksilerden
çekimsel olarak kurtulacak, v52yaklaşık 10 üzeri 1500 yıl
sonra evrendeki madde tümüyle demire
dönüşecektir. Tüm bunların gerçekleşmesi için
yeterince zaman vardır. Princeton'daki İleri52raştırmalar Enstitüsü'nden Fre52an Dyson
gibi kimi bilim adamları, böyle yok oluşa giden
bir52vrende yaşamın devam edebilece52ne
inanıyorlar. Uzayın sonsuz52kları gittikçe daha
fazla boşalıp soğudukça, nöronlar arasınd52i
iletimin yavaşlaması, eldeki zamanın sonsuz
uzunluğuyla karşılanabilir. Böylece sonsuza
doğru uzanılıp açılınabilir. Yıllar saniyeye
dönüşecektir.
Son olarak, kesinlikle yapabileceğimiz tek
şeyin, uzayın bulund52umuz yerel bölgesinin
haritasını yapmak olduğunu unutmamamız 52gerekir. Eğer evren sonsuz uzanımda olsa bile,
verilen bir zamanda yalnızca sınırlı bir
bölümünü görebiliriz: Yalnızca ışığın büyük patlamadan
günümüze kadar yol aldığı uzay bölgeleri
gö52lebilir. Uzayın daha büyük derinliklerine
baktığımızda, bize ulaşmak için daha fazla
yol alan ışığı görürüz. Eninde sonunda öyle
bir uzaklık gelir ki, teleskobumuza o an ulaşan
ışık büyük patlama sırasında yayınlanmıştır.
Bu uzaklık, gözlenebilen evrenin şu an 10-20
milyar ışık yılı olarak hesaplanan sınırlarını
belirler. Daha uzağı göremeyiz, çünkü ışık
henüz oradan bize ulaşmak için gereken zamanı
bulamamıştır. Bu sınırdan ötede ne olduğunu
bilebilmemizin de hiçbir yolu yoktur. Evrenin
çok uzak bölgelerinde farklı kuvvetlerin, farklı
parçacık türlerinin, hatta farklı uzay boyutlarının
olması olasılığı akla yakın gö52küyor.
Eğer böyle ise, doğanı52çok küçük bir bölümü
dışındaki bölümlerine tanıklık yapabilmemiz
olanaksızdır.
Aynı nedenle, bizi şaşırtacak çok şey va52ır.
Genişleyen evren gerçeğin52 1920'lerde bilinmediğini,
kuasarların 1960 yılında henüz tanınmadığını
düşünecek olursak, astronomların
2000 yılından sonr52ne bulacağını nasıl düşleyebiliriz?
Türlerin Kökeni adlı eserinin son
sözü olarak Darwin şöyle yazmıştı: "çok basit
başlangıçlardan en güzel ve en olağanüstü şeyler
oluşur ve evrimleşir." Evren için ne kadar da
doğru.
:::::::::::::::::
Şu Anda Çalışmakta Olan ve Önerilen Bazı Astronomi Araçları
ADI--ÇALlŞMA ZAMANI--DALGABOYU--YERİ--NOTLAR
Arecibo--1960--radyo--Puerto Rico--Dünya'daki en büyük radyo teleskop
Kitt peak 4 metre--1973--görünür ve kızılötesi--Arizona--Ulus52 kullanım
MMT--1978--görünür--Arizona--6 parçalı
Cerro Tololo 4 metre--1978--görünür52e kızılötesi--Şili
IUE--1978--morötesi--uzay
Einstein--1978-1981--X-ışınları--uzay
VLA--1980--radyo--New Mexico
IRAS--1983--kızılötesi--uzay--tüm gökyüzü araştırması
Ginga--1987-1992--X-ışınları--uz52--Japonya
COBE--1989--radyo ve kızılötesi--uzay 52
HST--1990--görünür ve morötesi--uzay--kızılötesine de duyarlı
ROSAT--1990-1995--X-ışınları--uzay--Alman-Amerikan ve İngiliz ortak yapımı
GRO--1991-2005--gamma ışınları--uzay
VLBA--1992--radyo--ABD
Keck 10 metre--1992--görünür ve kızılötesi--Hawaii
Smithsonian 6.5 metre--1993--görünür ve kızılö52si--Arizona
güncelleştirilmiş MMT
GONG--1993--görünür--tüm yerküre--Güneş teleskobu
52BT--1995--radyo--Batı Virginia
Milimetre Altı Gözlemcisi-52996--radyo ve kızılötesi--Hawaii--Smith sonian
SOFIA--1997-2017--kızılötesi--havadan gözl52
Columbus 8 metre--1996--görünür ve kızılötesi--Arizona--2 adet 8.4 metre
Magellan 8 metre--1996--görünür--Şili
Japon 7.5 metre--1996--görünür Hawaii
IRO--1998--kızılötesi ve görünür--Hawaii--ulusal kullanım
VLT--1998--görünür ve kızılötesi--Şili--Avrupa 4 adet52 metre
AXAF--1998-2013--X-ışınları--uzay
SIRTF--2000-2005--kızılötesi--uzay
MMA--2001--radyo--New mexico
FUSE--1997-?--morötesi--uzay
52UVE--1992-?--morötesi--uzay
OSL--1998-?--X-ışınları ve görünür--uzay
LEST--1998-?--görünür ve kızılötesi--Kanarya Adaları
LST--2010-2020--görünür--uzay
:::::::::::::::::