SIMONE DE BEAUVOIR
Sessiz Bir Ölüm
ÇEVİREN: Bilge Karasu
Girme sessiz sessiz bu iyi geceye.
Yanıp yakılmalı, haykırmalı yaşlılar gün karanda
Işık sönüp giderken kudurmalı öfkeden...
Dylan Thomas
Kız kardeşime
24 Ekim 1963 perşembe günü, ikindi üstü saat dörtte, Roma'da,
Minerva otelindeki odamdaydım; ertesi gün uçakla Paris'e
dönecektim, kağıtlarımı düzenliyordum, tam o sırada telefon
çaldı. Bost, Paris'ten telefon ediyordu. Anneniz bir kaza ğeçirdi, dedi.
Bir otomobil çarpıp devirmiştir kadını, diye düşündüm. Bastonuna
dayanmış, güçlükle, yoldan kaldırıma çıkmaya uğraşırken bir araba
çarpmıştı muhakkak. Banyoda düşmüş, uyluk boynunu kırmış, dedi Bost. Annemin
oturduğu binada oturuyordu o da. O gece, saat ona doğru Olga ile birlikte
merdivenden çıkarken önlerinden giden üç kişi, bir kadınla
iki polis memuru, dikkatlerini çekmiş. İkinci katla üçüncü
kat arasındaki dairede, diyormuş kadın. Bayan de Beauvoir'a
bir şey mi olmuştu yoksa? Evet. Düşmüşmüş. İki saat boyunca
döşemenin üzerinde sürüne sürüne ilerledikten sonra telefona
ulaşabilmiş, arkadaşlarından Bayan Tardieu'den, kapıyı kırıp
girmelerini istemiş. Bost'la Olga, öbürlerinin yanında daireye
girmişler. Annemi, sırtında kırmızı, fitilli kadifeden sabahlığı,
yerde yatar bulmuşlar.
Aynı evde oturan kadın doktor Lacroix'ya göre uyluk
boynu kırılmıştı: Boucicaut hastanesi ilk yardım servisine kaldırılan
annem, geceyi koğuşta geçirmişti. Ama onu C. kliniğine kaldırıyorum şimdi, dedi Bost.
En iyi kemik cerrahlarından biri, Profesör B. orada. Anneniz orayı
istemedi, masrafı size ağır gelir diye üzülüyordu. Ama sonunda
kandırabildim onu.
Zavallı anneceğim! Beş hafta önce, Moskova'dan dönüşümde, kendisiyle
oturup bir öğle yemeği yemiştim; her zamanki gibi, pek iyi görünmüyordu.
Bir zamanlar -hem de daha dün gibi bir zamanlar- yaşından genç gösterdiği
için övünürdü; ama artık işin su götürür yanı yoktu: Yetmiş yedi yaşında,
pek yıpranmış, çökmüş bir kadındı. Savaştan sonra baş gösteren
kalça eklemi rahatsızlığı, Aix-les-Bains ılıcalarına gittiği,
masajlar yaptırdığı halde yıldan yıla kötüleşmişti: Bir mahalleyi
dolanıp gelmek bir saatini alıyordu. Acı çekiyor, doğru dürüst
uyku uyuyamıyordu, her gün altı tane aspirin yuttuğu halde...
İki üç yıldır, özellikle geçen kıştan bu yana, gözlerinin altını
çürümüş, burnunu incelmiş, yanaklarını çökmüş görüyordum
hep. Hekimi, Doktor D. merak edilecek bir şey yok, diyordu:
Karaciğer bozukluğuydu, barsak tembelliğiydi; birtakım ilaçlar
yazıyor, pekliğe karşı demirhindi reçeli veriyordu. O gün
keyfinin bozuk oluşuna şaşmadım; ama üzüldüğüm, kötü
bir yaz geçirmiş olmasıydı. Yazlığa çıkıp bir otelde ya da konuk
kabul eden bir manastırda kalabilirdi. Ama her yılki gibi,
kendisini, teyze kızım Jeanne'ın Meyrignac'a, kız kardeşimin
de Scharrachbergen'e çağıracaklarını bekliyordu. Birtakım
engeller yüzünden ikisi de çağıramamıştı onu.
Bomboş, yağmurlu bir Paris'te kalmıştı annem. İçim hiç sıkılmazken
bu kez sıkıldı, dediydi bana. Bereket, görüşmemizden az sonra
kız kardeşim onu iki haftalığına Alsace'da konuk etmişti. Şimdi
arkadaşları yeniden Paris'teydi, ben de dönüyordum: Şu kırık
olmasaydı onu muhakkak kendini toparlamış bulurdum. Kalbi
sapasağlam, kan basıncı ğenç bir kadınınki kadardı: Başına
ağır bir kaza gelir diye içime korku girmemişti hiç.
Saat altıya doğru kliniğe telefon ettim. Paris'e döndüğümü
kendisini görmeye geleceğimi söyledim. Bana kararsız bir sesle
karşılık verdi. Profesör B. telefonu elinden alıp konuştu:
Cumartesi sabahı ameliyat edecekti onu.
Yatağına yaklaştığımda: Beni iki ay mektupsuz bıraktın!
dedi bana. Nasıl olur? dedim; görüşmüştük, Roma'dan yazmıştım kendisine.
İnanmıyormuş gibi dinledi beni. Alnı, elleri ateş içindeydi; hafifçe
çarpılmış ağzından güçlükle çıkıyordu sözler; kafası biraz bulanık gibiydi.
Geçirdiği sarsıntının etkisi miydi bu? Yoksa ufak bir kalp nöbeti geldiği
için mi düşmüştü yere? Bir tiki vardı, oldum olası. (Hayır, oldum olası
öyleydi diyemem, ama uzun zamandan beri vardı: Ne zamandan beri
ki?) Gözlerini kırpıştırıyor, kaşları kalkıyor, alnı kırışıyordu.
Ben yanındayken bu kıpırdanması bir an durmadı. Yalız, gergin
gözkapaklarını indirdiği zaman gözbebekleri tamamıyla örtülüyordu.
Asistanlardan Doktor J. annemin yanına uğradı:
Ameliyat gereksizdi, uyluk kemiği yerinden oynamamıştı,
üç ay istirahatle kaynayacaktı kendiliğinden. Annemin sıkıntısı
biraz azalmış göründü. Telefona ulaşmak için gösterdiği çabayı,
kaygısını; Bost ile Olga'nın inceliğini biraz karışıkça anlattı.
Boucicaut'ya sırtındaki sabahlıkla getirilmişti, yanına bir şey
almamıştı. Olga, ertesi gün, kendisine giyip çıkaracak bir iki
şey, kolonya, beyaz yünlüden güzel bir hırka getirmişti:
Kendisine teşekkür ettiğinde, Olga, Aman Hanımefendi, diye
karşılık vermişti, sizi seviyoruz, yaparız tabii. Annem, birkaç
kez, dalgın, kanmış bir halle: Sizi seviyoruz, yaparız tabii,
dedi diye yineledi.
Bizleri tedirgin etmekten öylesine utanır, kendisi için yapılanlar
karşısında öyle ölçüsüz bir iç yükümü duyar bir hali vardı ki! İnsanın
yüreği parçalanıyordu, dedi Olga bana o akşam. Doktor D.'den öfkeyle söz
etti. Doktor Bayan Lacroix'nın çağırılmış olmasından alınmış, perşembe günü
Boucicaut'ya uğrayıp annemi görmek istememişti. Yirmi dakika
kendisine dert anlatmaya çalıştım telefonda, dedi Olga.
Geçirdiği sarsıntıdan, hastanede sabahlayışından sonra anneniz, kendisine
her zaman bakan doktorun, yüreğine biraz su serpmesini gerekserdi. Adam Nuh
dedi, Peygamber demedi.
Bost'a göre annem bir kalp nöbeti geçirmemişti: Onu yerden
kaldırdığı zaman, biraz şaşkın bir hali varmış ama aklı başındaymış. Ancak
üç ayda kalkabileceğine Bost'un aklı pek yatmıyordu: Uyluk boynu kırığı, tek
başına, korkulacak bir şey değildir; ama uzun süre kımıldamadan yatmak,
yatalak yaralarına yol açar, bu yaralar da, yaşlı kimselerde, kapanmak
bilmez. Yatık durmak akciğerleri yorar: Hastanın göğsüne kan
yürür, bu da götürür onu. Pek telaşlanmadım. Sakatlanmıştı
ama sağlamdı annem. Hem, artık, ölecek yaşa da gelmişti.
Bost kızkardeşime de haber vermişti; onunla telefonda uzun
uzun konuştum: Bekliyordum zaten böyle bir şey! dedi kardeşim. Alsace'da
annemi öylesine yaşlanmış, enezleşmiş görmüştü ki Lionel'e: Annem bu kışı
çıkaramayacak demişti.
Bir gece annem, karnında zorlu sancılar duymuştu: Kendisini
hastaneye kaldırmalarını istemesine ramak kalmıştı. Ama o
gecenin sabahı, iyileşmişti. Alsace'da geçirdiği günlerin büyük
sevinci, kıvancı içinde, kendisini arabayla Paris'e getirdikleri
zaman, yeniden güçlenmiş, keyiflenmiş bir haldeydi. Bununla
birlikte, ekim ortalarında, kazayı geçirmesinden on gün kadar
önce, Francine Diato kız kardeşime telefon etmiş: Az önce,
yemekte, annenizin yanındaydım. Kendisini öyle kötü durumda buldum ki size
haber vermek istedim, demiş.
Bir bahane uydurarak hemen Paris'e gelmiş olan
kız kardeşim annemi bir röntgenciye götürmüştü. Filmleri inceledikten
sonra, hekimi, kesinlikle şunu söylemişti: Kaygılanmanızı gerektirecek bir
şey yok. Barsağında bir çeşit cep oluşmuş, boşaltımı güçleştiren bir dışkı
cebi... Hem anneniz pek az yemek yiyor; bu, birtakım eksikliklere yol
açabilir; ancak, tehlikeli bir durum yok. Anneme, daha iyi beslenmeye
bakmasını öğütlemiş, yeni pek güçlü ilaçlar vermişti. Poupette bana: Gene
de merak içindeydim dedi. Anneme yalvardım, yanına bir gece bakıcısı
alsın diye. Bir türlü kabul etmedi; tanımadığı bir insanın geceleri evinde
yatması düşüncesine ısınamıyordu hiç. Poupette'le anlaştık; iki hafta sonra,
benim Prag'a hareket etmeyi tasarladığım sırada, Paris'e gelecekti.
Ertesi gün annemin ağzı hala çarpık, konuşması hala düzensizdi; sarkık
gözkapakları gözlerini örtüyor, kaşları oynayıp
duruyordu. Yirmi yıl önce bisikletten düşerek kırmış olduğu
sağ kolu iyi kaynamamıştı; geçen günkü düşüşü sol kolunu
incitmişti: Kollarını ancak kımıldatabiliyordu. Bereket, büyük
bir titizlikle, özenle bakılıyordu hastanede. Odası bir bahçeye
bakıyordu, sokak gürültüsünden uzaktı: Yatağın yeri değiştirilmiş, pencereye
koşut duvara yanaştırılmıştı; böylelikle, duvara asılı duran telefona
kolaylıkla uzanabilecekti. Arkasına konan yastıklarla, yatmaktan çok
oturuyor gibiydi: Ciğerleri yorulmayacaktı. Elektrikli bir aygıta bağlı
şişirme şiltesi titreşiyor, bedenine masaj yapıyordu: Böylelikle yatalak
yaralarının oluşumu önlenecekti. Her sabah, devinimle sağaltma
uzmanı bir kadın, bacaklarını çalıştırıyordu. Bost'un saydığı
tehlikeler savuşturulmuşa benziyordu. Biraz uykulu sesiyle
annem, oda hizmetçilerinden birinin yemek yemesine yardım
ettiğini, etini kestiğini, yemeklerin pek güzel olduğunu anlattı.
Oysa Boucicaut'da kendisine patatesli sucuk vermişlerdi!
Sucuk! Düşün bir! Hastalara sucuk! Bir gün öncesine göre
daha konuşkandı. Yerde sürünerek, telefonun kordonunu eline
geçirip aygıtı kendine doğru çekip çekemeyeceğini düşünerek
geçirdiği kaygı dolu iki saati anlatıp duruyordu. Bir gün, Bayan
Marchand'a, -biliyorsun, o da yalnız başına oturuyor- Allahtan
telefon var, demiştim. O da, iyi ama, ona uzanabilmeniz de
gerek, diye karşılık vermişti. Bilgece bir şey söylercesine annem
bu sözleri üst üste yineledi; sonra şunu uladı: Telefona ulaşamasaydım halim
dumandı.
Kendini işittirecek kadar seslenebilecek miydi acaba?
Seslenemezdi muhakkak. Sıkıntısını, kaygısını canlandırabiliyordum kafamda.
Tanrıya inanırdı; ama ileri yaşına, sakatlıklarına, hastalıklarına karşın
yeryüzüne bütün gücüyle tutunuyordu; ölümden hayvanların korktuğu kadar
korkuyordu. Sık sık gördüğü bir karabasanı anlatmıştı kız kardeşime:
Kovalıyorlar beni, koşuyorum, koşuyorum, bir duvara gelip
çatıyorum; bu duvardan atlayıp aşmam gerek ama arkasında
ne var duvarın, bilmiyorum; korkuyorum. Ona şöyle de
söylemişti: Beni korkutan ölümün kendi değil: Sıçrayıştan
yılıyorum. Yerde sürünürken, sıçramanın vakti gelip eriştiğine
inanmıştı. Kendisine sordum: Düştüğünde canın çok yanmış
olacak herhalde... -Hayır. Hatırlamıyorum. Canım yanmadı
bile. Demek, kendinden geçmiş, diye düşündüm. Bir baş
dönmesi geçirdiğini anılıyordu; birkaç gün önce, yeni verilmiş
ilaçlarından birini aldıktan sonra, dizlerinin bağı çözülür gibi
olduğunu anlattı arkasından; sedirine dar atmıştı kendini.
Evinden, birçok başka eşyayla birlikte genç teyze kızımız
Marthe Cordonnier'ye getirttiği şişelere kuşkuyla baktım. Bu
ilaçlara devam etmeye yetliydi: Uygun olur muydu öyle
yapması?
Akşam üzeri Profesör B. onu görmeye geldi, arkasından
geçeneğe çıktım: İyileştikten sonra annemin eskisinden farksız
yürüyebileceğini söyledi: Gündelik yaşayışını yeniden sürdürebilecek.
Annemin bir baygınlık geçirdiğini düşünmüyor muydu? Hiç de öyle düşünmüyordu.
Barsak rahatsızlıkları çektiğini söylediğim zaman şaşırmış göründü.
Boucicaut, bir uyluk boynu kırığı bildirmişti, o da bununla yetinmişti.
Şimdi annemi bir dahiliyeciye baktıracaktı.
Tıpkı eskisi gibi yürüyebileceksin, dedim anneme. Yaşayışını eskisi gibi
sürdürebileceksin. Ha, dedi, o eve ayağımı basmam ben bir daha. Görmek
istemiyorum artık orasını. Hiç. İki dünya bir araya gelse de!
Oysa bu eviyle öyle gururlanmıştı ki! Yaşlanan babamın
merak illetine uğrayıp huysuzluğunun gürültülü çıkışlarıyla
doldurduğu Rennes caddesindeki evden soğumuştu. Babamın
ölümünden sonra -çok geçmeden de büyükannem ölmüştü- anılarını geride
bırakıp uzaklaşmak istemişti. Yıllarca önce arkadaşlarından biri bir
atelyeye taşınmış, bu çağ yeniliğine uyuş karşısında annemin gözleri
kamaşmıştı. 1942'de, bilinen sebeplerden ötürü, ev bulmak kolaydı; annem
de düşünü gerçekleştirebildi: Blomet sokağında, açık çıkmalı, geniş tek
odalı bir ev tuttu. Karartılmış armut tahtasından yapılı yazı
masasını, 2. Henri üslubu yemek odası takımını, kocasıyla
yıllarca yatmış olduğu karyollayı, kuyruklu piyanoyu sattı;
öbür eşyalarla, eskimiş kırmızı döşeme kadifesinin bir parçasını
sakladı. Duvarlara kız kardeşimin tablolarını astı. Odasına
bir sedir yerleştirdi. O zamanlar evin içindeki merdivenden
keyifle inip çıkıyordu. Doğrusu, ben burayı pek iç açıcı bulmuyordum:
İkinci katta olduğu için, büyük camlıklarına karşın
az ışık giriyordu bu daireye. Merdivenin üst başındaki gözler
-oda, mutfak, banyo- hep loş kalıyordu. Merdivenin her basamağının kendisini
inletmeye başladığı zamandan bu yana annem hep buralarda oturuyordu.
Yirmi yıl içinde duvarlar, eşyalar, halı, her şey kirlenmiş, yıpranmıştı.
1960 yılında evin sahibi değiştiği, evden çıkarılma tehlikesiyle karşı
karşıya kaldığını sandığı sırada annem bir dinlenmeevine çekilmeyi
düşünmüştü. Kendine uygun görünen bir şey bulamamıştı;
hem evine pek bağlıydı. Kendisini evden çıkarmaya hakları
olmadığını öğrenince Blomet sokağında kalmıştı. Ama şimdi,
arkadaşları, ben, iç açıcı bir dinlenmeevi arayacak, iyileşir
iyileşmez oraya yerleştirecektik onu: Blomet sokağına hiç
dönmeyeceksin artık, söz veriyorum, dedim kendisine.
Pazar günü, gözleri hala yarı kapalı, belleği uyuşuktu; sözler
ağzından ağdalı damlalar halinde dökülüyordu. Büyük iç acısını
yeniden betimledi bana. Onu avutan bir şey vardı gene de:
Aşırı bir değer biçtiği bu kliniğe getirilmiş olması. Boucicaut'da
kalsaydım beni dün ameliyat ederlerdi! Burası Paris'in en iyi
kliniğiymiş, öyle diyorlar. Annem, bir şeyi beğenmenin tadına,
aynı anda başka bir şeyi kınamakla varırdı ancak; bu yüzden,
komşu bir kuruluşu anıştırarak şunu ekliyordu: G. kliniğinden
çok daha iyiymiş burası. İşittiğime göre G. kliniği hiç mi hiç
iyi değilmiş!
Ne zamandır bu kadar iyi uyumamıştım, dedi pazartesi
günü. Yüzü normalleşmişti, sesi açık seçik çıkıyordu, gözleri
görüyordu. Anıları düzene girmişti. Bayan Doktor Lacroix'ya
çiçek göndermek gerekir. Bu işi üstüme aldım. Ya polisler?
Onlara da bir şey vermemiz gerekmez mi? Tedirgin ettim onları.
Onu caydırıncaya dek uğraşmam gerekti. Yastıklarına dayandı,
gözlerimin içine baktı, kararlı bir sesle, -Ne var, biliyor musun?
dedi, ayaklarımı uzattım, yorganın boyunu düşünmedim; çok yordum kendimi,
işim bitmiş artık. Yaşlandığımı kabul etmeye yanaşmadım bir türlü. Ama
insan her şeyi olduğu gibi görmesini bilmeli; birkaç güne dek
yetmiş sekiz yaşımı dolduracağım, az şey değil bu. Yaşayışımı ona göre
düzenlemeliyim. Yaprağı çevireceğim artık.
Anneme, hayranlık duyarak baktım. Uzun zaman, kendini
genç bellemekte ayak diremişti. Damadının düşüncesizce
söylediği bir söze, günün birinde; gücenlik bir sesle şöyle
karşılık vermişti: Biliyorum, yaşlıyım, yeterince de canımı
sıkıyor bu durum, ama yaşlılığımın bana hatırlatılmasını da
istemiyorum. Ansızın, üç gün boyunca içinde sürüklendiği
sislerden sıyrılıyor, uyanık, kararlı, yetmiş sekiz yaşıyla yüz
yüze gelecek gücü buluyordu kendinde. Yaprağı çevireceğim
artık.
Babamın ölümünden sonra da, şaşırtıcı bir yürek pekliğiyle
bir yaprak daha çevirmişti. Bu ölüm karşısında pek yaman bir
acı duymuştu. Ama geçmişine saplanıp kalmamıştı. Yeniden
kavuştuğu özgürlüğünden yararlanıp, kendine, dileğince bir
yaşayış kurmaya çalışmıştı. Babam ölürken kendisine bir kuruş
para bırakmamıştı. Annem elli dört yaşındaydı o zaman. Sınavlara
girmiş, stajlar yapmış. Kızılhaç görevlisi olarak kitaplık
uzman yardımcılığında çalışması olanağını veren bir belge
almıştı. İşine gitmek için bisiklete binmeyi yeniden öğrenmişti.
Savaştan sonra, evinde terzilik yapmayı tasarlıyordu. O sıralar
kendisine yardım edebilecek bir durumdaydım. Ama işsiz
güçsüz durmak ona uygun gelmiyordu. Artık, dileğince yaşamaya can
atıyordu, kendine bir yığın iş uydurup duruyordu.
Paris dolaylarında bir prevantoryumun kitaplığı, daha sonra
da mahallesindeki bir katolik derneğinin kitaplığı ile gönüllü
olarak uğraşmıştı. Kitapları ellemeyi, indirip kaldırmayı,
kaplamayı, sınıflandırmayı, fişlerini tutmayı, okurlara öğütler
vermeyi seviyordu. Almanca, İtalyanca çalışıyor, İngilizcesini
yitirmemeye bakıyordu. İyiliksever işliklerinde nakış işliyor,
yardımsever satışlarına katılıyor, konferanslara gidiyordu.
Pek çok yeni arkadaş edinmişti; babamın hırçınlığının
uzaklaştırdığı eski ahbaplarla, akrabalarla yeniden görüşüyordu.
Hepsini, keyifle evinde bir araya getiriyordu. En köklü
isteklerinden birini, yolculuğa çıkıp gezmek isteğini, sonunda,
gerçekleştirebilmişti. Bacaklarını katılaştıran eklem kaynaşmasına
bütün gücüyle karşı koyuyor, savaşıyordu.
Kız kardeşimi görmeye, Viyana'ya, Milano'ya gitti. Yazın Floransa'nın,
Roma'nın sokaklarında ufak ufak adımlarla dolaşıyordu. Belçika'nın,
Hollanda'nın müzelerini geziyordu. Son zamanlarda, neredeyse kötürümleşmiş,
dünya kazan o kepçe dolaşmaktan vazgeçmişti. Ama arkadaşları, akrabaları
kendisini yazlık evlerine ya da taşraya çağırdıkları zaman engel tanımıyordu;
kendisini trene bindirmesini kondüktörden istemekten şuncacık çekinmiyordu.
En büyük sevinci, araba yolculuğu yapmaktı. Kısa bir süre önce, yeğeninin
kızı Catherine, geceleyin, onu, iki beygirlik Citroen'iyle Meyrignac'a
götürmüştü. 450 km.'yi aşan bir yolculuktu bu. Arabadan
indiğinde annem kutudan yeni çıkmış gibi tazeymiş.
Annemin canlılığına hayrandım, yiğitliğine saygı duyuyordum. Niye,
konuşabilecek hale gelir gelmez, kanımı donduran şeyler söylüyordu şimdi?
Boucicaut'da geçirdiği geceyi anarak: Bilirsin nasıl olduğunu halk
kadınlarının: Sızlanıp dururlar dedi bana. Hastanelerdeki hemşireler,
paradan başka bir şey düşünmezler. Öyle olunca da... Göreneğe
uyularak, soluk alırcasına, düşünülmeden, alışagelindiği üzere
söylenen laflardı bunlar; ama gene de bilinçliydi sözleri; bu
sözlere, sıkıntı duymadan kulak vermek olacak şey değildi.
Acı çeken gövdesinin gerçekliğiyle, kafasının içini doldurmuş
ipsiz sapsız saçmalar arasındaki karşıtlıktan ötürü içime bir
üzüntü çöküyordu.
Devinimle sağaltma uzmanı yatağa yaklaştı, çarşafı indirdi,
annemin sol bacağını yakaladı: Geceliği açılmıştı, kırış kırış
buruşuk karnını, dazlaşmış kasığını umursamaz bir halle
gösteriyordu annem. Şaşırmış bir halle: Artık utanmam sıkılmam kalmadı hiç
dedi. Öyle, doğrusun, dedim. Ama başımı çevirip bahçeyi seyre daldım.
Anmemin cinsel örgenini görmek beni allak bullak etmişti. Benim için, onun
gövdesinden daha az -daha çok- varolan bir gövde daha yoktu. Çocukken o
gövdeyi candan sevmiş, ergenliğimde, tedirgin bir iğrenme
duymuştum karşısında; herkeste böyledir bu, bilinir; hem
iğrendirici hem kutsal olmak gibi çifte bir özellik taşımasını
düzgülü buluyordum: Bir tabuydu bu. Gene de, duyduğum
hoşnutsuzluğun zorluluğu şaşırttı beni. Annemin tasasızca
eremi, bu hoşnutsuzluğu büsbütün artırıyordu; ömrü boyunca
kendisini baskısı altında tutmuş olan yasaklardan, buyruklardan
vazgeçiveriyordu; böyle yapmasını doğru buluyordum.
Yalnız, gövdeden başka bir şey olmama yolunda verdiği kararla
ansızın eksilen, azalan bu gövde, artık bir soyuntudan, bir
posttan başka bir şey değildi pek: Zavallı, savunmasız, uz ellerin
tutup yokladığı, oynattığı, dirimin ancak alıkça bir durgunlukla
sürüp gider gibi olduğu bir insan çatısı... Benim gözümde
annem hep varolmuştu; günün birinde, yakında, yok olacağını
göreceğim hiç aklıma gelmemişti. Sonu, doğumu gibi, bir
masal zamanına karışıyordu. Kendi kendime, -Ölecek yaşa
geldi.- dediğim zaman, birçok başka sözler gibi, bomboş sözler
söylüyormuşum. Şimdi, ilk olarak, onda, ortaya çıkması ertelenmiş
bir ceset görüyordum.
Ertesi sabah, hemşirelerin istemiş oldukları gecelikleri satın
almaya gittim. Kısa olmalıydı bunlar çünkü uzunları, kaba
etlerin altında kırışıyor, yatalak yaralarına yol açıyordu. Minik
gecelikler mi istiyorsunuz? Baby-doll gömlekler mi? diye
soruyordu satıcı kızlar. Genç, şen gövdeler için yapılmış,
renkleri tatlı, köpük köpük, adı kadar delişmen iç çamaşırlarını
yokluyordum. Güzel bir güz günüydü, gök masmaviydi:
Kurşun renkli bir dünyanın içinden yürüyordum; annemin
uğradığı kazanın, beni düşünebileceğimden çok daha fazla
üzdüğünü anladım birden. Nedenini de pek kestiremiyordum.
Kaza, annemi çerçevesinden, rolünden, kendisini içine kapatıp
hapsettiğim donmuş imgelerden çekip koparmıştı. Bu yatağa
düşmüş kadında annemi buluyor, tanıyordum ama içimde
uyandırdığı acıma ile bir çeşit şaşkınlık, bana yabancı geliyordu,
tanıyamıyordum onları. Sonunda, beyaz benekli, pembe,
uyluk başına dek inen gecelikleri almaya karar verdim.
Annemin genel durumunu gözetmekle görevli Doktor T. onu, ben yanındayken
görmeye geldi. Çok az yemek yiyormuşsunuz, öyle mi? -Bu yaz biraz
sıkıntılıydım. Yemek yemek içimden gelmiyordu.- Yemek pişirmeye üşeniyor
muydunuz? -Vallahi, güzel güzel aşlar yapıyordum ya kendime, sonradan
elimi bile sürmüyordum.- Ha! demek tembellik değildi sizinkisi, güzel
güzel aşlar yapıyordunuz kendinize, öyle mi?
Annem dikkatini topladı: Bir kezinde kendime peynirli bir
souffle yaptım, iki kaşık aldım, tamam. -Anlıyorum, dedi
doktor; gönül indirir gibi gülümsüyordu.
Doktor J., Profesör B., Doktor T.: İki dirhem bir çekirdek,
taralı, tımarlı, yücelerden eğiliyorlardı şu saçı dağınıkça, biraz
yabanılaşmış yaşlı kadının üzerine doğru; efendilerdi bunlar.
Yeni değildi, tanıyordum bu kof önemliliği: Boynunu ipten
kurtarmak için çırpınan bir sanığın karşısında ağır ceza yargıçlarının
takındığı önemlilikti bu. -Güzel güzel aşlar yapıyordunuz kendinize, öyle
mi? Annem, güven duyarak, iyi niyetle kendi kendini yoklarken, gülümsemeye
kalkışmanın yeri yoktu: Sağlığını kurtarmak istiyordu annem. Hem B., ne
hakla: Gündelik yaşayışını yeniden sürdürebilecek, demişti bana? Ölçülerini
reddediyordum onun. Annemin ağzından bu seçkinler katına yaraşır sözler
çıktığı zaman öfkeden tüyüm tüsüm dikeliyordu ama bu yatağa mıhlanmış, felci,
ölümü yanına yaklaştırmamak için didinen, çırpınan hasta kadınla
dayanışma halindeydim.
Buna karşılık, hemşirelere yakınlık duyuyordum; hastaları
için alçaltıcı, kendileri için iğrendirici angaryaların yarattığı
teklifsizlikle hastalarına bağlı olan hemşirelerin anneme
gösterdikleri ilgi, arkadaşlığa benziyordu hiç değilse. Genç,
güzel, işinde yetkili devinimle sağaltma uzmanı Bayan Laurent
annemi yüreklendirmeyi, ona güven vermeyi, onu yatıştırmayı
biliyor, bunları hiçbir zaman üstünlük taslamadan yapıyordu.
Doktor T., -Yarın midenizin filmi çekilecek, diye bitirdi
sözünü. Annem telaşlandı: O tatsızın tatsızı, berbat ilacı
yutturacaksınız bana o halde. -Canım, o kadar da berbat değil!- Hah! Hem
de nasıl berbat! Benimle yalnız kalınca sızlandı:
Bilemezsin ne berbat bir şey olduğunu! Öyle pis bir tadı var
ki! -Şimdisin ne berbat bir şey olduğunu! Öyle bir pis tadı var
ki! - Şimdiden düşümne bari. Ama başka bir şey düşünmek
elinden gelmiyordu. Kliniğe yatalı beri başlıca tasası, yiyecekti.
Çocukça kaygısı gene de şaşırttı beni. Nice keyifsizliğe, acıya
gık demeden katlanmıştı. Tatsız bir ilaç karşısında duyduğu
korku daha derindeki bir kaygıyı mı gizliyordu? O anda bunun
üzerinde durmadım.
Ertesi gün, mide ile ciğerlerin filminin çekilmesinde herhangi bir
güçlükle karşılaşılmadığı söylendi bana; bir aksaklık
falan da yoktu. Yüzü dinginleşmiş, sırtında beyaz benekli
pembe gecelikle Olga'nın verdiği hırka, saçı koca bir örgü
halinde toplanmış annem, artık hastaya benzemiyordu. Sol
kolunu yeniden kullanabiliyordu. Yardım gereksinmeden
gazeteyi, kitabını açabiliyor, telefon almacını kaldırabiliyordu.
Çarşamba. Perşembe. Cuma. Cumartesi. Bulmaca çözüyor,
Voltaire'in Aşkları üzerine bir kitapla Jean de Lery'nin Birezilya
gezisini anlattığı günlük yazıları okuyor, Figaro'yu, France Soir'ı
karıştırıyordu. Her sabah onu görmeye gidiyordum; bir
iki saat kalıyordum ancak; yanında daha çok kalmamı dilemiyordu;
odası ziyaretçiyle dolup taşıyordu; ziyaretçi çokluğundan yakındığı bile
oluyordu: Bugün beni arayanlar pek çoktu. Oda çiçekle doluydu:
Tavşankulakları, açalyalar, güller, manisalaleleri; başucundaki masanın
üzerinde yemiş ezmeleri, çukulata, akide şekeri kutuları yığılıyordu.
Soruyordum kendisine: Sıkılmıyorsun ya? -Daha neler! Hiç sıkılmıyorum!
Kendisine hizmet edilen, bakılan, süslenen bir insan haline
gelmenin tadını duymaya, öğrenmeye başlıyordu. Eskiden,
bir ayakçağa basarak banyo teknesinin kenarından bacağını
aşırmak çetin bir çabayı, çorabını giymek ağrılı bir cimnastiği
gerektiriyordu. Şimdi, sabah akşam bir hemşire gövdesini
kolonya ile ovuyor, talkla pudralıyordu. Yemeklerini bir tepside
getiriyorlardı: Beni sinirlendiren bir hemşire var, diyordu
bana; Ne zaman ayrılmayı düşünüyorsunuz, diye sorup duruyor.
Ben buradan çıkmak istemiyorum ki! Yakında bir koltukta
oturabileceği, daha sonra da bir nekahetevine götürüleceği
kendisine söylendiği zaman keyfi kaçıyordu: Oramdan buramdan
çekiştirecekler, itip kakacaklar. Ama zaman zaman,
geleceğine de ilgi gösteriyordu.
Arkadaşlarından biri, Paris'ten bir saat uzaktaki dinlenmeevlerinden söz etmişti ona: Kimseler
beni görmeye gelmeyecek, yapayalnız kalacağım! demişti,
mutsuz bir sesle. İnandırmaya çalışmıştım kendisini; uzağa,
yalnızlık çekeceği bir yere gitmek zorunda kalmayacaktı;
derlediğim adresler listesini göstermiştim ona. Neuilly'deki
bir pansiyonun bahçesinde oturup güneşte kitap okuduğunu,
örgü ördüğünü seve seve getiriyordu gözünün önüne. Biraz
yerinerek, ama sesine biraz da muziplik katarak: Mahalleli
beni göremeyince üzüm üzüm üzülecek artık, diyordu bana.
Dernekteki hanımlar beni çok özleyecek. Bir kezinde; Başkalarının
derdine koşarak çok ömür geçirdim, demişti; Artık yalnız kendini düşünerek
yaşayan o bencil yaşlı hanımlardan biri olacağım. Kendisini tasalandıran bir
şey vardı: Kendi kendime yıkanıp taranamayacak, giyinemeyeceğim. Avutuyordum
onu, bir bakıcı; bir hemşire, bu işi üzerine alacaktı.
Şimdilik Paris'in en iyi kliniğinin, G. kliniğinden de çok daha
iyi bir kliniğin yataklarından birinde, zevk içinde yatıyordu
sere serpe. Yakından izliyorlardı durumu. Çekilen röntgen
filmlerinden başka birçok kez kanı da alınmıştı. Her şey yolundaydı,
düzgülüydü. Akşamları biraz ateşi çıkıyordu; nedenini bilmek isterdim ya
ben, hemşireler buna hiç önem vermiyor gibi görünüyorlardı.
Dün çok gelen oldu, bayağı yoruldum dedi pazar günü.
Canı fena sıkkındı. Her zamanki hemşireleri izinliydi; acemilerden bir
sidik dolu ördeği devirmişti; yatak sırılsıklam olmuştu, yastık bile. Sık
sık gözlerini yumuyordu, anıları birbirine karışıyordu, Doktor T., Doktor
D.'nin ulaştırdığı filmleri iyi okuyamıyordu; ertesi gün yeniden barsakların
filmi çekilecekti: Baryum oksitli tenkıye yapacaklar bana; insanın
canı çok yanıyor! dedi; Gene sarsacaklar beni, bir yerden bir
yere itip kakacaklar; ne olur beni kendi halime bıraksalar!
Nemli, biraz da soğuk elini sıkıyordum. Şimdiden düşünüp
keyfini kaçırma. Kaygılara kapılma. Kaygılanmak dokunuyor
sana. Yavaş yavaş tasası dağıldı; ama bir gün öncesine göre
daha halsiz görünüyordu. Birkaç arkadaşı telefon etti, telefona
ben çıktım. İyi vallahi! dedim. Ardı kesilmiyor. İngiltere
Kraliçesini bile bundan çok şımartmazlardı herhalde; çiçekler,
mektuplar, kutu kutu şekerler, telefonlar! Seni düşünen amma
da çok insan varmış! Yorgun eli elimdeydi; gözlerini açmadı
ama üzgün ağzında bir gülümseme ışıldadı: Şen kadınım da
onun için seviyorlar beni.
Pazartesi günü çok ziyaretçisi gelecekti, benim de işim vardı.
Ancak salı sabahı gidebildim yanına. Kapıyı itmemle yerimde
donup kalmam bir oldu. O kadar zayıf olan annem daha da
zayıflamış, kuruyup büzülmüş gibiydi: Çatlak çatlak olmuş,
kurumuş, pembemsi bir sarmaşık dalı gibi... Biraz dalgın bir
sesle mırıldandı: -Beni susuz bıraktılar, kuruttular. Röntgen
filminin çekilmesi için akşama dek beklemişti, yirmi saat
boyunca da bir şey içmesine izin vermemişlerdi. Baryum oksitli
tenkıye canını acıtmamıştı ama susuzlukla kaygı bitirmişti
onu. Yüzü erimişti, mutsuzluktan kasılmış kalmıştı. Ne
gösteriyordu filmler? Hemşireler ürkmüş bir halle: Onları
okumasını bilmeyiz biz, diye karşılık verdiler bana. Doktor
T.'yi görmenin yolunu buldum. Bu kez de filmin gösterdikleri
pek belirli değildi; T.'ye göre cep falan yoktu ama barsak, bir
gün öncesinden beri işlemesini engelleyen, sinirsel kökenli
birtakım kasınmalarla düğümlenmişti. Gerçi iyimserliğinde
direşkendi annem, bununla birlikte, sinirli, kaygılı bir insandı:
Tiklerinin nedeni de buydu. Ziyaretçi kabul edemeyecek kadar
bitkin olduğu için, günah çıkaran papazına, Pere P'ye telefonla
haber verip gelmemesini söylememi istedi. Benimle hemen
hemen konuşmadı; bir kez olsun gülümsemedi.
Giderken, -Yarın akşama gelirim, dedim. O gece kız kardeşim
Paris'e gelecek, ertesi sabah kliniğe gidecekti. O akşam dokuzda
telefon çaldı. Profesör B.'ydi telefon eden. Anneniz hanımefendinin
yanına bir gececi vermemi kabul eder misiniz?
Durumu iyi değil. Ancak yarın akşama gelmeyi düşünüyormuşsunuz, sabahtan
gelmeniz daha iyi olacak sanırım: Sonunda, ince barsağı bir urun tıkamakta
olduğunu söyledi: Annem kanserdi.
Kanser. Aklıma gelmiş olmalıydı şimdiye dek. Gözden
kaçacak gibi bile değildi: Gözlerin çevresindeki o morartılar,
o zayıflık... Ama hekimi öyle bir şey düşünmeye hiç yanaşmamıştı. Hem
iyi bilinen bir şeydir: Analar babalar oğullarının
delirdiğini, çocuklar annelerinin kanser olduğunu en son kabul
eden kimselerdir. Annem bütün ömrü boyunca kanserden
korkmuş olduğundan böyle bir şeye inanmak bizim için
büsbütün güçleşiyordu. Kırk yaşındayken göğsünü bir yere
çarpsa, çılgına dönüyor, -Göğüs kanseri olacağım, diyordu.
Geçen kış, arkadaşlarımdan biri, mide kanseri ameliyatı geçirmişti:
Bak görürsün, benim de başıma gelecek, demişti
annem. Omuz silkmiştim; kanserle, demirhindi reçeli yenerek
otanan bir barsak tembelliği arasında önemli bir ayrım vardır.
Annemin saplantısının bir gün gelip doğru çıkabileceği aklımızın
köşesinden geçmiyordu. Bununla birlikte Francine
Diato'nun -sonraları söyledi bunu bize- aklına ilk gelen şey
kanser olmuş: Yüzünün halinden bildim. Hem, diye eklemişti,
o koku vardı. Her şey aydınlanıyordu. Annemin Alsace'de
geçirdiği nöbet, urundan ileri geliyordu. Baygınlığı, yere
düşmesi hep kanserdendi. Yatakta geçirdiği bu iki hafta, uzun
süredir kendisini bekleyen tehlikenin, barsak tıkanmasının,
bir an önce gelip çatmasına yol açmıştı.
Anneme birçok kez telefon etmiş olan Poupette, onun sağlık
durumunu çok iyi sanıyordu. Annemle benden daha içli dışlı
olduğu gibi ona benden daha çok bağlıydı. Kliniğe gelip ansızın
ölümcül bir hasta yüzüyle karşılaşmasına meydan veremezdim.
Trenin varış saatinden az sonra Diato'ların evinde telefonla
aradım onu. Yatıp uyumuştu bile: Ne acı uyanış!
O 6 Kasım çarşamba günü, taşıt, havagazı, elektrik grevi
vardı. Bost'tan gelip arabasıyla beni almasını istemiştim. O
gelmeden, profesör B. bana gene telefon etti: Annem bütün
gece kusmuştu; o günün akşamına çıkamayacaktı herhalde.
Yollardaki tıkanıklık korktuğum kadar çıkmadı. Saat ona
doğru Poupette'le, 114 sayılı odanın kapısı önünde buluştuk.
Profesör B.'nin dediklerini yineledim. Poupette de, sabahtan
beri, canlandırma uzmanı Doktor N.'nin annemle uğraşmakta
olduğunu haber verdi; midesini temizlemek için, burnundan
bir sonda salacaktı şimdi. Poupette, ağlaya ağlaya, -Madem
umut yok, niye işkence ediyorlar sanki? Bıraksınlar bari, rahat
rahat ölsün, dedi bana. Salonda bekleyen Bost'un yanına
yolladım onu; Bost, götürüp bir kahve içirdi kıza. Doktor
N. önümden geçti, odaya girecekti, yolunu kestim. Beyaz
gömlekli, başında beyaz bir takke, genç, kapanık yüzlü bir
adamdı: Niye sonda salacaksınız? Madem artık umut yok niye
işkence edelim anneme? Bakışıyla beni ezercesine, -Ne yapmam
gerekiyorsa onu yapıyorum, dedi. Kapıyı itti. Biraz sonra bir
hemşire içeri girmemi söyledi.
Yatak, odanın ortasında, başucu duvara dayalıydı; eski yerine
getirilmişti. Solda, annemin koluna takılı bir serum şişesi vardı.
Annemin burnundan saydam bir plastik boru çıkıyor, karmaşık
birtakım aygıtlardan geçerek bir kavanoza ulaşıyordu. Annemin
burun delikleri sıkık, yüzü daha da kırışıktı; gönül yıkıklığının
uysallığı vardı bu yüzde. Bir mırıldanma içinde, sondanın
kendisini pek tedirgin etmediğini, ancak geceleyin çok acı
çekmiş olduğunu söyledi. Susamıştı ama bir şey içmemeliydi;
hemşire bir bardak suyun içinde duran bir pipeti ağzına
yaklaştırıyordu; annem, suyu yutmadan, dudaklarını ıslatıyordu;
ince tüylerin gölgelediği (çocukluğumda, annemin
hoşnutsuzluk duyduğu, yahut, canı bir şeye sıkıldığı zamanlarda
gördüğüm üzere kabarmış) bu dudağın, hem obur hem kendini tutan şu emme
hareketi büyülüyor gibiydi beni.
Sarımsı birtakım şeylerle dolu kavanozu göstererek Doktor
N., çatıcı bir sesle: -Bunları midesinde mi bırakalım istiyordunuz? dedi.
Karşılık vermedim. Geçenekte bana döndü: Gün doğarken, ancak dört saatlik
bir ömrü kalmıştı. Dirilttim onu. Kendisine, Ne için? diye sormak cesaretini
bulamadım.
Uzmanların danışımı. Bir hekimle Doktor P. adlı bir cerrahın,
şişmiş karnı elleriyle yokladıkları sırada, kız kardeşim yanımda
duruyor. Annem, parmaklarının altında inliyor, bağırıyor.
Morfin iğnesi. Annem hala inildiyor. Rica ediyoruz: Bir iğne
daha yapın! İtiraz ediyorlar; morfinin fazlası barsağı kötürümleştirebilirmiş.
Ne umuyorlar o halde? Grev yüzünden elektrikler kesik; aldıkları kanın
birazını, elektrik üretme aygıtı bulunan Amerikan hastanesine yolluyorlar.
Ameliyata girişmeyi mi düşünüyorlar? Odadan çıkarken cerrah: Olacak
şey değil, diyor bana hasta pek arık. Uzaklaşıyor, söylediğini
işitmiş olan Bayan Gontrand adında yaşlı bir hemşire, atılıyor
bana doğru: Ameliyat ettirmeyin sakın! Sonra elini ağzına
örtüyor: Doktor N. size böyle bir şey söylediğimi işitecek olsa!..
Kendi annemmiş gibi söyledim size bunu! Soruyorum kendisine: Ameliyat
yapılsa ne olur ki? Ama kadın sustu artık, soruma karşılık vermiyor.
Annem uyuyakalmıştı; Poupette'e telefon numaraları bırakarak hastaneden
ayrıldım. Beşe doğru Sartre'ın evine telefon ettiğinde sesinde umut vardı:
Cerrah ameliyatı denemek istiyor. Kan çözümlemeleri pek yüreklendiriciymiş;
annem gücünü biraz toplamış durumda, kalbi dayanabilecekmiş.
Hem hastalığın kanser olduğu yüzde yüz kesin değil: Belki
de düpedüz bir peritonit. Öyle bir şeyse, bir umut var demek.
Kabul ediyor musun? -(Ameliyat ettirmeyin sakın.) Kabul.
Kaçta olacak? -İkide burada ol. Anneme ameliyat olacağı
söylenmeyecek, bir daha film alınıyor denecek.
-Ameliyat ettirmeyin sakın.- Bir uzmanın kararına, kız kardeşimin umutlarına
karşı çıkarılacak pek dayanıksız bir kanıt bu. Annem ameliyat masasından
bir daha kalkmaz mıydı?
Çözümlerin en kötüsü bu değildi. Hem bir cerrahın bu tehlikeyi
göze alacağını düşünmüyordum. Annem yakayı kurtaracaktı.
Ameliyat hastalığın evrimini hızlandıracak mıydı? Bayan
Gontrand'ın söylemek istediği buydu herhalde. Ancak barsak
tıkanmasının o günkü durumuyla annem üç gün daha yaşayamazdı; can
çekişmesinin de dayanılmaz acılar içinde olmasından fena halde korkuyordum.
Bir saat sonra Poupette telefonda hüngür hüngür ağlıyordu:
Hemen gel. Açmışlar; kocaman bir ur bulmuşlar, kanser uru...
Sartre benimle birlikte aşağı indi, taksiyle kliniğe dek götürdü
beni. Korkudan boğazım düğüm düğümdü. Bir erkek hastabakıcı, giriş salonuyla
ameliyat odasının arasında, kız kardeşimin beklemekte olduğu aralığı
gösterdi. Poupette o kadar kötü durumdaydı ki kendisi için yatıştırıcı bir
ilaç istedim. Anlattığına göre hekimler, her günkü halleriyle, film
çekilmeden önce yatıştırıcı bir iğne yapılacağını söylemişler
anneme; Doktar N. bayıltmıştı onu; bütün bu bayıltma süresince Poupette
annemin elini elinde tutmuştu; annesinin gövdesi olan bu yaşlı, yıkık
gövdeyi çırılçıplak görmenin kendisine ne büyük bir acı vermiş olacağını
tasarlayabiliyordum. Gözler arkaya doğru kaymış, ağzı açılmış.... Bu yüzü
de hiç unutamayacaktı artık. Annemi ameliyat odasına götürmüşler, bir süre
sonra Doktor N. dışarı çıkmış: Karnın içinde iki litre irin varmış,
karınzarı patlakmış, kocaman bir ur bulmuşlar, kanserin en kötü çeşidinden...
Cerrah, çıkarılabilecek her şeyi çıkarmaktaymış. Biz beklerken, kızı
Chantal'la birlikte teyze kızım Jeanne girdi içeri; Limoges'dan geliyordu;
annemi rahat rahat hasta yatağında yatar bulacağını sanıyormuş; Chantal bir
bulmaca kitabı getirmişti ona. Anneme, uyanıp kendine geldiğinde ne
diyeceğimizi konuştuk aramızda.
Kolaydı: Film bir peritonit göstermişti, hemen ameliyata gidilmesi
kararlaştırılmıştı.
N., annemin odasına çıkarıldığını haber verdi. Büyük bir
sevinç içindeydi: Bu sabah yarı cansız yatan annem uzun, ağır
bir ameliyata pek güzel dayanmıştı. En yeni anestezi yöntemleri
yüreğin, akciğerlerin, bütün örgenliğin düzgülü işlemeye
devam etmesini sağlamıştı. Şüphesiz, gösterişli bir teknik başarı
elde etmişti; sonuçların sorumunu ise, şüphesiz, üzerine almıyordu.
Kız kardeşim, cerraha: -Annemi ameliyat edin, demişti; ama kanser çıkarsa,
acı çekmesine meydan bırakmayacağınıza söz verin bana. Cerrah söz vermişti.
Bu sözünün değeri neydi?
Annem, sırtüstü, yastıksız, yüzü mum gibi, burnu incelmiş,
ağzı açık, uyuyordu. Kız kardeşimle bir hemşire başında
bekleyeceklerdi. Evime döndüm, Sartre'la oturup konuştuk,
Bartok dinledik. Ansızın, gecenin onbirinde, handiyse çığrından çıkıp sinir
nöbeti halini alan bir ağlama nöbeti...
Donakaldım. Babam öldüğü zaman gözümden bir damla
yaş gelmemişti. Kız kardeşime: -Annem için öylesi de bir,
böylesi de demiştim. O geeeye dek bütün üzüntülerimi anlamıştım: Gücümü
aştıkları zaman bile bu üzüntülerde kendimi bulabiliyordum. Bu kez, büyük
acımı denet altında tutamıyordum: İçimde benden başka biri ağlıyordu. O
sabah gördüğüm haliyle, üzerinde okuyabildiklerimle, annemin, ağzından söz
açtım Sartre'a: Geri çevrilen bir oburluk, handiyse kölece denecek bir
alçak gönüllülük, umut, gönül darlığı, kendini açıkça göstermek istemeyen
bir yalnızlık -ölümün yanlızlığı, yaşayışının yalnızlığı-, bunlar vardı o
ağızda... Benim ağzımda beni dinlemiyormuş artık; öyle dedi Sartre; yüzümün
üzerine annemin ağzını yerleştirmiş, istemeden, farkına
varmadan, bütün kıpırdanışlarını benzetliyormuşum. Annemin
bütün kişiliği, bütün ömrü ağzımda biçimleniyor, ona duyduğum acıma
içimi paramparça ediyordu.
:::::::::::::
Annemin mutlu bir çocukluk geçirmiş olduğunu sanmıyorum.
Zaman zaman aklına gelen bir tek hoş anısını bilirim: Lorraine'nin
köylerinden birinde ninesinin bahçesi; ağacın dalından yenen, sıcacık, cins
cins erikler. Verdun'de geçirdiği çocukluğu üzerine bana hiçbir şey
anlatmamıştır. Bir fotoğrafta, sekiz yaşlarında, papatya kılığında
görmüşümdür onu: Güzel giysiymiş. Evet, diye karlışık vermişti, ama
yeşil çoraplarımın boyası akmıştı, renk derime geçmişti; ancak üç gün sonra
boyayı temizleyebildik. Sesi somurtkandı: Acılıkla dolu koca
bir geçmişi anılıyordu. Kaç kez, annesinin sertliğinden, soğukluğundan
yakındıydı bana! Ninem, elli yaşında, soğuk, hatta kibirli duran, az gülen,
çok dedikodu eden, anneme ancak pek alışılagelmiş çeşidinden bir sevgi
gösteren bir kadındı; kocasına bağnazcasına bağlı olduğu için çocukları;
yaşayışında ancak ikincil bir yer tutabilmişlerdi. Dedemden söz açarken
annem sık sık, hınçla, şöyle demişti bana: -Gönlünde bir tek
insan vardı onun: Varsa yoksa Lili teyzen... Kendisinden beş
yaş küçük sarışın, pembe pembe bir kız olan Lili, ablasından
zorlu, silinmek bilmeyen bir kıskançlık uyandırmıştı. Ergenliğe
yaklaştığım yıllara dek annem en yüksek anlık nitelikleriyle
tinsel nitelikleri yakıştırırdı bana: Kendine bir özdeşlik buluyordu
bende; kız kardeşimi aşağılıyor, kırıyordu: Küçük kardeşti o, sarışındı,
pembe pembeydi, farkına varmadan annem öcünü ondan alıyordu.
Kuşlar Okulu'ndan, kendisine gösterdiği ilgi, verdiği değerle
öz sevgisini avunduran başrahibeden, gururla söz açardı.
Sınıfının bir fotoğrafını göstermişti: İki rahibe arasında, geniş
bir bahçede oturan altı kız. Dördü yatılı öğrenci, karalar giymiş;
ikisi gündüzlü, ak giysili: Annemle bir arkadaşı. Hepsinde
boyunlarını bile örten giysiler, uzun eteklikler, ağırbaşlı topuzlar.
Gözlerinde hiçbir şey okunmuyor. Annem, dört yanı
en sert ilkelerle bağlanmış bir halde atılmıştı hayata: Taşranın
gerekli, uygun gördüğü davranışlar, rahibe okulu öğrencilerinin
ahlak anlayışı...
Yirmi yaşındayken, yeniden, duygusal yönden bir başarısızlıkla
karşılaşmış: Tutkun olduğu amcası oğlu başka bir amca
kızımı yeğ tutmuş: Germaine teyzemi. Bu umut kırıklıklarından kendisinde,
bütün ömrü boyunca, bir alınganlık, bir hınç temeli kaldı.
Babamın yanında açılmış. Kocasını seviyordu, ona hayrandı;
on yıl boyunca babam da onun bedence isteklerini bütünüyle
karşılamış olsa gerek. Kadınlara bayılıyormuş babam, başından
pek çok serüven geçmiş; büyük zevk duyarak okuduğu Marcel
Prevost gibi, insanın, genç karısına, sevgililerine ne kadar ateşli
davranıyorsa, o kadar ateşli davranması gerektiğini düşünürmüş.
Üst dudağını gölgeleyen o ince tüyleriyle annemin
yüzü, sıcak bir nefis düşkünlüğünü açığa vuruyordu. Anlaştıkları
hemen belli oluyordu: Babam annemin kollarını okşar,
onu pehpehler, sevecenlik dolu basma kalıp laflar ederdi ona.
Gözümün önüne geliyor; bir sabah -altı yedi yaşlarındayım- geçeneğin
kırmızı halısı üzerinde yalınayak, sırtında uzun patiska geceliğiyle
annem... Burup bıraktığı saçı ensesine dökülüyordu; kapısından çıktığında bu
odaya gizemsel bir bağla bağlı diye düşündüğüm gülümsemesinin ışıldayışı,
şaşırtmıştı beni; bu parıl parıl görüntüde, annem dediğim o
saygıdeğer büyük insanı, zar zor tanıyordum.
Ama hiçbir şey, hiçbir zaman, çocukluğumuzu silemez,
unutturamaz. Annemin mutlululuğu da, gölgesiz sürüp gitmedi. Daha balayı
yolculuklarında babamın bencilliği patlak vermiş; annem İtalya göllerini
görmek dilermiş, oysa yarış mevsimi açılmak üzere olduğu için Nice'de
kalmışlar. Bu umut kırıklığını sık sık hınç duymadan, ama bir parçacık
yerinerek anılardı. Yolculuktan hoşlanırdı. Gezgin olmak isterdim, derdi.
Gençliğinin en güzel anları, Vosges'larla Luxembourg içlerinde
dedemin düzenlediği yaya ya da bisikletli gezintilerdi. Pek
çok düşünden vazgeçmek zorunda kalmış annem: Babamın
istekleri hep kendi isteklerinden önce geliyormuş. Kendi
arkadaşlarıyla da, babam kocalarını can sıkıcı bulduğu için,
görüşmez olmuş.
Babam yalnız salonlardan, tiyatrolardan
hoşlanırdı. Annem seve seve giderdi arkasından öyle yerlere;
topluluklarda bulunmayı severdi. Ama güzelliği onu kötü
yürekliliğe karşı korumuyordu; taşralıydı, pek açıkgöz değildi;
adamakıllı Parisli olan bu ortamda, annemin beceriksizliğine
gülümseyenler çıkmış. Bu insanlar arasında karşılaştığı birtakım
kadınların, babamla ilişkileri olmuştu: Fısıltıları, dalavereleri
getirebiliyorum gözümün önüne. Babam, parıltılı, güzel bir kadın olan,
arada sırada kocasıyla bize gelen son sevgilisinin fotoğrafını yazı
masasında saklıyordu. Otuz yıl sonra bir gün, gülerek, anneme -Resmi
ortadan kaldırdın, demişti. Annem bunu yadsıdı ama onu kandıramadı. Muhakkak
olan, annemin daha balayında, gerek sevgisinde gerek gururunda acı
çektiğidir: Zorlu, her yanıyla tutarlı bir kişiliği
olduğu için aldığı yaralar güç onuyordu.
Sonra dedem iflas etmiş. Annem bu durumun o kadar onur
kırıcı olduğunu sanmış ki; Verdun'deki bütün arkadaşlarıyla
arayı açmış, görüşmez olmuş. Babama verilecek olan drahoma
verilmemiş. Bundan ötürü babamın kendisine kızgın olmamasını,
annem, yüce gönüllülük saymış, ömrü boyunca kocasının karşısında kendini
suçlu görmüş.
Ne olursa olsun: Başarılı bir evlilik, kendisine candan bağlı
iki kız, az çok hali vakti yerinde olmak, savaş sonuna dek
annemin halinden yanıkmasına meydan bırakmadı. Sevecen,
şen bir insandı, gülümseyişi içime kıvanç salıyordu.
Babamın durumu değişip yarı yoksul bir hale düştüğümüzde
annem evi yardımcısız çekip çevirmeye karar verdi. Ne yazık
ki ev işleri kendisini bunaltıyordu, kendini bu işlere vermekle
kişiliğine yakışmayan bir şey yaptığı düşüncesine kapılıyordu.
Babam için, bizler için, kendini şuncacık düşünmeksizin, her
türlü şeyi yapabilirdi. Ama hiç kimse, içinde bir acılık duymadan,
-Kendimi feda ediyorum, diyemez. Annemin çelişikliklerinden biri, bir
yandan öz esirgemezliğinin büyüklüğüne inanırken, bir yandan da, kendisini
üzen, sıkan şeylerden tiksinmemesini olanaksız kılacak ölçüde zorlayıcı
eğilimleri, iğrentileri, istekleri olmasıydı. Kendi kendine
uyguladığı baskılarla yoksunluklara karşı, durmadan baş
kaldırıyordu.
Yirmi yıl sonra aklının yattığı çözüm yolunu başından beri
kabul etmesine önyargıların engel olmuş olması, üzülünecek
şey, doğrusu. Bu, çözüm yolu, dışarıda çalışmaktı. Direşken,
işine çok özen gösteren; belliği kuvvetli bir insandı; bir kitaplıkta
görev alır, katibe olurdu: Kendi gözünde değeri
yükselir, kendini küçülmüş duymazdı. Özel ilişkileri olacaktı
o zaman. Geleneğin kendisine doğalmış gibi kabul ettirdiği
ama yaradılışına hiç de uymayan bir bağımlılıktan kaçmış
olacaktı böylece. O zaman, katlanmak zorunda kaldığı yoksunluğa
daha bir güçle dayanırdı herhalde.
Babamı kınamıyorum. Erkekte alışkanlığın isteği öldürdüğü
iyi bilinen bir şeydir. Annem ilk tazeliğini yitirmişti, babam
da ateşliliğini. Bu ateşini uyandırmak için Versailles kahvesinin
meslekten kadınlarına ya da Sphinx'in sermayelerine başvuruyordu.
Onbeş ile yirmi yaşlarım arasında kaç kez, sabahın
sekizinde, içki kokarak eve döndüğünü, sıkıntılı bir halle briç
ya da poker hikayeleri anlattığını gördüm! Annem ağlayıp
sızlanmaksızın karşılardı onu; tedirgin edici gerçeklerden
kaçmaya o kadar alışıktı ki, kimbilir, babamın anlattıklarına
inanıyordu belki de.
Ancak, babamın ilgisizlik göstermesini,
soğuk davranmasını hoş karşılamazdı. Burjuva evliliğin doğaya
aykırı bir kurum olduğuna kanmam için, annemin durmuna
bakmam, onu görmem, yetebilirdi. Parmağına geçirdiği nişan
halkası kendisine zevki tatma hakkını vermişti; nefsi çok şey
istemeyi öğrenmişti; otuz beş yaşında, olgunluk çağında, bu
isteklerini doyurmasına artık meydan verilmiyordu. Sevdiği,
ama kendisiyle artık hemen hemen hiç sevişmeyen erkeğin
yanında uyumaya devam ediyordu: Umuyor, bekliyor, yanıp
tükeniyordu, ama hepsi boş yereydi bunların. Tam bir perhiz,
bu çeşit bir yakınlıktan herhalde daha az zedelerdi gururunu.
Huyunun değişip bozulmasına şaşmıyorum: Tokatlar, bağırıp
çağırmalar, çekişme sahneleri (hem yalnız kendi aramızda
değil, konukların yanında bile) sık sık görülür oldu. Babam
Françoise'in huyu berbat mı berbat, diyordu. Annem -Kolayca
öfkelendiğini kabul ediyordu. Ama bir takım insanların
Françoise öyle kötümser ki!, ya da, Françoise'in sinirleri fena
halde bozulmuş, dediklerini işittiği zaman çok kırılıyor, çok
üzülüyordu.
Gençti daha, süslenip püslenmeyi pek seviyordu. Yanımda
ablammış gibi durduğu söylendiği zaman yüzü ışıyordu.
Babamın, viyolonsel çalan, piyonada annemin eşlik ettiği amca
oğullarından biri, ona pek saygılı bir biçimde ilgi gösteriyordu:
Bu adam evlendiği zaman annem karısından tiksindi. Gerek
cinsel, gerek toplum içindeki yaşayışı bozulduğu zaman, özenli
giyinme'nin zorunlu olduğu pek önemli haller dışında annem
üstüne başına özenmez oldu: Bir tatil dönüşümüzü anılarım;
bizi istasyonda bekliyordu, başında güzel bir kadife şapka,
bir tül peçe vardı, yüzüne biraz pudra sürmüştü. Kız kardeşim,
hayranlıkla: Anneciğim, şık hanımlara benzemişsin! diye
haykırmıştı. Annem artık zarifliğe özenmediği için herhangi
bir art düşünceye kapılmadan gülmüştü.
Rahibe okulunda bedeni aşağsaması öğretilmişti kendisine; bu aşağsamayı,
gerek kızları gerek kendi için, sağlığa önem vermemeye dek vardırıyordu.
Bununla birlikte -çelişmelerinden biri de buydu- hoşa gitme hevesinden
vazgeçmemişti hala; pohpohlanmak gönlünü okşuyordu; bu pohpohlara cilveli
bir halle karşılık veriyordu. Babamın arkadaşlarından biri (kendi hesabına
yayımlattığı) bir kitabı, içine -Yaşayışına hayran olduğum
Françoise de Beauvoir'a- diye yazarak armağan ettiği zaman
kurum kurum kurumlanmıştı. Bir garip övgüydü bu: Kendisini
hayran kazanmaktan yoksun kılan bir silik davranışla, hayran
olunacak bir kadın haline geliyordu.
Beden hazlarından kesilmiş, kendini sivriltmenin hoşnutluğuna eremeyen,
canını sıkan, kendisini utandıran angaryaların kölesi olmuş bu gururlu, dik
kafalı kadının, olacağa boyun eğecek bir yaradılışı yoktu. Öfke nöbetleri
arasında durmadan şarkı söyler, şakalar yapar, gevezelik eder, gönlünün
mırıldanışlarını gürültüye boğardı. Babamın ölümünden sonra
Germaine teyzem, söz arasında: -Kusursuz bir koca değildi,
diyecek olduydu da annem onu fena terslemiş: -Bana her zaman
büyük bir mutluluk vermesini bildi o, demişti. Kendi kendine,
bunun böyle olduğunu hep söylemiş, öyle olduğuna kendini
inandırmıştır muhakkak. Gene de, bu iğreti iyimserlik, susuzluğunu
gidermeye yetmiyordu. Karşısına çıkan tek kurtuluş
yoluna atmıştı kendini: Yükümünü taşıdığı genç dirimlerle
beslenme yoluna... Hiç değilse ben, hiçbir zaman bencil olmadım;
başkaları için yaşadım, dediydi bana sonraları. Evet
başkaları için, ama aynı zamanda başkalarından da beslenerek...
Her şeyi yalnız kendine isteyen, herkese egemen olmak dileyen
bir kadındı; elinden gelse, bizleri, tümümüzle, avucunun içinde
tutmak isterdi. Ama dertlerine bulduğu bu em kendisine gerekli
hale geldiği sıralarda biz de erkinliği, yalnız başına kalabilmeyi
diler olmuştuk. Birtakım çatışmalar için için işledi, patlak verdi;
annemin dengesini yeniden bulmasına yardım etmedi bunlar.
Bununla birlikte en güçlümüz oydu; onun dediği oluyordu.
Evde, bütün kapıların açık bırakılması gerekti; gözlerinin
önünde çalışmalıydım, üstelik, oturduğu odada. Geceleri, kız
kardeşimle birlikte, yataklarımızda karşı karşıya gevezelik
ettiğimiz zaman, içini merak kemirerek kulağını duvara yapıştırır,
seslenirdi bize: -Susun artık! Yüzme öğrenmemizi hiç
istemedi, babamın bizlere bisiklet almasına engel oldu: Paylaşmayacağı
bu zevkler, bize, ondan kaçıp kurtulma olanağını
verecekti. Bütün eğlencelerimize karşımak istemesi, kendinin
pek az eğlencesi olmasından ileri gelmiyordu yalnız: Kökleri
herhalde kendi çocukluğunda bulunan birtakım sebeplerden
ötürü, bir topluluğun dışına çıkarıldığını duymaya katlanamıyordu.
İstenmediğini bildiği zamanlar bile, kendini zorla
kabul ettirmekten çekinmezdi. La Grilere'de, bir gece, amca
çoçuklarımızın arkadaşları birtakım oğlanlar kızlar, mutfakta
toplanmıştık: Fener ışığında az önce tuttuğumuz yengeçleri
pişiriyorduk. Annem ansızın ortaya çıktı; tek ergin kişiydi
aramızda: -Sizinle birlikte yemek yemeğe hakkım vardır elbette.
Coşkunluğumuz sönmüş gitmişti, dondurmuştu bizi; ama
yanımızda kaldı. Daha sonraları amcam oğlu Jacques, kız
kardeşimle bana, Güz Sergisi'nin kapısı önünde buluşmak
üzere söz vermişti; annem de geldi bizimle birlikte; çocuk
görünmedi o gün. Ertesi gün: -Anneni gördüm, durmadım,
gittim, dediydi bana. Yanımızda bulunduğu zaman varlığı
kendini belli ediyordu. Arkadaşlarımızı ağırladığımız zamanlar
-Sizinle ikindi kahvaltısı etmeye hakkım vardır elbette-
konuşmaları tekeline alırdı.
Viyana'da, Milano'da, az çok resmi akşam yemeklerinde annemin sözü
başkalarına bırakmamakta gösterdiği kendine güven, kız kardeşimi birçok kez
büyük üzüntülere salmış. Bu can sıkıcı, olur olmaz araya girişleri,
bu kendine önem verdirme nöbetleri, annem için öç almanın
bir biçimiydi: Kendini kabul ettirme fırsatını bulmazdı sık sık.
Pek az kimse ile görüşüyordu; babam yanında olduğu zamanlar
ise, gösterişi o yapardı. Bizi kızdıran -Hakkım vardır elbette!
cümlesi, gerçekte, kendine güven duymaktan yana içindeki
eksikliğin tanıtıydı. Sırasında kendini ne yapsa tutamayan,
cadalozlaşan annem, ölçülülüğü alçakgönüllülüğe vardırırdı
soğukkanlı davrandığı zamanlar. İncir çekirdeği doldurmayacak
şeyler yüzünden babamla çekişir dururdu; ama ondan
para istemekten çekinir, kendine hiç harcamaz, bizim içinse
elden geldiğince az harcardı; babamın her akşamını dışarıda
geçirmesine, pazarları sokağa yalnız başına çıkmasına bir şey
demiyordu.
Babamın ölümünden sonra, herşeyini bizden
bekler duruma geldiğinde, bizim karşımızda da aynı titizliği
gösterirdi: Bizi tedirgin etmemeye çalıştı. İyiliğimizi bekler
olduğu, iyilik borçlusu durumuna geçtiği için duygularını
bize göstermek üzere başka bir yol kalmıyordu karşısında;
oysa eskiden, bize gösterdiği özen, bakım, bizi baskı altında
tutmasını -kendi görüşüne göre- haklı kılıyor, temize çıkarıyordu.
Bize beslediği sevgi hem derin hem de kıskanç bir sevgiydi;
bu sevginin bizde yarattığı acı çekişme, kendi iç çatışmalarını
yansıtıyordu. Pek kolay incinen bir insan olduğu için -bir
sitemi, bir yergiyi, yirmi yıl, kırk yıl, gevip durabilirdi- gönlündeki
yaygın hınç, sataşkan davranışlarla açığa vururdu
kendini: Hoyratça açıksözlülükle, ağır alaylarla... Bize karşı,
sadık olmaktan çok düşüncesizce yapılmış sayılacak kötü
davranışlarda bulunurdu sık sık: İstediği, mutsuzluğumuz
değil, kendi gücünü kendi gözünde tanıtlamaktı. Tatilimi
Zaza'ların evinde geçirirken kız kardeşim bana mektup yazmıştı;
yeni yetme bir kızın deyişiyle, gönlünden, ruhundan,
çözmek zorunda kaldığı sorunlardan söz açıyordu; mektubuna
karşılık yazdım. Annem mektubumu açmış, Poupette'in
önünde yüksek sesle okumuş, kızın bana açtığı sırlara kahkahayla
gülmüş. Öfkeden kaskatı kesilen Pouperte, onu
aşağsayıcı bakışlarıyla ezmiş, annemi hiçbir zaman bağışlamayacağına
ant içmiş. Annem hıçkıra hıçkıra ağlamış; sonra bana mektup yazarak
kendilerini barıştırmam için yalvardı: Ben de istediğini yaptım.
Özellikle, kız kardeşim üzerindeki erkini berkitmeye bakıyor,
aramızdaki arkadaşlıktan gocunuyordu. Din inancımı
yitirdiğimi öğrendiği zaman, kardeşime taşkın bir öfkeyle
bağırmış: -Seni onun etkisine karşı savunacağım. Koruyacağım
seni! O yaz tatilinde baş başa kalmamızı yasak etti: Biz gizlice
kestanelikte buluşuyorduk. Bu kıskançlık, annemi ömrü
boyunca kıvrandırdı; biz de, buluşmalarımızın çoğunu
kendisinden gizli tutma alışkanlığımızı sonuna dek sürdürdük.
Ama çoğu zaman da sevgisinin sıcaklığı içimize tatlı bir
heyecan salardı. On yedi yaşlarındayken Poupette, babamla,
en iyi arkadaşı saydığı -Adrien amca'nın biribirlerine darılmalarına,
istemeyerek yol açmıştı; o günden sonra kızıyla aylar
boyunca konuşmayan babama karşı kız kardeşimi bütün yamanlığıyla
savunmuştu annem. Daha sonra, ekmek getirecek
işler yapmak uğruna resim anıklığından vazgeçmediği, evde
yiyip içip yattığı için, kız kardeşime kırılan, hep sızlanan babam,
ona metelik koklatmıyor, ancak aç kalmayacağı ölçüde besliyordu onu.
Annemse kardeşimi savunuyor, ona yardım etmek için elinden geleni
esirgemiyordu. Babamın ölümünden sonra bir kız arkadaşımla birlikte
yolculuğa çıkmam için nasıl bir gönül hoşluğuyla beni isteklendirdiğini
unutmadım, kendi hesabıma; oysa bir tek iç çekişiyle beni gitmekten
vazgeçirebilirdi.
Başkalarıyla ilişkilerini beceriksizliğinden bozuyordu: Kız
kardeşimi benden uzaklaştırmak için gösterdiği çabadan daha
acınacak bir şey olamazdı. Amca oğlumuz Jacques, Rennes
sokağındaki evimize daha seyrek gelmeye başladığı zaman
-babasına beslemiş olduğu sevginin birazını annem ona yönelttiği
için- her kezinde, kendinin güler yüzlü sandığı ama
Jacques'ın kızdırıcı bulduğu birtakım yakınmalar, söylenmelerle
karşılıyordu onu: Çocuk, bize gelişlerini gitgide
seyrekleştiriyordu. Ninemin evine yerleştiğim zaman annem
ağlamaklı oldu ama bir acındırma sahnesi başlatmaya bile
kalkmayışına, doğrusu ya, çok sevindim: Böyle sahnelerden
hep kaçınmıştır annem. Gene de, o yıl, ne zaman eve yemeğe
gelsem, ailemi önemsemediğim yollu homur homur söylenirdi;
oysa gerçekte, onlara sık sık gitmekteydim. Bir şey sormasına,
bir şey istemesine, gururu, ilkeleri engel oluyordu; sonra da
kendisine pek az şey veriliyor diye yakınıyor, sızlanıyordu.
Karşılaştığı güçlüklerden kimseye söz açamazdı, kendine
bile. Ne içini açıklık, aydınlık içinde, olduğu gibi görmeye
alıştırılmıştı, ne de herhangi bir işte kendi yargılama gücünü
kullanmaya. Yetkili kişilerin gölgesine sığınması gerekiyordu:
Ne var ki, saygı duyduğu bu yetkili kişilerin görüşleri uzlaşmazdı; Kuşlar
Okulu'nun başrahibesi ile babam arasında
herhangi bir ortak nokta yoktu. Bu karşıtlığı, ben, düşüncelerimin
oluşması sırasında yaşadım, düşüncelerim oluşup
oturduktan sonra değil; çocukluğumun ilk yıllarında kazandığım
bir kendime güvenim vardı benim, annem bundan
yoksundu; sonradan benim girdiğim yol, karşı durma, karşı
durum takınma yolu, ona kapalıydı. O, tersine, başkaları ne
diyorsa onlar gibi düşünmek yolunu tuttu: Son söz alan, son
konuşan kimse, o haklıydı. Çok okurdu; ama sağlam bir belleği
olduğu halde, hemen her okuduğunu unuturdu: Kesin bir
bilgi, kesilip atılmış bir düşünce, bir kanış, ileride, durumun,
kendisine kabul etmek zorunda bırakabileceği yüzseksen
derecelik dönüşleri, değişmeleri, olanaksız kılardı.
Babamın ölümünden sonra bile bu sakıntıyı elden bırakmadı. O zaman,
görüştüğü kimseler düşüncelerine daha da uyan insanlar oldu.
Bütüncü'lere karşı aydın katoliklerden yanaydı. Bununla
birlikte ahbaplık ettiği kişiler arasında görüş ayrılıkları vardı.
Ayrıca, yaşayışımı yanlış bir yola sürmüştüm ama birçok
konuda düşüncelerim onun için önemliydi: Kız kardeşimin
de, Lionel'in de... Bize akılsız görünmek'ten pek korkardı.
Böylelikle, kafasındaki sisleri dağıtmadan sürdürdü, hiçbir
şeye şaşmadan, her şeye evet diyerek yaşadı. Son yıllarında
bir çeşit tutarlığa erişmişti; ama duygusal yaşamının en acılı
döneminde bu yaşamı ussallaştırmak için ne öğretisi, ne kavarmaları,
ne de sözler vardı elinin altında. Ürküntülü tedirginliği bundan ileri
geliyordu işte.
Kendine aykırı şeyler düşünmenin verimli olduğu sık sık
görülmüştür; ama annemin hali bambaşkaydı: Onun yaşayışı,
kendisine aykırı düşüyordu. İçi istek doluydu ama bütün
gücünü bu istekleri bastırmaya harcamış, bu yadsımaya öfkeyle
katlanmıştı. Çocukluğunda, bedeni, gönlü, kafası ilkelerle
yasaklardan örülü bir koşumun içine sıkıştırılmıştı. Kolanlarını,
kendi eliyle çekip iyice sıkması belletilmişti ona. Kanlı
canlı, ateşli bir kadının varlığı sürüp gidiyordu içinde: Ama
eciş bücüş, sakatlanmış, kendine yabancı kesilmiş bir varlıktı
bu.
:::::::::::::
Uyanır uyanmaz, kız kardeşime telefon ettim. Annem geceleyin
kendine gelmiş; ameliyat edildiğini biliyormuş, buna şaşmış
bir hali yokmuş pek. Bir taksi çevirdim. Aynı yol, aynı ılık,
mavi güz, aynı klinik... Ama şimdi başka bir öyküye giriyordum:
Nekahat yerine, bir can çekişme öyküsüne... Daha
önceleri buraya dümdüz, yansız saatler geçirmeye geliyordum;
ilgisizlik içinde geçiyordum salondan. Kapalı kapıların ardında
ürkünç olaylar olup bitiyordu: Hiçbirinin kokusu çıkmıyordu
ama. Bundan böyle, bu ürkünç olaylardan biri de, benim
başımdan geçecekti. Merdivenden, elimden geldiğince hızlı,
elimden geldiğince yavaş çıktım. Şimdi kapıya bir yazı asmışlardı:
Ziyaretçi Kabul Edilmez, diye. Odanın düzeni değişmişti. Yatak, bir gün
önceki gibi, iki yanı açık duruyordu.
Şekerler dolaplara sıralanmıştı, kitaplar da. Köşedeki geniş
masanın üzerinde artık çiçek yok, şişeler, cam balonlar, deneykaplar
vardı. Annem uyuyordu, burnunda sonda yoktu, yüzüne bakmak eskisi kadar
üzücü olmuyordu; ama yatağın altında mideye; barsağa bağlanmış kavanozlar,
borular göze çarpıyordu. Sol koluna bir serum şişesi takılıydı. Artık tek
bir giysi yoktu sırtında: Hırka, çıplak göğsü ile omuzlarının üzerine
örtü gibi yayılmıştı. Sahneye yeni bir kişi çıkmıştı: Özel bir
hemşire, bir Ingres portresi kadar sevimli bayan Leblon; saçını
mavi bir başlığın altına toplamıştı, ayakları ak kumaşlara
sarılıydı; serum şişesini gözetiyor, içindeki plazmayı eritmek
için bir cam balonu sallıyordu. Kız kardeşim, doktorların
söylediğine göre, ölümün birkaç haftalığına, belki de birkaç
aylığına ertelenmiş olabileceğini anlattı. Profesör B.'ye sormuş
kardeşim: -Hastalık başka bir yerine kol attığı zaman anneme
ne söyleyeceğiz? -Merak etmeyin. Bir şeyler buluruz. Bir şeyler
her zaman bulunur. Hasta da her zaman inanır size.
Öğleden sonra, annemin gözleri açıktı; konuşuyor, söyledikleri ancak
anlaşılabiliyordu ama aklı başındaydı. Gördün mü? dedim, -Bacağını kırarsın,
seni apandisitten ameliyat ederler! Bir parmağını kaldırdı, biraz da gurur
duyarak: Apandisit değil. Pe-ri-to-nit, diye fısıldadı. Şu sözleri ekledi:
Bereket versin... burada olmam... -Benim burada olduğuma
mı seviniyorsun?- Hayır kendimin... Hastalığı peritonitti!
Onu kurtaran da bu klinikte yatmasıydı! Aldatmaca başlıyordu.
Ne iyi artık bu sondayı taşımamak! O kadar iyi ki! Bir gün
önce karnını şişiren pislikler boşaltıldığı için artık acı çekmiyordu. İki
kızı da başucunda bekleyince kendini güvenlik
içinde sanıyordu. Doktor N. ile Doktor P. içeri girdiği zaman,
gözlerini yeniden kapamadan önce, hoşnut bir sesle: Beni
yüzüstü bırakmadılar, dedi. Yorumlar yaptılar aralarında:
İnanılır gibi değil, ne kadar da çabuk toparlanmış! Müthiş
bir şey! Öyleydi de. Kan verilmiş, damardan damla damla besin
aktarılmıştı birkaç kez; annemin yüzüne renk gelmiş, sağlıklı
bir hal almıştı. Bir gün önce bu yatağa serilmiş yatan, acılar
içindeki zavallı nesne gitmiş, bir kadın gelmişti yerine.
Anneme, Chantal'in getirdiği bulmaca kitabını gösterdim.
Hemşireye dönerek mırıldandı: Kocaman bir Larousse
sözlüğüm var, yenisi; bulmaca çözmek için aldımdı kendime.
Bu sözlük, son sevinçlerinden biri olmuştu; almadan önce
uzun uzun sözünü etmişti bana; ne zaman o sözlüğe başvursam,
yüzü aydınlanırdı. Getiririz onu sana, dedim.
Getirin ya. Yeni Oidipus'u da getirin, ikisine de bakarım...
Soluk verirken güçlükle çıkarabildiği sözleri dudaklarından
devşirmek zorunda kalıyorduk; bu sözlerin anlaşılmasındaki
güçlük, onları bir Tanrı yanıtı gibi, şaşırtıcı kılıyordu. Anıları,
istekleri, tasaları, zaman dışında dalgalanıyor; çocuksu sesi,
ölümünün bugüne yarına beklenmesi, onları gerçek dışı,
insanın yüreğine işleyen düşler haline sokuyordu.
Çok uyudu; arada bir pipetten birkaç damla su emiyor,
hemşirenin ağzına bastırdığı kağıt peçetelere tükürüyordu.
Akşam üzeri öksürmeye başladı; onu yoklamaya gelmiş olan
Bayan Laurent, sırtını doğrulttu, masaj yaptı, balgam çıkarmasına
yardım etti. O zaman annem ona dönüp candan gülümsedi: Dört günden beri
ilk gülümseyişiydi bu.
Poupette, geceleri klinikte kalmaya karar vermişti: -Babamın,
ninemin öldüğünü gördün sen; ben o zamanlar uzaklardaydım
dedi bana, annemi ben alıyorum üstüme. Hem, yanında kalmak
da istiyorum. Kabul ettim. Annem şaştı: Niye burada kalmak
istiyorsun? -Ameliyat olduğu zaman Lionel'in odasında
kalmıştım geceleri: Her zaman böyle olur. -Ha, peki öyleyse!
Eve döndüğümde ateşim vardı, grip olmuştum. Aşırı sıcak
klinikten çıkınca nemli güz havası çarpmıştı beni, soğuk almıştım;
yuttuğum haplardan serseme dönmüş, yattım. Telefonun fişini çekmedim;
annem her an göçebilirdi, hekimlerin deyimiyle, mum gibi sönebilirdi; kız
kardeşimle, en ufak bir tehlike karşısında bana haber verecek diye
anlaşmıştık. Telefonun ziliyle yerimden sıçrayarak uyandım: Sabahın dördüydü.
Bitmiştir. Almacı tuttuğum gibi kaldırdım, yabancı
bir ses geldi kulağıma: Yanlış numaraymış! Ancak gün sökerken
uyuyabildim yeniden. Sekiz buçukta bir zil daha; kendimi
telefona doğru attım: Önemsiz bir konuşma. Tiksiniyordum
şu cenaze arabası renkli aygıttan: Anneniz kanser. -Anneniz
sabaha çıkmaz belki. Bugünlerden birinde kulaklarımda
cırlayacak: Bitti, diye.
Bahçeden geçiyorum. Salona giriyorum. İnsan bir hava
alanında sanabilir kendini: Alçacık masalar, çağcıl koltuklar,
günaydın ya da güle güle diyerek kucaklaşan, öpüşen insanlar,
bekleyen insanlar, yol çantaları, torbalar, vazolarda çiçekler,
uçaktan inecek yolcuları karşılamak içinmişcesine mumlu
kağıda sarılı çiçek demetleri... Ama yüzlerde, fısıltılarda;
şüpheli bir şeyler sezinliyor insan. Ara ara, dipteki kapıda
tepeden tırnağa aklar giyinmiş bir adam beliriyor, terliklerinde
kanlar... Bir kat yukarı çıkıyorum. Solumda, odaların açıldığı
uzun bir geçenek, hemşireler odası, hizmetçiler odası. Sağda,
dört köşe bir giriş aralığı; içinde arkalıksız bir sıra, üzerine
beyaz bir telefon konmuş bir yazı masası. Bu aralığın bir yanı
bir bekleme salonuna, öbür yanı da 114 sayılı odaya açılıyor.
Ziyaretçi Kabul Edilmez. Kapının ardında kısa, dar bir aralık
buluyorum: Solda, sürgüsü, ördeği, pamukları, kavanozlarıyla,
ayakyolu; sağda, annemin öteberisinin sıralandığı bir
gömme dolap; tozdan kirlenmiş kırmızı sabahlık askıda asılı.
Bu sabahlığı bir daha görmek bile istemiyorum. İkinci kapıyı
açıyorum. Eskiden, bu yerlerden, gözüm bir şey görmeden
geçiyordum. Şimdi, ömrümün sonuna dek yaşayışımın bir
parçası olacaklarını biliyorum bunların.
-Çok iyiyim, dedi annem. Muzip bir sesle ekledi: -Dün,
doktorlar kendi aralarında konuşurlarken, dediklerini işittim;
müthiş bir şey! diyorlardı. Bu söze bayılıyordu: İyileşmesinin
inancasını sağlayan büyülü bir formülmüş gibi, yapma bir
ağırbaşlılıkla sık sık söylüyordu onu. Bununla birlikte, kendini
pek enez duyuyordu daha; en güçlü isteği, en ufak çabadan
olsun kaçınmaktı. Bütün ömrünce, serum şişesi yoluyla
beslenme düşleri koruyordu: -Artık hiç yemek yemeyeceğim.
-Ne? Sen öyle düşkünken boğazına bir zamanlar... -Hayır.
Artık hiç yemek yemeyeceğim. Bayan Leblon, saçını taramak
için eline bir tarakla bir fırça almıştı; annem kesin bir sesle
buyurdu: -Saçımı kesin! Hep karşı durduk bu düşünceye.
-Aman, yoracaksınız beni: Kesseniz e, canım! Tuhaf bir direnişle
bekiniyordu: Böyle bir özveri hareketiyle kesin bir
dinginliğe erişme hakkını elde etmek istermiş gibi... Bayan
Leblon, yavaşça, saçının örgüsünü çözdü, karmakarışık
saçlarını açtı; sonra ördü onları, gümüş renkli örgüyü annemin
başı çevresinde dolandırarak firketelerle tutturdu; annemin
gevşemiş yüzü şaşırtıcı bir arılığa kavuşmuştu yeniden.
Leonardo da Vinci'nin çok güzel bir yaşlı kadını gösteren bir resmi
geldi aklıma: Bir Leonardo resmi kadar güzelsin, dedim
kendisine. Gülümsedi: -Pek de kötü değildim hani eskiden:
Biraz gizli bir şey söylermiş gibi, hemşireye: Güzel saçlarım
vardı, ortadan ayırır, kaşlarımın üzerinden kulaklarıma doğru
çekerek tarardım. Kendinden söz etmeye başladı: Nasıl küçük
bir kitaplık görevlisi belgesi almış olduğunu, kitaplara sevgisini
anlattı. Bayan Leblon, bir pyandan da bir serum şişesi hazırlıyor,
karşılık veriyordu; bana açıkladığına göre bu duru serum içinde
glikoz ile tuzlar da vardı. Tam bir kokteyl, deseniz e, dedim.
Bütün gün ortaya attığımız tasarılarla annemi serseme
çevirdik. Gözlerini kapayarak dinliyordu bizi. Kız kardeşimle
kocası Alsace'da eski bir çiftlik evi satın almışlardı kısa bir süre
önce; orayı düzene koyacaklar, derleyip toparlayacaklardı.
Aneme orada büyük bir oda verilecekti, tek başına kalabileceği
bir oda; nekahat süresini orda dolduracaktı. Uzun süre kalmam
Lionel'in canını sıkmaz mı ama?- Ne münasebet? Sıkar mı
hiç? -Evet, orada sizleri tedirgin etmem. Scharrachbergen'deki
ev pek küçüktü, sıkıyordum sizi. Meyrignac'tan söz açtık.
Annemin gençlik anıları geliyordu aklına. Yıllardan beri, oranın
nasıl güzelleştiğini bana hayranlıkla betimlemiş, anlata anlata
bitirememişti. Jeanne'ı çok severdi; Jeanne'ni Paris'te oturan,
kliniğe sık sık gelerek annemi yoklayan üç büyük kızı, güzel,
taze, şen kızlardı: -Benim torunum yok, o kızların da ninesi
yok, diye anlattı Bayan Leblon'a. Onlara ninelik ediyorum
ben de. O uyuklarken ben de bir gazeteye göz attım; gözlerini
açınca sordu: -Neler oluyor Saygon'da? Anlattım neler olduğunu. Bir ara,
yüzü gülerek, sitem yollu: -Hınzırca yapıldı bu ameliyat bana! dedi; doktor
P. içeri girince de: İşte cellat! diye seslendi ama sesi gülüyordu.
Doktor biraz kaldı annemin yanında; kendisine: İnsan her yaşta öğrenir,
deyince annem, biraz ağırbaşlı bir sesle karşılık verdi: Evet ya!
Peritonit olduğumu öğrendim. Kendisiyle şakalaştım: Başkalarına hiç
benzemiyorsun, Allah için! Uyluk kemiğini onartmaya geliyorsun, peritonit
ameliyatına yatırıyorlar seni! - Doğru. Pek benzemem başkalarına! Günlerce,
bu yanlışlık şakasıyla eğlendi: Profesör B.'ye iyi bir oyun oynadım doğrusu.
Uyluk kemiğimden o ameliyat edecekti beni. Bir de baktık ki Doktor
P. beni peritonit ameliyatına yatırmış...
Bizim o gün içimize dokunan şey, hoş duyumların en küçüğüne bile
gösterdiği dikkat oldu: Sanki yetmiş sekiz yaşında,
yaşama mucizesine yeniden açılıyordu gözleri. Hemşire
yastıklarını düzeltirken, borulardan birinin madeni, uyluğuna
dokunmuş: Ah, serinmiş! Ne güzel! Kolonyanın, talk pudrasının kokusunu
çekiyordu içine: Güzel kokuyor. Çiçek demetleriyle saksılarını tekerlekli
masanın üzerine dizdirdi: Küçük kırmızı güller Meyrignac'tan geldi.
Meyrignac'ta güller açiyor hala. Pencereyi örten perdeyi kaldırmamızı
istedi, camın arkasındaki ağaçların altın renkli yapraklarına baktı: Güzel
bu! Benim evden bunu göremezdim! Gülümsüyordu. Kız
kardeşimle ben aynı şeyi düşünmüşüz o zaman: Minicik çocuklarken
gözlerimizi kamaştıran gülümseyişi, genç bir kadının
ışıl ışıl gülümseyişini görüyorduk gene. Araya giren yıllarda
ne olmuştu bu gülümseyişe?
Poupette, -Birkaç gün olsun, böyle, mutluluk duyabilirse,
onu biraz daha yaşatmaya çalışmamız bir işe yaramış olacakı,
dedi bana. İyi ama, us pahası ne olacaktı bu hareketin?
Ertesi gün, -Bir ölü odası bu, diye düşündüm. Ağır bir
mavi perde pencereyi tamamıyla örtüyordu. (İstor bozuktu,
indirilemiyordu; ama daha önceleri ışık annemi tedirgin
etmiyordu.) Annem alaca karanlıkta, gözleri yumulu yatıyordu.
Elini elime aldım, mırıldandı: Simone bu! Ama göremiyorum seni! Poupette
gitti, ben de bir polis romanı aldım elime. Ara ara annem içini çekiyordu:
Aklım başımda değil. Doktor P'ye yakındı: Komadayım. -Komada olsanız, olduğunuzu
bilmezdiniz. Bu karşılık annemi yüreklendirdi.
Az sonra, derin düşüncelere dalmış gibi bir halle, -Ağır bir
ameliyat geçirdim, dedi bana; Ağır ameliyatlı bir hastayım. Bu sözlerini,
destekledim, daha çoğunu bile söyledim, yavaş yavaş tasası dağıldı. Dün
akşam, gözleri açık olduğu halde, düş gördüğünü anlatmaya başladı: Adamlar
varmış odada, maviler giymiş, kötü adamlar; bunlar beni götürmek, bana
kokteyller içirmek istiyorlarmış. Kardeşin kovalamış sonra
onları... Bayan Leblon'un hazırladığı karışım dolayısıyla
kokteyl sözünü ben etmiştim; Bayan Leblon'un başında mavi
bir başlık vardı; adamlarsa, annemi ameliyat odasına götürmüş olan
erkek hastabakıcılardı. Evet. Öyle olsa gerek...
Pencereyi açmamı istedi benden: Serin hava, ne güzel şey! Kuşlar öttü,
kendinden geçecek gibi oldu: Ah, kuşlar! Yanından ayrılmadan önce de,
Tuhaf, dedi bana; Sol yanağımda sarı bir ışık duyuyorum. Yanağımda sarı bir
kağıt varmış gibi bir şey. Sarı bir kağıttan geçen güzel bir ışık: Çok hoş bir şey
bu. Doktor P'ye sordum: Ameliyatın kendi, başarılı oldu
mu? -Barsaklar yeniden işlemeye başlarsa, o zaman ameliyat
başarılı olmuş demektir. İki gün içinde anlarız bunu.
Doktor P'ye yakınlık duyuyordum. İnsanlara tepeden
bakmıyor, annemle, bir insanla nasıl konuşulursa, öyle konuşuyor,
sorularına yüksünmeden, gönül hoşluğuyla karşılık
veriyordu. Buna karşılık, Doktor N. ile hiç sevişmiyorduk.
Zarif, sporcu, dinamik, teknik delisi bir adamdı; annemi candan
bir istekle diriltmeye bakıyordu: Ne var ki, onun gözünde
annem bir insan değil, ilginç bir deneyim konusuydu. Korkutuyordu
bizi bu adam. Annemin, altı aydır komada yaşatılan
yaşlı bir akrabası vardı. Beni de böyle yaşatıp durmalarına izin
vermezsiniz, umarım; korkunç bir şey bu! demişti bize. Doktor
N. rekor kırmayı aklına koyacak olursa, tehlikeli bir hasım
çıkardı ortaya.
Pazar sabahı Poupette, büyük bir üzüntü içinde: Annemi
bir şeyler yapmak için uykusundan uyandırdı, üstelik sonuç
da alamadı, dedi. Niye acı çektiriyor ona sanki? N.'nin yolunu
kestim: Kendiliğinden hiçbir zaman konuşmazdı benimle.
Yalvardım bir daha: Acı çektirmeyin ona. Namusuna dokunulmuş
gibi bir sesle karşılık verdi gene: Acı çektirmiyorum
ona. Ne yapmam gerekiyorsa onu yapıyorum.
Mavi perde yukarı kaldırılmıştı, oda daha az loştu. Annem
kara gözlük aldırmıştı kendine. İçeri girdiğimde gözlüğü çıkardı: -Şükür!
Bugün seni görüyorum! İyi duyuyordu kendini.
Rahat bir sesle sordu: Baksana Simone, bir sağ yanım var mı benim? -O
nasıl söz öyle? Elbette var: - Tuhaf doğrusu; dün,
iyi görünüyorsunuz diyorlardı bana. Ama yalnız sol yanımdan
iyi görünüyordum. Öbür yanım boydan boya kül rengi gibi
geliyordu bana. Sağ yanım kalmamış gibiydi sanki, ikiye
bölünmüştüm. Şimdi yeniden bir araya gelmiş gibiyim bir
parça. Sağ yanağına dokundum: Duyuyor musun elimi? -Duyuyorum ya, düş
içindeymiş gibi. Sol yanağına dokundum: -Bak, bu gerçek işte! dedi bana.
Kırılmış uyluk kemiği, yara, yara tımarı, sondalar, damardan besin aktarımı,
her şey sol yanda olup bitiyordu. Öbür yanı artık yokmuş gibi gelmesi
bundan mıydı acaba? -Gerçekten pek iyi görünüyorsun, dedim
kesin bir sesle; -Doktorlar senden pek memnunlarmış. -Hayır,
Doktor N. memnun değil: Yelleneyim diye tutturuyor. Kendi
kendine gülümsedi: Buradan çıkınca kendisine bir kutu çukulatalı
crotte yaptırıp göndereceğim.
Şişirme şilte derisine masaj yapıyordu, bir çemberle yukarıda
tutulan çarşafların değmediği dizleri arasına ufak yastıklar
yerleştirilmişti; başka bir aygıt, topuklarının, ara çarşafına
değmesini önlüyordu: Gene de yatalak yaraları kaplamaya
başlıyordu gövdesini. Kalçaları, eklem rahatsızlığından kötürümleşmiş,
sağ kolu yanyanya sakat, sol kolu serum şişesine
perçinli haliyle, en ufak bir devime girişemezdi. Kaldır beni
biraz, diyordu arasıra. Yalnızken buna cesaret edemiyordum.
Çıplaklığı beni tedirgin etmiyordu: Annem değildi o artık, ölüm
cezasına çarpılmış; işkence edilmiş, zavallı bir gövdeydi.
Bununla birlikte, gözümün önüne hiç getiremediğim halde,
sargı bezlerinin altında sezdiğim korkunç giz, gözümü yıldırıyordu; canını
açıtmaktan korkuyordum. O sabah kendisine bir daha tenkıye yapılması
gerekiyordu. Bayan Leblon yardımımı istedi. Nemli, mavileşmiş bir deriyle
kaplı bu iskeleti koltuk altlarından kavradım. Annem bir yanına yatırıldığı
zaman yüzü kasılıyor, bakışları kayıyor, çocuk vıyaklaması
gibi bir ses çıkarıyordu: Düşeceğim. Düşüşü geliyordu aklına.
Baş ucunda ayakta duruyor, onu tutuyor, kaygısını dağıtıyordum.
Yeniden sırt üstü yatırdık, yastıklarına iyice yerleştirdik.
Biraz sonra haykırdı: Yellendim! Az daha sonra: Çabuk!
Sürgüyü verin! dedi. Bayan Leblon'la kızıl saçlı bir hemşire
onu sürgünün üzerine yerleştirmek istediler; annem bağırdı;
acılı etiyle madenin sert parıltısını görünce onu bıçak ağızları
üzerine yatırıyorlarmış gibi geldi bana. İki kadın bekiniyor,
onu çekiştirip duruyordu; kızıl saçlı anneme sert davranıyor,
annemse, gövdesi acıyla gerilmiş, bağırıyordu. Aman! Bırakın
onu! diye seslendim. Hemşirelerle birlikte dışarı çıktım: Ne
yapalım! Çarşafların içine yapıversin. -Aman efendim, diye
karşı durdu Bayan Leblon, o kadar gurur kırıcı bir şeydir ki!
Hastalar bundan pek fena utanırlar. -Hem üstü ıslanacak,
yatalak yaraları için pek kötü bir şey, dedi kızıl saçlısı. Altını
hemen değiştirirsiniz. Annemin yanına döndüm: Şu kızıl
saçlısı var ya, pek kötü yürekli, diye çocuksu sesiyle inledi.
Büyük bir üzüntü içinde, Kendimi o kadar da nazlı sanmıyordum doğrusu,
diye ekledi. Değilsin, dedim. Arkasından, söyledim: Sen de rahatına bak,
sürgüsüz yapıver işini: Çarşaflarını değiştirirler, güç bir iş değil ki.
-Evet diye karşılık verdi sözüme; kaşları çatılmış, yüzü azimli, meydan
okurcasına konuştu: Ölüler pekala çarşafların içine yaparlar.
Ağzım bir karış açıldı. O kadar gurur kırıcı bir şeydir ki...
Her yanı kibirli alınganlıklarla korunmuş olarak ömrünü
geçirmiş annemse, şuncacık utanç duymuyordu. Tinselciliği
özentili olan bu insanın, hayvan yanımızı böylesine bir kararlılıkla
kabul etmesi, benimsemesi, bir çeşit yürek pekliğiydi
aynı zamanda.
Altını değiştirdiler, sildiler, kolonya ile ovdular. Gereği gibi
atmadığı üreyi, sanırım, yok etmeye yarayacak, oldukça acıtı
bir iğnenin yapılması saati gelmişti şimdi. O kadar halsiz
görünüyordu ki Bayan Leblon duraksadı: Yapın, dedi annem.
Madem iyiliğim için... Gene bir yanına çevirdik; onu tutuyor,
şaşkınlığın, yürekliliğin, umudun, kaygının karıştığı yüzüne
bakıyordum. Madem iyiliğim için... İyileşmek için. Ölmek
için. Birinden, birilerinden, bağışlanmak dilemek geliyordu
içimden.
Ertesi gün öğrendiğime göre, o günün öğleden sonrası iyi
geçmiş. Genç bir erkek hastabakıcı gelmiş Bayan Leblon'un
yerine. Poupette, anneme; Bu kadar genç, bu kadar hoş bir
bakıcı bulmuşsun, yakınamazsın artık! demiş. Evet, demiş
annem, güzel erkek. -Erkekten de anlarsın hani! -Yok canım!
O kadar da değil, sesinde biraz özlem varmış. Nasıl? Yerindiğin
bir şeyler mi var? -Ya, ya! Yeğenimin kızlarına söylüyorum
hep: Yavrularım, günlerinizi boşuna harcamayın. -Seni niye
bu kadar sevdiklerini anlıyorum. Ama kızlarına böyle bir şey
söylemezdin herhalde? O zaman annem, sesi ansızın sertleşerek:
Kızlarıma mı? Hiçbir zaman söylemezdim! Doktor P. ertesi gün ameliyat
edeceği, ameliyattan korkan, seksen yaşında bir hastasını annemin
yanına getirmiş: Annem, kendi durumunu örnek göstererek, adamı bir güzel
azarlamış.
Pazartesi günü, bu işi eğlenceli bulmuş gibi bir halle: Beni
tanıtma işlerinde kullanıyorlar artık, dedi. Sordu sonra sağ
yanım yerine gelmiş mi? Gerçekten bir sağ yanım var mı?
Tabii ya, baksana yüzüne, dedi kız kardeşim. Annem, aynaya,
inanmaz, sert, kurumlu bir bakışla dikti gözlerini: Ben miyim
bu?
-Tabii ya. Pekala görüyorsun, yüzünün tümü yerinde duruyor.
-Kül gibiyim, baksana! -Işıktan öyle görünüyor. Yüzün
pembe pembe. Gerçekten de pek iyi görünüyordu. Bununla
birlikte Bayan Leblon'a gülümsediği zaman: Bakın, dedi, Bu
kez size ağzımın tümüyle gülümsedim. Eskiden ancak yarım
bir gülümsemem vardı.
Öğleden sonra gülümsemiyordu artık. Üst üste, hem şaşkınlıkla hem
kınar gibi, yineledi: Kendimi aynada görünce
öyle çirkin buldum ki! Bir gece önce serum şişesinde bir şeyler
bozulmuştu; boruyu çekmek sonra yeniden damara takmak
gerekmişti; gececi hemşire iğneyi birkaç kez sokup çıkarmıştı
damarı buluncaya dek; sıvı derinin altına akmış, annemin çok
canı yanmıştı. Davul gibi olmuş, morarmış kolunu sıkı sıkı
sarmışlardı sargılarla. Şimdi aygıt sağ koluna takılıydı; yorgun
damarları serumu, çok zorlanmadan, kabul ediyordu; ama
plazma inletiyordu onu. Akşam üzeri yüreğine bir sıkıntı girdi:
Geceden, yeni bir kazadan, acı çekmekten korkuyordu. Yüzü
kasılmış, yalvarıyordu: Serum şişesine aman dikkat edin!
O akşam da, bir daha, artık tedirginlikten, acıdan başka bir
şey olmayan bir dirimin akıtıldığı koluna bakarak, kendi
kendime sordum: Niye bütün bunlar?
Klinikte, olup bitenler üzerine fazla düşünmeye vaktim
yoktu. Annemin tükürmesine yardım etmeliydim, su içirmeliydim ona,
yastıklarını ya da saçının örgüsünü düzeltmeliydim, bacağının yerini
değiştirmeliydim, çiçeklerini sulamalı, penceresini açmalı, kapamalı,
kendisine gazete okumalıydım, sorularına karşılık vermeliydim, siyah, ince
bir kaytana asılı, göğsünün üzerinde duran saatini kurmalıydım. Bu
bağımlılıktan hoşlanıyordu annem, durgu durak bilmeden ilgimizi istiyordu.
Ama evime döndüğüm zaman, bu son günlerin bütün üzüntüsü, bütün yılgısı
omuzlarıma çöktü. Beni de bir kanser yiyip bitiriyordu: Pişmanlık acısı.
-Ameliyat ettirmeyin sakın. Bense hiçbir şeyi önlememiştim.
Hastaların, uzun süre büyük acı çektiklerini gördüğüm zamanlar,
yakınlarının durgunluğu karşısında sık sık öfkeye
kapılmıştım: Ben olsam, öldürürdüm onu. Oysa ilk sınavda
yelkenleri suya indirmiştim: Toplumsal ahlaka yenilmiş, kendi
ahlakımı yadsımıştım. Hayır, demişti bana Sartre, Tekniğe
yenildiniz: Başka türlü de olmazdı bu. Gerçekten de öyle.
Uzmanların tanısı, ilerisi için tahminleri, kararları karşısında
güçsüz, çaresiz kalan insan, bir dişli çark düzenine kısılıp
kalmıştır. Hasta hekimlerin malı olmuştur: Alın onu ellerinden
güveniyorsanız kendinize! Çarşamba günü bir tek seçim
durumu vardı: Ya ameliyat yapılırdı, ya da eziyet çekmemesi
için annem öldürülürdü. Kalbi sağlam, iyice canlandırılmış
da olduğu için, kadın barsak tıkanmasına uzun süre dayanır,
cehennem azabı çekerdi; hekimler, eziyet çekmemesi için
öldürülmesini kabul etmezlerdi çünkü. Sabahın altısında orada
bulunmuş olmam gerekirdi ayrıca. Ama o zaman bile N.'ye
Bırakın da kendiliğinden ölsün, demeye cesaret edecek
miydim? İşkence etmeyin ona, diye yalvardığım zaman demeğe getirdiğim buydu;
onu ise, ödevlerini iyi bilen bir adamın büyüklenişiyle terslemişti beni.
Bana: -Onu, belki de yıllar sürecek bir yaşayıştan yoksun kılıyorsunuz,
diyeceklerdi. Ben de bu dediklerine boyun eğmek zorundaydım. Böyle
düşünüyordum ama bu düşünce düzeni içimi yatıştırmıyordu.
Gelecek, içime büyük bir korku salıyordu. Onbeş yaşımdayken
Maurice amcam mide kanserinden ölmüştü. Günlerce: Vurun
beni. Tabancamı verin. Acıyın bana, diye acı acı haykırdığını
anlatmışlardı bana. Doktor P. sözünde duracak mıydı? Acı
çekmeyecek, demişti. Ölümle işkence arasında bir yarışma
başlamıştı. Sevdiğiniz bir insan size: -Acı bana! diye haykırmış,
bu haykırışı boşa gitmişse, arkasından nasıl yaşayabilir, bu
yaşayışı nasıl kabullenebilirsiniz? Buydu kafamdaki soru.
Bu yarışı ölüm kazansa bile, en tiksindirici bir yutturmacaydı
bu! Annem bizi yanı başında sanıyordu; oysa biz, şimdiden
onun öyküsünün öte yanına geçmiştik. Her şeyi bilen kötücül
bir cindim ben; elimdeki kağıdı görüyor, oyunun içyüzünü
biliyordum; o ise, pek uzaklarda, insan yalnızlığı içerisinde
çabalamaktaydı. İyileşmek için bütün gücüyle gösterdiği çaba,
sabrı, yiğitliği, her şey, bir aldatmacaya alet edilmişti. Çektiği
acıların hiçbirinin karşılığını göremeyecekti. Yüzü gözümün
önüne geliyordu: Madem iyiliğim için. Sorumlusu olmadığım
halde, benim olan, hiçbir zaman da bağışlatamayacağım bir
günahın, umutsuzluk içinde, cezasını çekiyordum.
Annem geceyi rahat geçirmişti; hemşire, ne kadar tedirgin
olduğunu gördüğü için elini elinden bırakmamıştı. Onu incitmeden
altına sürgüyü sürmenin yolunu bulmuşlardı. Yeniden yemeye başlıyordu,
yakında damardan besin aktarımına son verilecekti. Bu akşam son verin!
diye yalvarıyordu. Belki bu akşam, belki yarın, diyordu N. Bu koşullar
altında, başında bir hemşire geceleri onu gene bekleyecek ama kız kardeşim,
arkadaşlarında kalacaktı. Doktor P'ye danıştım. Ertesi gün
Sartre, uçakla Prag'a gidecekti; ben de onunla gitse miydim:
Her an, herşey olabilir. Ama bu durum aylarca da sürebilir.
Beklersek hiçbir zaman gidemeyiz. Prag, Paris'ten bir buçuk
saatlik yolda, telefon etmek de kolay. Anneme bu tasarıdan
söz açtım. A elbet! Gidiver. Sana ihtiyacım yok, dedi. Gidişim,
tehlikede olmadığına büsbütün inandırıyordu onu: Beni
nerelerden döndürdüler! Yetmiş sekiz yaşımda peritonit!
Allah'tan burada yatıyormuşum! Allah'tan beni uyluk kemiğimden
ameliyat etmemişler! Sargılarından kurtulan sol
kolunun şişliği biraz inmişti. Özenli bir halle elini yüzüne
götürüyor; burnunu, ağzını yokluyor, denetliyordu: Gözlerim,
yanaklarımın orta yerinde, burnumsa, iyicene çarpılmış,
yüzümün en altındaymış gibi geliyordu bana. Tuhaf bir
sey...
Annem kendini gözlem altında tutmaya alışık değildi. Şimdi,
gövdesi, kendini zorla kabul ettiriyordu ona. Bu safrayla, artık
bulutlar arasında süzülüp durmuyor, benim gücüme gidecek
şeyler artık hiç söylemiyordu. Boucicaut'yu anması, koğuşta
yatmak zorunda kalan hastalara acımak içindi. Kendilerini
sömüren yönetmenliğe karşı hemşirelerden yana çıkıyordu.
Durumun ağırlığına karşın, her zaman göstermiş olduğu ölçülülükten
ayrılmıyor, vazgeçmiyordu. Bayan Leblon'u çok
çalıştırmaktan, uğraştırmaktan korkuyor, kaygılanıyordu.
Teşekkür ediyor, özür diliyordu: Yazık değil mi, yaşlı bir kadına
harcanan bunca kana; oysa ne gençlerin buna ihtiyacı olabilir!
Vaktimi aldığı için kendini suçlu görüyordu: Senin yapacak
işlerin var, oysa burada saatlerle vakit harcıyorsun: Üzülüyorum buna!
Sesinde biraz gurur, ama biraz da yerinmeyle: Zavallı kızlarım, diyordu, sizi
de amma çok üzdüm. Korkmuşsunuzdur herhalde. Özenişi ile de içimize
dokunuyordu.
Perşembe sabahı, komadan daha yeni çıkmışken, oda hizmetçisi kız
kardeşime kahvaltı getirdiği zaman belli belirsiz
bir sesle: Ra... Re... -Rahip mi? -Hayır. Reçel, demişti; kızkardeşimin
sabahları reçel yediğini hatırlayarak, yeni kitabımın satışını merak ediyor,
soruyordu. Ev sahibi, Bayan Leblon'u evinden çıkarıyordu; kızkardeşimin
ortaya attığı düşünceye uyarak, annem, kendi evine yerleşmesini kabul etti
hemşirenin: Oysa, genellikle, kendi yokken evine girilmesini hiç mi hiç
hoş görmezdi. Hastalığı, önyargılarının, kendini yüksek
görmelerinin kabuğunu çatır çatır kırmıştı: Belki de artık bu
gibi savunma yollarını gereksemediği için... Vazgeçmek, özürü
esirgememek, sözkonusu değildi artık: Ödevlerinin başta
geleni, sağlığının düzelmesi, dolayısıyla kendini düşünmesiydi;
iç tedirginliği duymadan kendini isteklerine, hazlarına koyveriyor,
duyduğu hınçlardan artık tamamıyla kurtuluyordu.
Dirilmiş güzelliği, gülümseyişi, kendi kendiyle üzüntüsüz
bir uzlaşma halinde olduğunu, can çekiştiği bu döşekte bir
çeşit mutluluğa kavuştuğunu açığa vuruyordu.
Günah çıkaran papazın salı günü gelmesi kararlaştırılmış
sonradan, bu gelişi ertelenmişti; annemin papazı istememiş
olduğunu, biraz da şaşkınlık duyarak, farkettik. Ameliyata
girmesinden epey önce Marthe'a: Benim için dua et kızım,
demişti, Biliyorsun çünkü, insan hasta olunca artık dua
edemez. Herhalde, bütün gücünü iyileşmeye verdiği için,
dinsel amel'in yorgunluklarına katlanmaya pek yanaşmıyordu.
Doktor N. günün birinde ona: O kadar çabuk düzeldiğinize
bakılırsa Tanrı Baba ile aranız pek iyi olsa gerek! demişti. Ha,
onunla aram çok iyi, diye karşılık vermişti annem, yalnız,
onun hemen bugünlerde gidip görmeyi canım istemiyor
doğrusu. Bengilik, bengi dirim, şu yeryüzünde ölmek anlamına
geliyordu; annemse ölmeyi kabul etmiyordu. Tabii, çevresindeki
sofular, annemin isteklerine karşı geldiğimizi düşünüyorlardı; bizi
birtakım oldubittilere getirmeye yeltendiler.
Kapıda Ziyaretçi Kabul Edilmez yazısı durduğu halde, kızkardeşim bir
sabah, açılan kapının arkasında bir papaz cüppesi
görmüş; hızla gidip, içeri girmesini önlemiş: Ben Rahip Avril.
Dost olarak geliyorum. -Nasıl gelirseniz gelin. Sırtınızdaki
giysi annemi korkutabilir. Pazartesi günü kapı gene zorlanmış:
Bayan de Saint-Ange'ı giriş aralığına doğru sürükleyerek
götürürken: Annem kimseyi kabul etmiyor, demiş kızkardeşim. Öyle olsun.
Ancak sizinle son derece önemli bir konuyu görüşmem gerek: Annemizin
kanışlarını, inançlarını biliyorum... -Onları ben de biliyorum, demiş kız
kardeşim, soğuk bir sesle. Annemin aklı tamamıyla başında. Bir papazla
konuşmak dilediği gün, onunla konuşacaktır. Çarşamba sabahı
Prag uçağına bindiğim ana dek, annem papazla görüşmeyi
dilememişti.
:::::::::::::
Öğleyin telefon ettim. Poupette sesimi o kadar iyi işitiyordu
ki, -Gitmedin demek! dedi bana. Annemin durumu çok iyiymiş;
perşembe günü de öyle; cuma günü, bu kadar uzaktan telefon
etmemden ötürü gururu okşanmış, benimle konuştu annem.
Biraz kitap okuyor, bulmaca çözüyormuş. Cumartesi günü
telefon edemedim. Pazar akşamı, saat on bir buçukta, Diato'ların
numarasını arattım. Telefonun bağlanmasını odamda beklerken
bir telgraf getirdiler: -Annem pek yorgun. Dönebilir misin?
Francine, Poupette'in klinikte yattığını haber verdi. Az sonra
onunla konuşuyordum telefonda: Korkunç bir gün geçirdik,
dedi. Aralıksız, annemin elini elimde tuttum; yalvarıyordu hep:
Bırakma beni, gitmeyeyim. Simone'u bir daha göremeyeceğim,
deyip duruyordu. Şimdi equanil verdiler, uyuyor.
Ertesi gün saat on buçukta kalkan uçakta bana bir yer
ayırtılmasını kapıcıdan istedim. Söz verilmişti birtakım yerlere,
Sartre bir iki gün daha beklememi salık veriyordu: Olacak şey
değildi. Annemi ölümünden önce bir daha görmeye pek öyle
can atıyor değildim; ama onun beni bir daha göremeyeceği
düşüncesine katlanmak olanaksızdı. Anı diye bir şey kalmayacağına göre,
bir ana bu kadar önem vermek niye? Gönül onarımı diye bir şey de
olmayacaktı. Can çekişen bir insanın son acılarına, saltığın sığdırılabileceğini,
kendi hesabıma, kemiklerimin iliğine dek anladım.
Pazartesi günü bir buçukta, 114 sayılı odaya girdim. Geleceğimi haber
alan annem, bu dönüşü tasarılarıma uygun sanıyordu. Kara gözlüğünü çıkardı,
bana gülümsedi. Yatıştırıcı ilaçların etkisinde, bir esenlik duygusu
içindeydi. Yüzü değişmişti; benzi sararmıştı; sağ gözünün altında, burnu
boyunca inen şiş bir kıvrım vardı. Buna karşılık, masaların hepsinin
üzerinde çiçekler duruyordu yeniden. Bayan Leblon gitmişti;
damla damla besin aktarımına son verildiği için annem özel
bir hemşireyi gereksemiyordu: Gittiğimin akşamı Bayan Leblon
iki saat sürecek olan bir kan aktarımına girişmiş: Aşırı çalıştırılmış
damarlar, kana plazmaya göre daha da az dayanabiliyormuş. Beş dakika
boyunca annem haykırmış durmuş. Kesin artık! demiş Poupette. Hemşire
yanaşmayacak olmuş: Doktor N. ne der sonra? -Bütün sorumu üzerime
alıyorum. Gerçektende N. pek öfkelenmiş: Yaranın kapanması daha uzun
sürecek. Oysa yaranın kapanmayacağını pek güzel biliyordu; içinden
barsağın boşaldığı bir akarca meydana gelmişti: Yeni bir tıkanmayı
önleyen de buydu, çünkü barsak hareketi durmuştu.
Annem ne kadar dayanabilirdi daha? Yapılan çözümlemelere
göre ur, son derece azgın bir sarkomdu, örgenliğin her yanına
yayılmaya başlamıştı; bununla birlikte, annemin yaşından
ötürü, evrimi oldukça uzun sürebilirdi.
Annem son iki günün olaylarını anlattı bana. Cumartesi
günü Simenon'un bir romanına başlamış, bulmacalarda Poupette'i yenmişti.
Masasının üzerinde gazetelerden kestiği bulmacalar yığılıyordu. Pazar günü,
boğazından bir türlü geçmeyen bir patates ezmesi yemişti öğle yemeğinde
(gerçekte, onu kırıp geçiren, hastalığın kol atmasının başlamasıydı);
arkasından, uykuya dalmadan, uzun bir karabasana uğramıştı:
Bir deliğin üzerinde mavi bir çarşafın içindeymişim, kız kardeşin tutuyormuş
çarşafı yalvarıyormuşum ona: Bırakma beni, deliğe düşmeyeyim... -Tutuyorum,
düşmezsin, diyormuş Poupette. Geceyi, bir koltukta oturarak geçirmişti; her
zaman kardeşimin uykusunu kendine tasa edinen annem, ona:
Uyuma, diyormuş, Bırakma beni, gitmeyeyim. Uyuyakalırsam
uyandır beni: Uyurken gitmeme meydan verme, bırakma beni.
Kız kardeşimin anlattığına göre annem bir ara, bitkin, gözlerini
kapamış. Elleri çarşafları pençeler gibi olmuş, hece hece
söyleyerek: Yaşamak! Yaşamak! demiş.
Kendisini bu boğucu kaygılardan kurtarmak için hekimler
equanil haplarıyla iğneleri yazmışlar: Annem, doymazcasına,
isteyip duruyormuş bunları. Bütün gün keyfi pek yerindeydi.
İzlenimlerinin tuhaflığı üzerinde uzun uzun durdu, konuştu:
Karşımda beni yoran bir yuvarlak vardı. Kardeşin görmüyordu
onu. Ona, ört şu yuvarlağı, gözden sakla, diyordum. O ise
yuvarlak falan görmüyordu. Pencerenin söve pervazına çakılı
ufak bir inaden yaprakmış bu gördüğü; çok şükür, artık
onarılmış olan istoru biraz indirerek örtmüşlerdi onu.
Chantal'le Catherine geldiler; annem sevinçle bize dedi ki:
Doktor P. pek akıllıca davrandığımı söyledi; akıllıca davranmışım
her şeyde: Ameliyattan sonra, sağlığım düzelirken
uyluk kemiğim de kaynıyormuş. O akşam, bir gece öncesi
gözünü hemen hemen kırpmamış olan kız kardeşimin yerine
annemin başında ben bekleyeyim dedim; ama annem ona
alışmıştı; Lionel'e de bakmış olduğu için onu benden çok daha
usta, çok daha yetkili belliyordu.
Salı günü iyi geçti. Gecesi gene karabasanlara uğramış. Beni
bir kutuya yerleştiriyorlar, diyormuş kız kadeşime. Buradayım
ama kutunun içindeyim. Ben'im bu, ama artık ben de değilim.
Adamlar var, kutuyu götürüyorlar! Çırpınıyormuş: Bırakma
beni, götürmesinler! Poupette, uzun süre, elini annemin
alnında tutmuş: Söz veriyorum. Seni kutuya yerleştirmeyecekler.
Annem bir daha equanil verilmesini istemiş. Gördüğü
hayallerden, sonunda, kurtulan annem, kızkardeşime sormuş
durmuş: Ama ne demek oluyor bunlar, bu kutu, bu adamlar?
-Ameliyatından anılardı hepsi: Bakıcılar seni sedyede götürüyorlar.
Onu görüyorsun. Annem uyuyakalmış. Ama sabahı, çaresiz kalmış hayvanların bütün üzüncü vardı gözlerinde.
Hemşireler yatağını düzelttiği, sonra da bir sonda salarak onu
işettiği zaman canı yandı, inildedi; ölgün bir sesle sordu bana:
Atlatacak mıyım dersin? Payladım onu. Doktor N.'ye çekingen
bir sesle sordu: Benden memnun musunuz? Hekim, söylediğine
pek inanmayan bir halle; Evet diye karşılık verdi, ama
annem, denize düşenin yılana sarılması gibi sıkı sıkı sarıldı
bu evet'e. Aşırı yorgunluğunu haklı gösterecek en sağlam
sebepleri uydurup buluyordu hep. Çok su yitirmişti; yediği
patates ezmesi pek ağır gelmişti; o gün, bir gün önceki yara
tımarı dört kez yapılacak yerde üç kez yapılmış diye sitem
ediyordu hemşirelere: Doktor N. akşam, pek kızdı, dedi bana.
Onları bir güzel haşladı. Görecektin! Üst üste, hoşuna gittiği
belli olarak: Pek kızdı! dedi. Yüzü güzelliğini yitirmişti; tikler
oynatıyordu her yanını; sesinde, yeniden, hınç, hakkını arama
beliriyor, sivriliyordu.
O kadar yorgunum ki, diye çekiyordu içini. O gün, öğleden
sonra, Marthe'in genç bir cizvit olan kardeşiyle görüşmeyi kabul
etmişti. Başka zaman gelmesini söyleyeyim, istiyor musun?
-Hayır. Kız kardeşin sevinecek gelmesine. İlahiyat konuları,
açarlar her görüşmelerinde. Ben gözlerimi kapayacağım,
konuşmam gerekli olmayacak. O gün öğle yemeği yemedi.
Başı göğsüne eğik, uyuya kaldı: Poupette kapıyı açıp girince,
her şey bitti diye korktu. Charles Cordonnier ancak beş dakika
kaldı yanımızda. Babasının her hafta annemi çağırdığı öğle
yemeklerinden söz açtı. Raspail Bulvarı'ndaki evde bu yakınlarda bir perşembe
günü sizi yeniden görebileceğimi umarım, dedi. Annem, inanamayan, içi yıkık
bir halle baktı ona: Gene gelir miyim dersin? Yüzünde böyle bir umutsuzluk
havasını, o güne dek hiç görmemiştim: o gün, artık umulacak
bir şey kalmadığını, anlamıştı. Sonunun öylesine yakın olduğunu
düşünüyorduk ki, Poupette geldiğinde ben ayrılmadım. Annem mırıldandı:
Halim daha kötü demek, ikiniz de burada olduğunuza göre.... -Hep buradayız
ya! -Ama ikiniz birden kalmazsınız. Gene, kızmış gibi yaptım yalandan:
Yüreğinde güç kalmamış da ondan buradayız. Ama kalmam
seni kaygılandırmaktan başka işe yaramıyorsa, giderim. -Yo,
yo, kal, dedi annem, utanmış, sıkılmış gibi.
Haksız yere sert davranışım beni çok üzüyordu. Gerçeğin kendisini ezdiği,
birtakım sözler yardımıyla bu gerçekten kurtulmaya uğraşacağı
sırada, onu susmaya mahkum ediyorduk; tasarılarını içine
atıp söylememeye, kuşkularını bastırmaya zorluyorduk
kendisini; yaşayışında bunca kez duyduğu şeyi yeniden duyuyordu: Hem
suçlu hem anlaşılmamış bir kişi olduğunu...
Ama bizim de başka bir şey yapmamız olanaksızdı: Umut,
gereksindiği şeylerin başında geliyordu. Annemin yüzü,
Chantal'le Catherine'i o kadar korkuttu ki, annelerine Paris'e
dönmesini öğütlemek üzere Limoges'a telefon ettiler.
Poupette'in ayakta duracak hali yoktu artık. Karar verdim:
Bu gece, burada, ben kalacağım. Annem biraz tedirgin göründü:
Bilecek misin? Karabasanlar gelince elini alnıma koymasını
bilecek misin? -Tabii, anne! Aklından bir şeyler geçirdi; gözümün
içine içine baktı: Sen, ürkütüyorsun beni.
Bana, düşünce adamı olarak verdiği değerden ötürü annem,
her zaman biraz çekinmişti benden; oysa küçük kızına böyle
bir değer vermekten bile bile sakınmıştı. Karşılık olarak, pek
erken yaşta, annemin utangaçça davanışı beni de buz gibi
dondurmuştu. Ben her şeye açık, özgür bir çocuktum; sonra
sonra, büyüklere bakmış, her birinin özel küçük duvarları
arasına kapanarak yaşadığını görmüştüm; annem arasıra bu
duvarda bir gedik açıyor, sonra hemen kapatıyordu onu.
Kendine önemli bir eda vererek: Kadıncağız bana sırlarını açtı,
diye fısıldıyordu. Ya da, dışarıdan, o duvarlarda bir çatlaklığın
farkına varılıyordu: Her şeyi gizli tutmaya pek meraklıdır;
hiçbir şey söylememişti bana, ama anlaşıldığına göre... İtiraflarla
dedikodularda, beni iğrendiren bir kaçaklık, bir gizlilik
vardı; kendi duvarlarımın gediksiz olmasını istedim. Özellikle
anneme bir şey açmamaya, sezdirmemeye özen gösteriyordum,
şaşkınlığa düşmesinden korkuyordum, bana kınar gibi bakacağı
düşüncesi beni yıldırıyordu. Kısa zaman sonra annem
bana artık hiçbir şey sormaz oldu. İnansızlığım üzerine
yaptığımız kısa, çekişmeli konuşma, ikimizin de oldukça büyük
bir çaba göstermemizi gerektirdi. Gözyaşları yüreğime dokundu.
Ama, içimde olup bitenleri pek düşünmediğini, kendi
başarısızlığına ağlamakta olduğunu çabuk kavradım. Dostluk
yerine yılgıyı yeğ tutmakla beni büsbütün ürkekleştirdi.
Herkesin, ruhum için dua etmesini isteyecek yerde bana biraz
güven, biraz yakınlık göstermiş olsaydı, anlaşmamız gene de
mümkün olabilirdi. Bunu yapmasını önleyen neydi, biliyorum
şimdi. Çok öcü vardı alınacak, çok yarası vardı sarılacak...
Kendini, kolay kolay, başkasının yerine koyamaz, dünyaya
başkasının gözüyle bakamazdı. Yaptığı işlerde, eylemlerinde,
özveriyle davranıyordu ama heyecanları kendi çerçevesinden
çıkmasına meydan vermiyordu. Hem, kendi gönlünde olup
biteni görmekten kaçındığına göre beni anlamaya çalışması
düşünülebilir miydi? Birliğimizi bozmayacak bir davranış türetmeye
gelince, yaşayışında kendisini böyle bir işe hazırlayacak bir şey
olmamıştı; beklenmedik olaylar onu şaşkınlıktan çılgına döndürüyordu,
çünkü ancak hazır birtakım çerçeveler içerisinde düşünmeye, davranmaya,
duymaya alıştırılmıştı.
Aramızdaki susku, büsbütün saydamsızlaştı. L'Invitee adlı
kitabımın çıkışına dek yaşayışım üzerine hemen hemen hiçbir
şey bilmiyordu. Hiç değilse, töre konusunda ağırbaşlı davrandığıma
inandırmaya çalışmıştı kendini. Herkesin açıkça
yaptığı dedikodular, annemin bu hayalini yıktı; ama o sırada
ilişkilerimizde değişiklik olmuştu. Maddi bakımdan bana
bağlıydı; bana danışmadan herhangi bir kılgın karara varmıyordu;
ailenin ortadireğiydim, oğlu gibiydim bir bakıma.
Öte yandan, tanınan bir yazardım. Durumun bu özelliği,
yaşayışımın kurallara uymazlığını bir kerteye dek hoş gösteriyordu;
zaten, yaşayışımı da, kendince, en yalın haline
indirgiyordu: Ne olursa olsun, medeni nikahtan dine daha
az aykırı bir özgür birleşme içindeydim. Kitaplarımın içeriği
sık sık gücüne gidiyordu ama kazandıkları başarı karşısında
da gurur duyuyordu. Ancak, bu başarının bana kendi gözünde
kazandırdığı yetki, onun bu tedirginliğini artırıyordu. Her türlü
tartışmadan kaçınıyordum; ama ne kadar kaçınsam da -aslında,
belki de, kaçındığım için- kendisini yargıladığımı düşünüyordu.
Poupette'in, küçük'ün, annemle daha özgür, rahat
ilişkileri vardı; annem onu daha az sayardı, o da (annemin
daha az etkisinde kalmış olduğu için) onun kadar katılık
göstermezdi davranışlarında. Memoires d'une Jeune Fille Rangee
adlı anı kitabım çıktığı zaman, onu elden geldiğince yatıştırma
işini Poupette üzerine almıştı. Bense, bir iki sözle özür dileyerek
kendisine bir demet çiçek götürmekle yetindim: Zaten bu,
onu hem şaşırttı hem de duygulandırdı.
Günün birinde bana: Analar babalar, çocuklarını anlamıyorlar, dedi, ama
bu, karşılıklı oluyor... Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk
ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da
bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme
tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü,
sonra, iç çekişini, işitirdim; bu kez, konuşabileceğimiz birtakım
konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim
kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmeden, gene
yenilmiş olurdum oyunda: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı
ki! Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk.
Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım.
Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak
tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi
yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğiyle bir içli dışlılık
havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar, kasılıyordum
gene. (Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını
da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor, derdi.)
Canlılıktan yana kendisine çektiğini yürekten söyler, katılırdım
bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu.
Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyorduk.
Beni tepeden tırnağa süzerek: Sen, ürkütüyorsun beni, dediği
zaman, işte bütün bunları anlatmak istemişti.
Kız kardeşimin geceliğini sırtıma geçirdim, annemin yatağının
yanındaki sedire uzandın: Benim de içimde birtakım
kaygılar vardı. Hava karırken, annem istoru indirttiği, ortalığı
yalnız başucundaki lamba aydınlattığı için, oda iç karartıcı
bir hal alıyordu. Karanlık, odanın ölüm üzüncü dolu gizini
daha da koyulaştırıyor gibi geliyordu bana. Gerçekte, o gece
de, ondan sonraki üç gece de, kendi evimdekinden daha rahat
uyku uyudum; telefon çalacak diye kaygılanmıyor, karmakarışık
kuruntulara kaptırmıyordum kendimi: Oradaydım, annemin yanında; bir şey de
düşünmüyordum.
Annem o geceler karabasan görmedi. İlk gece, sık sık uyandı,
su istedi. İkinci gece pöç kemiği çok ağrıdı; Bayan Cournot
annemi sağ yanına yatırdı: Bu kez de kolu hiç rahat vermedi.
Tutup bir lastik simide oturttular; böylelikle ağrılı yeri rahatlıyordu
ama kaba etlerinin o kadar mavi, o kadar nazik olan
derisinin zedelenmesi tehlikesi çıkıyordu ortaya. Cuma, cumartesi günleri
oldukça iyi uyudu. Daha perşembe gününden,
verilen equanil'le kendine yeniden güven duymaya başlamıştı.
Atlatır mıyım dersin? diye sormuyordu artık, Düzgülü bir
yaşayışa yeniden başlayabilir miyim dersin? diyordu. Çok
şükür! Bugün seni görüyorum! dedi bana, mutlu bir sesle. Dün
görmüyordum!
Ertesi gün, Limoges'dan gelen Jeanne, yüzünü
korktuğundan daha az bozulmuş buldu. Bir saate yakın süre
konuştular. Cumartesi sabahı Chantal'le birlikte gene geldiği
zaman, annem, şakrak bir sesle onlara: Gördünüz ya! Kefeni
yırttım! dedi. Yüz yaşıma dek yaşarım artık: Benden kurtulmanız için
öldürmeniz gerek! Doktor P. iyice şaşırmıştı.
Anneniz konusunda, önceden bir şey söylenemez bu durumda!
O kadar canlı bir insan ki! Bu son sözü anneme ilettim: Evet
ya, canlı bir insanım! dedi sevinçle. Biraz şaşmıyor değildi:
barsakları artık işlemiyordu, oysa hekimler tasalanır görünmüyorlardı.
Önemli olan, bir kez işlemeleri: Böylelikle, işlemez
hale gelmedikleri tanıtlanmış oldu. Doktorlar pek memnunlar.
-Memnunlarsa mesele yok, önemli olan o.
Cumartesi akşamı, uyumadan önce, konuştuk. Tuhaf, dedi
dalgın bir sesle Bayan Leblon'u düşündüğüm zamanlar, onu
evimde görüyorum, öyle geliyor gözümün önüne: Bir çeşit
manken gibi; şişirilmiş, kolsuz; hani ütücülerdeki gibi... Doktor
P. karnımın üzerinde bir kara kağıt şeridi. Arkasından, adamı
karşımda, etten kemikten bir insan olarak görünce, tuhafıma
gidiyor. Gördün mü, dedim, Bana alıştın şimdi: Seni ürkütmüyorum artık.
-Yok canım.- Seni ürküttüğümü söylemiştin de... -Öyle mi dedim sana? İnsan
tuhaf şeyler söylüyor....
Ben de alışmıştım bu yaşayışa. Akşamın sekizinde geliyordum hastaneye;
Poupette bana günün haberlerini veriyordu;
Doktor N. uğruyordu sonra. Bayan Cournot geliyor, yarayı
tımar ederken ben de giriş aralığında kitap okuyordum. Günde
dört kez, odaya üzeri sargılar, gaz bezleri, bezler, pamuk, yakı,
demir kutular, küçük leğenler, makaslar yüklü tekerlekli bir
masa getiriliyordu; masa odadan çıkarıldığı sıra gözlerimi
hemen başka yana çeviriyordum. Bayan Cournot, arkadaşlarından bir
hemşirenin de yardımıyla annemin temizliğini yapıyor, uykuya hazırlıyordu onu.
Yatıyordum. Bayan Cournot, anneme çeşitli iğneler vurduktan sonra, ben
annemin başucunda yanan lambanın ışığında kitap okurken, bir fincan kahve
içmeye gidiyordu. Dönüyor, biraz ışık gelsin diye aralık bıraktığı
kapının yanında oturuyordu; okuyor, örgü örüyordu.
Şilteyi titreştiren elektrikli aygıtın hafif uğultusu işitiliyordu.
Uykuya dalıyordum. Saat yedide uyanıyordum. Yara tımarı
yapılırken, yüzümü duvara dönüyor, nezleden burnumun tıkalı
olmasına seviniyordum: Poupette'e kokular pek dokunuyordu;
bense, annemin alnıyla yanaklarına sık sık sürdüğüm kolonyanın tatlımsı, iç
baydırıcı kokusu dışında hemen hemen herhangi bir koku almıyordum: Bu marka
kolonyayı artık hiç kullanamam.
Bayan Cournot gidiyordu; ben giyinip kahvaltı ediyordum.
Anneme beyazımtırak bir ilaç hazırlıyordum; dediğine göre,
pek tatsız bir şeymiş bu; ama sindirimine yardım ediyormuş.
Sonra, içine bir bisküvit ufaladığım çayı kaşık kaşık içiriyordum
ona. Oda hizmetçisi ortalığı silip topluyordu. Ben çiçekleri
suluyor, düzeltiyordum. Telefonun zili çalıyordu sık sık; giriş
aralığına koşuyordum; kapıları ardımdan kapıyordum ama
annemin beni işitmeyeceğinden emin değildim, ondan, sakıntılı
konuşuyordum. Bayan Raymond, uyluk kemiğinin ne alemde
olduğunu sordu, diye anlattığım zamanlar gülüyordu: Bir
şeycikler anlamıyorlardır zavallılar, olan bitenlerden! Sık sık
beni bir hemşirenin çağırdığı da olurdu: Annemin arkadaşları,
akrabalar, hatırını sormaya geliyorlardı. Genellikle, kendilerini
kabul edecek gücü olmazdı ama kendisini düşünüp merak
etmeleri onu pek sevindiriyordu.
Yarası tımar edilirken dışarı çıkıyordum. Sonra öğle yemeğini
yediriyordum: Çiğneyemediği için ancak ezmeler, bulamaçlar, pek ince
kıyılmış etler, kompostolar, kremalar yiyordu; tabağındaki yemeği son
lokmasına dek yemeğe zorluyordu kendini: Beslenmeliyim. Yemekler
arasında, bir taze meyva suları karışımını yudumluyordu:
Vitamin bunlar. Yarıyor bana. Saat ikiye doğru Poupette geliyordu:
Pek iyi oluyor böyle, bu usul, diyordu annem. Bir gün,
yerinerek: Yazıklar olsun! dedi, İkiniz de yanımda bulunun
da, kırk yılda bir; ben hasta olayım! Şu işe bak!
Prag'a gidişimden öncesine göre daha dingindim. Annemin
canlı bir ceset haline geçiş süreci kesinlikle tamamlanmıştı.
Dünya küçülmüş, odasının boyutlarına sığmıştı: Taksinin
içinde Paris'in sokaklarından geçtiğim zamanlar, ancak, ortasında
figüranların dolaştığı bir tiyatro dekoru görüyordum
artık. Gerçek yaşayışım annemin yanındaki yaşayışımdı; bir
tek amacı vardı bu yaşayışın: Onu korumak. Geceleri, en ufak
pıtırtı bana korkunç bir gürültü gibi geliyordu: Bayan Cournot'nun
göz gezdirdiği gazetenin hışırtısı, bir elektrik motorunun hırıltısı...
Gündüzün, pabuçlarımı çıkarıp geziyordum odanın içinde. Merdivendeki,
tepemizdeki geliş gidişler, kulak zarlarını patlatıyordu insanın. Saat
onbirle öğle vakti arasında, sahanlıktan geçirilen, tokuş demir tabaklar,
güğümler, mataralar, karavanalarla yüklü, tekerlekli masaların
gürültüsü, utanç duyulması gereken bir şey gibi geliyordu bana.
Düşüncesiz bir oda hizmetçisi uyuklamakta olan annemden,
ertesi gün ne yemek istediğini kararlaştırmasını (yağda kızarmış
tavşan eti mi, hanımefendi, piliç kızartması mı?) rica
ettiği zaman fena öfkeleniyordum. Öğle yemeğine, söz verilen
beyin yerine pek iştah açıcı olmayan bir kıymalı yemek getirildiği
zaman da kızıyordum. Annemin cana yakın bulduklarını -Bayan Cournot'yu,
Bayan Laurent'ı, Martin'le Parent'ı- ben de cana yakın buluyordum: Bayan
Gontrand, bana da, pek geveze bir kadın olarak görünüyordu: İzne çıktığı
öğleden sonrasını kızına pabuç aramakla geçirdiğini anlatıyor
örneğin: Bana ne bundan, değil mi ama?
Bu kliniği sevmiyordum artık. Güleç yüzlü, hamarat hemşireler, işten baş
alamıyordu; paraları azdı, kendilerine sertlikle
davranılıyordu. Bayan Cournot kendi kahvesini kendi getiriyordu:
Buradan ancak sıcak su veriliyordu. Hemşirelerin, uykusuz geçirdikleri bir
geceden sonra üstlerine başlarına çekidüzen verecekleri, boyalarını
tazeleyecekleri ne bir duş odaları vardı, ne de bir ayrı ayakyolları...
Bayan Cournot, allak bullak olmuş, gözetmenle dalaşlarını anlatıyordu bize.
Gözetmen, bir
sabah, kahverengi ayakkabı giyiyor diye Bayan Cournot'ya sitem
etmiş: Ama ökçeleri yok. -Beyaz olması gerek ama. Bayan
Cournot, boynu bükük, beli bükük bir hal almış. Daha işinize
başlamadan, öyle, canı çıkmış gibi durmayın! diye bağırmış
gözetmen. Annem, iki gün sonrasına dek, durup durup, bu
cümleyi öfkelenerek, hatırladı, söyledi: Her zaman birilerine
karşı başka birilerini tutmaktan, yamanlıkla savunmaktan
hoşlanmıştı. Bir akşam, Bayan Cournot'nun arkadaşı gözyaşları
içinde odaya girdi: Hastası artık kendisiyle konuşmamaya karar
vermişti... Bu genç kızların, mesleklerinden ötürü her an tanığı
olduklan tragedyalar, kişisel yaşayışlarının ufak tefek dramlarına
bir türlü kanıksatmıyordu kendilerini.
İnsan, beyninin sulanmaya başladığını duyar gibi oluyor
burada, diyordu Poupette. Ben, konuşmaların saçmalığına,
şakaların basma kalıplığına aldırışsızlıkla katlanıyordum.
Profesör B.'ye ne güzel oyun oynadın! -Bu kara gözlüğü takınca
Greta Garbo'a benziyorsun! Ama konuştuğum dil ağzımda
çürüyor, soysuzlaşıyordu. Nereye gitsem, sahneye çıkmış, oyun
oynuyormuşum gibi geliyordu. Yakında yeni bir eve çıkacak
eski bir arkadaşımla, taşınmasından söz ederken, sesimdeki
canlılık bana düzmece gibi geliyordu; bir birahane yönetmenine,
içimden gerçekten öyle geldiği için: Pek iyiydi bu
içtiğim, pek güzeldi bu yediğim, dediğim zaman iyi niyetle
yalan söylüyordum sanki, öyle duyuyordum içimden. Arasıra
da, dünya kılık değiştiriyor, tanınmayacak hale girmiş gibi
oluyordu. Bir otel görüyordum, kılık değiştirmiş bir klinik
gibi görünüyordu gözüme; oda hizmetçilerini hemşire sanıyordum;
lokantalardaki kadın sofracıları da... Bunların yaptığı
da, ekmek yemeğe dayanan bir bakım uygulamaktı bana.
Aklım, giysilerin altında gizlenen karmaşık borular düzenine
saplanmış, insanlara yeni bir gözle bakıyordum. Ben bile,
arasıra, bir emme basma tulumbaya bir ceplerle hortumlar
dizgesine dönüyordum.
Poupette sürekli bir sinirlilik içindeydi. Benim kan basıncım
yüksekti, kan başıma çıkıyordu. Bizi özellikle üzen şey, annemin
can çekişmeleri, dirilmeleri, bir de kendi çelişmelerimizdi. Acı ile
ölümün giriştiği bu yarışta, ölümün birinci gelmesini candan dilemekteydik.
Bununla birlikte, annem, yüzü cansız, uyuduğu zamanlar, beyaz hırkanın
üzerinde saatin asılı olduğu siyah kurdelenin belli belirsiz kımıltısını
kaygılar içinde gözetliyorduk: Sonuncu kasınmanın korkusundan
midemiz buruluyordu.
Pazar günü öğle sonrasının ilk saatlerinde yanından ayrıldığım
zaman durumu iyiydi. Pazartesi sabahı arık yüzü beni korkuttu;
derisiyle kemikleri arasında hücrelerini yiyip bitiren gizemli
sürülerin yaptığı iş, hemen göze çarpıyordu. Akşamın onunda
Poupette hemşirenin eline bir kağıt sokuşturuvermiş: Ablamı
çağırsam mı? Hemşire başıyla hayır demiş: Kalbi dayanıyordu
daha. Ama yeni yeni sıkıntılar gelecekti başımıza. Bayan
Gontrand annemin sağ böğrünü gösterdi: Gözeneklerinden
damla damla sular sızınıyordu, çarşaflar sırılsıklamdı. Sidik
hemen hemen hiç gelmiyordu artık, etlerini bir ödem şişiriyordu.
Ellerine bakıyor, sucuk gibi şişmiş parmaklarını şaşkınlıkla
oynatıyordu: Hareketsiz durmaktan oluyor, dedim ona.
Equanil'le morfin onu yatıştırmıştı; yorgunluğunun farkına
varıyor ama sabırla katlanıyordu: Kendimi artık iyileşmiş
sandığım bir gün, kardeşin bana bir şey söyledi; çok da iyi oldu
söylediği; yeniden yorgunluk duyacağımı haber vermişti o
gün. Onun için şimdi bunun normal olduğunu biliyorum.
Bayan de Saint-Ange yanına girdi, kısa bir süre görüştüler;
ona Ha! Şimdi çok iyiyim! dedi. Gülümsedi, dişleri meydana
çıktı: Şimdiden bir iskeletin ölüm sıntısıydı bu; buna karşılık gözleri
biraz hummalı bir aralıkla parlıyordu. Yemeğini yedikten sonra
rahatsızlandı; hemşireyi çağırmak için zili üst
üste çaldım; dilediğim gerçekleşiyordu, can veriyordu, bense
çılgına dönmüştüm. Bir güllaç onu yeniden canlandırdı.
Akşam, ölmüştür diye düşünüyordum; bu düşünce içimi
parçalıyordu. Sabahı, Poupette: Belli bir sınır içerisinde, daha
iyi olduğu bile söylenebilir, dedi; belim büküldü. Annem o kadar
iyiydi ki, birkaç sayfa Simenon okudu. O günün gecesi çok acı
çekmiş: Her yanım ağrı içinde! Morfin iğnesi yapmışlar.
Gündüz, gözlerini açtığı zaman bakışı donuktu. Bu kez, artık
tamam, diye düşündüm. Yeniden uykuya daldı. N.'ye sordum:
Bitti mi her şey? -Yo, hayır! dedi adam; yarı acır gibi, yarı
övünçlüydü sesi: Onu iyicene canlandırdık, kolay kolay gitmez!
O halde, yarışı acı mı kazanacaktı? Vurun beni. Tabancamı verin.
Acıyın bana. Annem: Her yanım ağrı içinde, diyordu. Şişmiş
parmaklarını kaygıyla oynatıyordu. Güvenini yitiriyordu: Bu
doktorlar canımı sıkmaya başladı. Bana hep, daha iyisiniz,
diyorlar. Oysa ben daha fena duyuyorum kendimi.
Bu ölümcül kadına bağlanmıştım. Alaca karanlıkta onunla
konuşurken eski bir pişmanlığımı yatıştırıyordum: Yeni yetmeliğim
sırasında kesilen, yeniden başlamasına aramızdaki
ayrımlarla, benzerliğimizin bir türlü meydan vermediği söyleşiyi
baştan ele alıyordum: Büsbütün sönmüş sandığım eski sevecenlik,
özentisiz sözlerle konuşmaya, özentisiz davranışlarda
bulunmaya başlayabildiğimizden beri, dirilmekteydi.
Bakıyordum ona. Orada duruyordu işte; bilinçliydi ama
yaşadığı öyküden tamamıyla habersizdi. Derimizin altında
neler olup bittiğini bilmemek, düzgülü bir şey Ama annemin,
gövdesinin dışından bile haberi yoktu: Yaralı karnından,
akarcasından, oradan akıp giden pisliklerden, üst derisinin
mavi renginden, gözeneklerinden sızan sıvıdan bile haberi
yoktu. Handiyse kötürümleşmiş elleriyle yoklanamıyor, bakımı
yapıldığı zamansa, başı arkaya atılmış oluyordu. Ayna istememişti
bir daha: Yüzünün, can çekişen bir insan yüzü olduğunu bilmiyordu.
Çürümekte olan etinden sonsuz uzakta, yatıyor, kulaklarında yalanlarımızın
uğultusu, bütün varlığıyla, tutkulu bir umuda, onmak umuduna sığınmış,
düşlere dalıyordu. Gereksiz yere canının sıkılmasını, üzülmesini istemiyordum.
Bu ilacı artık almasan da olur. -Yo, alayım, daha
iyidir. O alçı gibi sıvıyı yutuveriyordu arkasından.
Yemekte güçlük çekiyordu: Zorlama kendini; yeter, yeme artık. -Öyle
mi dersin? Tabağı inceliyor, duraksıyordu: Haydi, biraz daha
ver. Sonunda tabağı el çabukluğuyla ortadan kaldırıyordum:
Bitti, diyordum kendisine. İkindileri bir kase yoğurdu yemeye
kendini zorluyordu. Sık sık, meyva suyu istiyordu bizden.
Kollarını biraz oynatıyor, ellerini kaldırıyor, birbirine yaklaştırıyordu,
ağır, sakıntılı bir devimle; benim, bir yandan
bırakmadığım, bardağı el yordamıyla buluyor, tutuyordu.
Kendisine iyi gelecek vitaminleri pipetin içinden emiyordu:
Bir gulyabani ağzı, istekle, içine çekip yutuyordu dirimi.
Kuruyup gitmiş yüzünde gözleri kocamanlaşmıştı; onları
fal taşı gibi açıyor, kımıltısızlaştırıyordu; sınırsız bir çaba
göstererek içinde bulunduğu bellirsizlik kuyularından kendini
koparıyor, bu kara ışık göllerinin yüzüne çıkmaya uğraşıyordu;
bütün varlığını veriyordu bu işe; heyecan verici bir durağanlıkla
yiyecekmiş gibi yüzüme bakıyordu: Bakış denen şeyi yeni
bulmuş, yeni türetmişcesine... Görüyorum seni! Herkesin
de bu bakışı karanlıklardan yeniden koparması, elde etmesi
gerekiyordu. Tırnaklarını çarşaflara nasıl taktıysa, yitmemek,
yok olamamak için bakışını dünyaya öyle takıyor, yeryüzüne
onunla tutunuyordu. Yaşamak. Yaşamak.
O çarşamba akşamı, beni götüren takside, ne de üzgündüm!
Kibar mahalleler içinden geçerek giden bu yolu ezbere biliyordum artık:
Lancome, Houbigant, Hermes, Lanvin. Çoğu zaman, kırmızı ışığın yanması
yüzünden Cardinin önünde duruyorduk: Fötr şapkalar, yelekler, boyun
mendilleri, ayakkabılar, potinler görüyordum; hepsinde alay eder gibi
bir zariflik vardı. Daha ötede, tatlı renkli, tüylü tüylü güzel
sabahlıklar; kırmızı ev entarisinin yerine giysin diye bunlardan
birini alırım ona, diye düşünmüştüm. Lavantalar, kürkler,
çamaşırlar, mücevherler: Ölüme yer verilmeyen bir dünyanın
şatafatlı kibriydi bunlar; ama ölüm, bu dış görünüşün, bu
gösterişin arkasında, kliniklerin, hastanelerin, kapalı odaların
bozsu gizliliğinde saklanıp bekliyordu. Bense artık başka bir
gerçeklik tanımıyordum.
Perşembe günü, her gün olduğu gibi, annemin yüzü içimi
yıktı: Bir gün öncesinden biraz daha süzgündü, biraz daha
acılıydı. Ama gözleri görüyordu. Beni tepeden tırnağa süzdü:
Sana bakıyorum. Saçının tümü kestane rengi. -Tabii, biliyorsun
öyle olduğunu. -Hayır, senin de, kardeşinin de, kocaman,
ağarmış bir tutam saçınız vardı da... Tutunayım diyeydi o,
düşmeyeyim diye. Parmaklarını oynattı: Şişlikleri iniyor, değil
mi? Uyudu. Gözlerini açınca: Büyük, beyaz bir kolluk gördüğüm zaman,
uyanacağımı anlıyorum, dedi bana, uykuya daldığım zaman da, iç eteklikleri
arasında uyuyorum. Kafasını bürüyen, hangi anılardı, hangi görüntülerdi ki
bunlar? Bütün ömrünce dış dünyaya dönük olarak yaşamıştı; onu ansızın
kendi içine dalmış, yitmiş görmek içime dokunuyordu. Bu
dünyasından uzaklaştırılması hiç hoşuma gitmiyordu artık.
Arkadaşlarından biri, Bayan Vauthier, o gün kendisine, biraz
aşırı bir canlılıkla bir gündelikçi kadın öyküsü anlatmıştı.
Annemin gözleri kapandığı için Bayan Vauthier'yi hemen
uzaklaştırdım. Yanına döndüğüm zaman, annem: İnsan
hastalara kendi başından geçenleri anlatmamalı, hastayı ilgilendirmez
bunlar, dedi.
O geceyi yanında geçirdim. Ağrıdan ne kadar korkuyorsa
karabasanlardan da o kadar korkuyordu. Doktor N. geldiği
zaman, annem: Gerektiği kadar iğne yapın, dedi, iğneyi
saplayan hemşirenin çalımını benzetledi. Bak sen! dedi N.,
Adamakıllı morfin düşkünü olup çıkacaksınız! Şakacı bir sesle
ekledi: Çok elveıişli bir fiyata size morfin sağlarım, isterseniz...
Yüzü çatıldı, bana döndü, sert bir sesle: Kendine saygısı olan
bir hekim, iki konuda, taş çatlasa, doğru bildiğinden şaşmaz:
Uyuşturucu maddeler, bir; çocuk düşürme, iki.
Cuma günü sıkıntısız geçti. Cumartesi günü annem hep
uyudu. İyi oldu öyle, dedi Poupette. Dinlenmiş oldun. Annem
içini çekti: Bugün yaşamamışım!
İnsan yaşamayı bu kadar sevince, ölmek güç iş doğrusu.
Hekimler o akşam bize: İki üç ay dayanabilir, dediler. Öyleyse,
yaşayışımızı yeni bir düzene sokmak, annemi bizsiz birkaç
saat geçirmeye alıştırmak gerekti. Kocası bir gece önce Parise
gelmiş olduğu için kız kardeşim annemi bu gece Bayan Cournot
ile tek başına bırakmaya karar verdi. Sabaha gelecekti; Marthe,
iki buçuğa doğru; ben de, beşte, gelecektik.
Saat beşte kapıyı ittim. İstor indirilmişti, ortalık hemen
hemen karanlıktı. Marthe, bitkin acınılacak halde sağ yanına
yıkılmış annemin elini tutuyordu: Annemin sol kaba etindeki
yatalak yaraları iyice açılmıştı; öyle yatınca canı daha az acıyordu
ama durumunun rahatsızlığı onu bitiriyordu. Saat on
bire dek, Poupette'le Lionel'in gelmesini kaygılar içinde
beklemişti; zilin düğmesi, erişebileceği bir yerde değildi; ne
yapsa, birini çağıramazdı. Arkadaşı Bayan Tardieu uğrayıp
hatırını sormuş ama annem, gene de, kız kardeşime: Beni
canavarların eline bırakıyorsun! demiş. (Pazar günü çalışan
hemşirelerden tiknisiyordu.) Sonra da Lionel'e takılacak kadar
canlılığını toparlayabilmiş: Kaynananızdan kurtulacağınızı
ummuştunuz, değil mi? Olmayacak işte, buradayız daha.
Öğle yemeğinden sonra bir saat yalnız kalınca gene kaygıya
kapılmış. Heyecanlı bir sesle: Beni yalnız bırakmamalısınız,
dedi bana, Pek halsizim daha. Beni canavarların eline bırakmayın!
-Bir daha bırakmayacağız.
Marthe gitti, annem uykuya daldı, yerinden sıçrayarak
uyandı: Sağ kaba eti acıyordu. Bayan Gontrand durumunu
değiştirdi. Annem yakınmaya devam etti. Bir daha zile uzanacak
oldum: Nafile. Gene Bayan Gontrand gelecektir. O, bilmiyor
bu işi. Annemin ağrıları hiç de kuruntudan doğma değildi;
nedenleri örgenseldi, belirliydi. Bununla birlikte, belli bir
eşiğin altında kaldıkça, Parent ya da Martin hemşirelerin yaptıkları,
bu ağrıları dindiriyordu; Bayan Gontrand aynı şeyleri yaptığı
halde ağrıları azalmıyordu. Ama gene de uykuya daldı. Altı
buçukta, kıvançla haşlama suyu içti, krema yedi. Ansızın
bağırdı sonra, sol kaba eti cayır cayır yanıyordu. Şaşılacak bir
şey değildi bu. İncele incele derisi kalmamış gövdesi, gözeneklerinden
sızınan sidik asidiyle sırılsıklamdı; hemşireler,
ara çarşafını değiştirdikleri zaman parmakları yanıyordu.
Ürküye kapılmıştım; zili çaldım, çaldım; saniyeler ne kadar
da uzundu! Annemin elini elimde tutuyondum, elimi alnına
götürüyordum, bir şeyler söylüyordum. Sana iğne yaparlar
şimdi. Artık canın yanmaz. Bir dakika. Bir dakikacık sabret.
Kasılmış, avaz avaz bağırmamak için kendini güç tutuyor,
inliyordu; Yanıyorum, korkunç bir şey bu, dayanamıyorum.
Dayanamayacağım. Sonra, handiyse hıçkırır gibi, içimi
parçalayan o çocuksu sesiyle: Yarabbim! Nedir bu çektiğim,
dedi. Ne kadar yalnızdı! Ona dokunuyordum, onunla konuşuyordum
ama acısına sokulabilmek olanaksızdı. Yüreği
çılgına dönüyordu, gözleri kayıyordu, -Ölüyor-, diye düşündüm;
Bayılacağım, diye mırıldandı. Neden sonra Bayan
Gontrand bir morfin iğnesi yaptı. Bir şeye yaramadı. Gene zili
çaldım. Yanında kimsenin beklemediği, herhangi birini çağıramayacağı
o sabah bu ağrı böyle, ansızın, başlayabilirdi,
o zaman ne olurdu, diye düşündüm, aklım başımdan gitti:
Bir dakika olsun yanından ayrılmak sözkonusu değildi artık.
Bu kez hemşireler anneme equanil verdiler, ara çarşafını değiştirdiler,
yaralarına, ellerine madensi madensi yansılar veren
bir melhem sürdüler. Yanma geçti; bir çeyrek saat sürmüştü
yalnız: Bitmeyecek ölçüde uzun bir süre... Saatlerce avaz avaz
haykırdı durdu. -Ne manasız şey diyordu annem, ne manasız
şey yarabbim! Evet: Oturup ağlanacak kadar manasız bir şeydi
bu. Artık hekimleri de, kardeşimi de, kendimi de anlayamıyordum. Bu
boşu boşuna işkenceyle geçen anları, hiç, ama hiçbir şey haklı gösteremezdi.
Pazartesi sabahı Poupette'le telefonda görüştük: Ölüm
yakındı. Ödem dağılmıyordu, karın kapanmıyordu. Hekimler,
yatıştırıcı ilaçlarla annemi sersemleştirmekten başka yapılacak
bir şey kalmadığını söylemişlerdi hemşirelere.
Saat ikide, 114 sayılı kapının önünde, kız kardeşimi kendinden
geçmiş halde buldum. Bayan Martin'e: Anneme dünkü
gibi acı çektirmeyin, demişti. Aman Hanımefendi, yalnız
yatalak yaraları için bu kadar iğne yaparsak, büyük ağrılar
geldiği gün morfin etkisiz kalacaktır. Sıkıştırılınca açıklamıştı:
Genellikle, anneminkine benzer hallerde, hasta ürkünç ağrılar
çekerek ölürdü. Acıyın bana. Vurun beni. Doktor P. yalan mı
söylemişti o halde? Bir tabanca edinmek, annemi vurmak;
onu boğmak... Romantik, saçma, boş düşünceler... Ama anmemin
saatler saati avaz avaz haykırdığını oturup işitmek de
aklımın alacağı iş değildi. Gidip P. ile görüşelim. Geliyormuş;
yakaladık onu: Acı çekmeyeceğine söz vermiştiniz. -Acı
çekmeyecek. Ne olursa olsun onu yaşatmak, bir hafta boyunca
ona büyük acılar çektirmek isteniyorsa, yeniden ameliyat
yapılması, kan verilmesi, güçlendirici iğneler vurulması gerekeceğini
belirtti. Evet. N. bile, o sabah Poupette'e: Bir umut
kaldıkça yapılması gereken her şeyi yaptık, demişti. Şimdiden
sonra ölümünü geciktirmeye kalkmak, sadizm olur. Ancak,
bu çekimseme yetmiyordu bize. P'ye sorduk: Morfin büyük
ağrıları önleyebilecek mi? -Gerekli düzeleri vereceğiz ona.
Kesinlikle konuşmuştu; hali güven veriyordu bize. Yatıştık.
Yarasını yeniden tımar etmek için annemin odasına girdi:
uyuyor, dedik kendisine. Geldiğimin farkına bile varmayacak.
Odadan çıktığı zaman annem hala uyuyordu herhalde. Ancak
o gece çekmiş olduğu korkuları hatırlayınca, Poupette'e:
Gözlerini açınca kendini bir daha yapayalnız bulmamalı,
dedim. Kız kardeşim kapıyı açtı; sonra beti benzi atmış, bana
doğru döndü, hıçkıra hıçkıra, kendini oturduğum sıranın
üzerine attı: Karnını gördüm! Ona biraz equanil bulmaya
gittim. Doktor P. bir daha yanımıza geldiğinde, kardeşim ona
da: Karnını gördüm! Korkunç bir şey! dedi. Yok canım, hep
öyle olur, dedi doktor biraz sıkılmış gibi... Poupette: Diri diri
çürüyor, dedi bana; ben de ona başka bir şey sormadım. Oturup
konuştuk. Sonra annemin başucuna oturdum: Hırkanın aklığı
üzerinde ince siyah kaytanın solukla birlikte belli belirsiz
kımıltısı olmasa annemi ölmüş bellerdim. Saat altıya doğru
gözlerini açtı: Saat kaç Allahaşkına? Anlamıyorum. Akşam
mı oldu gene? -Öğleden sonra hep uyudun. Kırk sekiz saat
uyumuşum demek? -Yok canım! Bir gece öncesinin olaylarını
hatırlattım. Camın arkasından uzaklara, karanlığa, neonlu
tabelalara bakıyordu. İncinmiş bir halle, -Anlamıyorum, diye
yineledi.
Hatırını sormaya gelenleri, telefon edenleri saydım.
Umurumda değil, dedi. Kendisini şaşırtan şeyi evirip çeviriyordu
kafasında: Hekimlerin dediğini işittim; onu sersemleştirmeli, diyorlardı.
Bu kez dikkatli davranmakta kusur etmişlerdi işte. Açıkladım: Dün geceki
gibi boşu boşuna niye acı çeksindi? Yatalak yaraları kapanıncaya dek onu bol
bol uyutacaklardı. Evet, dedi; sesinde sitem vardı; evet ama,
günlerimi harcıyor, yitiriyorum.
Bugün yaşamamışım. -Günlerimi harcıyor, yitiriyorum.
Geçen her günün bir değeri vardı onca; Başka hiçbir şeyin,
yerini tutamayacağı bir değer. Ölecekti de. Bilmiyordu bunu:
Ama ben biliyordum. Onun adına ben boyun eğemiyordum
bu olacağa.
Biraz haşlama suyu içti, Poupette'i bekledik: Burada yatmak
yoruyor onu, dedi annem. Yok canım, o nasıl söz? İçini çekti:
Umurumda değil. Bir an düşündükten sonra da ekledi: Beni
tasalandıran, hiçbir şeyin umurumda olmaması. Bir daha
uykuya dalmadan önce, kuşkulu bir halle sordu: Ama insan
böyle sersemleştirilir mi? Protesto muydu bu? Kendisine güven
vermemi dilediğini sanıyorum daha çok: Uyuşukluğu ilaçla
yaratılmıştı, inginlik belirtisi değildi.
Bayan Cournot içeri girdiği zaman annem gözlerini araladı.
Onları yuvalarında sağa sola kaydırdı, bakışını düzeltip uyum
yaptı, dünyayı yeni tanımaya başlayan çocuğunkinden de
dokunaklı bir ağırbaşlılıkla hemşireye dikkatle baktı. Siz
kimsiniz ki? -Bayan Cournot bu. -Niye buradasınız? Bu saatte?
-Gece oldu, dedim gene. Fal taşı gibi açtığı gözleriyle Bayan
Cournot'yu sorguya çekiyordu: Peki ama niye? -Biliyorsunuz
ya; geceleri hep yanınızda oturup bekliyorum: Annem, birazcık
kınar gibi: Ya! dedi. Tuhaf şey! Niye sanki? Gitmeye hazırlandım.
Gidiyor musun? -Gitmem canını sıkar mı? Gene aynı karşılığı verdi:
Umurumda değil. Hiçbir şey umurumda değil.
Hemen kalkıp gitmedim; gündüzcü hemşireler annemin
herhalde sabaha çıkamayacağını söylüyorlardı. Nabız 48'den
100'e atlıyordu. Saat ona doğru duruldu. Poupette yattı; ben
evime döndüm. P'nin bizi aldatmadığına emindim şimdi. Annem
bir iki güne dek, çok çekmeden, göçüp gidiverecekti.
Uyandığında aklı başındaymış. Ağrı duyar duymaz, dindirici
ilaç veriliyordu. Üçte girdim yanına; uyuyordu, başucunda
Chantal bekliyordu; biraz sonra: Zavallı Chantal! dedi bana
dönerek, -O kadar çok işi var, bense vaktini alıyorum. -Ama
o buraya seve seve geliyor. Seni çok sever, bilirsin. Annem
uzun uzun düşündü; şaşırmış, içten üzülmüş bir halle: Ben
kimsecikleri sevip sevmediğimi bilemiyorum artık, dedi.
Gururunu hatırlıyordum: Şen kadınım da onun için seviyorlar
beni. Yavaş yavaş, birçok kimseler ona usandırıcı
gelmeye başlamıştı. Şimdi gönlü büsbütün uyuşmuştu: Yorgunluk,
her şeyini almıştı elinden. Ne var ki, en sevecen
sözlerinin bir teki bile, bu umursamazlık bildirisi kadar dokunmamıştı
bana. Eskiden, kendine belletilmiş resmi davranışlar, alışılagelmiş
çalımlar, gerçek duygularını örtüyor, kapatıyordu. Bu duyguların
sıcaklığını, yokluklarının kendisinde yarattığı soğukluğa vurarak
ölçüyordum.
Uyuyakaldı; soluğu o kadar belirsizdi ki, düşlere daldım:
Sarsıntısızca, bir dursa, bir durabilse... Ama ince siyah kaytan
kalkıyor, iniyordu: Sıçrayış, o kadar kolay olmayacaktı. İstemiş
olduğu üzere, kendisine yoğurt yedirmek için onu beşte
uyandırdım: Kardeşin yememi istiyor: İyi gelirmiş bana. İki
üç kaşık yedi: birtakım yerlerde ölülerin mezarlarına bırakılan
yiyecekleri düşünüyordum. Bir gün önce Catherine'in getirmiş
olduğu gülü koklattım kendisine: Meyrignac'ın son gülüymüş.
Dalgın dalgın bir göz atmakla yetindi. Gene uykuya daldı; kaba
etinde duyduğu yanma ile uyandı bu uykudan. Morfin iğnesi:
Sonuç alınmadı. İki gün öncesi gibi elini elimde tutuyor,
yüreklendirecek şeyler söylüyordum kendisine: Bir dakika.
İğne şimdi etkisini gösterir. Bir dakika sonra tamam. -Çin
işkencesi bu, dedi. Sesi renksizdi, karşı durmaya bile artık
gücü yetmiyordu. Gene zili çaldım, üsteledim: İkinci iğne
vuruldu.
Parent hemşire yatağı düzeltti, yeniden uykuya dalmış
olan, elleri buz gibi annemin durumunu biraz değiştirdi. Oda
hizmetçisi; saat altıda getirdiği akşam yemeğini geri çevirdiğim
için homurdandı: Can çekişmenin, ölümün gündelik olaylardan olduğu
kliniklerin değişmek bilmez göreneği! Saat yedi
buçukta annem: Bak, dedi, Şimdi iyi duyuyorum kendimi.
Gerçekten iyi. Uzun zamandır kendimi bu kadar iyi duymamıştım.
Jeanne'ın büyük kızı geldi, ona biraz haşlama suyu
ile kahveli krema içirip yedirmeme yardım etti. Bunu yapmak
güçtü çünkü öksürüyordu: Solunum darlığının başlangıcıydı
bu. Poupette'le Bayan Cournat gitmemi öğütlediler. Bu gece
herhalde bir şey olmayacaktı, burada kalmamsa annemi
kuşkulandırabilirdi: Onu öptüm; o da, o korkunç gülümseyişiyle:
Seviniyorum; dedi, Beni o kadar iyi gördüğüne!
Belladenal aldıktan sonra, yanında yattım. Uyandım; telefon
çalıyordu: Birkaç dakikası kaldı artık. Marcel arabayla seni
almaya geliyor. Marcel-Lionel'in amca oğlu-beni, hızlı hızlı,
ıssız bir Paris'in içinden geçirdi. Champerret kapısının yakınlarında
ışığı kırmızı kırmızı parlayan bir kahvenin
tezgahında birer kahve yuvarladık. Poupette, kliniğin bahçesinde bizi
karşıladı: Bitti. Yukarı çıktık. Annemin yerinde
yatakta yatan bu ceset o kadar beklendik, ama o kadar akıl
almaz bir şeydi ki... Eli, alnı soğumuştu. Hala oydu bu, değişmeyecek
yokluğuydu, aynı zamanda. Bir gaz bezi çenesini
tutuyor, kıpırtısız yüzünü çerçeveliyordu. Kız kardeşim Blomet
Sokağı'ndaki eve gidip giysiler getirmek istiyordu: Neye sanki?
-Töre öyleymiş. -Biz uymayacağız. Anneme, dışarıda bir yere
yemeğe gidiyormuş gibi, giysiler, ayakkabılar giydirmeyi aklım
almıyordu; kendisinin de böyle bir şey dileyeceğini sanmıyordum;
ölüsünün ne olacağına ilgi duymadığını sık sık
söylemişti.
Bayan Cournot'ya: Uzun geceliklerinden birini
giydirmek yeter, dedim. Masanın gözünden halkayı alarak:
Ya nişan yüzüğü? diye sordu Poupette. Halkayı parmağına
geçirdik. Niye mi? Bu yeryüzünde şu küçük altın halkaya artık
hiç yer yoktu da ondan herhalde.
Poupette'in ayakta duracak hali kalmamıştı. Artık annem
olmayan o ölüye son bir kez baktıktan sonra, kız kardeşimi
hızla aldım, götürdüm. Marcel'le birlikte Döme kahvesinin
barında birer bardak bir şeyler içtik. Poupette anlattı:
Saat dokuzda N. odadan çıkmış, öfkeli bir halle: Bir dikiş
daha atmış. Kendisi için bunca şey yapıldıktan sonra gene böyle
olsun! İnsan inciniyor doğrusu! demiş. Kız kardeşim, şaşkınlık
içinde, arkasında bakakalmış. Elleri-buz gibi olduğu halde
annem sıcaktan yakınıyor, biraz güçlükle solunuyormuş. Bir
iğne yapmışlar, uykuya dalmış. Poupette soyunmuş, yatmış,
eline bir polis romanı alıp okumaya çalışmış. Geceyarısına
doğru annem kıpırdanmaya başlamış. Poupette'le hemşire
yatağına yaklaşmışlar. Gözlerini açmış: Ne yapıyorsunuz
burada? Niye kaygılı gibisiniz? ben çok iyiyim. -Karabasan
görmüş olacaksın, ondan yanına geldik. Çarşaflarını düzeltirken,
Bayan Cournot ayaklarına dokunmuş: Ölümün soğukluğu onları
kaplamışmış bile.
Kız kardeşim, bana haber vermesi gerekip gerekmediğini kestirememiş.
Bu saatte orada bulunmam, aklı tümüyle başında olan annemi ürkütebilirdi.
Gene yatmış. Saat birde annem yeniden kıpırdanmış. Canlı
bir sesle, babamın söylediği eski bir şarkının sözlerini mırıldanmış:
Gidiyorsun, bırakıyorsun bizleri... Poupette: Ne münasebet! Seni
bırakmıyorum, demiş; annem de hafif hafif, anlayışlı bir halle gülümsemiş.
Soluk alması gitgide güçleşiyormuş. Bir iğne daha yapıldıktan sonra, biraz
güç anlaşılır bir sesle: Ölümü... sonraya... bırakmalı..., demiş.
Elimi mi bırakmalı? Annem: Hayır, demiş. Ölümü. Ölüm sözcüğünün
üzerine basa basa. Ulamış sonra: Ölmek istemiyorum. -Ama
iyileştin zaten! Daha sonra dalgınlık içinde birtakım saçma şeyler
söylemiş: Kitabımı ortaya çıkaracak vaktim kalsın isterdim...
Kimi emzirmek istiyorsa onu emzirsin. Kız kardeşim
giyinmiş: Annem bilincini hemen hemen yitirmiş durumdaymış.
Ansızın bağırmış: Boğuluyorum. Ağzı açılmış; et
kalmamış bu yüzde gözleri kocaman, fırlak: Bir kasınmayla
komaya girmiş. Gidip telefon edin, demiş Bayan Cournot.
Poupette beni aramış, ben karşılık vermemişim. Santralcı kız
beni uyandırıncaya dek yarım saat zilimi çalmış durmuş. Bu
ara Poupette, artık bilinçsiz olan annemin yanına dönmüş;
yüreği atıyormuş, yastıklara yaslı, soluk alıyormuş; donuk
gözleri artık hiçbir şey görmüyormuş. Sonra gitmiş: Doktorlar
mum gibi tükenip gidecek demişlerdi: Öyle olmadı, hiç de
öyle olmadı demiş kardeşim, hıçkırıklar içinde. Hemşire:
Aman Hanımefendi, diye karşılık vermiş, -Emin olun pek
zahmetsiz, pek sessiz bir ölüm oldu bu.
:::::::::::::
Ömrü boyunca annem kanserden çok korkmuştu; klinikte
röntgen filmi çekildiği zaman belki de hala korkuyordu.
Ameliyattan sonra ise bir an bile kanser aklına gelmedi. Gün
oldu, yaşına göre pek sert bir sarsıntıya dayanamaz da, ölür
diye korktu. Ama kuşku, aklının köşesinden bile geçmedi:
Karınzarı yangısından ameliyat edilmişti, hastalık ağırdı ama
onacak cinstendi.
Bizi daha çok şaşırtan, bir papazın gelip kendisiyle görüşmesini
hiçbir zaman istemiş olmaması; Simone'u bir daha
göremeyeceğim! diye üzüm üzüm üzüldüğü gün bile!
Marthe'ın getirmiş olduğu dualar kitabını, İsalı haçı, dua
tesbihini çekmecesinden çıkarmadı. Jeanne, bir sabah, -Bugün
pazar, Françoise teyze; kudas ayinine katılmak istemez misiniz?
diye sormuştu. Aman yavrum! Çok yorgunum, dua
edecek halim yok; Tanrı bağışlar beni! diye karşılık vermişti
annem. Bayan Tardieu, Poupette'in yanında, günah çıkaracağı
papazı görmek isteyip istemediğini daha bir üsteleyerek
sormuştu; annemin yüzü sertleşmişti: Çok yorgunum. Konuşmaya son vermek
için de gözlerini yummuştu. Başka bir eski arkadaşının hatır sormaya
gelişinden sonra Jeanne'a demişti ki, -Şu garip Louise de, amma tuhaf
şeyler soruyor: Kliniğe bağlı bir papaz olup olmadığını öğrenmek istedi.
Hani çok umurumdaydı da!..
Bayan de Saint-Ange bizi canımızdan bezdiriyordu: Madem
kaygıları var, dinin avuncunu istemesi gerekir. -Ama istemiyor.
-Bana da, başka arkadaşlarına da söz verdirmişti, din kurallarına
uygun biçimde ölmesine yardım edelim diye. -Şu anda,
istediği, iyileşmesine yardım edilmesi. Bizi kınıyorlardı.
Anneme son dinsel hizmetlerin uygulanmasını, muhakkak
ki, engelliyor değildik, ama bunları kendisine zorla kabul
ettermiye de kalkmıyorduk. Kendisine uyarmada bulunmamız
gerekecekti: Kansersin. Öleceksin. Eminim, kendilerini
annemle baş başa bıraksaydık, birtakım kaba sofu kadınlar,
onu da yaparlardı. (Onların yerinde olsaydım, annemin
yüzyıllarca Arafta kalmasına yol açacak bir başkaldırma
günahına girmesinden korkardım.) Annem bunlarla baş başa
kalmayı zaten istemiyordu. Yatağının çevresinde genç gülümseyişler
görmek dileğindeydi: Benim gibi yaşlı kadınları,
dinlenmeevine çekildiğim zaman bol bol göreceğim nasıl olsa,
diyordu yeğen kızlarına.
Jeanne'la, Marthe'la birlikte olduğu
zaman, dindar ama anlayışlı, yalanlarımızı da yerinde bulan
iki üç arkadaşı geldiği zaman, güvenlik içinde duyuyordu
kendini. Öbürlerine güvenmiyor, içlerinden birkaçının sözünü
ettiği zaman sesinde hınç seziliyordu: Şaşırtıcı bir içgüdüyle,
hangi kimselerin varlığının, iç dirliğini bozabileceğini biliyordu
sanki: Şu dernekteki hanımları görmeye gitmeyeceğim bir
daha. Oraya bir daha ayak basmayacağım.
Bir takım kimseler şöyle düşüneceklerdir: Acının, ölümün
karşısında yenildiğine göre, inanı ancak yüzeydeydi, sözde
kalıyordu. Ben, inan nedir bilmiyorum. Ama din, annemin
yaşayışının ekseniydi, tözüydü: Çekmecelerinde bulunan
kağıtlar, bunun böyle olduğunu gerçekledi. Duanın, mekanik
bir mırıltıdan başka bir şey olduğuna inanmasaydı, tesbihini
çekmek, onu, bulmaca çözmekten daha çok yormazdı. Çekimsemesi,
tersine, Tanrıya yakarmayı, dikkati, düşünceyi,
belli bir tin durumunu gerektiren bir iş diye gördüğüne
inandırıyor beni. Tanrıya ne söylemesi gerekeceğini biliyordu:
Tanrım, iyileştir beni; ama sen ne yazmışsan o olsun: Ölmeyi
kabul ediyorum. Kabul etmiyordu oysa. Yalanın artık hükmü
kalmadığı şu sırada, içinden gelmeyen herhangi bir söz söylemek
istemiyordu. Bununla birlikte başkaldırmak hakkını
da tanımıyordu kendine. Susuyordu: Tanrı iyidir.
Bayan Vauthier, ürkmüş, şaşkın anlamıyorum, demişti bana.
Anneniz ki, o kadar inanı sağlam, o kadar dini bütün....
Ölümden öylesine korkuyor ki! Ermişlerin de, sırasında, çığlık
ata ata, çarpına kasıla öldüklerini bilmiyor muydu? Zaten
annem ne Tanrıdan korkuyordu, ne şeytandan. Yeryüzünden
ayrılmaktan korkuyordu yalnız. Ninem, göçtüğünün farkındaydı.
Sevinmiş gibi bir halle: Son olarak rafadan yumurtamı yiyeyim, sonra
da gidip Gustave'ı bulayım, demişti.
Yaşamaya büyük şevkle sarılmamıştı hiç; seksen dört yaşında,
üzgün üzgün, bitkiler gibi, davranışsız, yaşayıp gidiyordu:
Ölmek onu tedirgin etmiyordu. Babamın gösterdiği yürek
pekliği daha az olmamıştı: -Annene söyle, papaz getirtmesin.
Oyun oynamak istemiyorum, demişti bana. Sonra, kılgın
birtakım konulardaki isteklerini anlatmıştı. Ninem cennete
göçmeyi ne kadar dinginlikle kabul etmişse, babam da, yıkılmış,
hırçınlaşmış haliyle yokluğa göçmeyi o kadar dinginlikle kabul ediyordu.
Annem yaşamayı, benim sevdiğim ölçüde seviyordu; ölüm karşısında da, benim
gibi, başkaldırıyordu. O can çekişedururken, yeni çıkan kitabımı açımlayan
birçok mektup almıştım: Birtakım sofu kimseler, zehir gibi
bir acıma gösterisi içinde, -İnanınızı yitirmemiş olsaydınız,
ölüm sizi bu kadar korkutmazdı, diye yazıyorlardı. İyi dilekli
okurlar, beni sözleriyle yürekleridiriyor, -Yok olmak önemli
değil: Ardınızda yapıtınız kalacaktır, diyorlardı.
Hepsine içimden şu karşılığı veriyordum: Aldanıyorsunuz. Din, anneme
ne verebilirdi ki? Ölümümden sonra başarı kazanmak
umudu bana ne verebilirdi ki? Yaşamaya sıkı sıkı sarılmışsanız,
sizce ister gökyüzünde, ister yeryüzünde olsun, ölümsüzlük
ölümün acısını size unutturamaz, sizi avutamaz.
:::::::::::::
Annemin hekimi, daha ilk belirtilerinden kanseri tanılamış
olsaydı ne olurdu? Işınlarla bu kansere karşı savaşılır, annem
de iki üç yıl daha yaşardı herhalde. Ama hastalığının ne olduğunu
bilecek, hiç değilse, sezecek, ömrünün sonunu boğucu
sıkıntılar içinde geçirecekti. Bizim yandığımız, hekimin yaptığı
yanlışlığın, bizi aldatmış olması; yoksa annemi mutluluğa
eriştirmek başlıca tasamız haline gelirdi. Jeanne'la Poupette'in
o yaz karşılaştıkları güçlüklere hiç önem verilmezdi. Ben
annemi daha sık görür, kendisine yeni yeni eğlenceler yaratmaya çalışırdım.
Doktorların kendisini canlandırmalarına, ameliyat etmelerine
de yerinmeli mi, yerinmemeli mi? Bir gün bile kaçırmak,
yitirmek istemeyen annem, böylece otuz gün kazanmış oldu; bu otuz gün
kendisine sevinçler de getirdi, kaygılar, acılar da.
Zaman zaman karşısına dikildiğini sandığım tehlikeden, o
korkunç acıları çekmekten, yakasını kurtardığına göre, onun
adına bu konuda bir karara varamam. Kız kardeşim için,
annemi daha ilk gördüğü gün yitirmesi, kendisini pek güç
toparlayabileceği bir sarsıntı olurdu. Ya ben? Annem o gün
ölmüş olsaydı, arkasından gelen dört haftanın getirdiği imgeleri,
karabasanları, üzüntüleri bilmeyecektim. Ancak o gün
ölmesi karşısında nasıl bir sarsıntı geçirirdim, ölçemem,
kestiremem; üzüntüm hiç de ummadığım bir biçimde patlak
verdi çünkü. Bu ertelenişten kesinlikle şu kazancı sağladık:
Pişmanlık acısı duymaktan kurdulduk; hemen hemen kurtulduk,
hiç değilse... Sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ
kalmak suçunun kefaretini yüreğimize işleyen yeğin bir
pişmanlıkla öderiz.
Ölümü, bu kişinin ne kadar eşsiz benzersiz
olduğunu açıkça anlatır bize; varlığının, bir zamanlar, bütünüyle
var kıldığı, yokluğunun, kendi bakımından ortadan
kaldırdığı dünya kadar uçsuz bucaksız hale gelir bu ölü; yaşamamızda
daha çok yer tutması, gide gide yaşamamızın
tümünü kaplaması gerekirdi gibi gelir bize. Kendimizi sıyırırız
sonra bu sersemleyişten: O da, öbürleri arasında, öbürleri gibi
bir bireydi, o kadar, diyoruz. Ancak, kimsecikler için elimizden
geleni -hiçbir zaman- yapmadığımızdan, (kendi elimizle
çizdiğimiz, tartışılabilecek sınırlar içerisinde bile elimizden
geleni yapmadığımızdan,) kendimize, gene de, bol bol sitem
edecek sebepler buluruz. Şu son yıllarda, annemin karşısında,
özellikle savsaklamalardan, yapılması gerekeni geri bırakmaktan,
çekimsemelerden suçluyduk. Kendisine adadığımız
bu günler, gecelerle; orada bulunuşumuzun ona verdiği erinçle;
korkuya, acıya karşı kazanılan utkularla; bu suçlarımızı bağışlattık
gibi geldi bize. Direngen uyanıklığımız olmasaydı,
çok daha fazla acı çekerdi annem.
Çünkü, başka ölümlerle karşılaştırılınca, ölümü gerçekten
zahmetsiz, sessiz oldu. Beni canavarların eline bırakmayın.
Kimseciklere böyle bir çağrımda bulunamayacak olanları
düşünüyordum: Kendini savunmasız kalmış duymak, yazgısız,
tamamıyla, aldırışsız hekimlere aşırı ölçüde çalıştırılan, yorgun,
bezgin hemşirelerin elinde olmak, ne korkunç şey! Yılgıya
kapıldıkları zaman alınlarına kimse elini koymayacak; ağrılarla
kıvranmaya başlar başlamaz yatıştırıcı ilaçlar verilmeyecek;
yokluğun sessizliğini dolduracak yalan dolu gevezelikler
yapılmayacak. Yirmi dört saat içinde kırk yıl birden yaşlanmış... Bu
cümle de uzun süre aklımdan çıkmamıştı. Bugün, hala, korkunç can çekişmeler
oluyor.
Niye? Sonra şu da var: Koğuşlarda, son saati yaklaştığı zaman, ölümcül
hastanın yatağını bir paravanayla çevrelerler; ertesi gün boş duran başka
yatakların çevresinde de bu paravanayı görmüştür hasta: Ne
olacağını bilir. Annemi, kimsenin gözünü dikerek bakamadığı
bu kara güneş karşısında, gözleri kamaşmış, saatlerce yatar
halde getiriyordum gözümün önüne: Fal taşı gibi açılmış,
bebekleri irileşmiş gözlerindeki büyük korkuyu imgeliyordum... Annemin
ölümü gerçekten zahmetsiz, sessiz oldu; herkese nasip olmaz böyle ölüm.
:::::::::::::
Poupette o gece bende kaldı. Sabahın onunda kliniğe gittik
gene: Otellerde olduğu gibi, odanın öğleden önce boşaltılması
gerekiyordu. Bir kez daha merdivenden çıktık, iki kapıdan
geçtik: Yatak boştu. Duvar, pencere, lambalar, eşyalar, her şey
yerli yerindeydi; çarşaf apak, dümdüz duruyordu. Bir şeyin
olacağını kestirmek başka, olduğunu görmek, bilme başka:
Bu tokmağın başımıza ineceğini hiç bilmeseydik, ancak bu
kadar sarsılabilirdik. Gömme dolaptan bavulları çıkardık,
kitapları, çamaşırları, ufak tefek tuvalet eşyasını, kağıtları,
içlerine yığdık: Yalanların yozlaştırdığı altı haftalık bir içli
dışlılıktan artakalanlar... Kırmızı sabahlığı orada bıraktık.
Bahçeden geçtik: Dibinde bir yerlerde, yeşilliğin içinde gizli,
bir morg vardı; içinde de, çenesi bağlı, annemin cesedi. Hem
kendi istediği için, hem de öyle rast geldiği için, en sert sarsıntıları
geçirmiş olan Poupette o kadar bitkindi ki, cesedi bir
daha görmesini öneremedim.
Kendim de, onu görmek istediğime pek emin değildim.
Bavulları, Blomet Sokağındaki eve, kapıcıya bıraktık. Cenaze
kaldırma işleriyle uğraşan bir yer ilişti gözümüze: Ha buna
kaldırtmışız, ha başkasına. Karalar giymiş iki bay, ne istediğimizi
sordu. Türlü tabut örneklerinin fotoğraflarını gösterdi
bize: Şu tabut daha güzel. Poupette hıçkırıkla karışık bir gülme
tutturdu: Daha güzel ha! Şu kutu! Bu kutuya konmak istemiyordu!
Annemin iki gün sonra, cuma günü gömüleceği kararlaştırıldı. Çiçek
istiyor muyduk? Evet, dedik, niye öyle dediğimizi bilmeden: Ne haç, ne
çelenk; yalnız koca bir demet çiçek. Tamam: Her şeyi onlar yapacaktı.
Öğleden sonra bavulları annemin dairesine çıkardık; Bayan Leblon evin
biçimini değiştirmişti; daha temiz, daha iç açıcıydı şimdi, güç tanıdık
evi: Daha iyiydi öyle olması. Hırka ile geceliklerin bulunduğu
bavulu bir dolaba tıkıştırdık, kitapları bir yere sıraladık, kolonyayı,
şekerleri, tuvalet eşyasını, döktük, attık; gerisini de
evime götürdük. Gece uyku tutmadı beni. Yanından son ayrılışımda,
-Seviniyorum beni öyle iyi gördüğüne, dediği için, gittiğime yerinmiyordum.
Ama cesedinin yanında biraz aşırı bir evecenlikle çıkıp uzaklaştığım için
suçlu buluyordum kendimi.
O da, kız kardeşim de: Ceset, hiç birşey değildir artık,
diyorlardı. Bununla birlikte, annemin etiydi bu, annemin
kemikleriydi, daha bir süre için de, annemin yüzüydü. Babamın,
benim için artık bir nesne oluverdiği ana dek, yanında
kalmıştım; var olma halinden hiçliğe geçişi, ağır ağır sindirmiştim
içime. Oysa, sarılıp öptükten aşağı yukarı hemen sonra
yanından ayrıldığım için, morgun soğuğunda yapayalnız yatan,
hala, annemmiş gibi geliyordu bana. Tabuda ertesi günü,
öğleden sonra konacaktı: Ben de bulunacak mıydım orada?
Hesabı görmek için saat dörde doğru kliniğe gittim. Anneme
mektuplar, bir kese dolusu da yemiş ezmesi gelmişti. Yukarı
çıkıp hemşirelere Allahaısmarladık dedim. Martin ile Parent
hemşireleri, o gencecik kızları fıkırdıyor buldum geçenekte.
Boğazım düğüm düğümdü, iki lafı güç çıkarabildim. 114 sayılı
odanın kapısı önünden geçtim; Ziyaretçi Kabul Edilmez yaftasını
indirmişlerdi.
Bahçede bir ara duraksadım: Yüreğim
elvermedi; hem neye yarardı? Gittim. Cardin'in camlığı ile,
güzel sabahlıkları gene gördüm. Bir daha, diyordum kendi
kendime, bir daha giriş aralığında oturmayacak, beyaz almacı
kaldırmayacak, bu yoldan geçmeyeceğim; annem iyileşmiş
olsaydı bu alışkanlıklardan sevine sevine vazgeçerdim; ama
içimde, şimdi, bir özlem kalıyordu, çünkü bu alışkanlıkları,
annemi yitirdiğim için yitiriyordum.
Yakınlarına birkaç anmalık dağıtmak istiyorduk. Bitmemiş
bir örgü, yün yumakları ile dolu hasır iş torbasının, kurutma
kağıtlı yazı altlığının, makasının, yüksüğünün önünde bir şey
geldi, boğazımıza tıkandı. Nesnelerin gücü, bilinen şeydir:
Yaşayış bunlarda donuverir, katılaşıverir; hiç erişmediği ölçüde
bir gerçeklik niteliği kazanır. Hepsi masamın üzerine dağılmış
yatıyordu, öksüz, gereksiz; gözden düşmüş, atılmış şeyler
olacaklar, ya da başka bir kimlik edineceklerdi: Françoise
teyzemden kalma bir kutu bu... Saatini Marthe'a verecektik.
Siyah kaytanı çözerken Poupette ağlamaya başladı. Saçma
bir şey bu; fetiş meraklısı değilim ya, bu kurdeleyi atamıyorum.
-Sakla. Ölümü dirimle bir araya getirmeye, ussal olmayan bir
şey karşısında usçulca davranmaya yeltenmek boş şey: Varsın,
herkes, duygularının karışıklığı içinde bildiği gibi sıyrılsın
işin içinden.
Son isteklerin hepsini, daha daha, insanın hiçbir
son isteği olmamasını, anlıyorum; insan, isterse ölüsünün
kemiklerini bağrına bastırsın, isterse sevdiğinin cesedini
ölülerin ayrımsız gömüldüğü çukura bırakıversin. Kız kardeşim
annemi giydirmekte ya da nişan yüzüğünü saklamakta bekinmiş olsaydı, kendi
tepkilerim ölçüsünde, bu tepkiyi de doğru bulur, kabul ederdim. Cenaze alayı
konusunda herhangi bir sorunla karşılaşmamıştık. Annemin isteklerini
bildiğimizi sanıyorduk, bu isteklere uymuştuk.
Zaten, ölüm kadar ürkünç güçlükler dikiliyordu karşımıza.
Pere-Lachaise mezarlığında, büyük dedemizin kızkardeşi,
Mignot adında bir hanımın yüz otuz yıl önce satın aldığı bir
yerimiz vardı. Bu kadın, dedem, karısı, kardeşi,. Gaston amcam,
babam, hep oraya gömülmüşlerdi. Yer kalmamıştı artık. Bu
gibi durumlarda, ölüyü geçici olarak başka bir mezara gömerler;
kendisinden önce gömülmüş kimselerin kemikleri bir tek
tabuda yerleştirildikten sonra aile mezarına alırlar. Ancak,
mezarlık toprağının değeri pek yüksek olduğu için yönetmenlik, sürekli
olarak verilmiş yerleri geri almaya çalışmaktadır: O yerin sahibinden otuz
yılda bir, haklarını kesinlemesini istemektedir. Bu süre geçmişti. Bu
hakları yitirebileceğimiz, bize, gerekli süre içerisinde bildirilmemişti;
dolayısıyla hakkımız elimizden alınamıyordu: Meğer ki Mignot
ailesinden biri meydana çıka da bu yerde hak ileri süre...
Bir noter, bu konuyu sağlama bağlayıncaya dek annemin cesedi
bir depoda saklanacaktı.
Ertesi günkü törenden fena korkuyorduk. Yatıştırıcı ilaçlar
aldık, saat yediye dek uyuduk, çay içtik, bir şeyler yedik, gene
yatıştırıcı haplar aldık. Sekizden az önce, kara bir yük arabası
ıssız sokakta durdu: Gün ağarmadan önce kliniğe gitmiş, gizli
bir kapıdan çıkanları cesedi almıştı. Sabahın soğuk sisi içinden
geçerek arabaya bindik, oturduk; Poupette, şoförle Bay Durand'lardan
birinin arasında; bense, dipte, maden bir sandığa
benzeyen bir nesnenin yanında: Kız kardeşim, Orada mı? diye
sordu. Evet. Kısa bir hıçkırıktan sonra bana döndü, -Beni avutan
tek şey, dedi, -Bunun benim de başıma gelecek olması... Öyle
olmasaydı zaten, büyük haksızlık olurdu! Evet. Bizim için
yapılacak toprağa verme töreninin genel provasına katılıyorduk
böyle. Ne var ki, işin kötü yanı şu: Herkesin başından geçmiş
geçecek bu serüveni, kişi tek başına yaşar. Annemin nekahetten
ayırt edemediği can çekişmesi sırasında yanından ayrılmamıştık
ya, ondan kesinlikle ayrı bir yerlerde durmuştuk.
Paris'in içinden geçerken, hiçbir şey düşünmemeye çalışarak,
sokaklara, adamlara bakıyordum. Mezarlığın kapısında bekleyen arabalar
vardı: Aile üyeleri. Ardımızdan küçük kiliseye dek geldiler. Herkes
arabasından indi. Mortocular tabudu indirirken Poupette'i, yüzü ağlamaktan
kızarmış teyzemin yanına sürükledim. Alay düzenine girdik; kilise tıklım
tıklımdı. Katafalkın üzerinde çiçek yoktu, cenaze şirketinin adamları
arabada unutmuşlardı onları: Önemi yoktu bunun.
Ayin kaftanının altına pantolon giymiş genç bir papaz, ayini
bitirdi, tuhaf bir üzünç taşıyan kısa bir konuşma yaptı; Tanrı
çok uzakta, dedi. İçinizde inanı en sağlam olanlar için bile,
kimi gün Tanrı o kadar uzaktadır ki, yokmuş gibi görünür.
İnsan tanrının savsayıcı olduğunu bile söyleyebilir. Ama bize
oğlunu gönderdi o... Kudas ayini için iki dua iskemlesi kondu
ortaya. Hemen hemen herkes ayine katıldı. Papaz biraz daha
konuştu. Her Françoise de Beauvoir, deyişinde, ikimizin de
boğazımıza bir şey gelip tıkanıyordu, bu sözler annemi diriltiyor,
-çocukluğundan evliliğine, dulluğuna, tabuduna dek
uzanan- ömrünün toplamını çıkarıyordu; Françoise de Beauvoir: Bu
silik kadın, yaşarken adı o kadar seyrek söylenmiş
olan kadın, bir önemli kişi oluveriyordu.
Herkes önümüzden geçip başsağlığı diledi; kadınlardan
birkaçı ağlıyordu. Mortocular tabudu kiliseden çıkardıkları
sırada biz hala el sıkmaktaydık; bu kez Poupette tabudu gördü,
omuzuma yıkıldı: Onu bu kutuya sokmayacaklarına söz
vermiştim! Annemin öbür yakarışını, -Bırakma beni, o deliğe
düşmeyeyim deyişini anılamak zorunda kalmadı, bereket
versin. Bay Durand'lardan biri, yardımcılara, dağılabileceklerini
bildirdi. Cenaze arabası tek başına yola çıktı, nereye gittiğini
bile bilmiyorum.
Klinikten alıp getirdiğim kurutma kağıtlı bir altlıkta, ensiz
bir kağıdın üzerine annemin, yirmi yaşındaki kadar dik, kesin
bir yazıyla yazmış olduğu iki satır buldum: Pek yalın bir törenle
gömülmek isterim. Ne çiçek, ne çelenk. Yalnız bol bol dua.
Tamamdı işte! Vasiyetini yerine getirmiştik; çiçekler unutulmuş
olduğu için daha bile uymuştuk ısmarladığına.
:::::::::::::
Annemin ölümü niye beni bu kadar derinden sarstı? Evden
çıktığım günden bu yana, ancak birkaç kez, gönül atılışları
uyandırmıştı bende. Babamı yitirdiği zaman duyduğu
üzüntünün yeğinliği, özentisizliği, heyecanlandırmıştı beni;
bir de, o sırada, benim için duyduğu kaygı içime dokunmuştu:
Kendi üzüntüsünü arttırmamak için gözyaşlarımı tuttuğumu
düşünerek bana: Sen kendini üzme, sıkma, diyordu. Bir yıl
sonra, annesinin can çekişmesi, acısını tazeleyerek, kocasınınkini
anılatmıştı: Cenaze günü, sinir bozukluğundan ötürü
yatağından çıkamamıştı: Geceyi yanı başında geçirmiştim;
içinde doğduğum, babamın öldüğü bu evlilik döşeğine
duyduğum iğrentiyi unutarak, annemin uyuyuşuna bakmıştım; elli beş
yaşında, gözleri kapalı, yüzü dinginleşmiş
haliyle, hala güzeldi, zorlu heyecanlarının iradesinden baskın
çıkışına hayranlık duyuyordum. Genellikle, onu düşündüğümde,
aldırışsızlık duyardım içimde.
Bununla birlikte uykularımda -babamın ancak pek seyrek, o da, beni
etkilemeyecek biçimde, düşüme girmesine karşılık- sık sık en önemli yeri
tutardı: Sartre'la karışıp aynı insan haline gelirdi; birlikte mutlu
olurduk. Sonra da düşüm karabasana dönüşürdü: Niye yeniden
onunla birlikte oturuyordum? Boyunduruğu altına nasıl
girmiştim yeniden? Eski ilişkimiz, çifte yüzüyle, hem sevilen
hem tiksinilen bir bağımlılık haliyle, içimde yaşamasını
sürdürüyordu demek. Annemin geçirdiği kaza, hastalığı,
ölümü, şimdilerde ilişkilerimizi düzenleyen göreneği altüst
edince, bu eski ilişki bütün gücüyle dirildi. Bu dünyadan göçüp
gidenlerin ardından zaman yok olur; ayrıca, yaşım ilerlediği
ölçüde geçmişim de, bözülüp küçülüyor. On yaşlarımın sevgili
anneciğim'i, yeni yetmeliğimi baskısı altında ezen, düşmanca
davranan kadından ayırt edilecek gibi değil artık; yaşlı annemin
ardından ağladığım zaman, bunların her ikisine de ağlamış
oldum.
Artık sineye çektiğimi sandığım başarısızlığımızın
üzüntüsü yeniden geldi, yüreğime yerleşti. Aynı yıllardan kalma
resimlerimize bakıyorum. Ben on sekiz yaşındayım, o kırkına
merdiven dayamış. Bugün, neredeyse, onun anası, üzgün
bakışlı bu genç kızın da ninesi olabilirdim. İkisine de acıyorum;
kendime, o kadar genç olduğum, dünyayı anlamadığım için;
ona da, geleceği kapanmış, hiçbir zaman hiçbir şey anlamamış
olduğu için... Ne var ki, hiçbirine herhangi bir öğüt vermeye
kalkışmazdım. Annemin, -beni mutsuz kılmasına kendisini
mahkum eden, ona da bu yüzden acı çektiren, -çocukluk
mutsuzluklarını yok etmek elimden gelmezdi. Annem, ömrümün birçok yılını
ağıladı; ama ben de, -isteyerek olmasa
da, -ona bir o kadarını ettim. Ruhumun öbür dünyadaki
esenliğini düşünerek kaygılara kapılmıştı. Bu dünyadaysa,
başarılarımdan sevin duyuyor ama çevresindeki insanların
davranışlarımı rezalet diye ayıplaması, kınaması, onu fena
halde üzüyordu. Amca çocuklarımızdan birinin Simone,
ailesinin yüzkarası, dediğini işitmek hoşuna gidecek şey
değildi.
Hastalığı sırasında annemde meydana gelen değişiklikler,
pişmanlığımı büsbütün artırdı. Daha önce de söyledim: Sağlam,
ateşli bir yaradılışı olduğu halde, birçok şeyden el çekmesi
kendisini yolundan sapıtmış, tedirgin edici bir kişi yapmıştı.
Yatağa düşünce, kendi yaşayışından başka bir şey düşünmemeye
karar vermiş, gene de, başkaları için kaygı duymaktan
geri durmamıştı: İç çatışmalarından bir uyum doğmuş çıkmıştı.
Babam, kendi toplumsal kişiliğine tamamıyla uyuyordu:
Konuştuğu zaman, aynı seste, hem kendi ağzı söylüyordu,
hem de sınıfının ağzı... Son sözleri -Sen erkenden hayatını
kazandın: Kızkardeşin bana pahalıya mal oldu -insanı ağlamaktan
vazgeçirecek sözlerdi. Annemse, tinselci bir öğretiye
kulaklarına dek batmıştı; ama hayvanlarınkine benzer bir
tutkuyla yaşamaya sarılmıştı; yürek pekliğinin kaynağı buydu;
gövdesinin ağırlığını duyduğu, kavradığı zaman da onu hakikate
yaklaştıran buydu. İçinde, candan, çekici ne varsa, örtüp
gizleyen basmakalıplıklardan kendini kurtardı. O zaman,
kıskançlığın sık sık biçmini bozmuş olduğu, açağa vurmakta,
anlatmakta bu kadar beceriksizlik gösterdiği bir sevecenliğin
sıcaklığını duydum. Kağıtlarının arasında buna tanıklık edecek
pek dokunaklı belgeler buldum.
Benim günün birinde Tanrı yoluna, inana yeniden döneceğim
inancasını veren, -birini bir cizvitin yazdığı, öbürünü bir
arkadaşının yolladığı- iki mektubu, bir yana ayırmıştı.
Chanıson'dan bir parçayı kendi elceğiziyle kopya etmişti;
parçanın özü şuydu: -Yirmi yaşlarındayken bana Nietszche'den,
Gide'den, erkinlikten söz açacak etkili, kandırıcı bir ağabey karşıma
çıkmış olsaydı, baba ocağıyla ilişkimi keserdim. Bu dosyayı, gazeteden
kesilmiş bir yazı bütünlüyordu: Jean-Paul Sartre bir ruh kurtardı. Bu
yazıda Remy Roure -aslı faslı olmayan- şu öyküyü anlatıyor: Stalag 12 D'de,
Bariona'nın oynanmasından sonra, tanrı tanımaz bir hekim dine dönmüştü...
Annemin bu yazılardan ne beklediğini çok iyi biliyorum: Benim için
duyduğu kaygıyı dağıtmalarını, kendisine güven vermelerini bekliyordu; ne
var ki, ruhumun esenliği baş kaygısı olmasaydı, bu güveni,
bu avuntuyu da gereksemezdi. Elbette cennete gitmek isterim,
diye yazmıştı genç bir rahibeye, ama yalnız gitmek, kızlarım
yanımda olmaksızın gitmek istemiyorum.
Aşkın, dostluğun, arkadaşlığın, pek seyrek de olsa, ölümün
yalnızlığını yendiği görülür; görünüşe karşın, annemin elini
elimde tuttuğum zamanlar bile, onunla birlikte değildim: Yalan
söylüyordum ona. Kendisine hep yalanlar yutturulmuş olduğu
için, bu en büyük, en son aldatmaca, yutturmaca, bana tiksinç
görünüyordu. Kendisine kıyan yazgısının yardakçısı oluyordum. Bununla
birlikte, gövdemin her hücresi, ölümü istemeyişinde, ölüme karşı
başkaldırışında ondan yana çıkıyor, onu destekliyordu: Uğradığı bozgunun
beni yere vurmasının bir nedeni de bu.
Can verdiği zaman yanında bulunmadığım
halde -buna karşılık, can çekişen bir insanın son anlarını, üç
kez, yanı başında durarak gördüğüm, yaşadığım halde- sırıtkanlığı,
alaycılığıyla, ölüm danslarının Ölümünü, akşam oturmalarında anlatılan
masalların elinde tırpanı kapıyı vuran Ölümünü, başka bir yerlerden
gelen yabancı, insanlıktan uzak, kıyıcı Ölümü, asıl annemin başucunda
gördüm: Bu Ölümün yüzü, annemin yüzüydü, kocaman bir bilmezlik gülümseyişiyle,
dişleri sırıtan.
Ölecek yaşa geldi artık. Çok kocamış kimselerin üzüncü,
sürgünlüğü... Çoğu, bu yaşın kendileri için de gelip çattığını
düşünmez. Ben de, annemden söz ederken bile, bu beylik
lakırdıyı ettim. Yetmişi aşmış bir ananın, bir atanın, ağanların
arkasından içtenlikle ağlanabileceğini aklım kesmiyordu.
Annesini yitirdiği için bitkin, beli bükük, elli yaşında bir kadına
rastladığım zaman, sinir hastası bir kişi diye bakardım ona:
Hepimiz ölümlüyüz çünkü; insan seksen yaşına gelmişse,
ölecek yaşa artık gelmiş demektir, diyordum.
Öyle değilmiş. İnsan doğduğu için, yaşamış olduğu için,
yaşlandığı, kocadığı için ölmüyor. Bir şeylerden ölüyor. Annemin
yaşının gereği, ister istemez yakında yok olacağını
bilmek, beklenmedik olayın -sarkom olmasının- ürkünçlüğünü
hiç de azaltmadı. Kanser, atardamar tıkanması, akciğere kan
akını... Bir motorun göğün orta yerinde duruvermesi kadar
kaba, beklenmedik şeyler... Annem, yatalak, ölümsek haliyle,
her anın paha biçilmez değerini kesinlerken, insana iyimserlik
aşılıyordu; ama, sonunda bir işe yaramayan, yaşamaya dört
elle sarılışı da, gündelik orta malı yaşayışın güven verici
perdesini boydan boya yırtıyordu. Doğal ölüm diye bir şey
yoktur: İnsanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma
konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de
hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz. Bütün insanlar ölümlüdür:
Ama her insan için, ölümü, bir çaparızdır; ölümünün
geleceğini bilse bile, ona boyun eğse bile, insan için, bu ölüm,
olağana aykırı bir yamanlık taşır.
SON
:::::::::::::::::