Dördüncü Bölüm I Raskolnikov bir kez daha, "yoksa hâlâ düşmü görüyorum?" diye düşündü. Karşısında duran beklenmeyen konuğa güvensizlikle, kuşkuyla baktı. Sonunda şaşkınlık içinde: "Svidrigaylov!? Ama bu... Çok saçma! Olacak şey değil!" diye söylendi. Onun bu şaşkınlığı konuğu hiç de şaşırtmışa benzemiyordu: "Size uğramamın iki nedeni var: İlki, sizinle tanışmak istemem. Nicedir son derece ilginç şeyler duyuyorum hakkınızda. İkincisi, doğrudan doğruya kız kardeşiniz Avdotya Romanov-na'nın çıkarlarının sözkonusu olduğu bir girişimde benden yardımınızı esirgemeyeceğinizi umuyorum. Hakkımdaki düşüncelerinden dolayı kız kardeşiniz birinin tavsiyesi olmadan bana kapısından içeri adım bile attırmaz. Ama siz yardım ederseniz, öyle sanıyorum ki..." Raskolnikov onun sözünü keserek: "Yanılıyorsunuz", dedi. "İzninizle sorabilir miyim: onlar daha dün geldiler, değil mi?" Raskolnikov karşılık vermedi. "Dün geldiler, biliyorum. Ben de önceki gün geldim zaten. Bakın Radion Romanoviç, kendimi temize çıkarmaya çalışacak değilim, ama açıklamama izin verin: boş inançları bir yana bırakarak sağduyu ile düşünecek olursak, bütün bu olup bitenlerde benim yönümden özellikle suç sayılabilecek bir şey var mı?" Raskolnikov konuşmadan ona bakmaya devam ediyordu. "Yani benim suçum, kendi evimde korunmasız bir kızı sıkıştırmam ve onu "tiksinç önerilerimle aşağılamam" dir, öyle değil mi? (Herkesten önce kendim itiraf ediyorum bunu!). Yalnız, kabul ediniz ki, ben de bir insanım... et nihil humanum*... Kısacası, Et nihil humanum! (Aslında da Latince) :Ve açması bir insan! 341 ben de âşık olur, sevebilirim (ne yaparsınız, böylesi şeyler bizim irademizle olmuyor). Bu durumda da her şeyin açıklaması son derece doğallık kazanıyor. Burada bütün sorun şu: ben bir canavar mıyım, yoksa bir kurban mı? Kurbansam, nasıl bir kurban? Düşünün: ben sevdiğim kıza benimle birlikte Amerika'ya ya da İsviçre'ye kaçmasını önerirken, belki de ona karşı sonsuz bir saygı besliyorum içimde. Yalnızca bu da değil: her ikimiz için mutlu bir gelecek kurmayı düşünüyorum. İnsan aklı, algılaması, •tutkuların tutsağı oluyor çoğu kez. Ben belki de ondan çok kendime kıydım..." Raskolînkov onun sözünü tiksintiyle keserek: "Hayır", dedi, "hiç de dediğiniz gibi değil! Siz ister haklı olun, ister haksız, ben sizden tiksiniyorum! Sizi tanımak, bilmek istemiyorum. Kovuyorum sizi! Defolun!" Svidrigaylov birden bir kahkaha attı: "Pes doğrusu! Sizi kandırmak olacak şey değil! Kurnazlık edeyim dedim, ama hayır, siz sorunun en canalıcı noktasına parmak bastınız!" "Ama siz su anda bile kurnazlık ediyorsunuz..." Svidrigaylov çıngıraklı bir kahkaha daha atarak: "Ne olmuş sanki? Ne olmuş?" dedi. "Bonne Guerre* derler buna, bu kadarcık bir kurnazlığa da mı izin yok artık? Ama siz benim sözümü kestiniz. Öyle ya da böyle, ben bir kez daha tekrarlıyorum: eğer bahçedeki o olay olmasaydı, hiçbir tatsızlık da olmayacaktı. Marfa Petrovna..." Raskolnikov onun sözünü kabaca keserek: "Duyduğuma göre", dedi, "Marfa Petrovna'yı da öbür dünyaya siz göndermişsiniz?" "Demek bunu da duydunuz? Hoş, duymamanız olacak şey değildi ya... Sorunuza gelince, bu konuda vicdanım tümüyle rahat olduğu halde, .doğrusu nasıl yanıt vereceğimi bilemiyorum. Yani korktuğumu, çekindiğimi falan sanmayın, bu konuda gizli kapaklı hiçbir şey yok, her şey apaçık ortada: doktor raporları, tıka basa yemek yedikten ve bir şişeye yakın da şarap Bonne Guerre (Aslında da Fransızca): Mertçe dövüş. (Çev.) 342 içtikten sonra tok karnına banyoya girmenin neden olduğu beyin inmesinden sözediyor. Raporlarda başkaca hiçbir şey yok. Bu kesinlikle böyle. Ama ben epeyce düşündüm olay üzerinde, özellikle de buraya gelirken, trende: bu acı, bu mutsuz sonda benim hiç mi payım yok? Onu sinirlendirdiğim için, ya da başka herhangi bir nedenle benim yüzümden olmasın tüm bunlar? Ama böyle bir şeyin sözkonusu olamayacağı sonucuna vardım." Raskolnikov gülümsedi: "Keyfe keder üzüntülerle rahatsız etmişsiniz kendinizi!" "Niçin gülüyorsunuz? Düşünün: topu topu iki kırbaç vurdum ona. İzi bile kalmadı bunların. Rica ederim, beni yüzsüz bir adam sanmayın, ben bunun benim yönümden ne denli aşağıla-tıcı bir şey olduğunu çok iyi biliyorum, hatta bunun da ötesinde bir şey; ama şunu da çok iyi biliyorum ki, Marfa Petrovna da, "nasıl söylemeli', benim bu merakımdan çok hoşnuda benziyordu. Doğrusunu isterseniz, kız kardeşinizle ilgili o olay alabildiğine sömürüldü. Marfa Petrovna'nın evden bir yere çıkamadığının üçüncü günüydü. İlçede de görülmesi için bir neden kalmamıştı; o ünlü mektubu ile ilçede herkesi bıktırmıştı(mektubun okunması hikâyesini de duymuş muydunuz?) Ve derken benim şu iki kırbacı olağanüstü bir olay haline getirdi. Hemen arabayı hazırlamalarını buyurdu!... Hiç hoşlanmıyor görünmelerine karşın, kadınların bazen aşağılanmaktan çok, ama çok büyük zevk aldıklarını söylemeye gerek bile görmüyorum. Gerçi bu herkeste böyledir, insanlar genellikle aşağılanmaktan çok, ama çok hoşlanırlar. Bilmem siz de farkettiniz mi? Ama kadınlar için bu özellikle böyledir. Hatta denilebilir ki, yalnızca bununla yetinirler, bununla yaşarlar ve başka hiçbir şeye gerek duymazlar." Raskolnikov bir ara kalkıp gitmeyi ve bu görüşmeye bir son vermeyi düşündü. Ama tuhaf bir merak, hatta hesaplılığa benzer birtakım düşünceler bir an için bunu yapmasına engel oldu. Dalgın dalgın: "Kavga etmekten hoşlanır mısınız?" diye sordu. "Hayır pek sevmem," dedi Svidrigaylov. Sesi sakindi "Marfa Petrovna ile hemen hiç kavga etmezdik. Tam bir uyum içindey- 343 dik. Hoşnuttu benden. Yedi yıllık evliliğimiz boyunca (eğer tümüyle kuşku verici, anlamsız olan üçüncüsünü saymazsak) topu topu iki kez kırbaç kullandım. Bunlardan ilki, evlendiğimizden iki ay sonra, çiftliğe yeni yerleştiğimiz sıralarda olmuştu; ikincisi ise işte şu son olaydır. Siz de beni canavar ruhlu, geri kafalı, kölelik yanlısı biri sanmıştınız herhalde? Heh-he!... Yeri gelmişken: bilmem hatırlıyor musunuz Rodion Romanoviç, birkaç yıl önce, henüz mahkemelerin açık görüldüğü o mübarek zamanlarda, adını simdi çıkaramadığım soylunun biri, bir Alman kadınını vagonda kırbaçlamıştı da, adamı gerek halk, gerekse basın rezil etmiş, yerin dibine batırmıştı. "Çağ"ın* çirkin davranışı da aynı yıl olmuştu yanılmıyorsam? ("Mısır Geceleri" toplantılarını hatırlıyor musunuz? Kara Gözler! Ah Neredesiniz Gençliğimizin O Altın Çağları!) Her ne ise, benim bu konudaki düşüncem şu: O Alman kadınını kırbaçlayan adama herhangi bir biçimde sevecenlik duymuyorum. Çünkü aslında böylesibir davranış... Ne diye sevecenlik duyacakmışım ki böyle bir davranışa! Bununla birlikte şunu da söylemekten kendimi alamayacağım: İnsanın tepesini attıran öyle "Alman kadınları" oluyor ki bazen, hiçbir ileri görüşlü insan o soylu adamın yaptığını yapmayacağına ilişkin kendinden yana güvence veremez. Ama o zamanlar hiç kimse olaya bu açıdan bakmamıştı, oysa asıl insanca olan bu noktadır. Asıl hak ve adalet de budur!" Svidrigaylov birden gülmeye başladı. Raskolnikov bir şeyi açıkça anlamıştı: Svidrigaylov kesin olarak bir şeylere karar vermişti ve gizli birtakım düşünceleri vardı. "Birkaç gündür hiç kimseyle konuşmamışsınız galiba?" diye sordu Raskolnikov. "Hemen hemen öyle. Ne oldu, benim böylesine aklı başında biri olmam mı şaşırttı sizi?" "Çağ"ın çirkin davranışı; 1861 yılında "Çağ" gazetesinde, bir müzikli edebiyat gecesinde kadının Puşkin'in "Mısır Gecelerinden Kleopatra'nın monologunu "terbiye ve edep kurallarına aykırı olarak "kışkırtıcı" el-kol hareketleriyle okumasını kınayan bir yazı yer almış, yazı ilerici basında tepkiyle karşılanmıştı. Dostoyevski de dergisinde "Çağ'ın çirkin davranışı"nı kınayan iki yazı yazmıştı (Çev.) 344 " Hayır. Gereğinden çok aklı başında olmanız şaşırtıyor be- nı. "Sorularınızın kabalığına gücenmediğim için mi? Öyle, değil mi? Ne diye güceneyim ki?" Sonra, insanı şaşırtan bir saflıkla ve dalgın dalgın sürdürdü sözlerini: "Siz nasıl sorduysanız, ben de öyle yanıt verdim. Beni özellikle ilgilendiren hiçbir şey yoktur. Hele bu sıralar... Az önce söylediğim gibi, kız kardeşinize olan ilgim yüzünden birtakım bayağı düşüncelerle yüzünüze güldüğümü düşünmekte özgürsünüz!.. Ama size açıkça söyleyeyim ki, canım çok sıkılıyor. Özellikle şu son üç günden beri... Onun için sizi gördüğüme çok sevindim. Sakın gücenmeyin Rodion Romanoviç, ama nedense siz bana çok tuhaf bir insan olarak görünüyorsunuz. Biliyor musunuz, sizde bir şeyler var; özellikle şimdi, yani şu .anda değil de, genel olarak su sıralarda... Peki peki, geri aldım sözlerimi, çatmayın kaşlarınızı öyle! Sandığınız gibi yol yordam bilmez, kaba saba bir adam değilim." "Bilmiyorum, belki hiç kaba saba bir adam değilsiniz" dedi Raskolnikov. Bakışları kederliydi. "Hatta bana öyle geliyor ki, siz çok iyi bir sosyete adamısınız, ya da hiç değilse, nerede nasıl davranılacağını bilen aklı başında bir insansınız." Svidrigaylov soğuk, hatta biraz kendini beğenmiş bir tavırla: "Doğrusunu isterseniz, beni kimsenin düşüncesi ilgilendirmez. Öte yandan, madem ki ülkemizde bayağı kişiler el üstünde tutuluyor, ben ne diye öyle olmayayım ki?.." dedi ve gülümseyerek ekledi: "Hele insanın yaratılışı da buna elverişli ise..." "Ne olursa olsun, ben sizin burada pek çok tanıdığınız olduğunu duydum. Yani siz hani su "çevresi olmayan" diye nitelendirilen kişilerden değilsiniz. Bu durumda, özel bir amacınız olmasa, beni ne diye gelip arayacaksınız?" Svidrigaylov, Raskolnikov'un sorusundaki ana noktaya değinmeden, övünürcesine: "Evet," dedi, "pek çok tanıdığım olduğu doğrudur. Bugün üçüncü gündür ki, bu kentte sürtüp duruyorum. Ben çevremi tanıyorum, çevrem de, sanıyorum, beni tanıyor. Oldukça şık giyiniyorum, çevremde kimse beni yoksul bir insan olarak görmüyor. Şu yapılan köylü reformu da bize pek dokunmadı: or- 345 martlarım, sulak çayırlarım olduğu için gelirimde bir azalma olmadı... Ama oraya gitmem, eskiden beri sıkılırım oradan. Sürtüp durduğum şu üç gün içinde kimseyle bir yakınlığım olmadı... Bir de buraya kent diyorlar! Nasıl kurulmuş, niçin kurulmuş bu kent burada, Allahaşkına? Tam anlamıyla bir memur ve her türden öğrenci kenti! Sekiz yıl önce bu kentte serserilik ediyor-dum ben; doğrusu ya, o sıralar pek çok şeyin farkına varmamışım!.. Bugün güvendiğim tek bir şey var, o da anatomi, Allah sizi inandırsın!" "Ne anatomisi?" Svidrigaylov bu kez de sorulan sorunun farkında olmadan: " Şu sizin kulüpleriniz, Dussot'larınız, puantlarınız,* hatta şu ilerlemeleriniz yok mu... aman benden, ırak olsunlar azizim! Artık oyunda hileye paydos!" " Demek hile yaptığınız da oldu?" " Hilesiz olur mu hiç? Sekiz yıl önce, kibarlıktan, efendilikten nasibini almış esaslı bir gruptuk biz burada, zamanımızı güzel geçirdik. Hem, biliyor musunuz, hepimiz yol yordam bilen insanlardık: şairler, kapitalistler falandık... Sonra, bilmem farket-tiniz mi, bizde, Rus toplumunda oturup kalkmayı bilen insanlara hep oyunda hile yapanlar arasında rastlanır. Bu işleri bıraktığımdan beri köyde oturmamın nedeni de bu. Niejin'li bir Yu-nanlı'ya olan borcum yüzünden az kalsın hapise düşüyordum o sıralar. Derken tam bu sırada Marfa Petrovna yetişti, Yunanlıyla pazarlığa oturup otuz bin ruble karşılığı beni kurtardı (borcumun tamamı yetmiş bin rubleydi). Kendisiyle yasal olarak evlendik, beni alıp köye, çiftliğine götürdü. Sanki bir haziney-dim... Kendisi benden beş yaş büyüktü. Beni çok seviyordu. Yedi yıl köyden dışarı çıkmadım. Şunu da unutmayın ki, bir başkası adına düzenlenmiş otuz bin rublelik borç senedini, hani kendisine baskaldırırsam falan diye hep bir koz olarak elinde tuttu. Söyle bir kıpırdayacak olsam, tuzağa düştüm demekti! Yapardı ... kulüpleriniz, Dussot'larmız, puantlarınız... Dussat O yıllarda Peters-burg'da ünlü bir restoranın sahibi. Puant (Fransızca, point); Gezinti yeri (Çev.) 346 da! Zaten kadınlarda bütün bu duygular karışık olarak bir arada bulunur." "Ortada böyle bir senet olmasaydı, kaçar mıydınız?" " Bilmem ki bunu size nasıl söylesem? Bu senetten dolayı hemen hiç rahatsız olmadım. Zaten canım bir yere gitmek istemiyordu. Marfa Petrovna'nın kendisi bana iki kez yurt dışına çıkmamı önerdi; sıkıldığımı görüyordu. Ya..! Daha önce de çıkmıştım dışarıya, her çıkışımda da müthiş canım sıkılmıştı. Can sıkıntısı da değil de, ne bileyim işte... Deniz, Napoli Körfezi, güneşin, doğuşu... Bakarsın, içinde üzücü bir şeyler duyarsın!.. En çok da bu üzüntüden nefret etmişimdir. Hayır, insanın memleketi daha iyi: burada hiç değilse başkalarını suçlar, kendini haklı görürsün. Hem ben belki bir araştırma grubuyla Kuzey Kutbu'na gideceğim. Çünkü j'ai le vin mauvais* ve içkiden de tiksiniyorum. Oysa şarap bir yana, zaten hiçbir şey sözkonusu değil benim için... Denedim bunu. Dediklerine bakılırsa Berg pazar günü Yusupov parkında büyük bir balonla uçacakmıs. Yanına da, belli bir ücret karşılığı yol arkadaşı alacakmış, aslı var mı acaba?" " Biner miydiniz böyle bir balona?" " Ben mi? Hayır... Öylesine söyledim..." Svidrigaylov gerçekten de dalgınlaşmış gibiydi. "Bu adam ne istiyor?" diye düşündü Raskolnikov. "•Hayır, bu senet beni üzmüyordu", diye sürdürdü sözlerini Svidrigaylov; yine öyle dalgındı. "Ben kendim ayrılmıyordum çiftlikten. Kaldı ki, bir yıl önce, doğum günümde Marfa Petrovna bana bu senedi geri vermişti. Hem de üzerine önemlice bir para ekleyerek... Paralı kadındı. 'Görüyor musunuz Arkadiy İvano-viç, size nasıl güveniyorum..?' demişti. İnanmıyor musunuz böyle söylediğine? Ama bilmelisiniz ki, köyde hatırı sayılır bir patron olmuştum, yörede herkesçe tanınmıştım. Sonra çeşitli kitaplar da getirttim... Marfa Petrovna başlangıçta onaylıyordu bu kitap işini, ama sonraları okumaktan bana bir hal geleceğinden korkmaya başladı." "Marfa Petrovna'yı çok özlemiş gibisiniz?" (Aslında da Fransızca) -Sarhoşluğum kötüdür. (Çev.) 347 "Ben mi? Olabilir... Belki de, gerçekten özledim... Aklıma gelmişken: hayalete inanır mısınız?" "Ne hayaleti?" "Ne hayaleti olacak, bildiğimiz hayalet! Siz inanır mısınız?" "Evet, belki de hayır, pour vous plaire*... Yani pek o kadar değil..." "Peki hayalet gördüğünüz oluyor mu?" Svidrigaylov tuhaf bir bakışla: "Marfa Petrovna arada bir ziyaret etmek lütfunda bulunuyor", diye mırıldandı ve ağzı tuhaf bir gülümsemeyle çarpıldı. "Nasıl yani, ziyaret etmek lütfunda bulunuyor?" "Üç kez geldi. İlki, kendisini toprağa verdiğimiz gündü. Mezarlıktan çıktıktan bir saat sonra göründü. Buraya hareketimin ongunuydu. İkinci kez, dün değil önceki gün, yoldayken, Malaya Vişera istasyonunda göründü; şafak vaktiydi. Üçüncüsü de, iki saat önce, tek başıma odamda otururken oldu." "Uyanık mıydınız?" "Tümüyle. Üçünde de uyanıktım. Geliyor, bir dakika kadar konuşuyor, sonra kapıdan çıkıp gidiyor. Her kapıdan girer çıkar. Hatta ayak seslerini duyar gibi olurum." "Peki ben sizin basınıza bu türden şeylerin kesinkes geldiğini niçin düşündüm?" Nasıl olduğunu kendi de anlamadan söyle-yiverdiği bu sözler Raskolnikov'u çok şaşırtmıştı. Büyük bir heyecan içindeydi. Svidrigaylov şaşırarak: "Demek böyle?" dedi. "Demek siz bunu düşündünüz?.. Gerçekten mi? Aramızda ortak bir nokta bulunduğunu söylememiş miydim size?" Raskolnikov sertçe: "Hiçbir zaman böyle birşey söylemediniz!" dedi. Heyecanlıydı. "Söylemedim mi?" "Hayır!" , * (Aslında da Fransızca): Sizi hoşnut etmek için. (Çev.) 348 "Söylediğimi sanıyordum. Demin içeri girdiğimde gözlerinizi kapamış kendinizi uyur gibi gösterdiğinizi görür görmez, kendi kendime 'İşte, tâ kendisi!' demiştim." Raskolnikov: "Ne demek, tâ kendisi? Bununla söylemek istediğiniz ne?" diye bağırdı. Svidrigaylov gerçekten şaşırmış gibiydi, safça: "Ne mi?" diye kekeledi. "Doğrusu bunu ben de bilmiyorum." Bir dakika kadar sustulur. Gözlerini birbirlerine dikmişlerdi. "Ama bütün bunlar çok saçma!" diye bağırdı Raskolnikov, canı sıkılmıştı. "Marfa Petrovna geldiği zaman size neler söylüyor?" "Kim, o mu? İncir çekirdiğini doldurmaz şeylerden sözeder... İnsanoğlu neymiş, görün de şaşın! Zaten beni öfkelendiren de bundan başka bir şey değil! İlk gelişinde (biliyor musunuz, çok yorulmuştum: cenaze töreni, dua faslı, yas yemeği...) Sonunda çalışma odamda yalnız kalmış, bir sigara tüttürüp karmaşık düşüncelere dalmıştım. Birden kapıdan giriverdi: 'Arkadiy İvano-viç, bugün telaştan yemek odasındaki saati kurmayı unutmuşsunuz' dedi. Bu saati, gerçekten de yedi yıldır hep ben kurardım. Kurmayı unuttummu da, bana hep o hatırlatırdı. Ertesi gün, artık buraya geliyorum, sabaha karşı istasyonda inmişim, -gece yolda biraz uyuklamıştım, her yanım dökülüyordu, gözlerimden de uyku akıyordu,- bir kahve söylemiş oturuyorum, bir de ne göreyim, Marfa Petrovna, elinde bir deste oyun kâğıdı, gelip yanıma oturmamış mı? 'Falınıza bakıp yolculuğunuzun nasıl geçeceğini söyleyeyim mi, Arkadiy İvanoviç?' dedi. Faldan çok iyi anlardı. Ona falıma baktırmadığım için kendimi hiç bağışlamayacağım. Korkup kaçmıştım... Aslında tam o sırada kampana da çalmıştı... Ve işte bugün, bir aşçı dükkanından getirttiğim berbat yemekten sonra ağırlaşmış bir mideyle, bir sigara tüttürmüş oturuyordum ki, birden Marfa Petrovna içeri girdi. Üzerinde yeşil ipekli kumaştan, uzun, çok şık bir elbise vardı. 'Merhaba Arkadiy İvanoviç', dedi, 'Elbisemi nasıl buldunuz? Aniska böy-lesini dikebilir mi?' (Aniska bizim köyde oturan bir terzi kızdı, eskiden toprak kölelerindendi, sonra Moskova'da terzilik kurs- 349 larına falan gitmiş, çok iyi bir kızdı). Marfa Petrovna karşımda dönüp duruyordu. Önce elbisesine, sonra da yüzüne dikkatle bakarak: 'Marfa Petrovna', dedim, 'böyle önemsiz şeyler için ta buraya, bana kadar gelip rahatsız olmaya neden böyle isteklisiniz? 'Ah, aman Tanrım, dedi, 'demek artık seni rahatsız da etmeyeceğim!' Kendisini biraz kızdırmak için, 'Ben, Marfa Petrovna, evleniyorum' dedim, 'Bu kendi bileceğiniz bir şey Arka-diy İvanoviç' dedi, 'yalnız karınızı toprağa verir vermez evlenmeye kalkışmanız, size fazlaca şeref kazandırmaz! Bari iyi birini seçmiş olaydınız, yoksa ne siz mutlu olabilirsiniz, ne de o; yalnızca herkesi kendinize güldürmüş olursunuz.' Bunları dedikten sonra çıkıp gitti. Yürürken elbisesinin hışırtısını duyar gibi oldum. Ne saçma şeyler ama, öyle değil mü? "Belki de bütün bunları siz uyduruyorsunuz?" dedi Raskol-nikov. Svidrigaylov dalgın dalgın: "Ben çok az yalan söylerim", dedi, sorudaki kabalığın farkına varmamış gibiydi. "Bundan önce de hayalet gördüğünüz olmuş muydu?" "Ha... Evet, gördüm, bir kez, altı yıl önce. Filka adında bir uşağım vardı. Ölmüştü. Gömüldüğü gün, alışkanlıkla, 'Filka, çubuğumu getir' diye seslendim. İçeri girdi, doğruca çubuklarımın bulunduğu küçük cam dolaba yürüdü. 'Herhalde benden öçalıyor' diye düşündüm. Çünkü öldüğü gün kendisini esaslı paylamıştım. 'Böyle yırtık dirseklerle nasıl yanıma gelebiliyor-sun! Çık dışarı sersem!' diye bağırmıştım. Çıktı gitti ve bir daha da dönmedi. O zaman bunu Marfa Petrovna'ya söylememiştim. Kendisi için âyin yaptırıp dua falan okutmak istedim, ama sonra utanıp vazgeçtim." "Bir doktora görünseniz..." "Rahatsızlığımın ne olduğunu bilmemekle birlikte, hasta olduğumu ben de biliyorum. Ancak bana kalırsa ben sizden beş kat daha sağlıklıyım. Demin size hayaletlere inanıp inanmadığınızı sormuştum? İnanıyor musunuz?" "Hayır, hem de hiç inanmıyorum!" Raskolrtikov'un-sesi öfkeliydi. "Böyle durumlarda genellikle ne derler?" diye mırıldandı Svidrigaylov; kendi kendine konuşur gibiydi, basını hafifçe yana eğmiş, bir başka yana bakıyordu. "Derler ki: 'Sen hastasın, göründüğünü sandığın şeyler de, gerçekliği olmayan bir sayıklamadan başka birşey değil'. Zaten bu iste sağlam bir mantık arama! Ben hayaletlerin yalnızca hastalara göründüğüne katılıyorum; ama, bu hayaletlerin, başkalarına değil de, yalnızca hastalara göründüğünü kanıtlar." Raskolnikov sinirli bir şekilde: "Hayalet diye bir şeyin olmadığına hiç kuşku yok!" dedi. Başka yana bakmakta olan Svidrigaylov gözlerini ağır ağır ona doğru çevirerek: "Demek hiç kuşku yok?" dedi. "Demek siz böyle düşünüyorsunuz? Peki, şöyle düşünemez miyiz acaba (siz de yardım edin bana): Hayaletler, başka dünyalardan parçalar, bölümlerdir, onların başlangıcıdır. Sağlıklı bir insanın bunları görmesi için hiçbir neden yok, çünkü sağlıklı insan, yeryüzü insanı demektir, yani bu dünyada yaşayan insandır, yeryüzünün düzeni bunun böyle olmasını gerektiriyor. Ama şu sağlıklı insan biraz hastala-nıverince, yani organizmasındaki normal yeryüzü düzeni bo-zuluverince, bir başka dünyanın olabilirliği kendini duyurmaya başlar; hastalık arttıkça öteki dünya ile yakınlık da artar. İnsan öldüğünde ise, doğrudan doğruya öteki dünyaya göçer gider. Ne zamandır düşündüğüm bir konu bu benim. Eğer öbür dünyaya inanıyorsanız, bu düşüncelere de inanabilirsiniz." "Öbür dünyaya filan inanmıyorum ben!" Svidrigaylov dalmış, düşünüyordu. Birden: "Peki ya orada örümcekler ya da buna benzer yaratıklardan başka bir şey yoksa..?" dedi. "Kaçık bu adam" diye düşündü Raskolnikov. "Biz sonsuzluğu anlaşılması olanaksız bir düşünce olarak, şöyle kocaman, çok büyük bir şey olarak düşünürüz hep. İyi ama neden ille de kocaman, çok büyük bir şey? Oysa, bir de bakmışsınız, küçücük, köy hamamı gibi bir yerdir: is içinde, köşeleri örümceklerle dolu? Düşünebiliyor musunuz? İşte size sonsuzluk! Sonsuzluk benim gözüme bazen böyle görünüyor." "Daha içaçıcı, daha insaflı bir biçimde düşünemez miydiniz bunu?" diye bağırdı Raskolnikov; hastalıklı bir bağırıştı bu. 350 351 Svidrigaylov belli belirsiz bir gülümsemeyle: "Daha insaflı mı?" dedi. "Ne biliyorsunuz, belki de en insaflısı budur. Hem, elimde olsaydı eğer, ben özellikle böyle bir düzenleme yapardım!" Bu çirkin karşılık üzerine Raskolnikov birden üşür gibi oldu. Svidrigaylov başını kaldırdı, gözlerini dikip ona baktı, soran bir kahkaha attı. "Düşünebiliyor musunuz, yarım saat önce birbirimizi görmemiştik bile ve düşman sayılıyorduk; şu andaysa, aramızda çözümlenmemiş bir sorun dururken, bunu bir yana bıraktık ve neler konuşmaya başladık! Hamurumuzun bir olduğunu söy-, lerken doğruyu söylüyörmüşüm değil mi?" Raskolnikov sinirli sinirli: "Ziyaretinizle beni niçin şereflendirdiğinizi bir an önce anlatmanızı rica etmeme izin verir misiniz?" dedi. "Çünkü benim... benim... hiç zamanım yok... Hemen dışarı çıkmak zorunda- yım... "Hay hay! Hay hay! Kız kardeşiniz Avdotya Romanovna, bay Lujin'le... Pyotr Petroviç Lujin'le evleniyormuş, öyle mi?" "Kız kardeşimle ilgili her türlü sorunu bir yana bıraksanız ve de onun adını ağzınıza almasanız... Siz gerçekten de Svidrigaylov iseniz, benim yanımda onun adını ne cesaretle ağzınıza aldığınızı doğrusu anlayamıyorum?" "Ama ben onun hakkında konuşmaya geldim, adını nasıl anmam?" "Pekâla, söyleyin, ama çabuk!" "Karım tarafından benim akrabam da olan bay Lujin'i eğer yarım saat olsun görebildiyseniz, ya da onun hakkında gerçeği yansıtan şeyler duyabildiyseniz, eminim ki, kendisi hakkında bir fikir edinmişsinizdir. O Avdotya Romanovna'ya göre bir insan değil. Bana kalırsa Avdotya Romanovna soylu bir davranışla ve hesapsızca kendisini feda ediyor, ailesi uğruna büyük bir özveride bulunuyor. Hakkınızda duyduklarımdan edindiğim kanıya göre, kız kardeşinizin çıkarları zedelenmemek koşuluyla bu evlilik bozulursa, siz bu işe sevineceksiniz. Sizi tanıdığım şu anda ise bu inancım bütünüyle pekişti." 352 "Bu sözleriniz, sizin yönünüzden son derece safça, hatta, bağışlayın, küstahça..." "Yani kendime bir şeyler yontmaya çalıştığımı mı söylemek • istiyorsunuz..? Tasalanmayın, Rodion Romanoviç, kendi çıkarlarımı güdüyor olsaydım, -konuyu bu denli apaçık ortaya koymazdım, o kadar da aptal değilim! Buradaki bir psikolojik tuhaflığı açıklayayım. Demin Avdotya Romanovna'ya duyduğum sevgiden dolayı kendimi haklı göstermeye çalışırken, burada kurbanın belki de ben olduğumu söylemiştim. Bilin ki, şu anda kız kardeşinize karşı hiçbir sevgi duymuyorum. Bu benim için de şaşılacak bir durum, çünkü bir zamanlar onu gerçekten sevmiştim..." "Gününüzü gün etmek, gönül eğlendirmek istediğinizden..." "Gerçekten de eğlence düşkünü, gezip tozmayı seven bir adamım. Ama kız kardeşiniz öyle üstün özellikleri olan bir insan ki, ona ben bile kapılmaktan kendimi alamadım. Ama şu anda anlıyorum ki, bütün bunlar saçmaymış!" "Çoktan anladınız bunu?" "Önceleri de farkediyordum, ama üç gün önce, tam Peters-burg'a geldiğim gün, buna kesin olarak inandım. Kısacası Moskova'dayken bile hâlâ Avdotya Romanovna'yı elde etmeyi ve bu konuda Lujin'le rekabete girişmeyi düşünüyordum." "Sözünüzü kestiğim için özür dilerim, ama lütfedip biraz kısa kesemez misiniz? Ziyaretinizin sebebine gelseniz... Acelem var ve dışarı çıkmak zorundayım..." "Büyük bir sevinçle. Buraya geldikten sonra... bir... geziye çıkmaya karar verince, zorunlu bazı işlerimi yoluna koymak istedim. Çocuklarım teyzelerinin yanında kaldı; onlar zengin; bana hiç mi hiç ihtiyaçları yok. Sonra, benim nasıl bir baba olduğum da ortada! Yanıma yalnızca, Marfa Petrovna'nın geçen yıl bağışladığı parayı aldım. Bu kadarı bana yeter. Bağışlayın, şimdi konuya geliyorum. Çıkmayı tasarladığım yolculuktan önce> Bay Lujin'le de hesaplaşmak istiyorum. Bunu kendisine hiç katlana-madığımdan yaptığımı sanmayın; Marfa Petrovna'yla kavgamıza Lujin neden olmuştur; çünkü Lujin'in evlenme işini Marfa Petrovna'nın kotardığını öğrenmiştim. Şimdi, sizin aracılığınız- 355 la, hatta sizin yanınızda Avdotya Romanovna ile görüşmek ve ona; bir, Pyotr Petroviç'ten kendisine büyük bir yarar gelmeyeceği gibi, tam tersine ve düpedüz zarar geleceğim açıklamak; iki, neden olduğum tatsızlıklar dolayısıyla kendisinden özür dileyerek, ona on bin ruble verme önerisinde bulunmamı kabul etmesini rica etmek ve böylece de Lujin'den ayrılmasını kolaylaştırmak istiyorum, ki bir fırsat doğduğunda onun da bu ayrılığı benimseyeceğinden eminim." Raskolnikov öfkelenmekten çok şaşırmıştı: "Siz gerçekten de, gerçekten de delisiniz!" diye bağırdı. "Nasıl cesaret edebilirsiniz böyle konuşmaya!" "Bağıracağınızı biliyordum zaten. Ama bakın: ben her ne kadar zengin bir adam değilsem de, su on bin rubleyi kız kardeşinize rahatça verebilecek bir durumdayım, çünkü bu para bana hiç mi hiç gerekli değil. Eğer Avdotya Romanovna kabul etmezse, aptalca harcayıp gideceğim bu parayı. Bu bir. İkincisi: vicdanım çok rahat; kendim için hiçbir çıkar gütmüyorum. İster inanın, ister inanmayın, ama daha sonra hem siz, hem de Avdotya Romanovna bunun böyle olduğunu göreceksiniz. Sorun şu ki, saygıdeğer kız kardeşiniz benim yüzümden birtakım tatsızlıklara katlanmak zorunda kaldı; içten bir .pişmanlık duygusuyla yaptığım kötülükleri parayla kapatmaya çalışıyor değilim, bu tün amacım, yalnızca kötülük eden, kötülük etme ayrıcalığı olan bir insan olmadığımı kanıtlayarak, onun yararına bir iş yapmaktır. Eğer önerimi yaparken milyonda bir olsun kendi çıkarımı güdüyor olsaydım, daha beş hafta önce bundan çok daha fazlasını önermişken, şimdi tutup da yalnızca bir ön bin ruble önermez-dim. Bu da bir yana, ben yakında, hem de çok yakında, genç bir kızla evleniyorum; böylece de Avdotya Romanovna'ya karsı kötü birtakım niyetlerimin olduğu kuşkuları tümüyle ortadan, kalkmış olacaktır. Son olarak da sunu söyleyeyim ki, bay Lujin'le evlenmekle Avdotya Romanovna, yine aynı parayı almış olacaktır, yalnız bir başka yolla... Bana hiç kızmayın, Rodion Roma-novic, soğukkanlılıkla, sakin sakin bir kez daha düşünün su işi." Bunları söylerken Svidrigaylov'un kendisi son derece sakin ve soğukkanlıydı. 356 "Rica ederim kesin artık", dedi Raskolnikov. "Ne olursa olsun, bağışlanmaz bir küstahlıkta bulunuyorsunuz." "Hiç sanmam. Bu dünyada insan insana ancak kötülük edebiliyor, anlamsız birtakım biçimcilikler nedeniyle bir damla olsun iyilik yapabilme hakkına sahip değiliz. Çok saçma bir şey bvı. Şimdi, diyelim ben ökeydim ve bu parayı kız kardeşinize dinsel vasiyetle bırakmış olsaydım, o zaman da geri çevirebilecek miydi?" "Büyük olasılıkla, evet." "Yo, bu olamaz. Her neyse, olur ya da olmaz. Şu var ki, on bin ruble pek de fena bir para sayılmaz. Ne olursa olsun, ben bu konuştuklarımızı Avdotya Romanovna'ya iletmenizi rica edeceğim." "Hayır, iletmeyeceğim." " O zaman, Rodion Romanoviç, ben onunla kendim görüşme yollarını aramak, dolayısıyla da onu rahatsız etmek zorunda kalacağım." "Peki iletirsem, kendisiyle görüşme yoluna başvurmayacak mısınız?" "Doğrusu ne diyeceğimi bilemiyorum. Bir kez olsun görüşebilmeyi çok isterdim." "Hiç ummayın." "Yazık! Aslında siz beni tanımıyorsunuz. Kimbilir, ilerde belki de daha yakından tanışırız." "Yakınlaşacağımızı mı düşünüyorsunuz?" "Neden olmasın?" Svidrigaylov gülümseyerek yerinden doğruldu ve şapkasını aldı. "Aslında sizi rahatsız etmek istemiyordum. Gerçi bu. sabah yüzünüz beni çok etkilemişti, ama yine de buraya gelirken fazla umutlu değildim..." "Demek sabahleyin de beni gördünüz? Nerede?" Raskolnikov tedirgin olmuştu. "Bir rastlantı sonucu... Nedense sizde bana benzer bir şeyler olduğunu düşünüyorum hep. Ama telaşlanmayın, can sıkıcı bir adam değilim; kumarda hile yapanlarla tatsızlık çıkarmadım, uzak akrabalarımdan Prens Svirbey'i kendimden bıktırmadım, 357 Rafael'in Madonnası üzerine, bayan Prilukova'nın albümüne bir şeyler yazmayı becerdim ve Marfa Petrovna'yla yedi yıl, yanından hiç ayrılmamacasına birlikte yaşadım. Geçmişte, Samanpa-zarı'nda Vyazemski'nin evinde* yatmışlığım da vardır. Şimdi de belki Berg'in balonuna binip uçacağım." "Güzel! Sormama izin verin: sözünü ettiğiniz yolculuğa yakında rnı çıkıyorsunuz?" "Hangi yolculuğa?" "Şu demin sözünü ettiğiniz..." "Ha, evet!.. Gerçekten size bir geziden sözetmiştim... Bu epey geniş bir konu... Ama bana ne sorduğunuzu bir bilseydiniz!" Svidrigaylov birden kısa ama gürültülü bir kahkaha attı: "Hem bakarsınız geziye çıkmak yerine evlenivermişim! Bana önerdikleri bir kız var da..." "Burada mı?" "Evet." "Ne zaman becerdiniz bunu?" "Ama ben yine de Avdotya Romanovna ile bir kez olsun görüşebilmeyi çok isterdim. Ciddi olarak rica ediyorum bunu sizden. Eh, şimdilik hoşçakalın..! Az kalsın unutuyordum! Rodion Romanoviç, kız kardeşinize, Marfa Petrovna'nın kendisine üç bin ruble bıraktığını söyler misiniz? Bu tümüyle doğrudur. Marfa Petrovna ölümünden bir hafta önce yaptırdı vasiyetnamesinde bu düzenlemeyi ve her şey benim yanımda oldu. İki üç hafta içinde Avdotya Romanovna parayı alabilir." "Doğru mu bu söylediğiniz?" "Doğru. Kendisine iletin... Tekrar hoşçakalın. Kaldığım yer size çok yakın." Tam çıkarken Svidrigaylov kapıda Razumihin'le çarpıştı. * ... Samanpazarı'nda Vyazemski'nin evi... - "Suç ve Ceza"nın yazıldığı yıllarda, V.V. Krestovski'nin "Petersburg Viraneleri" adlı romanında ayrıntılı bir biçimde anlatılmış olan, Petersburglu yoksulların düşük bir ücret karşılığı barındıkları ev. (Çev.) II Saat nerdeyse sekiz olacaktı; Bakaleyev'in pansiyonuna Lu-jin'den önce varabilmek için ikisi de adımlarını hızlandırdılar. Sokağa çıktıklarında Razumihin: "Kimdi deminki adam?" diye sordu. "Svidrigaylov. Evlerinde mürebbiye olarak çalıştığı sırada kız kardeşime sarkıntılık eden çiftlik sahibi. Bu olay yüzünden karısı Marfa Petrovna, Dunya'yı kovmuş ama daha sonra kendisinden özür dilemişti. Geçenlerde de birdenbire oluverdi. Bugün annem sözediyordu hani... Neden, bilmiyorum, ama ben bu adamdan çok korkuyorum. Karısını toprağa verir vermez buraya gelmiş. Çok tuhaf bir adam, bir şeyler yapmaya kararlı görünüyor... Ve sanki bildiği bir şeyler var... Dunya'yı ondan korumak gerek... Sana bunu söylemek istiyorum, duyuyor musun?" "Korumak mı! Avdotya Romanovna'ya ne yapabilir ki o? Ama benden bu istediğin için sana teşekkür ederim Rodya... Koruruz Avdotya Romanovna'yı, koruruz! Nerde oturuyormuş adam?" "Bilmiyorum." "Niye sormadın? Yazık! Neyse, ben öğrenirim!" Raskolnikov bir süre sustu, sonra: "Sen onu gördün mü?" diye sordu. "Evet, kendisine iyice dikkat ettim." Raskolnikov diretti: "Sen onu iyice gördün mü? Apaçık gördün mü? " "Evet, kendisini çok iyi hatırlıyorum. Bin kişi içinde görsem, çıkartırım. Gördüğüm insanların yüzlerini hiç unutmam." Yeniden sustular. Sonra Raskolnikov: "Hımm..." diye söylendi. "Evet, öyle bu... Biliyor musun... hep bir hayalmiş gibi geliyor bana bunlar." "Ne demek istediğini pek iyi anlayamadım?" Raskolnikov çarpık bir gülümsemeyle: "Hani siz hepiniz bana deli diyorsunuz ya", dedi, "bu simdi bana da öyle geliyor... Yani ben gerçekten bir deliyim ve yalnızca bir hayalet gördüm..!" 358 359 "Ne diyorsun sen?" "Kimbilir, belki de delinin biriyim ben ve şu son günlerde olup bitenlerin hepsi yalnızca benim hayalimde gecen şeylerdi..." "Eh, Rodya! Yine sinirlerini bozmuşlar senin!.. Neler söyledi o adam sana, niçin aramış seni?" - Raskolnikov karşılık vermedi. Razumihin bir dakika kadar düşündükten sonra: "Dinle", dedi, "şimdi sana raporumu veriyorum. Sana uğradım, uyuyordun. Öğle yemeğinden sonra Porfiri'ye gittim. Zamyotov yine oradaydı. Bir şeyler söylemeye yeltendim, ama olmadı, bir türlü istediğim gibi konuşamadım. Hiçbir şey anlamıyorlar, anlayamıyorlar ve utanıp sıkılmıyorlar. Porfiri'yi pencere kenarına çekip bir şeyler söylemeye başladım, ama yine istediğim gibi olmadı: o bir yana bakıyor, ben başka bir yana... Sonunda yumruğumu suratına dayayıp, o suratı akrabaca dağıtacağımı söyledim. Yüzüme baktı, hiçbir şey söylemedi. Tukurdum ve çıktım, hepsi bu kadar. Çok aptalcaydı. Zamyotov'la tek kelime bile konuşmadım. Her şeyi berbat ettiğimi düşünüyordum ki, merdivenlerden inerken aklıma gelen bir düşünce beni sevindirdi: ne diye telaşlanıp duruyoruz biz seninle? Senin için bir tehlike ya da buna benzer bir şey sözkonusu olsa, hadi neyse! Sana ne her şeyden! Ne ilgin var senin olup bitenlerle? Tukur gitsin yüzlerine; daha sonra biz onlara güleceğiz... Ben senin yerinde olsam onlara birtakım yalanlar uydururdum. Daha sonra, göreceksin, nasıl utanacaklar! Tukur gitsin! İlerde vuracağız kendilerine, şimdilik gülüp geçelim!" Raskolnikov: 'Evet, herhalde!' dedi. İçinden de, 'Peki yarın ne diyeceksin adama?' diye düşündü. Tuhaf şey, şu ana kadar, 'Öğrendiğinde Razumihin ne düşünecek acaba?' düşüncesi hiç aklına gelmemişti. Bunu düşününce, gözlerini dikip arkadaşına baktı. Razu-ınihin'm, Porfiri'yi ziyaretiyle ilgili anlattıkları çok az ilgisini çekmişti: ne çok şey önemini yitirmişti birdenbire ve ne çok yeni ve önemli şey ortaya çıkmıştı!.. 360 Koridorda Lujin'le karşılaştılar: saat tam sekizde gelmişti, kadınların odasını arıyordu. İçeri birlikte girdiler. Ne birbirlerine bakmışlar, ne selamlaşmışlardı. Delikanlılar önden yürümüşler, Pyotr Petroviç incelik gereği paltosunu çıkarmak için girişte biraz oyalanmıştı. Pulheriya Aleksandrovna hemen kapıya, onu karşılamaya koştu. Dünya ağabeyisiyle selamlaştı. Pyotr Petroviç içeri girdi, kibarca ama aşırı bir ciddiyetle hanımları selamladı. Bakışlarında bir şaşkınlık ve hâlâ kendini to-parlayamamışlık seziliyordu. Pulheriya Aleksandrovna da şaşırmış, utanmış gibiydi. Konuklarını çabucak üzerinde semaver kaynayan yuvarlak bir masanın çevresine aldı. Dünya ve Lujin masanın iki ucuna karşılıklı oturmuşlardı. Razumihin ve Ras-kolnikov'sa, Pulheriya Aleksandrovna'nın karşısında yer almışlardı: Razumihin, Lujin'e, Raskolnikov'sa kız kardeşine yakındı. Bir an kimse konuşmadı. Pyotr Petroviç, yavaş hareketlerle cebinden patiska bir mendil çıkardı, ortalığa bir esans kokusu yayıldı. İyiyürekli, ama hakkı yenmiş, bunun için de karşısında-kilerden kesinlikle açıklama istemeye kararlı bir havayla burnunu sildi. Daha içeri girdiğinde paltosunu çıkarmadan çekip gitmek ve buyruklarını dinlemeyen şu iki kadına ağır bir ceza vererek bir anda akıllarını baslarına getirmek düşüncesi gelmişti aklına. Ama cesaret edemedi buna. Öte yandan bilinmezlikleri sevmeyen bir adamdı, burada da açıklanması gerekli bir nokta vardı: Buyrukları nasıl böylesine açıkça çiğnenebilmişti? Demek ki bir şeyler olmuştu. Cezayı nasıl olsa verirdi, bu kendi elinde olan bir şeydi. Onun için şimdi neler olup bittiğini öğrenmesi daha iyi olacaktı. Pulheriya Aleksandrovna'ya dönerek resmi bir tavırla: "Umarım yolculuğunuz iyi geçmiştir?" dedi. "Tanrıya şükür, Pyotr Petroviç." "Çok sevindim, Avdotya Romanovna da yorulmadılar ya." "Ben genç ve güçlüyüm" dedi Dünya, "yorulmam... Ama annem için oldukça ağır bir yolculuktu." "Ne yaparsınız, ulusal yollarımız çok uzun, «Rusya Anacığımız» büyük ülke... Çok istememe karşın dün gelip sizi karşıla-yamadım. Yine de, umarım, her şey yolunda gitmiştir? " 361 Pulheriya Aleksandrovna değişik bir ses tonuyla: "Ah, hayır Pyotr Petroviç, dün doğrusu tam anlamıyla şaşkına döndük" dedi. "Allahtan Dmitriy Prokofiç yardımımıza geldi. Yoksa perişan olurduk." Sonra Razumihin'i Lujin'e tanıttı: "İşte kendisi, Dmitriy Prokofiç Razumihin..." Lujin Razumihin'e yan gözle bakarak: "Dün bu şerefe kavuşmuştum..." diye mırıldandı ve kaşlarını çatıp sustu. Pyotr Petroviç, topluluk içinde nazik görünen, özellikle de nazik olma iddiasında olan insanlardandı; böyleleri bulundukları topluluk içinde kendilerine uygun olmayan en ufak bir aykırı durum karşısında ellerindeki bütün olanakları kaybederler ve bulundukları yeri şenlendiren bir insan olmaktan çıkıp, boş bir un çuvalına dönerler. Yine kimseden ses çıkmıyordu: Raskolnikov ısrarla susuyor, Avdotya Romanovna zamanından önce konuşmak istemiyordu; Razumihin'inse zaten söyleyeceği bir şeyi yoktu. Bu yüzden yine telaşlanan Pulheriya Aleksandrovna her zamanki yola başvurdu: "Marfa Petrovna ölmüş, duydunuz mu?" "Tabi duydum. Hemen öğrendim bunu; hatta Arkadiy İva-noviç Svidrigaylov'un, karısını toprağa verir vermez apar topar buraya, Petersburg'a hareket ettiğini size haber vermeye geldim. En azından, güvenilir kaynaklardan aldığım bilgi böyle." Duneçka telaslanmıştı: "Petersburg'a mı? Buraya yani?" diye sordu, sonra annesiyle bakıştılar. "Evet, buraya. Apar topar gelişine bakılırsa, geçmişte olup bitenler de dikkate alındığında, bu ziyaretin amaçsız olmadığı kendiliğinden anlaşılır." "Aman Tanrım!" diye bağırdı Pulheriya Aleksandrovna. "Dunyacığımı burada da mı rahat bırakmayacak?" "Bana kalırsa telaşlanmanızı gerektirecek bir durum yok: ne sizin, ne de Avdotya Romanovna'nın. Kuşkusuz, onunla söyle ya da böyle herhangi bir ilişki kurma konusunda sizin istekli ol- mamanız koşuluyla. Bana gelince, gözüm üzerinde olacaktır, su anda da nerede kaldığını araştırıyorum..." "Ah, Pyotr Petroviç, şu anda beni nasıl korkuttuğunuzu bilemezsiniz! Ben kendisini topu topu iki kez gördüm, ama bana korkunç bir adam olarak görünmüştü, korkunç! Rahmetli Marfa Petrovna'nın ölümü de onun yüzünden oldu, eminim." "Bu konuda kesin bir yargıda bulunamayız. Elimde doğruluğu su götürmez bilgiler var. Çeşitli aşağılamalarıyla manevi yönden kadının ölümünü hızlandırmış olabilir. Hal ve davranışları, huyu, karakteri konusunda sizin düşüncenize katılıyorum. Şu anda zengin olup olmadığını, Marfa Petrovna'nın kendisine, herhangi bir şey bırakıp bırakmadığını bilmiyorum; en kısa zamanda bana bu konuda bilgi ulaştırılacaktır. Ama burada, Petersburg'da eğer elinde birkaç kuruş varsa, hemen eski yaşamına başlayacağı kuskusuzdur. Kendi gibi ayıp ve ahlaksızlık çamuruna gömülmüş insanların en kötüsüdür Svidrigaylov. Böyle bir adamı sevmek mutsuzluğunu yaşayan ve onu borçlarından kurtaran Marfa Petrovna'nın, sekiz yıl önce onu bir başka beladan daha kurtardığını kabul etmek için elimde önemli birtakım tutanaklar var: yalnızca karısının çabaları ve özverisiyle, bir cinayet davası, -canavarca, fantastik bir cinayet- daha başından önlenmiş, böylece Svidrigaylov Sibirya'ya düşmekten kurtulmuştur. Bilmek isterseniz, bu, işte böyle bir adamdır." "Aman Tanrım!" diye bağırdı Pulheriya Aleksandrovna. Raskolnikov dikkatle dinliyordu. Dünya, sert, etkileyici bir sesle: "Bu konuda elinizde önemli birtakım tutamaklar olduğu doğru mu?" diye sordu. "Rahmetli Marfa Petrovna'nın bana bir giz olarak anlattığı şeylerdir bu söylediklerim. Belirtmem gerekir ki, bu konu hukuksal yönden tümüyle karanlık durumdadır. Bir zamanlar burada Resslich adında yabancı bir kadın yaşıyormuş, (simdi de buralardaymıs bu kadın sanırsam), ufak tefek faiz işleri ve başka işlerle uğraşırmış. İşte bu Resslich'le bay Svidrigaylov arasında uzun süredir son derece yakın ve gizli bir ilişki varmış. Uzak akrabalarından birinin kızı, sanırsam yeğeni, Resslich'in yanında 362 363 kalırmış; onbeş, hatta ondört yasında, sağır bir kızcağızmış bu; Resslich bu kızdan nefret edermiş, yediği bir lokma ekmeği durmadan başına kakar ve hatta acımasızca dövermis. Bir gün kızcağızı tavan arasında asılı bulmuşlar. Olayın intihar olduğuna karar verilmiş ve bu tür islerde izlenen genel birtakım formalitelerden sonra dosya kapatılmış. Ancak daha sonra bir ihbar yapılmış. Kızın... Svidrigaylov'un tecavüzüne uğradığına ilişkin. Gerçi işin burası da oldukça karanlık, çünkü ihbarı yapan da bir başka Alman kadın, kötü şöhretli, güvenilmez biri. Sonuçta Marfa Petrovna'nın çabaları ve parası sayesinde ihbardan bir şey çıkmadı, her şey dedikodu sınırlarında kaldı. Ancak çok anlamlı bir dedikoduydu bu. Siz de, Avdotya Romanovna, altı yıl önce, toprak köleliği hukuku daha kaldırılmamışken, Filip adında işkenceyle öldürülmüş bir adamın öyküsünü duymuşsunuzdur herhalde..?" "Benim duyduğum, Filip'in kendini asarak öldüğüydü." "Doğru, ama onu bu istemediği ölüme zorlayan daha doğrusu itekleyen şey, bay Svidrigaylov'un ardı kesilmeyen baskı ve işkenceleriydi." "Benim bildiğim böyle değil" dedi Dünya soğuk bir tavırla. "Benim bu Filip üzerine duyduğum şeyler oldukça tuhaf: söylediklerine göre bir hipokondriyakmış bu Filip, bir tür ev filozofu... Herkes aşırı okumaktan beyninin sulandığını söyletmiş; o da zaten bay Svidrigaylov'un işkenceleri yüzünden değil, daha çok bu alaylar yüzünden kendini asmış. Bay Svidrigaylov çiftlik halkına, benim orada bulunduğum sıralarda çok iyi davranırdı. Çiftliktekiler de, onu Filip'in ölümünden suçlu bulmakla birlikte, yine de severlerdi." Lujin'in ağzı anlamlı bir gülümsemeyle çarpıldı: "Bakıyorum da Svidrigaylov'u haklı çıkarmaya çalışıyorsunuz Avdotya Romanovna! Gerçekten de çok kurnaz ve hele kadınların gönlünü çelmede çok usta bir adamdır; tuhaf bir biçimde ölen Marfa Petrovna, bu durumun içler acısı örneğidir. Ben yalnızca bu adamın ilerdeki olası birtakım girişimlerine karşı sizi ve annenizi uyarmak istemiştim. Bence bu adam yine borç yü- 364 zünden hapise düşecektir. Buna kesinlikle inanıyorum. Marfa Petrovna çocukları düşünerek ona bir şeyler bağışlamak niyetinde değildi, ama yine de bir şeyler bıraktıysa eğer, bu çok küçük bir miktardır ve onun gibi yasam süren birine bir yıl bile yetmez." "Pyotr Petroviç" dedi Dünya, "lütfen şu Svidrigaylov konusunu kapayalım, canımı sıkıyor." Raskolnikov birden suskunluğunu bozdu ve ilk kez konuşarak: "Az önce bendeydi bu Svidrigaylov" dedi. Her yandan şaşkınlık sesleri yükseldi, herkes ona baktı. Pyotr Petroviç bile heyecanlanmıştı. "Yarım saat kadar önce ben uyurken odama girmiş, beni uyandırdı, kendisini tanıttı. Konuşurken epey senlibenli ve neşeliydi; kendisiyle dost olacağımı umuyormuş, kesinlikle inanı-yormus buna. Seninle görüşme konusunda çok ısrarlı, Dünya! Bu görüşme için benim yardımcı olmamı rica etti. Sana bir önerisi var, bunu bana da söyledi. Ayrıca Marfa Petrovna'nın, ölümünden bir hafta önce vasiyetnamesiyle sana da üç bin ruble bıraktığını bildirdi. Bu parayı çok kısa süre sonra alabilirmişsin." "Allah razı olsun!" diye bağırdı. Pulheriya Aleksandrovna, haç çıkardı. "Dua et onun için, Dünya, dua et!" "Evet, bu doğru!" sözleri döküldü Lujin'in ağzından. "Ee, sonra?"- diye sabırsızlandı Dünya. "Sonra, kendisinin zengin olmadığını, bütün çiftliğin, su anda teyzelerinin yanında kalan çocuklara kaldığım söyledi. Bana yakın bir yerde oda tutmuş kendisi, ama neresi, bilmiyorum, sormadım..." Pulheriya Aleksandrovna korku içinde: . "Peki önerisi neymiş Dunya'ya?" diye sordu."Sana söyledi mı? "Evet, söyledi." "Neymiş?" "Sonra söylerim." Raskolnikov sustu, çayını içmeye koyuldu. 365 Pyotr Petroviç saatini çıkarıp baktı: "Bir işim var, gitmem gerek..." Sonra bozulmuş bir yüzle iskemlesinden kalkmaya davranarak ekledi: "Böylece size engel de olmamış olurum..." "Kalın Pyotr Petroviç," dedi Dünya. "Bu akşamı bizimle geçirmek niyetiyle gelmiştiniz. Kaldı ki, anneme bazı açıklamalarda bulunmak istediğinizi yazmıştınız." Lujin gösterişli bir tavırla yerine otururken: "Çok haklısınız Avdotya Romanovna", dedi, şapkasını hep elinde tutuyordu. "Gerçekten de hem sizinle, hem de saygıdeğer annenizle üstelik de çok önemli birtakım konularda görüşmek istiyordum. Kardeşiniz nasıl bay Svidrigaylov'a ait bazı önerileri benim yanımda açıklayamıyorsa, ben de.:, başkalarının yanında son derece önemli bazı konuları görüşmek istemiyorum... Gö-rüsemem. Öte yandan, üzerinde ısrarla durduğum çok önemli ricam da yerine getirilmemiştir..." Lujin sanki acı duyuyormus gibi yüzünü buruşturdu ve gösterişli bir tavırla sustu. "Kardeşimin bu toplantıda bulunmaması ricanız, benim ayak diremem nedeniyle yerine getirilmemiştir. Mektubunuzda kardeşimin sizi aşağıladığını yazıyordunuz. Bana kalırsa bu konu hemen açıklığa kavuşmalı ve siz barışmalısınız. Rodya sizi gerçekten asağıladıysa, sizden özür dilemelidir ve dileyecektir." Bu sözlerden cesaretlenen Pyotr Petroviç: "Öyle bazı aşağılamalar vardır ki Avdotya Romanovna", dedi, "insan ne kadar isterse istesin, unutması olanaksızdır. Her şeyin, geçilmesi tehlikeli olan bir sınırı vardır, bu sınır bir aşıldı mı, artık geriye dönüş yoktur." Dünya sabırsızlıkla onun sözünü keserek: "Size söylemek istediğim yalnızca bu değildi Pyotr Petroviç", dedi. "Beni lütfen iyi anlayın: bizim bütün geleceğimiz bu sorunun bir an önce çözümlenip çözümlenmeyeceğine bağlıdır. Size hemen söyleyeyim ki, ben bu soruna başka türlü yaklaşamam. Ve.siz eğer bana bir parça değer veriyorsanız, güç de olsa bu hikaye hemen bugün çözüme kavuşmalıdır. Bir kez daha tekrarlıyorum: Rodya suçlu ise sizden özür dileyecektir." 366 Gitgide sinirlenmekte olan Lujin: "Sorunu bu şekilde koymanız beni şaşırttı Avdotya Romanovna", dedi. "Size değer verir, hatta ne bileyim, size tapabilirim, ama ailenizden birisi hoşuma gitmeyebilir. Sizinle evlenmeyi bir mutluk sayarım, ama bununla bağdaşmayacak birtakım yükümlülükleri üstlenmeyi..." Dünya duygulu bir sesle onun sözünü keserek: "Ah, bırakın bu alınganlıkları Pyotr Petroviç", dedi. "sizi hep gördüğüm ve görmek istediğim gibi akıllı ve soylu olunuz. Size yüce bir söz verdim: nişanlınızın!. Bu işte bana güvenin ve vereceğim kararda tümüyle yansız olacağıma inanın. Şu anda üstlendiğim yargıcılık rolü, sizin için olduğu gibi, kardeşim için de bir sürprizdir. Mektubunuzu aldıktan sonra, kendisinden ne olursa olsun buraya gelmesini istediğimde, niyetimden hiç haberi yoktu. Barışmamanız durumunda ikinizden birini, ya sizi, ya onu seçmek zorunda kalacağımı anlayınız. Hem onun, hem de sizin yönünüzden sorun böyle bir hal almıştır. Seçimimde yanılmak istemiyorum ve yanılmamalıyım. Sizin için kardeşimle, kardeşim içinse sizinle ilişkimi kesmek durumundayım. Onun yönünden, gerçekten kardeşim olup olmadığını, sizin yö-nünüzdense, bana değer verip vermediğinizi, bana gerçek bir koca olup olmayacağınızı anlamak istiyorum ve bunu anlayacağım." Lujin yüzünü buruşturarak: "Doğrusu sözlerinizi çok manidar buldum Avdotya Romanovna", dedi, "hatta sizinle kurmaktan onur duyduğum ilişkimiz gözönüne alındığında, aşağılayıcı. Beni şu,., küstah gençle karşılaştırıp; aynı kefeye koymakla doğrusu aşağılamış oldunuz, ama bu bir yana, deminki sözlerinizle, bana verdiğiniz sözü çiğneme olanağı da yaratmış oluyorsunuz. Diyorsunuz ki: 'Ya siz, ya o?' Böylece bana ne kadar az değer verdiğinizi gösteriyorsunuz... Aramızdaki ilişki ve üstlendiğimiz sorumluluklar karsısında ben böyle bir şeye izin veremem." "Nasıl?" diye parladı Dünya. "Sizi, hayatımda en değer ver-iiğim şeylerle, bugüne kadar bütün hayatımı oluşturan şeylerle 367 bir tutuyorum da, siz yine de size az değer verdiğimi söyleyip alınıyorsunuz ha?" Raskolnikov sessiz, alaylı gülümsedi; Razumihin tiksintiyle yüzünü buruşturdu; Pyotr Petroviç'e gelince, Dunya'run itirazına aldırış etmemiş, sanki hoşuna gidiyormuş gibi, gitgide daha katlanılmaz, daha sinirli olmaya başlamıştı. Bilgece öğüt veriyormuş gibi: "İnsanın gelecekteki yasam arkadaşına, kocasına duyduğu sevgi, kardeşine duyduğu sevgiden daha yüce olmalıdır", dedi. "Hem ben ne olursa, olsun, onunla aynı kefeye konulmam... Her ne kadar demin kardeşinizin yanında açıklamalarda bulunmayacağımı ısrarla belirttiysem de, benim için son derece önemli ve üzücü bir konuyu açıklığa kavuşturması için saygıdeğer annenize seslenmek niyetindeyim. Dün oğlunuz -Pulheriya Alek-sandrovna'ya dönmüştü-, bay Rassudkin'in yanında (Razumi-hin'e dönüp nazik bir selam, verdi: Böyle miydi adınız...? Özür dilerim, unutmuşum...) benim bazı düşüncelerimi açmış ve hayatın her urlu nimetine doymuş zengin bir kızla evlenmektense, hayatın her türlü acısını çekmiş yoksul bir kızla evlenmenin, hem karı-koca ilişkileri yönünden, hem de genel olarak ahlaki yönden daha doğru olacağını belirtmiştim. Oğlunuz, sözlerimin anlamını bilebile çarpıtıp beni kötü niyetli olmakla suçladı ve bence bunu yaparken de sizden aldığı mektuba dayanıyordu: Şimdi siz, sayın Pulheriya Aleksandrovna, beni bunun tersine inandırmak olanağını bulabilirseniz, doğrusu çokça rahatlamış olacağım. Rodion Romanoviç'e yazdığınız mektupta acaba benim sözlerimi hangi deyimlerle dile getirmiştiniz?" "Hatırlamıyorum", dedi Pulheriya Aleksandrovna; şaşırmıştı, "sözlerinizi nasıl anladıysam, öyle aktarmısımdır. Rodya'nın bunlardan size nasıl sözettiğini bilemem, belki biraz abartmıştır." "Siz onu etkilememiş olsaydınız, o abartmazdı." Pulheriya Aleksandrovna başını dikerek: "Pyotr Petroviç", dedi, "şu anda burada bulunuyor olmamız, Dünyanın da, benim de sözlerinizi kötü anlamda yorumlama-dığımızın en açık kanıtıdır." Dünya, Pulheriya Aleksandrovna'yı destekleyerek: "Çok doğru anneciğim!" dedi. Lujin alınmıştı: "Yani burada da ben mi suçluyum?" Pulheriya Aleksandrovna cesaretlenerek: "Bakın, Pyotr Petroviç", dedi, "siz hep .Rodion'u suçluyorsunuz, ama geçen günkü mektubunuzda onunla ilgili doğru olmayan şeyler yazmışsınız." "Doğru olmayan şeyler yazdığımı hatırlamıyorum." Raskolnikov dönüp Lujin'e bakmadan sert bir sesle: "Benim", dedi, "dün paralarımı, arabanın altında kalarak ezilen memurun dul karısına değil de ki doğrusu budur, düne kadar yüzünü bile görmediğim kızına verdiğimi yazmışsınız. Bunu benim ailemle aramı açmak için böyle yazdınız; kendisini hiç tanımadığınız kız hakkında iğrenç birtakım sözler etmenizin nedeni de yine bu. Bütün bunlar dedikodu ve alçaklıktır." Lujin öfkeden titreyerek: • "Bağışlayın ama efendim", dedi, "mektubumda sizden sözet-mem, tümüyle kız kardeşinizin ve annenizin isteği üzerinedir: benden sizi nasıl bulduğumu, üzerimde nasıl bir izlenim bıraktığınızı yazmamı rica etmişlerdi. Mektupta sözünü ettiklerime gelince, orada doğru olmayan tek satır bile bulamazsınız. Yani siz bütün paranızı o aileye vermediniz mi? Ve o mutsuz aile içinde şerefsiz kişiler de yok mu?" "Bence siz bütün üstünlüklerinizle o mutsuz kızın serçe parmağı bile olamazsınız." "O zaman siz onu annenizle kız kardeşinizin çevresine sokma cesaretini de göstereceksiniz?" "Bilmek istiyorsanız, söyleyeyim: ben bunu yaptım bile. Bugün annemle Dunya'nın yanma oturttum onu." Pulheriya Aleksandrovna: "Rodya!" diye bağırdı. , Dünya kıpkırmızı oldu; Razumihin kaşlarını çattı. Lujin alaylı gülümseyerek: "Görüyorsunuz değil mi Avdotya Romanovna", dedi. "Böyle bir durumda anlaşmadan, barıştan sözedüebilir mi? Umarım 368 369 artık sorun tümüyle aydınlanmış ve kapanmıştır. Şimdi, sizin ailece görüşmenizin tadını kaçırmamak ve birbirinize gizlerinizi açmanıza daha fazla engel olmamak için gidiyorum (Sandalyesinden kalkıp şapkasını aldı). Ancak gitmeden Önce son bir nokta olarak sunu da belirtmek cesaretini göstereceğim: bundan böyle bu tür buluşmalara ve uzlaşma toplantılarına beni katmayacağınızı umarım. Bunu özellikle sizden rica edeceğim, saygıdeğer Pulheriya Aleksandrovna, çünkü bu mektubumu size yazmıştım, bir başkasına değil." Lujin'in bu sözleri Pulheriya Aleksandrovna'nın gücüne gitmişti: "Bizi bütünüyle buyruğunuz altına almak ister gibisiniz Pyotr Petroviç", dedi. "Dünya size arzunuzun yerine getirilmeyişinin nedenlerini açıkladı: Çok iyi niyetleri vardı Dunya'nın. Sonra, siz bana buyruk verir gibi yazıyorsunuz. Yoksa sizin her arzunuzu buyruk saymamız mı gerekiyor? Oysa ben bunun tam tersi bir davranış içinde olmanız gerektiğini söyleyeceğim: bize karşı daha kibar, daha hoşgörülü olmalısınız; çünkü size güvenip her şeyimizi bıraktığımız gibi buraya geldik. Böylece, demek oluyor ki, ek bir çaba göstermenize gerek yok, biz zaten sizin elinizde-yiz." "Bu hiç de doğru değil Pulheriya Aleksandrovna! Hele de Marfa Petrovna'nın size üç bin ruble bıraktığı şu sırada... Kaldı ki, (alaylı alaylı gülümsedi) bana karşı takındığınız şu tavırlara bakılırsa, bu para tam zamanında çıkıp geldi!" Dünya sinirli sinirli: "Bu sözlerinizden öyle anlaşılıyor ki" dedi, "siz gerçekten de bütün hesaplarınızı bizim umarsızlığımız üzerine yapmışsınız." "Ama hiç değilse şu anda böyle bir hesap içinde olamam. Öte yandan Arkadiy İvanoviç Svidrigaylov'un, size ulaştırılması için ağabeyinizi yetkili kıldığı gizli önerilerinin görüşülmesine de engel olmak istemiyorum. Kaldı ki, görebildiğini kadarıyla, bu gizli önerilerin sizin için çok önemli, belki de çok hoş birtakım anlamlan var." Pulheriya Aleksandrovna: "Aman Tanrım!" diye bağırdı. Razumihin yerinde duramıyordu. "Şimdi de utanmıyor musun kardeşim?" dedi Raskolnikov. "Utanıyorum, Rodya", dedi Dünya. Sonra öfkeden yüzü sapsarı, Lujin'e döndü: "Pyotr Petroviç, defolun!" Pyotr Petroviç anlaşılan böyle bir son beklemiyordu. Kendine, sözü geçerliğine, kurbanlarının umarsızlığına fazla güvenmişti. Olanlara hâlâ inanamıyordu. Rengi gitmiş, dudakları titremeye başlamıştı: "Avdotya Romanovna" dedi. "Ben böyle bir uğurlamayla şu kapıdan çıkıp gittim mi bir daha geri dönmem. İyi düşünün! Sözüm sözdür!" Dünya yerinden fırlayarak: ' "Bu ne küstahlık!" diye bağırdı. "Sizin dönmenizi isteyen kim!" Son ana kadar işin böyle bir çözülmeyle sonuçlanacağına inanmayan Lujin, ipin ucunu iyice kaçırmış gibiydi: "Nasıl? Demek böyle!" diye bağırdı. "Demek böyle! Ama Avdotya Romanovna, sizi protesto edebileceğimi biliyor musunuz?" Pulheriya Aleksandrovna heyecanla atılarak: "Nasıl böyle konuşabilirsiniz onunla?" diye bağırdı. "Hem nasıl, ne hakla protesto edebilirmissiniz? Dünya gibi bir kızı senin gibi birine vereceğim ha? Çekin arabanızı, rahat bırakın bizi! Böyle bir işe girişmekle yanılmışız, herkesten çok da ben yanılmışım..." Öfkeden kudurmuşa dönen Lujin: "Ama Pulheriya Aleksandrovna", dedi, "söz verip beni bağlamıştınız, şimdiyse bu sözünüzden cayıyorsunuz... Hem... hem ben onca harcama yaptım..." Bu son sözleri Lujin'in karakterine öylesine uygundu ki, öfkeden ve öfkesini bastırma çabasından sapsarı kesilen Raskolnikov, sonunda dayanamadı ve bir kahkaha attı. Pulheriya Aleksandrovna ise iyice çileden çıkmıştı: 371 "Harcama mı? Ne harcamasıymıs acaba bu? Sakın bizim sandık için yaptığınız harcama olmasın! Bu sandık için kondüktörün sizden beş para almadığını biliyoruz. Aman Tanrım! Demek sizi bağladık ha? Kendinize gelin Pyotr Petroviç! Biz sizi değil, üstelik de hem elimizi, hem ayağımızı olmak üzere, asıl siz bizi bağladınız." Dünya annesine yalvararak: "Yeter anneciğim, yeter!" dedi. Sonra Lujin'e döndü: "Pyotr Petroviç, lütfen gider misiniz?" "Gidiyorum, ama son bir söz daha", tümüyle kendini yitirmiş gibiydi Lujin: "Sizi almaya karar verdiğimde hakkınızdaki dedikoduların bütün kenti sardığını anneniz unutmuşa benziyor. Kamuoyuna aldırış etmeyip şeref ve itibarınızı size geri kazandırdıktan sonra bir ödül ummak, hatta minnet duymanızı istemek hakkım değil miydi? Ancak gözlerim yeni açıldı! Kamuoyunun düşüncesini küçümsemekle, çok ama çok büyük gaflette bulunduğumu anlıyorum." Sandalyesinden fırlayan ve dövüşe hazırlanan Razumihin: "Ölümüne mi susamış bu adam!" diye bağırdı. Dünya: "Çok kötü yürekli, çok aşağılık bir insansınız!" dedi. Raskolnikov Razumihin'e engel olarak: "Ne bir söz, ne bir davranış!" diye bağırdı; sonra Lujin'in yanına gidip yüzüne yüzüne yaklaştırarak tane tane: "Defolup gider misiniz!" dedi. "Tek kelime daha söylemeye kalkışmayın, yoksa..." Pyotr Petroviç öfkeden çarpılmış, bembeyaz bir yüzle birkaç saniye Raskolnikov'un yüzüne buktı, sonra dönüp çıktı gitti. Yüreğinde Raskolnikov'a karsı, dünyada pek az insanın birbirine duyabileceği bir kin ve nefret vardı. Her şeyin, ama her şeyin suçlusu Raskolnikov'du. İşin en ilginç yanı da, Lujin'in merdivenlerden inerken, belki de her şeyin daha yitirilmemiş olduğunu, hele kadınlarla ilgili durumun "pekâlâ" düzeltilebilir olduğunu düşünmesiydi. 372 III İşin en önemli yanı da, Lujin'in, son ana kadar böyle bir sonu beklemiyor olmasıydı. İki yoksul ve savunmasız kadının buyruklarına karsı gelebileceklerini bir olasılık olarak bile aklına getirmediğinden, son ana kadar onlara küstahça davranmaya devam etmişti. Onda böyle bir inancın yeretmesinin başlıca nedeni, kibirliliği ve kendini beğenmişlik derecesine varan kendine güveniydi. Hiçten varolan Pyotr Petroviç hastalıklı denilebilecek bir biçimde kendine hayrandı; akıl ve yeteneklerine büyük değer verir, bazen, yalnızken, aynada hayranlıkla yüzünü seyrederdi. Ancak hayatta en sevdiği şey, emeğiyle ve her türlü yolla kazandığı paralarıydı: bu paralar kendinden yüksek olan her şeye ve herkese erişmesini sağlıyordu. Demin Dunya'ya, hakkında kötü dedikoduların yayıldığı bir sırada kendini almaya karar verdiğini hatırlatırken son derece içtendi, hatta onun bu "kapkara nankörlüğü" karşısında derin bir öfke duymuştu. Gerçekteyse, Dunya'ya evlenme teklifinde bulunduğunda, Marfa Petrovna'nın herkesin içinde yalanladığı bu dedikoduların saçmalığına çoktan inanmıştı; Marfa Petrovna'nın yalanlamalarından sonra kasaba halkı da kızın suçsuzluğuna inanmış ve olayı unutup gitmişti. O sıralar bütün bunları bildiğini şu anda kendisi de yadsıyamazdı. Ama yine de, Dun-ya'yı kendi düzeyine yükseltmiş olmasına büyük değer veriyor, bunu bir tür kahramanlık niteliyordu. Şimdi de Dunya'ya bu büyük gizini açarken, kendisinin hayranlık duyduğu bu düşüncelerine, bu yiğitçe davranışına, başkalarının nasıl olup da hayranlık duymadıklarını bir türlü anlayamıyordu. O gün Raskol-nikov'un ziyaretine geldiğinde de, odaya, yaptığı büyük iyiliğin meyvelerini toplamaya gelmiş bir velinimet gibi girmiş, çok tatlı iltifatlar dinlemeye hazırlanmıştı. Şu anda merdivenlerden inerken, doğal olarak, kendini fena halde aşağılanmış, değeri anlaşılmamış bir insan olarak görüyordu. Dünya kendisi için düpedüz vazgeçilmez bir şeydi, ondan vazgeçmesi düşünülemezdi bile. Ne zamandır hep evlilik hayalleri kurardı; ama işte bunca yıldır para biriktirmiş ve bekle- misti. Evleneceği kızla ilgili olarak yüreğinin derinlerinde bulunan büyük gizine esrikliğe benzer büyük bir coşkuyla bağlanmıştı: evleneceği kız dürüst, yoksul (kesinkes yoksul), çok genç, çok güzel, soylu, okumuş olacaktı; aynı zamanda hayatta çok - çekmiş, ürkek, onun karşısında hep boynu bükük olmalıydı bu kız; ona saygı göstermeli, yaşadığı sürece onu kurtarıcısı olarak görüp, ona minnet duymalı, yine ona, ama, yalnızca ona hayran olmalıydı. İşten zaman bulup da dinlenebildiği anlarda, hayalinde bu gönül ayartıcı, bu çekici konu üzerinde ne sahneler yaratmıştı! işte onca yılın hayali gerçekleşmek üzereydi. Avdotya Romanovna'nın güzelliği, kültürü büyülemişti kendisini; hele kızcağızın içinde bulunduğu umarsız durum büsbütün coşturmuştu. Hatta düşlediğinden de fazlası vardı Dunya'da: kız gururlu, karakterli, erdemliydi; eğitim ve öğretim bakımından kendisinden bile üstündü (bunu hissediyordu). İste böyle bir yaratık yaptıkları için ona derin bir minnet duyacak, hayatı boyunca önünde kul köle olacaktı. Ona gelince, kızın üzerinde sınırsız ve kesin bir egemenlik kuracaktı!.. Sanki bile bileymisçe-sine, bu işten, kısa bir süre önce uzun uzadıya düşünüp taşınmış ve sonunda yapmakta olduğu işi değiştirip, daha geniş bir iş alanına atılmaya karar vermişti. Böylece, nicedir için için düşlerini kurup durduğu yüksek sosyeteye girme olanağına da kavuşmuş olacaktı... Tek kelimeyle, Petersburg'u denemeye karar vermişti. Kadınlar sayesinde "çok, ama pek çok" şey kazanabileceğini biliyordu. Güzel, namuslu, kültürlü bir kadının alımlılığı, onun. yolunu şaşılacak derecede güzelleştirir, onu çekici kılar, başına bir hâle örebilirdi... Ve işte şimdi bunların hepsi yıkılıp gidiyordu. Bu ani, bu çok çirkin kopuş, yıldırımla vurulmuşa döndürmüştü onu. Bu kötü bir sakaydı. Anlamsız bir şeydi bu! Küçücük bir saygısızlıkta bulunmuştu, hatta düşüncelerini bile daha doğru dürüst söyleyememişti, kendini kaptırıvermiş, biraz şaka yapmıştı. Ama nasıl da ciddi olmuştu! Derken!.. Hayır! Yarın, hemen yarın bu işi düzeltmeli, açılan yaraları sarmalıydı. En önemlisi de su kendini beğenmiş, ağzı süt kokan çocuğu ortadan: kaldırmalıydı: hersey onun başının altından çıkmıştı. Birden, hiç elinde olmadan, hastalıklı bir duyguyla Razumihin'! hatırladı... 374 Ama ondan yana hemen yatıştı: "Yok artık, onun gibisiyle de mi bir tutacaktı kendini!" Onun en korktuğu kişi Svidrigaylov'du... Kısacası, daha epey işi vardı... Dünya annesini kucaklayıp öperek: "Hayır, bütün suç bende!" diyordu. "Paralarına tamah ettim, ama yemin ederim kardeşim, onun böylesine aşağılık bir insan olduğunu bilmiyordum. Daha önce görebilseydim bunun hiçbir şeyine tamah etmezdim. Beni suçlama kardeşim!" Pulheriya Aleksandrovna durmadan: "Verilmiş sadakamız varmış!" diye tekrarlayıp duruyordu. Ama olup bitenlerin hâlâ farkında değil gibiydi, bilinçsizce tekrarlayıp duruyordu, aynı sözleri. Hepsi neşelenmiş, hatta beş dakika sonra kahkahalarla gülmeye başlamışlardı. Yalnız Dünya arada bir olup bitenleri hatırlayınca sapsarı kesiliyor, kaşlarını çatıyordu. Pulheriya Aleksandrovna böyle bir olaya sevinebileceğim hayal bile edemezdi; Lujin'le bozuşma, daha bu sabah bile korkunç bir yıkım gibi geliyordu ona. Razumihin'e gelince, sevincinden içi içine sığmıyordu. Ama sevincini tümüyle açığa vuramıyordu daha; sıtmaya tutulmuş gibi tirtir titriyordu; sanki seksen kiloluk bir ağırlık kalkmıştı yüreğinin üzerinden. Artık bütün hayatını onlara verebilir, hayatı boyunca .onlara hizmet edebilirdi... Az şey miydi bu! Aslında kendi hayallerinden bile korkuyor, kafasından gelecekle ilgili düşünceleri uzaklaştırıyordu. Bir tek Raskolnikov, kaşlarını çatmış, dalgın oturuyor ve hiç konuşmuyordu. Lujin'le ilişkilerin koparılması için en çok direten o olmasına karşın, olanlara karşı su anda en az ilgi duyan da oydu. Dünya elinde olmadan onun hâlâ kendisine kızgın olduğunu düşünüyor, Pulheriya Aleksandrovna ise ona çekine çekine arada bir göz atıyordu. Dünya ona doğru yaklaşarak: "Svidrigaylov sana ne söyledi?" diye sordu. "Ya, evet evet!" diye bağırdı Pulheriya Aleksandrovna. Raskolnikov başını kaldırdı: "Sana ne olursa olsun bir on bin ruble vermek ve benim yanımda seni bir kez görmek istiyor," 375 "Görmek mi! Dünyada olmaz!" diye bağırdı Pulheriya Alek-sandrovna. "Hem ne cesaretle para verme önerisinde bulunabiliyor?" Sonra Raskolnikov (oldukça ilgisiz bir tavırla) Svidrigay-lov'la konuşmalarını aktardı. Yalnız gereksiz birtakım ayrıntılara girmemek ve hiç hoşlanmadığı birtakım konuların açılmasını önlemek için Marfa P.etrovna'nın hayaletinin Svidrigaylov'u ziyaretiyle ilgili bölümleri atladı. "Sen ne dedin ona peki?" diye sordu Dünya. "Önce isteğini sana iletmeyeceğimi söyledim. O zaman, her yola başvurup seni kendisinin rahatsız etmek zorunda kalacağını söyledi. Sana olan tutkusunun delilik olduğunu, su anda sana karsı hiçbir şey duymadığını söyledi... Lujin'le evlenmene de karşı... Aslında sözleri oldukça dolambaçlıydı." "Peki sen ne anlam veriyorsun bu duruma Rodya? Adamın niyeti ne olabilir?" "İtiraf ederim, hiçbir şey anlamıyorum. Hem on bin ruble öneriyor, hem zengin olmadığını söylüyor. Bir yerlere gideceğinden sözediyor, ardından bu söylediğini unutuyor. Derken birdenbire evlenmek istediğinden, kendisine hatta kız bile bulduklarından sözediyor... Kuşkusuz bir amacı var, kafasından bir şeyler geçiyor ve büyük olasılıkla da bunlar iyi şeyler değil... Ancak, seninle ilgili kötü birtakım niyetleri olsa, konuya böylesine aptalca yaklaşmasını düşünmek de tuhaf. Doğal olarak ben senin adına bu para önerisini kesinlikle geri çevirdim. Kısaca adam bana oldukça tuhaf göründü... Hatta... biraz da deli gibi geldi. Ancak yanılıyor da olabilirim. Belki bütün bunlar aldatmacadır. Marfa Petrovna'nın ölümü sanırım onu epey etkilemiş." "Allah rahmet eylesin!" dedi Pulheriya Aleksandrovna. "Hayatım boyunca duacısı olacağım! Düşünsene Dunyacığım, su üç bin ruble olmasaydı ne yapardık şimdi? Sanki gökten düştü bu para önümüze! Ah, Rodya sabahleyin topu topu üç ruble bir şey kalmıştı cebimizde ve kendisi akıl edip de verene kadar su adamdan birşey istememek için Dunya'yla saatlerimizi rehine koymayı düşünmüştük." Svidrigaylov'un önerisi Dunya'yı çok şaşırtmışa benziyordu. Sürekli düşünüyor, nerdeyse titreyerek: "Besbelli korkunç bir şeyler tasarlıyor!" diye söyleniyordu. Onun bu korkusu Raskolnikov'un dikkatini çekmişti: "Sanırım onu birkaç kez daha görmem gerekecek" dedi Dun- ya'ya. Razumihin coşkuyla: "İzleyeceğiz onu!" diye bağırdı. "Ben onu izleyip bulacağım! Gözümü ayırmayacağım üzerinden! Rodya bana izin verdi. De- min kendisi söyledi: 'Kız kardeşimi koru' dedi. Siz de izin veri-yor musunuz Avdotya Romanovna?" Dünya gülümseyerek ona elini uzattı, ama yüzündeki kaygı izleri yok olmamıştı. Pulheriya Aleksandrovna kızına çekine çe- kine bakıyordu; üç bin ruble onu yatıştırmış gibiydi. Onbeş dakika kadar sonra canlı bir konuşmanın içinde bul- dular kendilerini. Raskolnikov bile, konuşmaya katılmamakla birlikte, bir süre onları dikkatle dinledi. Kendinden geçen Razu- mihin heyecanlı bir söylev tutturmuştu:' "Ne diye gidecekmissiniz, ne diye? Hem o küçük ilçede ne yapacaksınız? En önemlisi, burada hep birlikte olacaksınız; her-biriniz öteki için gereklisiniz! Hem de nasıl gereklisiniz! Anlayın söylediklerimi! Hiç olmazsa bir süre daha kalın... Beni de dost olarak aranıza kabul edin! İnanın bana, çok güzel bir iş kurabiliriz! Dinleyin, size projemi ayrıntılarıyla açıklayayım. Bu sabah, daha bütün bunlar olmamışken aklıma gelmişti... Şöyle: benim bir dayım var (sizi tanıştırırım; son derece aklı basında, saygıdeğer bir ihtiyarcıktır!), kendisinin birikmiş bin rublesi var, emekli maaşı aldığı için bu paraya gereksinimi yok. İki yıldır bu parayı alıp, kendisine yüzde altı faiz vermem, için ısrar eder durur. İşin aslı açık: Niyeti bana yardım etmek. Geçen yıl gereksinim duymamıştım, ama bu yıl dayım gelir gelmez kendisinden bu parayı almaya karar verdim. Siz de elinizdeki üç binden binini verirseniz, başlangıç için bu bize yeter, ortak oluruz. Peki ne yapacağız bu parayla?" Razumihin projesini ayrıntılarıyla açıklamaya koyuldu. Bizdeki kitapçıların ve yayıncıların, yaptıkları işten nasıl az anla- 376 377 dıklarını, çünkü bunların genellikle kötü yayıncılar olduklarını, oysa iyi bir yayının pekâlâ iyi satıldığını, dahası önemlice para kazandırdığını açıkladı. Başkaları hesabına çalıştığı şu son iki yıldır Razumihin hep kitapçılık üzerine hayaller kuruyordu. Gerçi altı gün önce, elindeki bir çevirinin yarısıyla bunun avans tutarı olan üç rubleyi almaya kandırabilmek için Raskolnikov'a Almaııcadan "şvah*" olduğunu söylemişti, ama bu yalandı ve bunun yalan olduğunu Raskoinikov da biliyordu. Çünkü Razumihin üç Avrupa dilini, hem de fena sayımlayacak ölçüde, biliyordu. Razumihin sözlerini heyecanla sürdürüyordu: "Elimize böyle bir olanak geçmişken niçin, niçin kaçıralım bu fırsatı? Kuşkusuz çok çalışmamız gerekecek. Ama çalışırız. Siz, Avdotya Romanovna, ben ve Rodion... Bazı yayınlar şimdi çok iyi para getiriyor! Bu işin temeli, neyi çevireceğini bilmektir. Biz de hem çevireceğiz, hem çevirdiklerimizi yayınlayacağız, hem de öğrenimimize devam edeceğiz. Benim epeyce deneyimim olduğu için yararlı olabilirim. İki yıldır yayıncı yayıncı dolaşırım, isin içyüzünü bütünüyle öğrendim, inanın bana yapılmayacak bir iş değil! Hem ayağımıza kadar gelmiş böyle bir fırsatı ne diye tepelim? Bildiğim öyle birkaç yapıt var ki, çevirtip yayınlamaları için yalnız adlarını söylememe her biri için yüz ruble verirler... Hele bir tanesi var ki, beş yüz ruble verseler adını gene vermem. Bunlar öyle meşe kafalı heriflerdir ki, daha kitabın adını duyar duymaz kuşkuya düşerler! Basımevi, kâğıt, satış gibi işleri siz bana bırakın! Bu işlerin bütün girdi çıktısını bilirim! Şöyle ufaktan başlar, yavaş yavaş büyütürüz. En azından ekmek paramız çıkar, koyduğumuzu da yüzdeyüz alabiliriz." Dunya'nın gözleri parlamıştı. "Bu söyledikleriniz çok hoş şeyler Dmitriy Prokofiç", dedi. Pulheriya Aleksandrovna da: "Ben tabii bu işlerden bir şey anlamıyorum" dedi. "Belki de iyi birtakım işlerdir, ama yine Allah bilir. Yeni başlanılan işin ne olacağı belli olmaz. Kuşkusuz, hiç değilse bir süre, burada kalmamız zorunlu..." Aslında da Almanca (Schwach): Zayıf (Çev.) 378 Dönüp Rodya'ya baktı. "Sen ne düşünüyorsun kardeşim?" diye sordu Dünya. "Razumihin'in düşüncesi çok güzel" dedi Raskoinikov. "Bugünden büyük bir yayınevi olmak hayalleri kurmamak gerekir, ama beş altı kitabın başarıyla yayınlanabileceğine de kuşkum yok. İyi gidecek bir kitap adı da ben biliyorum. Onun bu islerin üstesinden gelip gelemeyeceği konusunda ise hiç kuşkum yok: akıllı adamdır... Neyse, bu konuyu ilerde daha bol bol konuşuruz..." "Yaşa!" diye bağırdı Razumihin. "Bakın: Bu evde aynı adamın bir dairesi daha var. Bu odalarla ilişiği olmayan, ayrı, özel bir daire. Üstelik möbleli... Üç oda... Kirası da uygun... İlk iş, hemen bu daireyi kiralıyalım. Ben yarın saatlerinizi rehine kor, paralarını getiririm. Böylece her şey yoluna girer. En önemlisi, üçünüz birlikte olacaksınız. Rodya da sizle kalır... Hey, Rodya nereye gidiyorsun?" Pulheriya Aleksadrovna biraz da korka korka: "Gidiyor musun Rodya?" diye sordu. ^ "Böyle bir anda ha!" diye bağırdı Razumihin. Dünya şaşkınlık ve kuşku dolu bakışlarla bakıyordu kardeşine. Raskoinikov kasketini almış, gitmeye hazırlanıyordu. "Sanki mezara gömüyorsunuz beni" dedi tuhaf bir sesle. "Ya da sanki sonsuzcasına ayrılıyoruz..." Gülümsüyor gibiydi, ama pek de gülümseme gibi değildi bu. "Kimbilir, belki de son kez görüşüyoruzdur!" Elinde olmadan söyleyivermisti bu sözleri. Yalnızca aklından geçirmekte olduğu bir düşünceydi bu, oysa işte ağzından kâçı-nvermişti. "Neyin var senin?" diye bağırdı annesi. Dünya da: "Nereye gidiyorsun Rodya?" diye sordu; bir tuhaftı Dünya. "Gitmem gerek" dedi Raskoinikov; ne söyleyeceği konusunda kararsız gibiydi, ama sararmış yüzünde kesin bir kararlılık vardı. 379 "Size söylemek istiyordum... buraya gelirken... size, anneciğim... ve sana, Dünya.,. bir süre için ayrılmamızın daha iyi olacağını söylemek istiyordum... Kendimi iyi hissetmiyorum, hiç sakin değilim... Sonra yine gelirim ben... kendim gelirim... Gelmem olanaklı olduğu zaman. Sizi hiç unutmayacağım, sizi seviyorum... Ama bırakın beni! Beni kendi halime bırakın! Tâ ne zaman karar vermiştim ben buna... Kesin karar vermiştim... Basıma ne gelirse gelsin, ölsem bile hatta, yalnız olmak istiyorum. Daha iyisi, siz beni tümden unutun! Kimseye sormayın, aramayın beni. Gerektiği zaman ben kendim gelirim... Sizi çağırtırım. Belki de her şey düzelir!.. Ama su anda, eğer beni seviyorsanız, bırakın yakamı... Yoksa sizden nefret ederim, bunu hissediyorum... Elveda!" "Aman Tanrım!" diye bağırdı Pulheriya Aleksandrovna. Anne de kız da dehşet içindeydiler. Razumihin de aynı durumdaydı. Pulheriya Aleksandrovna inliyordu "Rodya, Rodyacığım! Barış bizimle, yine eskisi gibi olalım!" . Raskolnikov yavaşça arkasını döndü ve ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü. Dünya arkasından koşup ona yetişti, öfkeden alev alev yanan bakışlarla: "Ağabey! " dedi. "Anneme ne yapıyorsun böyle?" Raskolnikov basını güçlükle çevirip kız kardeşine baktı, ne söyleyeceğini tam bilmiyormuş gibi, yarım ağızla: "Bir şey yok, ben gelirim..." diye mırıldandı ve yürüdü. "Duygusuz! Bencil!" diye bağırdı Dünya arkasından. Razumihin kızın elini şiddetle sıkıp kulağına heyecanla fısıldadı: "Hayır, duygusuz değil, bir deli o! Deli! Görmüyor musunuz bunu? Ona böyle davranmaya devam ederseniz, asıl duygusuz sizsiniz!" Neredeyse yığılıp kalacak durumda olan Pulheriya Alek-sandrovna'ya dönerek: "Ben simdi gelirim!" dedi ve koşarak odadan çıktı. Raskolnikov onu koridorun ucunda bekliyordu: "Biliyordum ardım sıra koşup geleceğini", dedi. "Geri dön ve onlarla ol... Yarın da onlarla ol... Hatta hep onlarla ol!... Ben... belki gelebilirim... Olanak bulursam... Elveda!" 380 Ve elini bile uzatmadan dönüp yürüdü. "Nereye gidiyorsun?" diye mırıldandı Razumihin; iyice şaşırmıştı. "Ne olursun? Neyin var? Böyle şey olur mu hiç...? Raskolnikov bir kez daha durdu. "Son kez söylüyorum: beni kesinlikle arayıp sorma. Sana verecek hiçbir cevabım yok... Evime de gelme! Ben belki buraya gelirim... beni bırak, onları ise bırakma. Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?" Koridor karanlıktı; bulundukları yerde bir lâmba yanıyordu, bir dakika kadar hiçbir şey konuşmadan birbirlerini süzdüler. Razumihin hay atı boyunca unutmadı bu anı. Raskolnikov kor gibi yanan gözlerini Razumihin'e dikmişti, bu bakışlar her saniye sanki biraz daha güçlenerek, Razumihin'in ruhuna, bilincine işliyordu. Razumihin birden ürperdi. Aralarında sanki tuhaf bir geçiş olmuştu... İkisinin de çok iyi anladığı korkunç bir düşünce, bir ima birden ötekine geçmişti. Razumihin birden ölü gibi sarardı. Yüzü allak bullak olan Raskolnikov: "Şimdi anladın mı?" dedi. "Hadi, onlara dön!" Ve hızla arkasını dönüp çıktı. Razumihin yanlarına döndükten sonra o gece Pulheriya Aleksandrovnalar'da neler olduğunu, Razumihin'in onları nasıl : yatıştırdığını, Rodya'nın hasta olduğunu ve kendisine dinlenme olanağı vermeleri gerektiğini onlara nasıl anlattığını, Rodya'nın kesinlikle geri döneceğine, kendisinin onları her gün ziyaret edeceğine, Rodya'nın sinirlerinin çok ama çok bozuk olduğuna ve onu daha da sinirlendirmemek gerektiğine, kendisinin onu nasıl bir an bile yalnız bırakmayacağına, nasıl en iyi doktorlar bulup . getireceğine, konsültasyonlar yaptıracağına... yeminler ederek onları nasıl inandırmaya çalıştığını burada anlatmayacağım. Şu kadarını söyleyeyim ki, o geceden sonra Razumihin onların oğlu ve kardeşi oldu. IV Raskolnikov doğruca Sonya'nın kanaldaki evine gitti. Üç katlı, eski, yeşil boyalı bir evdi bu. Raskolnikov kapıcıyı bulup 381 terzi Kapernaumov'un nerede oturduğunu sordu. Kapıcının pek de açık olmayan tarifine göre avluda, köşede, dar ve karanlık bir merdivene açılan bir kapı bulup içeri girdi ve ikinci kata çıktı. Avluya bakan yandaki koridor üzerinde Kapernaumov'un dairesinin kapısını aramak için gelişi güzel yürürken, birden üç adım ötesinde bir kapı aralandı: Raskolnikov hiç düşünmeden bu kapıya doğru atıldı. Ürkek bir kadın sesi: "Kim o?" diye sordu. "Benim..." dedi. Raskolnikov. "Size geldim..." Ve içeri girdi. Küçücük bir antreydi burası. Kırık bir sandalyenin üzerinde, eğri bir şamdana dikilmiş bir mum yanıyordu. "Siz misiniz...?" diye bağırdı Sonya; donakalmış gibiydi. Raskolnikov kızın yüzüne bakmamaya çalışarak: "Odanıza nereden giriliyor? Buradan mı?" diye sordu ve hızla içeri geçti. Bir dakika kadar sonra elinde mumla Sonya da geldi. Mumu bıraktı, Raskolnikov'un önünde ayakta durdu. Çok şaşırmıştı, anlatılmaz bir heyecan içindeydi. Onun bu beklenmedik ziyaretinden müthiş ürkmüş gibiydi. Birden solgun yüzünde kırmızı lekeler uçuştu, hatta gözlerinde yaşlar belirdi... Hem acı, hem haz duyuyordu... Raskolnikov hızla dönüp masa başındaki sandalyeye oturdu. Bu arada bir anlık bir bakışla odaya da gözat-mak fırsatını bulmuştu. Çok büyük, ama tavanı son derece alçak bir odaydı burası; Kapernaumov'ların kiraya verdikleri biricik odaydı; sol yandaki duvarda bulunan kapalı kapıdan onlara giriliyordu. Karşı yandaki, sağdaki duvarda da bir kapı vardı, her zaman kapalı duran bu kapıdan da, ayrı bir numara taşıyan bitişik daireye giriliyordu. Sonya'nırı tıpkı bir ambara benzeyen odası çarpık bir eşkenar dörtgen biçimindeydi ve bu durum odaya çirkin bir görünüş veriyordu. Kanala bakan üç pencereli duvar, odayı çaprazlamasına kesiyor gibiydi. Bu nedenle köşelerden biri çok sivriydi ve öylesine derinlerde bir yerlerde yitip gitmişti ki, odayı aydınlatan cılız ışıkta orada neler bulunduğunu seçmek bile olanaksızdı. Öbür köseye ise köse bile denemezdi, o kadar açık ve belirsizdi. Bu kocaman odada eşya olarak hemen hiçbir şey yoktu. Sağdaki 382 köşede bir karyola vardı, onun hemen yanında, kapıya yakın, bir iskemle duruyordu. Karyolanın bulunduğu duvarda, komşu daireye açılan kilitli kapının önünde, üzerinde mavi bir örtü bulunan basit bir tahta masa vardı. Masanın yanında iki hasır iskemle duruyordu. Karsı duvarda, sivri köseye yakın bir yerde, boşlukta yitip gitmiş izlenimi veren bir komodin duruyordu. İsten rengini yitirmiş, yıpranmış, sarıya çalan duvar kâğıtları, köşelerde iyiden iyiye kararmıştı. Besbelli kışın dumanlı ve nemli oluyordu burası. Gözle görülür bir yoksulluk egemendi odaya. Karyolanın perdesi bile yoktu. Odasını böylesine teklifsizce, böylesine dikkatle süzen konuğuna Sonya sessizce bakıyordu. Sonunda yazgısını belirleyecek birinin, bir yargıcın karşısındaymışçasına korkudan titremeye başladı. Raskolnikov hâlâ gözlerini kaldırıp kıza bakmadan: "Epey geç geldim sanırım... Onbir oldu mu saat..?" diye sordu, "Oldu", diye mırıldandı Sonya. Sonra, sanki kendisi için tek kurtuluş yolu buymuş gibi, çabuk çabuk: "Evet, tam onbir..." diye devam etti. "Demin ev sahibinin saati çaldı... Kulaklarımla duydum, tam onbir..." Buraya ilk gelişi olmasına rağmen, Raskolnikov sıkıntılı bir şekilde: "Bu size son gelişim" dedi, "bir daha belki hiç görmeyeceğim sizi..." "Bir yere mi gidiyorsunuz?" "Bilmiyorum... Her şey yarın..." "Demek yarın Katerina İvanovna'ya gelmeyeceksiniz?" Son-ya'nın sesi titremişti. "Bilmiyorum, her şey yarın sabah... Neyse, sorun bu değil. Asıl bir şey söylemek için geldim ben." Dalgın bakışlarını kıza kaldırdı ve birden kendisinin oturmakta olduğunu, onunsa baştan beri ayakta durduğunu farket-ti- "Niçin ayakta duruyorsunuz, otursanıza..." dedi. Sesi değişmiş, yumuşamıştı; sevecen bir sesti bu. 383 Sonya oturdu. Raskolnikov aydınlık, sevecen bakışlarla ve biraz da acır gibi bir dakika kadar süzdü Sonya'yı. "Nasıl da zayıfsınız! Şu ellerinize bakın! Sanki saydam... Parmaklarınız ölü parmağı gibi." Kızın ellerini avuçları içine aldı. Sonya hafifçe gülümsedi. "Ben hep böyleyim", dedi. "Evdeyken de mi?" "Evet." "Ya, kuşkusuz öyle..!" dedi Raskolnikov kesik kesik. Yüzünün anlatımı, sesi yeniden değişivermişti. Çevresine bir kez daha gözattıktan sonra: "Burayı Kapernaumov'lardan mı kiraladınız?" dedi. "Evet." "Su kapının arkasında mı oturuyor onlar?" "Evet. Bu oda gibi onlarınki de." "Hepsi bir tek odada mı kalıyorlar?" "Evet, bir tek odada." "Ben olsam sizin bu odanızda geceleri korkardım" dedi Raskolnikov, yüzü asılmıştı. Hâlâ kendine gelemeyen ve bu ziyaretin anlamını kestiremeyen Sonya: "Ev sahiplerim çok iyi, çok sevecen insanlardır" dedi. "Bu eşyalar... her şey... her şey onların. Çok iyi insanlardır, çocukları sık sık gelirler bana." "Kekemeydiler, değil mi?" "Evet... Kapernaumov hem kekeme, hem topaldır. Karısı da öyle... Daha doğrusu tam kekeme değil de... bazı sözcükleri tam söyleyemez. Çok, çok iyi bir kadındır. Kapernaumov eski toprak kölelerindendir... Yedi çocukları var... Yalnızca en büyükleri kekemedir... Ötekiler kekeme değildir... Ama hepsi hasta..." Sonra şaşkınlıkla sordu: "İyi ama siz onları nereden biliyorsunuz?" "Hepsini babanız anlatmıştı. Sizinle ilgili her şeyi de anlatmıştı... Nasıl sabahın altısında çıkıp, aksamın sekizlerinde döndüğünüzü, Katerina İvanovna'nın nasıl yatağınızın ucunda diz çöktüğünü..." Sonya utanmıştı. 384 "Bugün onu gördüm sanki..." diye mırıldandı. "Kimi?" "Babamı. Sokakta yürüyordum, aşağıda, köşebaşında, saat on (gibiydi. Önümde yürüyordu sanki. Tıpkı oydu. Hemen Katerina Jİvanovna'ya haber vermek istedim..." "Dolaşıyor muydunuz?" "Evet", dedi Sonya kesik kesik; yine utanmış, gözlerini yere J indirmişti. "Ama Katerina İvanovna babanızın yanında sizi dövermiş galiba?" "Ah, hayır" dedi Sonya, korkuyla bakıyor gibiydi, "hayır, neler söylüyorsunuz siz!" "Öyleyse onu seviyorsunuz?" "Onu mu? Sevmez olur muyum hiç!" Sonya'nın sesi acılıydı, birden ellerini kavuşturmuştu. "Ah! Onu... Onu bir tanımış ol- saydınız! Bir çocuk gibidir o... Kafası çok karışıktır... Acıdan, Oysa öyle akıllıydı ki... Öyle yüce gönüllü, öyle iyi yürekli bir kadındır ki... Siz hiç, ama hiçbir şey bilmiyorsunuz... Ah!" Sonya umutsuzluk içinde, heyecanla, acıyla, ellerini oğuştu- rarak söylemişti bu sözleri. Solgun yanakları yeniden kızarmış, gözlerine acılı bir anlatım çökmüştü. Bunun onun için en duyarlı konu olduğu açıkça görülüyordu. Bir şeyler söylemek, konuşmak, Katerina İvanovna'yı savunmak istediği anlaşılıyordu. Birden, yüzünün bütün çizgilerinde, deyim yerindeyse eğer, doymak bilmez bir acı belirdi. "Dövüyormuş! Ne diyorsunuz siz! Tanrım, dövüyormuş! Hem dövse ne olur sanki! Ne olur! Siz hiç, ama hiçbir şey bilmiyorsunuz... Öyle mutsuz, öyle mutsuz bir kadın ki o..! Ve hasta... Adalet arıyor o... Çok temiz bir kadındır. Her şeyde adalet olması gerektiğine inanır ve bunu ister... İsterseniz işkence edin ona, haksız bir şey yaptıramazsınız. İnsanlarda adalet olamaya-, cağını bir türlü anlamaz, bu yüzden de sinirlenir durur... Çocuk gibidir, tıpkı bir çocuk! Son derece dürüst bir kadındır!" "Peki siz ne olacaksınız?" Sonya sorar gibi baktı. 385 "Hepsi sizin başınıza kaldı şimdi. Gerçi daha önce de hepsi sizin başınızdaydı, hatta babanız içki parasını bile gelip sizden alırdı... Ama şimdi ne olacak?" Sonya üzüntü içinde: "Bilmiyorum", dedi. "Orada mı kalacak onlar?" "Bilmiyorum. Oraya kira vermeleri gerek. Yalnız söylediklerine göre ev sahibi kadın onları çıkarmak istiyormuş. Katerina İvanovna da 'Bu evde bir dakika bile kalmam' diyormuş." "Neyine güvenerek böyle kabadayılık ediyor? Size mi?" "Ah, hayır, böyle söylemeyin," dedi Sonya; yeniden heyecanlanmış, hatta öfkelenmişti. Kızdırılmış küçük bir kuşa benziyordu. "Biz onunla bir kişi gibiyiz1 artık, birbirimizden ayrı değiliz..." Sonra birden heyecanlandı, ateşli bir şekilde: "Hem başka ne yapabilir ki? Ne yapabilir ki?" dedi. "Bugün nasıl da ağladı! Ner-deyse aklını oynatacak... Bazen tıpkı bir çocuk gibi, yarın her şeyin yolunda olması, sofrasında yemeğinin bulunması için telaşlanıyor... bazen ellerini ovuşturuyor, kan tükürüyor, ağlıyor... Umutsuzluk içinde başını duvarlara vuruyor... Sonra yine avunuyor; bütün umudunu size bağlamış durumda; sizin kendisine arka olduğunuzu söylüyor. Sonra, bir yerlerden borç bulup, birlikte doğduğu kente gideceğimizi, orada soylu genç kızlar için bir pansiyon açacağımızı, buranın yönetimini bana vereceğini, böylece bizim için yepyeni, mutlu bir hayatın başlayacağını söyleyip boynuma sarılıyor, beni öpüyor, yatıştırıyor ve bütün bu söylediklerine, bu hayallere inanıyor! Ona karsı konulabilir mi? Bugün bütün gün ortalığı temizledi, eskileri onardı, çamaşır yıkadı, o zayıf, güçsüz haline bakmadan, koca tekneyi odasına çıkardı, sonra da tıkanıp yatağa düştü. Poleçka'yla Lena'ya ayakkabı almak için birlikte çarşıya çıkmıştık, çocukların ikisinin de ayakkabıları parça parça olmuştu. Ama paramız çıkışmadı, arada çok fark vardı. Çünkü Katerina İvanovna öyle şirin iki pabuç seçmişti ki... Bilemezsiniz, ne ince zevkleri vardır onun... Para çıkışmadı diye, oracıkta, mağazada, herkesin içinde ağlamaya başladı. Ah, nasıl üzüldüm, nasıl!" "Evet..." dedi Raskolnikov acı acı gülerek, "niçin böyle yaşadığınız simdi kolayca anlaşılıyor." 386 "Sanki siz acımıyor musunuz ona? Daha hiçbir şey görüp bilmeden son kuruşunuza kadar bütün paranızı ona verdiğinizi biliyorum. Ya bir de her şeyi görseydiniz? Oh, Tanrım! Ve ben kaç kez, kaç kez onu ağlattım! Daha geçen hafta bile... Onun... babamın ölümünden bir hafta önce... Çok acımasız davrandım! Ve bunu kaç kez, kaç kez yaptım! Şimdi, bütün gün bunları hatırlayıp durmak ne kadar acı!" Sonya, anılarının verdiği acıdan, konuşurken ellerini ovuşturuyordu. "Siz mi acımasızsınız?" "Evet, ben!" Sonya ağlamaya başlamıştı. "O gün eve geldiğimde rahmetli babam, 'Sonya' dedi, 'başım ağrıyor... Bana şu kitaptan bir şeyler okusana...' Elinde bir kitap vardı, Andrey Semyoniç'ten, Labezyatnikov'dan almıştı. Bay Lebezyatnikov da orada oturur; hep böyle gülünç birtakım kitaplar bulur. Ben de 'Gitmem gerek' dedim, okumak istemedim. Onlara da, Lizaveta'dan aldığım yeni yakaları Katerina İvanovna'ya göstermek için uğramıştım. Lizaveta bana çok ucuza yakalar, kolluklar getirmişti. Üzerleri isli, çok güzel, yepyeni şeylerdi. Katerina İvanovna da çok beğendi yakaları, takıp aynanın karşısına geçti, kendine bakmaya başladı. Çok hoştına gitmişti yakalar. 'Lütfen bunları bana armağan eder misin Sonya?' dedi- Lütfen diyordu, o kadar hoşuna gitmişti yakalar, o kadar çok istiyordu ki bunları. Oysa hangi elbisesinin üzerine takacaktı bu yakaları? Öylesine... eski, mutlu günlerini anımsamıstı besbelli... Aynanın karşısına geçip hayran hayran kendini seyretti. Oysa sırtına giyecek tek j bir kat elbisesi yoktu. Kaç yıldır böyleydi bu! Hiç kimseden hiç-j bir şey istememiştir. Gururludur, birinden bir şey istemektense, kendi elindeki son şeyini verir. Ama, iste benim yakalar hoşuna gitmişti, istiyordu. Ben de vermeye kıyamadım, 'Ne yapacaksın bunları Katerina İvanovna?' dedim. Evet, tam böyle söyledim: 'Ne yapacaksınız?' Bu ona hiç söylenmeyecek bir sözdü. Bana öyle bir bakış baktı ki... İsteğini geri çevirmem çok, ama çok ağırına gitmişti... Yüreğim parçalandı! Yakaları alamayışı değildi ağırına giden, benim isteğini geri çevirmemdi. Bunu gördüm. Ah, simdi her şeyi geri çevirebilsem, bütün o sözleri hiç söylen- 387 memiş yapabüsem... Ah, ben... tutmuş neler anlatıyorum!.. Bütün bunlardan size ne!" "Şu... Lizaveta'yı tanır mıydınız?" "Evet...".Sonya şaşırmıştı, o da sordu "Siz de tanır mıydınız?" Raskolnikov karşılık vermedi, biraz sustuktan sonra: "Katerina İvanovna verem", dedi. "Hem de ağır... Yakında ölür..." "Ah, hayır hayır hayır!" diye bağırdı Sonya, sonra sanki söylediklerini onun da doğrulamasını istercesine, bilinçsiz bir davranışla Raskolnikov'un ellerine sarıldı. "Ama ölmesi onun için daha iyi!" "Hayır, daha iyi değil, hiç değil!" diye bağırdı Sonya, sesi korku doluydu. "Çocuklar ne olacak? Yanınıza alamayacağınıza göre...?" Sonya elleriyle basını tutarak umutsuzca: "Ah, bilmiyorum, bilmiyorum!" diye bağırdı. Bu konuyu onun da pek çok kez düşündüğü anlaşılıyordu. Raskolnikov bu çözümsüz soruyu yeniden aklına getirmişti. Raskolnikov acımasızca sözlerini sürdürdü: "Ya siz, Katerina İvanovna sağken, yani bu sıralar hastalanır da hastaneye götürülürseniz ne olacak?" Sonya'nın yüzü korkudan çarpıldı: "Ah, siz neler söylüyorsunuz! Böyle bir şey olamaz!" Raskolnikov acımasızca gülümseyerek: "Nasıl olmaz? Hasta olmayacağınıza ilişkin senet mi var elinizde? Hep birden sokağa dökülecekler, Katerina İvanovna öksüre öksüre dilenecek, şimdi olduğu gibi başını duvarlara vuracak... Çocuklar dersen, ağlasıp duracaklar... derken karakola götürecekler kendisini, oradan da hastaneye... Ölecek... Peki, çocuklar?..." Sonya'nın. sıkışmış göğüsünden: "Ah, hayır! Tanrı bu kadarına razı olmaz!" sözleri döküldü. Her şey sanki Raskolnikov'a bağlıymış gibi, ellerini göğsünde kavuşturmuş, sessiz bir yalvarışla bakarak dinliyordu önü, Raskolnikov ayağa kalktı, odada dolaşmaya başladı. Böylece bir dakika kadar bir zaman geçti. Sonya'nın başı önüne düs- 388 muştu, kollarını sarkıtmış, öylece, acı içinde ayakta duruyordu. Raskolnikov birden Sonya'nın önünde durdu: "Biraz para biriktirme olanağın yok mu? Kara gün için?" "Hayır," diye mırıldandı Sonya. "Tabii, hayır!" dedi Raskolnikov alay eder gibi. "Hiç denediniz mi?" "Denedim." "Ve olmadı! Tabii! Anlaşılıyor! Sormam bile saçmaydı!" Yine odanın içinde dolaşmaya başladı. Bir dakika daha geçti. "Her gün kazanmıyorsunuz, değil mi?" Sonya deminkinden çok utandı. Yüzü kıpkırmızı kesildi. Acılı bir çabayla:. . "Hayır", diye fısıldadı. Raskolnikov birden: "Herhalde Poleçka nın da olacağı bu" dedi. "Hayır! Hayır! Olamaz!" diye haykırdı Sonya; sanki bir yerine bıçak saplamıslardı, öyle umutsuz bir çığlık atmıştı. "Tanrı... Tanrı böyle korkunç bir şeye izin vermez!..." "Başkaları için veriyor ama..." Sonya kendinden geçmiş gibiydi: "Hayır! Hayır! Tanrı onu korur!" diye tekrarladı. Raskolnikov öç alırcasına bir sevinçle: "Belki de Tanrı hiç yoktur", dedi, gülümseyerek kıza baktı. Sonya'nın yüzü birden değişti: korkunç bir değişmeydi bu, kramp girmişçesine çarpılmıştı yüzü. Anlatılmaz bir serzenişle bakıyordu Raskolnikov'un yüzüne. Bir şeyler söylemek istiyor, ama ağzından hiçbir şey çıkmıyordu. Sonunda yüzünü elleriyle kapatarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Raskolnikov biraz sustuktan sonra: "Katerina İvanovna'nın aklını oynattığım söylüyordunuz demin", dedi, "ama siz de aklınızı oynatıyorsunuz." Beş dakika geçti. Raskolnikov konuşmadan, Sonya'nın yüzüne bakmadan odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Sonunda ona yaklaştı, gözleri iki kor parçası gibiydi. İki eliyle omuzların- 389 dan tutarak, gözlerini kızın ıslak gözlerine dikti, uzun uzun baktı. Bakışları ateşli, deliciydi. Dudakları şiddetle titriyordu... Birden, hızla eğildi, yere kapanarak kızın ayaklarını öpmeye başladı. Sonya bir deliden kaçar gibi, korkuyla ondan uzaklaştı, geri çekildi. Gerçekten de, delirmiş gibi bakıyordu Raskolnikov. "Ne yapıyorsunuz?" diye mırıldandı Sonya, yüzü bembeyazdı, yüreği sıkışıyordu. "Ne yapıyorsunuz böyle? Benim gibi birinin önünde...!" Raskolnikov hemen kalktı, pencereye doğru yürüdü, yabanıl bir sesle: "Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği acıların önünde eğildim," dedi. Sonra kızın yanına dönerek: "Dinle..." dedi. "Az önce beni aşağılayan adamın birine, senin serçe parmağın bile olamayacağını, bugün, senin yanına oturmakla kız kardeşimi onurlandırdığımı... söyledim." Sonya korku içinde: "Ah, bunu nasıl söyleyebildiniz!" diye bağırdı. "Hem de onun, kız kardeşinizin yanında? Benim yanımda oturmak mı onur! Oysa... ben... onursuz bir kızım. Büyük, çok.büyük bir günahkârım ben! Ah, böyle bir şeyi nasıl söyleyebildiniz!" "Senin onursuzluğunu ye günahlarını düşünmüyordum bunu söylerken. Çektiğin büyük acılar söyletti bunu bana. Büyük bir günahkâr olman konusuna gelince, evet, büyük bir günahkârsın." Coşkuyla sürdürdü sözlerini: "Senin en büyük günahın kendini boş yere öldürmen, kendini harcamandır. Böyle korkunç bir şey olamaz! Hem nefret ettiğin böyle bir çirkefin içinde yaşıyorsun, hem de bu davranışınla hiç kimselere ufak bir yardımın dokunmadığını, hiç kimseyi hiçbir şeyden kurtarmadığını biliyorsun (birazcık gözlerini açarsan görürsün bunu)... Bundan daha korkunç bir şey olabilir mi?" İyice coşmuştu, kendinden geçmiş gibi konuşuyordu: "Hem söylesene sen: nasıl oluyor da böyle bir yüzkarası, böyle bir bayağılık ve bunların tam tersi kutsal duygular bir arada bulunabiliyor sende? Kendini kanala atıp bir çırpıda isini bitirmen bin kez daha doğru ve akıllıca bir davranış olurdu." 390 Sonya acıyla baktı ona, Ama kendini suya atma önerisine pek şaşmamış gibiydi. Duyulur duyulmaz bir sesle: "Ya onlar ne olacak?" diye sordu. Raskolnikov şaşırarak baktı ona. Kızın bir anlık bakışından her şeyi anlamıştı. Demek ki, bunu gerçekten düşünmüştü Sonya. Umutsuzluğa düştüğü anlarda, her şeye son vermeyi kim bilir kaç kez düşünmüştü!... Bunda çok da ciddi olduğu belliydi: çünkü su anda Raskolnikov'un önerisine hiç şaşırmamıştı. Hatta sözlerindeki acımasızlığı bile farketmemişti. (Serzenişlerinin anlamını, içinde bulunduğu ayıba nasıl bambaşka bir gözle baktığını da farketmemişti Sonya, bunu açıkça görüyordu Raskolnikov). Böyle onursuz, böyle yüzkarası bir yaşam sürmenin ona hem de ne zamandır ne dayanılmaz acılar çektirdiğini şu anda çok iyi anlıyordu. Onu bunca zamandır hayatına son vermek kararından alıkoyan şeyin ne olabileceğini düşündü. Ve o zaman şu zavallı yetimciklerin ve kafasını duvarlara çarpan şu veremli, yarı deli kadının, Katerina İvanovna'nın onun için nasıl bir anlam taşıdıklarını daha iyi anladı. Ama yine de, Raskolnikov'un apaçık gördüğü bir şey vardı: Sonya bu karakteriyle, bu eğitim ve kültür düzeyiyle sonuna kadar bu durumda kalamazdı. Her şeye karşın onun bir türlü çözemediği bir sorun çıkıyordu ortaya: Sonya kendini suya atmak cesaretini göstermediğine göre, bunca uzun bir süre çıldırmadan nasıl kalabilmişti? Kuşkusuz, Sonya'nın durumunun, ne yazık ki toplumda yalnızca ona özgü bir durum olmamakla birlikte, yine de rastlantısal nitelikte bir durum olduğunu anlıyordu. Ama böyle de olsa, bu rastlantı, bu iyi kötü eğitim görmüşlüğü, kendini yetiştirmişliği ve bundan önceki yaşamı, onu bu iğrenç yolun daha ilk adımında da yok edebilirdi. Öyleyse onu tutan neydi? Zevk ve eğlence düşkünlüğü değildi herhalde? İçinde bulundtığu çirkef, besbelli yalnızca tensel bir şeydi onun için; gerçek ahlâksızlığın bir damlası bile onun yüreğine değmemişti. Raskolnikov bu durumu apaçık görüyordu: kız, işte gözünün önündeydi... 'Üç yol var önünde diye düşündü:' "kendini kanala atmak, tımarhaneye düşmek, ya da... ya da yüreğini taş gibi duyarsız- 391 laştıran aşağılık zevk ve eğlence âlemlerine dalmak". En çok da bu sonuncu yolu iğrenç buluyordu. Artık kuşkucu olmuştu Raskolnikov; sonra gençti, yaşamdan kopuk, soyut düşünüyordu, bundan olacak, acımasızdı ve iste bütün bu nedenlerden dolayı da Sonya'nın, üçüncü yoldan başkasını seçemeyeceğini-düşünüyordu. 'Bu gerçekleşebilir mi?' diye sordu kendi kendine. 'Daha ruhunun tertemizliğini koruyan bu yaratık bilinçli olarak kendini çirkef çukuruna atabilir mi? Yoksa çukur onu içine çekmeye başladı da, içinde bulunduğu yüzkarası ona eskisi kadar iğrenç görünmediği için mi hâlâ dayanabiliyor? Hayır, hayır, olamaz-bu!' diye bağırdı içinden, az önce Sonya'nın bağırdığı gibi, 'hayır, onu kendini kanala atmaktan alıkoyan şey, günah korkusu ve onlar... Eğer bugüne kadar aklını kaçırmadıysa... Kim söyledi onun aklını kaçırmadığmı? Aklı tümüyle yerinde mi? Aklıba-sında olan insan onun gibi mi konuşur? Aklı başında bir insan onun gibi mi düşünür? Tam onu çeken çirkef çukurunun başında oturup, elini kolunu sallayarak yardım istemek, kendisine tehlikeden sözedilince .de kulaklarını tıkamak, aklı başında bir insanın yapacağı iş mi? Yoksa bir mucize mi bekliyor? Herhalde öyle... iyi ama bütün bunlar delilik belirtisi değilse ne?' Bu sonuncu düşüncesi üzerinde durdu. Bu yol ona hepsinden daha hoş görünmüştü. Gözlerini dikip kıza dikkatle baktı. Sonunda: "Tanrı'ya çok mu dua edersin Sonya?" dedi. Sonya karşılık vermedi. Raskolnikov onurı cevabını bekleyerek yanı basında duruyordu. "Tanrı olmasaydı ben ne yapardım?" diye fısıldadı Sonya. Sesi canlıydı. Sonra birden kıvılcımlanan gözlerini kaldırıp ona baktı ve elini tutup sıktı. Tam tahmin ettiğim gibi!' diye düşündü Raskolnikov. Bu konuda kızın düşüncelerini daha çok öğrenmek istediğiyle: "Peki, ne yapıyor Tanrı senin için?" diye sordu. Sonya verecek karşılık bulamıyormuş gibi bir süre sustu. Zayıf göğsü heyacanla inip kalkıyordu. Birden: . "Susun!" diye bağırdı. "Böyle şeyler söylemeyin! Siz buna değmezsiniz!" Raskolnikov içinden, Tam tahmin ettiğim gibi! tam tahmin ettiğim gibi!' diye tekrarladı. "Her şeyi yapıyor!" diye fısıldadı Sonya birden, gözlerini yeniden yere indirmişti. ' İşte çıkış yolu! İşte çıkış yolunun açıklaması!' diye düşündü Raskolnikov; büyük bir merakla Sonya'yı inceliyordu. Yeni, tuhaf, neredeyse hastalıklı denilebilecek bir duyguyla süzüyordu Sonya'yı! Onun o solgun, küçük, zayıf, düzgün olmayan köşeli yüzünü, böylesine sert, canlı bir duyguyla, böylesine alev alev tutuşabilen sevimli, mavi gözlerini, hâlâ öfkeden tirtir titreyen küçük vücudunu... süzüyordu. Bütün bunlar ona gitgide daha tuhaf, neredeyse olanaksız gibi görünüyordu. 'Kaçık! Kaçık!' diye söylendi içinden. Komodinin üstünde bir kitap duruyordu. Odanın içinde ileri jeri dolaşırken, önünden her geçişinde dikkat ettiği kitabı eline alıp baktı. Eski, deri ciltli bir kitaptı bu. İncil'in Rusça çevirişiydi. Odanın öteki ucundan: "Nereden buldun bunu?" .diye bağırdı. • . . Sonya hep eski yerinde, masanın üç adım berisinde duruyordu. Gözlerini kaldırmadan, isteksizce: "Biri getirdi", dedi. "Kim getirdi?" "Lizaveta. Ben istemiştim." 'Lizaveta! Tuhaf!' diye düşündü Raskolnikov. Sonya her ya-.ıyla ona gitgide daha tuhaf, daha olağanüstü görünmeye baş-jlamıştı. Kitabı muma yaklaştırıp sayfalarını çevirdi. Birden: "Lazar'dan hangi bölümde sözediliyordu?" diye sordu. Sonya ısrarla önüne bakıyor, karşılık vermiyordu. Masaya lafif yanlamasına oturmuştu. "Lazar'ın ölümden sonra dirilişini anlatan bölüm?... Bulur ıusun, Sonya?" Sonya ona gözucuyla baktı. Yerinden kalkıp ona yaklasma-Idan, sertçe: 392 393 "Orda değil..." dedi. "Dördüncü İncil'de..." "Bulup okur musun bana Sonya...?" Raskolnikov oturdu, dirseklerini masaya, başını da ellerine dayadı, dinlemeye hazırlandı. 'Üç beş hafta sonra ise, buyrun bakalım şöyle çok uzak bir yerlere! Daha kötüsü olmazsa eğer, sanırım ben kendim gitmiş olacağım oraya1 diye düşünüyordu içinden. Sonya kararsız adımlarla masaya yaklaştı; Raskolnikov'un bu tuhaf isteğini kuşkuyla,karşılamıştı. Yine de kitabı aldı, yerine geçti. Masanın öbür yanından göz ucuyla Raskolnikov'a bakarak: "Gerçekten okumadınız mı siz bunu?" diye sordu; sesi gitgide sertleşiyordu. "Çok önceleri... Öğrenciliğimde... Okusana!." "Kilisede de dinlemediniz mi?" "Ben... kiliseye gitmem. Sen sık gider misin?" "Hayır," diye mırıldandı Sonya. Raksolnikov gülümsedi: "Anlıyorum... O zaman, yarın babanın cenaze törenine de gitmeyeceksin?" "Hayır gideceğim... ben geçen hafta da kiliseye gitmiştim... Dua ettirmiştim." "Kimin için?" "Lizaveta için. Baltayla öldürdüler Lizaveta'yı." Raskolnikov gitgide geriliyordu, başı dönmeye başlamıştı. "Lizaveta'yla yakın arkadaş mıydınız?" "Evet... Çok dürüst bir kadındı.. Bana uğrardı... Ama pek sık değil... Zamanı yoktu çünkü... Birlikte okur... konuşurduk. Şimdi Tanrı'yı görüyor o." Bu kitapsı sözler tuhaf çınlamalar olarak geliyordu Raskolnikov'un kulağına. Şu iki kadın... iki kaçık kadın arasındaki gizemli buluşmalar... ne tuhaftı! 'Bu gidişle sen de kaçıracaksın!' diye düşündü. 'Bulaşıcı galiba bu!' "Oku!" diye bağırdı birden; sinirliydi sesi. Sonya hâlâ kararsızdı. Yüreği hızla çarpıyordu. Ona okuma- 394 ya cesaret edemiyor gibiydi. Raskolnikov bu 'mutsuz divane'ye acıyla bakıyordu. Sonya tıkanırcasına ve güç duyulur bir sesle: "Size ne diye okuyayım?" dedi. "İnanmıyorsunuz ki!" "Oku!" diye diretti Raskolnikov. "Ben böyle istiyorum!... Li-zaveta'ya okuyordun ya!..." Sonya kitabı açtı, onun istediği yeri aramaya başladı. Elleri titriyordu. İki kez okumaya girişti, ama daha ilk heceleri bile söyleyemedi: sesi çıkmıyordu. Sonunda büyük bir çabayla okumaya başladı: «Beytanya halkından Lazar adında bir adam hastaydı...» Ama birden üçüncü sözcükte sesi titredi ve aşırı gerilmiş bir tel gibi koptu. Soluğu kesilmiş, göğsü sıkışmıştı. Raskolnikov, Sonya'nın kendisine okumaya niçin cesaret 'edemediğini anlamaya başlamıştı. Bunu anladıkça da, okuması için inadına daha kaba, daha sinirli bir biçimde direniyordu. Kendini olduğu gibi ortaya koymasının, iç dünyasını açmasının şu anda ona ne kadar ağır geldiğini çok iyi anlıyordu. Bu duyguların gerçekten de onun gerçek gizini, eski gizini oluşturduğunu çok iyi anlıyordu. Bu eski giz, kızcağızın belki de, ergenlik çağında, mutsuz bir baba, acıdan deliye dönmüş bir üvey ana, aç çocukların çığlıkları, bağırış çağırışlar, serzenişler arasında geçen baba evindeki dönemine ait bir gizdi. Bundan başka Raskolnikov, Sonya'nın eline kitabı alıp okumaya başladığı şu anda, aşırı derecede sıkılmasına ve bir şeylerden alabildiğine korkmasına karşın okumak için önüne geçilmez bir istek duyduğunu da anlıyordu. "Bana, özellikle bana okumak istiyor ve 'ilerde bir şeyler olmaması için' de hemen şu anda okumak istiyor." Bu isteği onun gözlerinden okumuş,içinde bulunduğu büyük heyecandan anlamıştı... Sonya yavaş yavaş kendini toparlıyordu, okumaya ilk başladığında sesinin çıkmasını engelleyen bo-ğazındaki tıkanmayı atlatmıştı. Yahona İncili'nden onbirinci bölümdü okuduğu. Ondokuzuncu âyete kadar okudu: "Yahudilerden birçoğu, kardeşlerinin kaybından üzüntü içinde olan Marta'yla Meryem'i yatıştırmaya gelmişlerdi. Marta, İsa'nın geldiğini duyunca, onu karşılamaya çıktı. Meryem evde 395 kaldı. O zaman Marta İsa'ya, Efendimiz, dedi, eğer sen burada olsaydın kardeşim ölmezdi. Ama ben şimdi de biliyorum ki, sen Tanrı'dan ne dilersen, dileğin yerine gelir." Sonya yeniden durdu. Sesinin yine titremeye başladığını, yine kesilecek gibi olduğunu hissediyordu. "İsa ona dedi ki: Kardeşin dirilecek. Marta da: Evet, biliyorum, dedi. Diriliş günü, son gün dirilecek. İsa ona: Diriliş ve hayat benim, dedi. Kim ki bana inanır, ölse bile dirilecektir. Yasayan ve bana inanan herkes, sonsuzcasına yasar. Sen buna inanıyor musun Marta, İsa'ya dedi ki:" (Sonya, Marta'nın İsa'ya söylediklerini, sanki kendisi vaaz veriyormuş gibi,acıyla iç çekip, tane tane, vurgulayarak okudu.) "Evet, efendimiz! Ben senin, dünyaya gelmesi beklenen Tanrı'nın oğlu Mesih olduğuna inanıyorum". Sonya durur gibi oldu, ona çabucak bir göz atmak istedi, ama sonra kendini toparladı, okumaya devam etti. Raskolnikov dirseklerini masaya dayamış, kımıldamadan oturuyor, Sonya'ya değil, odanın içinde başka bir yere bakarak dinliyordu. 32.âyete gelmişlerdi. "Meryem de İsa'nın bulunduğu yere gelip onu görünce, ayaklarına kapandı ve ona dedi ki: Efendimiz! eğer sen burada olsaydın, kardeşim ölmezdi. İsa onun ağladığını've onunla birlikte gelen Yahudiler'in ağladıklarını görünce ruh acıyla titredi, öfkelendi ve dedi ki: Onu nereye koydunuz? Ona dediler ki: Efendimiz! Gelin de görün. İsa'nın gözleri yasardı. O zaman Yahudiler: Bakın, dediler, onu nasıl da seviyormuş. Kimi de söyle dedi: O ki, körlerin gözlerini açıyordu, bunun ölmemesi için bir şeyler yapamaz mıydı?" Raskolnikov dönüp heyecanla Sonya'ya baktı: evet, tam tahinin ettiği gibiydi! Gerçekten de sıtmaya tutulmuşcasına tirtir titriyordu. Raskolnikov'un da beklediği buydu. Yüce mucize sahnesine yaklaşmıştı ve bütünüyle bir zafer duygusu içindeydi. Sesi metalik bir çınlamaya dönüşmüştü, zafer ve sevinçti bu seste çınlayan. Satırlar gözünün önünde uçuyordu: gözleri kararmıştı. Ama ezbere biliyordu Sonya okuduğu yeri. Son Jâyetteki, "O ki, körlerin gözlerini açıyordu..." sözlerini okurken, jsesini alcaltmış, bir dakika sonra yıldırımla vurulmusçasına yerlere kapanacak, ağlayıp imana gelecek Yahudiler'in gözleri kör, imansız Yahudiler'in bütün kuşkularını, serzenişlerini, kötülemelerini büyük bir tutkuyla, sıcaklıkla yansıtmıştı sesinde. O da, o da imansız, onun da gözleri kör, şimdi dinleyince o da imana gelecek. Evet, evet! Şimdi, büyük mucizeyi duyar duymaz!' diye düşünüyor, bu sevinçli bekleyişten titriyordu. "İsa içinde derin bir acımayla mezara geldi. Bir mağaradaydı mezar, ağzına da bir taş koymuşlardı. İsa dedi ki: Taşı kaldırın! Ölenin kardeşi Marta da: Efendimiz! dedi. Kokuşmuştur artık. Çünkü dört gün oldu gömüleli." Sonya dört gün'ü özellikle vurgulamıştı "İsa ona dedi ki: Ben sana, iman edersen, Tanrı'nın büyüklüğünü görürsün dememiş miydim? Ve ölünün bulunduğu rhağ-ranm ağzından taşı çektiler. İsa gözlerini göğe kaldırdı, dedi ki: beni dinlediğin için şükürler olsun sana! Dileklerimi her zaman kabul ettiğini ben zaten biliyordum. Ama bu kez, surda duran insanların beni senin gönderdiğine inanmaları için istedim bunu senden. İsa bunları söyledikten sonra, yüksek sesle: Laz ar! dedi, dışarı çık! Ve ölmüş olan dışarı çıktı." (Sonya sanki her şeyi kendi gözüyle görmüşcesine heyecandan ürpererek, yüksek sesle okudu:) "Elleri-ve ayakları kefene sarılı, yüzü mendille bağlıydı. İsa onlara dedi ki: Çözün de gitsin!" "O zaman, Meryem'e gelen ve İsa'nın bu mucizesini gören Yahudiler'in çoğu ona iman ettiler." Sonya bundan ötesini okumadı, okuyamazdı da zaten. Kitabı kapadı, hızla iskemlesinden kalktı, kesik kesik ve sert bir sesle: "Lazar'ın ölümden sonra dirilişiylenlgili bölüm bu kadar", dedi. Utanıyor gibiydi, gözlerini, kaldırıp Raskolnikov'a bakamıyordu; başını başka bir yana çevirmiş, kımıldamadan duruyordu. Sıtma titremesi devam ediyordu. Eğri şamdanda çoktan sönmeye yüz tutan mum, bu perişan odada, bu ölümsüz kitabı okumak için çok tuhaf bir biçimde bir araya gelen bu katille fa- 397 hişeyi donuk bir biçimde aydınlatıyordu. Aradan beş dakika ya da daha çok bir zaman geçti. Raskolnikov birden yerinden kalkıp Sonya'ya yaklaştı, kaşlarını çatarak: "Seninle bir iş konuşmak için gelmiştim", dedi. Sonya hiçbir şey söylemeden gözlerini ona kaldırdı. Raskolnikov'un sert bakışlarında yabanıl bir kararlılık okunuyordu. "Bugün ailemi terkettim. Annemle kız kardeşimi. Bir daha yanlarına dönmeyeceğim. Kendileriyle bütün bağımı kopardım." Sonya şaşkına dönmüştü: "Niçin?" diye sordu. Geçenlerde Raskolnikov'un annesi ve kız kardeşiyle olan karşılaşma, nedenini ve nasıl olduğunu bilmediği olağanüstü bir etki yapmıştı Sonya üzerinde. Bu nedenle Raskolnikov'un onları terkettiği haberini, dehşete kapılırcasına dinlemişti. "Benim için artık bir tek sen varsın", diye ekledi Raskolnikov. "Birlikte gidelim. Bunu söylemek için geldim sana. İkimiz de lanetlenmişiz. Birlikte gidelim." Gözleri alev alev yanıyordu sanki. Sonya da onun için 'kaçık!' diye düşündü, sonra elinde olmadan geri çekilerek,korku içinde: "Nereye gideceğiz?" diye sordu. "Ne bileyim, nereye gideceğiz. Benim bildiğim tek şey, aynı yolun yolcusu olduğumuz, hepsi bu! Hedeflerimiz aynı!" Sonya hiçbir şey anlamadan bakıyordu ona. Anlayabildiği tek şey, bu adamın çok, ama çok mutsuz olduğuydu. "Sen kime ne anlatırsan anlat, kimse bir şey anlamaz", diye sürdürdü sözlerini Raskolnikov. "Ama ben seni anladım. Sen bana gereklisin. Buraya, sana gelmemin nedeni de bu." "Anlamıyorum..." diye fısıldadı Sonya. "Sonra anlarsın. Sen de aynı şeyi yapmadın mı? Sen de toplum kurallarını çiğnedin... çiğneyebildin. Kendi kendini öldürdün, kendi hayatını mahvettin (hepsi aynı şey!) Oysa ruh ve akıl gücünle yaşayabilecekken, Samanpazarı'nda tükenip gideceksin... Ama sen dayanamazsın, ve eğer tek başına kalırsan, bir gün sen. de benim gibi aklını kaçırırsın. Zaten şu anda bile deli 398 gibisin. Öyleyse, birlikte gitmemiz gerek. Aynı yoldan. Hadi, gidelim!" Onun bu sözlerinden müthiş bir heyecana kapılan Sonya: "Niçin? Niçin söylüyorsun bunları?" dedi. "Niçin mi? Artık böyle kalamayacağın için! Nedeni bu! Çocuk çığlıklarına, gözyaşlarına bakarak değil, 'ki böylesine Tanrı da izin vermez', ciddi, aklı başında düşünmen gerek. Yarın seni hastaneye kaldırırlarsa ne olur, söyler misin? Katerina İvanovna'nın aklı başında değil, üstelik veremli ve yakında da ölecek. Peki, ya çocuklar? Poleçka da tükenip gitmeyecek mi? Annelerinin, dilenmeleri için köşe başlarına yerleştiği çocukları hiç görmedin mi sen buralarda? Ben bu anaların nerelerde ve hangi koşullar altında yaşadıklarını biliyorum. Bu çocuklar buralarda çocuk olarak kalmazlar. Daha yedi yaşındayken ya fahişe, ya hırsız olurlar. Oysa çocuklar İsa'nın birer suretidir: "İlâhi saltanat onlarındır". İsa bize onları sevmemizi, saymamızı buyurdu, onlar geleceğin insanlığıdır..." Sonya ellerini oğuşturuyor, hıçkırıklardan sarsıla sarsıla: "Ne yapmalı? Ne yapmalı peki?" diye tekrarlayıp duruyordu. "Ne mi yapmalı? Kesilmesi gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza dek. Hepsi bu. Tabii böylece acı çekmeyi de peşinen kabul edeceksin. Ne? Anlamıyor musun? Sonra anlarsın... Özgürlük ve güç... özellikle de güç gerek insana! Bütün titreyen yaratıkların, bütün karıncaların üzerinde egemenlik kurmak gerek! İste amaç! Unutma bunu! Benden sana öğüt olsun! Belki de bu seninle son görüşmemiz. Eğer yarın gelmezsen, o zaman her şeyi kendin öğrenirsin. O zaman bu sözlerim aklına gelsin. Yıllar sonra bir gün, yaşam sana bu sözlerin ne demek olduğunu öğretir belki. Eğer yarın gelirsen, sana Lizaveta'yı kimin öldürdüğünü söyleyeceğim. Elveda!" Sonya korkudan tirtir titriyordu. Dehşet içindeydi. Bütün vücudu buz gibiydi. Delikanlıya yabanıl bakışlarla bakarak: "Kimin öldürdüğünü gerçekten biliyor musunuz?" dedi. "Evet biliyorum, sana da söyleyeceğim. Ama sana, yalnız sana! Bunu söylemek için seni seçtim. Senden beni bağışlamanı 399 dilemek için gelmeyeceğim, yalnızca gelip Lizaveta'yı kimin öldürdüğünü söyleyeceğim. Bunu söylemek için seni ben tâ ne zaman seçtim... Daha baban bana senden sözettiği sıralar... ve daha Lizaveta sağken. Elveda! Bana elini verme. Yarın!" Raskolnikov çıktı. Sonya onun arkasından bir deliye bakar gibi baktı. Ama kendisinin de bir deliden farkı yoktu ve bunu hissediyordu. Başı dönüyordu. Tanrım! Lizaveta'yı kimin öldürdüğünü nasıl bilebilir? Bütün bu sözlerine demekti? Korkunç bir şey bu!' Bütün bunları böylece düşünmesine karşın, asıl o düşünce Sonya'nın aklına hiç mi hiç gelmiyordu. 'Herhalde çok mutsuz!... annesini, ve kız kardeşini terketmis. Niçin? Ne oldu? Ve kendisinin niyeti ne? Söylediği bütün bu sözler ne anlama geliyor? Onun ayağını öpmüş ve... demişti ki (evet, bunu açıkça söylemişti), artık sensiz yaşayamam demişti... Ah, Tanrım!' Sonya sıtmalı gibi titreyerek ve sayıklayarak geçirdi geceyi. Bazen yerinden fırlıyor, ağlıyor, ellerini oğuşturuyor, bazan yine çırpınmak bir uykuya dalıyor, düşünde Poleçka'yı, Katerina İvanovna'yı, Lizaveta'yı, İncil okuma sahnesini ve onu... bembeyaz yüzü, alev alev yanan gözleriyle onu görüyordu... Ayaklarına, kapanmış, öpüyor, ağlıyordu... Ah, Tanrım! Sonya'nın odasını Gertrude Karlovna Resslich'in dairesinden ayıran sağdaki kapının ardında, yine bayan Resslich'in dairesine ait olan ve ne zamandır kiralık olarak boş duran bir oda vardı. Odanın kiralık olduğunu bildirmek için, evin ana kapısına ve odanın kanala bakan pencerelerine ilanlar asılmıştı. Sonya eski-denberi bu odayı boş saymaya alışmıştı. Oysa bütün bu süre içinde boş odanın kapısında duran bay Svidrigaylov, kulağını kapıya yapıştırarak onları dinlemişti. Raskolnikov çıktıktan sonra, bir süre durup düşünmüş, sonra ayaklarım ucuna basarak, bu boş odaya bitişik olan kendi odasına geçerek, bir sandalye almış ve bunu yavaşça Sonya'nın odasına acılan kapının arkasına koymuştu. İçeriki odada geçen deminki konuşma ona çok ilginç, çok önemli görünmüş ve çok hoşuna gitmişti. O kadar hoşuna gitmişti ki, bir başka gün, örneğin yarın, yine böyle bir saat ayakta durmak gibi bir zahmete katlanmamak, şöyle rahatça oturup keyifle dinlenmek için bir sandalye getirmişti. 400 Ertesi sabah saat tam onbirde sorgu yargıçlığına başvurarak, gelişini Porfiriy Petroviç'e haber vermelerini rica ettiği zaman, Raskolnikov uzunca bir süre kabul edilmeyişine oldukça şaştı: kendisini çağırmalarına dek aradan en aşağı on dakika geçmişti. Oysa, kendi tahminine göre, daha o, oraya varır varmaz hemen üzerine atılmaları gerekiyordu. Ama işte, bekleme salonunda oturuyor, yanından, kendisiyle hiç ilgilenmedikleri anlaşılan bir sürü insan gelip geçiyordu. Bitişik odada bir kaç yazıcı birtakım kâğıtlarla uğraşıyor, yazı yazıyordu; bunların hiçbirinin kafasında Raskolnikov diye bir kavramın olmadığı açıkça anlaşılıyordu. Tedirgin, kuşkulu bakışlarla çevresine bakınmaya başladı: bir yerlere sıvışmaması için onu gözetlemekle görevlendirilmiş bir çift gizlenmiş göz, onu kollayan birileri olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Ama böyle birileri yoktu ortalıkta. İşleriyle uğraşan yazıcılardan ve birtakım adamlardan başka kimseler yoktu ve hiç kimse onunla ilgili değildi; istediği yere çekip gidebilirdi şu anda. Dünkü adama ilişkin düşüncesi gitgide pekişmeye başladı: şu yerin altından çıkmışa benzeyen gizemli adam, şu hayalet, gerçekten de her şeyi bilmiş, görmüş olsaydı, acaba kendisine şimdi böyle rahat rahat bekleme olanağını verirler miydi? O bunu kendiliğinden düşünüp de teşrif edinceye kadar, böyle onbirlere kadar beklerler miydi.? Demek oluyor ki, ya adam daha gelip bildiklerini söylememişti, ya da... ya da o da bir şey bilmiyordu, hiçbir şey görmemişti (zaten nasıl görebilirdi ki?). Öyleyse, dün olup biten her şey, yine kuşkulu, hasta hayal-gücünün yarattığı ve büyüttüğü birtakım hayellerdi. Bu tahmin, kafasında hatta dün, en dayanılmaz heyecanlar, umutsuzluklar içinde kıvrandığı bir sırada yeretmeye başlamıştı. Bütün bunları yeniden düşünüp, yeni bir savaşa hazırlandığı şu anda, birden titrediğini duydu. Porfiriy Petroviç'in, nefret ettiği adamın, karşısına çıkmaktan korktuğu için titrediğini düşününce, içinde müthiş bir öfke dalgası kabardı. Bu adamı yeniden görmek, onun için korkunç olan şeylerin en korkuncuydu: öylesine sınırsız bir biçimde nefret ediyordu ki ondan, ona karsı nefreti öyle- 401 sine sonsuzdu ki, nefretinin kendisini ele vereceğinden korkuyordu. Ve nefreti öylesine güçlüydü ki, bir anda titremesine son verdi; içeri soğuk, küstah bir tavırla girmeye hazırlandı/olabildiğince susup onu dinlemek, çevresini incelemek için kendine söz verdi; hiç değilse bu kez şu aşırı sinirliliğini yenmeliydi; ne olursa olsun başarmalıydı bunu. Tam bu sırada kendisini Porfiriy Petroviç'in beklediğini söylediler. Porfiriy Petroviç odasında yalnızdı. Ne büyük, ne küçük bir odaydı bu. Odada eşya olarak: muşamba kaplı bir kanepe, onun önünde büyükçe bir yazı masası, köşede bir çalışma masası, dolap ve bir kaç sandalye vardı. Hepsi cilalı, sarı ağaçtan, devlet malı eşyalardı. Dip duvarda, daha doğrusu arkadaki bölmenin üzerinde bir kapı daha vardı. Herhalde, bölmenin ötesinde başka odalar bulunuyordu. Raskolnikov içeri girer girmez Porfiriy Petroviç onun girdiği kapıyı kapattı ve böylece içerde ikisi, baş-başa kaldılar. Görünüşe bakılırsa Porfiriy konuğunu çok neşeli aydınlık bir yüzle karşılamıştı, ancak bir kaç dakika sonra Raskolnikov bazı belirtilerden onun epey telaşlı olduğunu farketti. Sanki birden kafasını karıştırmışlar ya da yapmakta olduğu gizli bir iş yarım kalmıştı. "Oo, muhterem! Bizim buralara da uğrar mıydınız..." diye başladı Porfiriy Petroviç; iki eline birden Raskolnikov'a doğru uzatmıştı. "Otur hele babam! Buyrun, şöyle geçin! Belki de böyle tout court* «muhterem» ve «babam» diye seslenilmesinden hoşlanmamışsınızdır? Lütfen bunu senli benlilik olarak almayın... Şuraya, şu kanepeye buyrun!" Raskolnikov gözlerini ondan ayırmadan gösterdiği yere oturdu. "Bizim buralar", senli benliliğinden ötürü özür dilemeler, söylediği şu Fransızca "tout court" vb. vb... bütün bunlar ilginç belitilerdi. "İki elini birden uzattığı halde,tam zamanında geri çekip, bir elini bile vermedi" diye düşündü Raskolnikov ve kuşku verici buldu bunu. İkisi de birbirini izliyor, ama bakışları karşılaşır karşılaşmaz, şimşek hızıyla gözlerini başka yana çeviriyorlardı. * Tout Court: (Aslında da Fransızca) - Kısaca (çev.) "Size... şu kağıdı getirdim... Hani, saat konusunda... işte.. Doğru mu yazmışım, yoksa yeniden yazmam gerekecek mi?" "Ne? Kağıt mı? Ha, evet... Evet, doğru yazmışsınız... "Porfiriy Petroviç sanki hemen bir yere gidiyormuş gibi aceleyle söylediği bu sözlerden sonra ancak kağıdı alıp okudu, sonra yine telaşla: "Evet, doğru yazmışsınız... Bu kadar,başka bir şeye gerek yok" dedi ve kağıdı masaya bıraktı. Bir dakika sonra, başka bir konudan söz ederlerken kâğıdı koyduğu yerden aldı, katlayıp kendi çalışma masasının üzerine bıraktı. "Sanırım dün beni resmen sorguya çekmek istediğinizi söylemiştiniz...şu ... öldürülen kadınla ilişkili olarak?" diye başladı Raskolnikov, sonra şimşek hızıyla: 'İyi ama sanırım'ı ekledim diye niçin bu kadar tedirgin oluyorum?' diye düşündü. Yalnızca Porfiriy'le karşılaşmış olmanın, yalnızca bir çift sözün, iki bakışın kuşkularını böylesine büyütmesini, onu böylesine işkillendirmesini çok tehlikeli buldu: sinirleri bozulacak, heyecanı artacaktı. 'Felaket! Felaket! Yine ağzımdan bir şeyler kaçıracağım!' "Evet, evet, evet! Hiç merak etmeyin! Zamanımız var, zamanımız var!" diye mırıldındı Porfiriy Petroviç. Odanın içinde, yazı masasının önünde bir aşağı bir yukarı amaçsızca dolaşıyor, bazen pencereye, bazen çalışma masasına, oradan yine yazı masasına doğru koşturuyor, bazen gözlerini Raskolnikov'un kuşkulu bakışlarından kaçırıyor, bazen birdenbire durarak delikanlının gözlerinin ta içine bakıyordu. Lastik bir top gibi dört bir yana yuvarlanan, duvarlara, köselere çarparak hemen geri dönen bu küçücük, toparlacık adamın pek tuhaf bir görünüşü vardı. Konuğuna sigara sunarken: "Zamanımız var, zamanımız var... Sigara içermişiniz?" diye sürdürdü sözlerini. "Sigaranız var mı? Buyurun, burdan yakın... Biliyor musuzunuz, sizi burada kabul ediyorum, ama benim aslında, şurada, şu bölmenin arkasında... Devletin bana erdiği beylik oda... Burada geçici olarak bulunuyorum... Biraz onarım yapmak gerekti benim odamda. Şu sıralar bitmek üzere... beylik oda güzel bir şey, öyle değil mi? Siz ne dersiniz?" 402 403 Raskolnikov alaycı bir bakışla: "Ya, güzel bir şey", dedi. Porfiriy Petroviç bambaşka birtakım düşüncelere dalmış gi-.bi: "Güzel bir şey, güzel bir şey..." diye bir kaç kez tekrarladı. Sonra birden Raskolnikov'a iyice yaklaşıp gözlerini gözlerine dikerek;" Evet, çok güzel bir şey!..." diye bağırdı. Beylik odanın güzel bir şey olduğu gibi aptalca bir sözü tekrarlayıp durması, şu anda konuğuna dikilen gözlerindeki ciddi, anlamlı, gizemli bakışlarla son derece çelişiyordu. Onun bu durumu Raskolnikov'un öfkesini büsbütün taşırdı; alay etmekten ve tedbirsizce meydan okumaktan kendini alamayarak: "Sanırım, bütün sorgu yargıçlarınca uygulanan bir yöntem bu", dedi. Porfiri'nin yüzüne küstahça bakıyor ve küstahlığından sanki keyifleniyordu. "Bu yönteme göre sorgu yargıçları söze epey dolambaçlı yollardan, anlamsız görünen birtakım konulardan ya da ciddi olmakla birlikte asıl konuyla ilgisi bulunmayan başka birtakım konulardan söz ederek girerler. Amaçları, deyim yerindeyse, sorguya çekilen kişiyi yüreklendirmek, ya da daha doğrusu onun dikkatini dağıtmak, sonra birdenbire en amansız, en tehlikeli sorularla onu serseme çevirmektir, öyle değil mi? Sizin meslekte kutsal bir seymisçesine bağnazlıkla uygulanan bir yöntem bu yanılmıyorsam?" " Daha neler!... Yoksa sizi şu beylik oda sözlerimle... şey mi yapacağımı sandınız?" Porfiriy Petroviç bunları söyledikten sonra gözlerini kırpıştırdı, yüzünde neşeli, kurnaz bir ışık dolaştı, alnındaki incecik çizgiler kayboldu, gözleri süzüldü, yüzünün çizgileri uzadı ve birden Raskolnikov'un gözlerinin içine bakarak sarsıla sarsıla gülmeye başladı. Aralıksız, sinirli bir gülüştü bu. Ras-kolnikov da gülümsemek için kendini zorladı. Porfiriy Petroviç onun da güler gibi olduğunu görünce, öyle gülmeye başladı ki, nerdeyse katılacaktı, yüzü kıpkırmızı kesildi. Raskolnikov'un duyduğu tiksinti bir anda her türlü çabasını geride bıraktı; gülmesi bir anda silindi, kaslarını çattı ve Porfiriy Petroviç'in dinmek bilme- 404 yen ve kasıtlıymış hissi veren uzun kahkahaları boyunca gözlerini bir an bile ayırmaksızın öfke dolu bakışlarını onun üzerine dikti. İki taraf da ihtiyatsızlık etmişti. Porfiriy Petroviç konu-ğuyla alay etmiş, o bunu nefretle karşılamıştı. Öte yandan yine Porfiriy Petroviç konuğunun nefretine hiç aldırış etmemişti. Raskolnikov için önemli bir noktaydı bu: Porfiriy Petroviç'in, kendisinin deminki sözlerine de hiç aldırış etmediğini anlıyordu. Tuzağa düşmüştü işte, Porfiriy'nin bu davranışının onca bilinmeyen bir amacı vardı; belki de bir şeyler hazırlamıştı ve şimdi, hemen şu anda her şey açığa çıkabilir, her şey altüst olabilirdi. Hemen konuya girdi. Ayağa kalkıp şapkasını alarak, kararlı, ama oldukça sinirli bir tavırla: "Porfiriy Petroviç", dedi, "dün beni sorguya çekmek istediğinizi söyleyerek buraya gelmemi istemiştiniz (sorguya çekmek sözlerini özellikle vurgulamıştı). İste geldim, soracak bir şeyiniz varsa, buyrun sorun, yoksa, bırakın gideyim. Zamanım yok, bir sürü işim var. Şu, arabanın altında kalarak ezilen, zavallı memurun cenazesinde bulunmak zorundayım... ki kendisini siz de biliyorsunuz." Raskolnikov sözlerine eklediği son cümleden do-Jafi sinirlendi, daha da öfkelenerek, sürdürdü sözlerini: "Ve bütün bunlardan bıktım artık, duyuyor musunuz, çoktan bıktım! Biraz da bu yüzden hasta oldum..." Kısacası, hastalıkla ilgili sözlerinin daha da yersiz kaçtığını düşünerek büsbütün bağırmaya başladı;" ya sorguya çekin beni, ya da bırakın gideyim.,. Sorguya çekecekseniz, bu ancak usulünce olabilir, başka türlüsüne izin vermem! Böylece, birlikte yapacağımız bir şey bulunmadığına göre, şimdilik hoşçakalın!" "Aman Tanrım! Neler söylüyorsunuz! Ne diye sorguya çekeyim sizi..?" Porfiriy Petroviç bir anda tavrını değiştirmiş, gülmesini kesmişti; gıdaklar gibi konuşuyordu: "Rica ederim, telaşlanacak bir şey yok..." Yeniden odanın içinde volta atmaya başlamıştı, arada bir Raskolnikov'un yanma gelerek onu yerine oturtmaya çalışıyordu. "Zamanımız var, zamanımız var...' Hem bütün bunlar önemsiz şeyler! Tam tersine, sonunda buraya gelişinize nasıl sevindim, bilemezsiniz! Sizi bir konuk olarak kabul 407 ediyorum. Şu lanet gülüşüme gelince, rica ederim beni bağışlayın Rodion Romanoviç. Rodion Romanoviç? Doğru söylüyorum değil mi adınızı? Sinirli bir adamım ben. Zekice nüktelerinizle beni güldürdünüz! Bazen bir lastik top gibi hoplaya hoplaya, yarım saat kadar güldüğüm olur. Hastalıktır bende gülmek. Vücut yapımı düşünerek, bu yüzden bir gün inme ineceğinden bile korkuyorum. Otursanıza, ne oluyorsunuz böyle! Lütfen oturun, iki gözüm, yoksa bana darıldığınızı düşüneceğim..." Raskolnikov kaşlarını daha da çatmış, öfkeyle susuyor, dinliyor ve onu izliyordu. Sonunda, kasketini bırakmadan oturdu. Porfiriy Petroviç yine odanın içinde koşturarak ve başlangıçta olduğu gibi konuğuyla gözgöze gelmemeye çalışarak: "Size, huyumu anlamanız için kendimle ilgili bir iki şey söy-liyeceğim, Rodion Romanovic", dedi. "Biliyorsunuz, ben bekârım. Çevrem yoktur, kimse beni tanımaz. Üstelik işi bitmiş, tohuma kaçmış bir adamım... ve... ve bilmem dikkatinizi çekti mi Rodion Romanoviç, bizde, yani Rusya'da, özellikle de bizim şu Petersburg'ta, yeni tanışmış ama birbirlerine saygı duyan örneğin bizim gibi iki aklı başında adam, bir araya geldikleri zaman konuşacak bir şey bulamazlar ve koca bir yarım saat birbirlerinden sıkılarak buz gibi öylece dururlar. Oysa herkesin, örneğin kadınların, konuşacak konuları vardır... Yine, örneğin sosyeteden insanlar her zaman konuşacak bir şeyler bulurlar, bizim gibi orta hallilere, yani düşünen, aydın kişilere gelince, nedense hep utanırız, bir türlü konuşamayız, oysa c'est de.rigneur* Peki bu niçin böyle? Ortak ilgi alanlarımız mı yok, yoksa birbirimizi al-datamayacak kadar dürüst müyüz? Bilmiyorum. Siz ne dersiniz? Kasketinizi bıraksanıza, hemen kalkıp gidecek gibi bir haliniz var... Bakarken bile rahatsız oluyor insan... Oysa ben sizinle olmaktan çok sevinçliyim." Raskolnikov şapkasını masanın üzerine koydu. Yine öyle kasları çatık, suskun, ciddi, Porfiriy Petroviç'in gevezeliklerini dinliyordu. 'Amacı ne bu adamın? Yoksa dikkatimi gevezeliklerinin üzerine mi çekmek istiyor?' Porfiriy Petroviç ara vermeden sürdürüyordu sözlerini: (Aslında da Fransızca)."Bu bir zorunluluktur" anlamında (Çev.) 408 "Size kahve sunamayacağım, çünkü yeri değil! Ama insan hoşça zaman geçirmek için bir dostuna bir beş dakikasını da veremezse olur mu? Ama memurluk böyledir iste, bilirsiniz... Sonra, bu ileri geri dolaşmalarım da kızdırmasın lütfen sizi... Beni bağışlayın azizim, sizi gücendirmekten korkuyorum, ama bu dolaşmalar benim için bir zorunluluk... Sürekli oturduğum için, beş dakikalık böyle bir gezinti bana büyük zevk veriyor... Hemoroidim var da... Jimnastikle geçirmek istiyorum hep... Anlattıklarına göre devlet müşavirleri, eylemli devlet müşavirleri ve hatta gizli müşavirler büyük bir keyifle ip atlıyorlarmıs dairelerinde... Yüzyılımızda bu bile nasıl bir bilim halini almış, görüyor musunuz..! Bu işler böyledir iste... Buradaki zorunluluklarımıza, bütün, o sorgulara ve öteki formalitelere gelince... Demin siz de böyle bir sorgu sözü etmiştiniz... Bilir misiniz, azizim Rodion Romanovic, bu sorgular, sorguya çekilenden çok, sorguya çekenin aklını karıştırır..? Demin siz de son derece yerinde olarak ve zekice bu konuya işaret buyurmuştunuz (Raskolnikov bu konuda hiç de bir şey söylememişti). Evet, aklınız karışır! İnanın aklınız karma karışık olur! Trampet sesi gibi sanki, hep aynı şey, hep aynı şey! Bakalım, simdi reform yapıyoruz... Hiç değilse adlarımız değişecek... Hah-hah-haL Bizim kullandığımız yöntemlere gelince... sizin o çok zekice deyiminizi kullanıyorum doğrusu bu konuda size katılırım... Ama, sorarım size, mujikler de içinde olmak üzere, hangi sanık bilmez bu yöntemi? Yani, söze yine sizin deyiminizle: dolambaçlı yollardan girildiğini, 'sonra birden en amansız, en tehlikeli sorularla kendisinin serseme çevrileceğini hangi sanık bilmez? Hah-hah-ha! Yine sizin deyiminizi kullandım! Hah-hah-ha! Buradaki resmi odamdan söz edişimin gerçekten sizi şaşırtmak için mi olduğunu sandınız? Hah-ha! Çok sakacısınız. Hiç öyle şey yaparmı-yım! Laf lafı açıyor, düşünce düşünceyi kovalıyor, bir de aklıma geldi, demin usulden söz etmiştiniz siz, hani, usulüne uygun sorgulamadan... Nedir ki usul dediğiniz! Pek çok durum için usul saçmalıktan başka bir şey değildir. İnsan bazen usul dışı, dostça konuşur ve bu çok daha yararlı olur. Bu böyle diye usul kaybolmaz, hiç merak etmeyin. Hem isin özüne bakacak olur- 409 sak, nedir ki şu usul dediğimiz şey? Bir sorgu yargıcının eli kolu usulle bağlanmamalıdır. Sorgu yargıcının yaptığı iş bir tür sanattır, özgür bir sanat, ya da bunun gibi bir şey... Hah-hah-ha!... " . Porfiriy Petroviç bir an soluk almak için durdu. Öylesine aralıksız konuşuyordu ki, bazen anlamsız birtakım şeyler, bazen gizemli bir kaç cümle söylüyor, durmadan konuşuyordu. Odadaki dolaşmaları nerdeyse koşturmaya dönüşmüştü; tombul, yağlı bacakları hızla hareket ediyordu, gözleri hep yerdeydi; sağ kolunu arkasına atmış, sol koluyla aralıksız birtakım hareketler yapıyordu; kolunun hareketleriyle sözleri arasında şaşırtıcı bir uyumsuzluk vardı. Raskolnikov birden, odada dolaşırken iki kez kapının orda duraklar gibi olduğunu ve içeriye kulak kabarttığını farketti... 'Yoksa beklediği bir şey mi var?' "Siz gerçekten de haklısınız..." yeniden söze başlamıştı. Porfiriy Petroviç, neşeli, saf, temiz bakışlarla bakıyordu Raskolni-kov'a (Raskolnikov bir an bu bakışlardan dehşetli irkildi, ama hemen kendini toparladı). "Evet, şu bizim hukuk usulleriyle alay etmekte çok haklısınız, hah-hah-ha! Psikolojik derinlikleri büyük usullerimiz! Hepsi değil ama bazıları gerçekten çok gülünçtür, dahası tam bir katılıkla izlendikleri zaman büsbütün, yararsızdırlar. Evet... yine usulden söz edeceğim diyelim, bana verilmiş bir iş var ve ben filan ya da falan adamın suçlu olduğunu biliyorum, ya da daha doğrusu suçlu olduğundan kuşkulanıyorum... Siz hukuk öğrenimi yapıyorsunuz değil mi Rodion Romanoviç?" "Yapıyordum..." "Öyleyse size ilerde işinize yarayabilecek bir örnek vereyim... Sakın size ders vermek cesaretinde bulunduğumu düşünmeyin: suçlar üzerine makaleler yayımlamış biri için böyle bir şeye cesaret edemem! Size gerçek bir olaydan örnek verme cesaretinde bulunacağım. Diyelim falanca ya da filanca kişi bana göre katildir. Elimde kanıtlar bile olsa bu adamı zamanından Önce rahatsız etmenin bir anlamı var mı? Öte yandan bir başkasını hemen yakalatmak zorundayımdır... Ama falanca kişi bambaşka bir yaratılıştadır, öyleyse ben de bırakırım, elini kolunu sallaya sal- laya dolaşsın kentte... Hah-hah-hâ! Hayır, görüyorum ki tam anlamadınız beni; öyleyse size biraz daha açayım konuyu: eğer ben bu adamı zamanından önce yakalar ve içeri atarsam, bununla ona manevi bir destek sağlamış olurum, hah-hah-ha! Bakın, gülüyorsunuz! (Oysa Raskolnikov gülmediği gibi, dudaklarını sıkmış, alev alev yanan gözlerim Porfiriy Petroviç'e dikmişti). Ama bir başkasına, başka türlü yaklaşırım, çünkü insanlar binbir türlüdür ve herbiri için özel bir uygulama geliştirmek gerekir. Simdi siz bana, peki delilleriniz? diyeceksiniz. Evet, varsayalım ki, elimizde delil de var. Ama, azizim, delil denilen şey, çoğunlukla çift ağızlı usturaya benzer.' Bense yalnızca bir sorgu yargıcıyım, yani zayıf bir insanım: soruşturmanın sonucunu matematik bir kesinlikle görmek isterim. Bulacağım deliller, iki kere iki dört eder gibi, kesin olmalı! Apaçık ve tartışılmaz şeyler olmalı! Diyelim ki onu zamanından önce yakalayıp içeri attım -katilin o olduğuna kesinlikle inanıyor olmama karşın,-böyle bir davranışla, onun kendi kendini ele vermesini önlemiş olmaz mıyım? Neden mi? Çünkü yakalayıp içeri atmakla onu belirli bir durum içine sokmuş olurum, yani ona manevi bir belirlilik sağlamış olurum. Böylece rahatlar ve benden uzaklaşarak kendi kabuğuna çekilir. Sonunda da bir tutuklu olduğunu anlar. Anlattıklarına göre, Sivastopol'da, Alman çatışmalarından hemen sonra, bazı akıllı kişiler, düşmanın açıktan saldırıya geçeceğinden ve kentin çabucak düşeceğinden korkuyorlarmış.* Oysa düşmanın usulüne uygun bir kuşatma yolunu seçtiğini ve ilk sıra kuşatma hendeklerini kazmaya başladığını görünce sevinmişler; kentin usulünce bir kuşatmayla alınması demek, bu işin bir iki ay daha uzaması demekmiş çünkü. Yine gülüyorsunuz, yine inanmıyorsunuz bana! Aslında, siz de haklısınız. Evet evet, haklısınız! Bunlar özel birtakım olaylar. Size katılıyorum. Ama burada, aziz Rodion Romanoviç, canım kardeşim, bir noktayı gözden uzak tutmamak gerek, bütün yazıldığı biçimde kendilerinden kaynaklandığı genel olaylar, zaten yoktur. Çünkü her olay, hiç değilse her cinayet, işlenir işlenmez, tümüyle özel 1854-1855 Kırım Savaşı'ndart söz edilmektedir (Çev.) 411 bir olay halini alır. Hatta bazen, kendinden öncekilere hiç benzemeyen, çok özel olaylar halini alırlar. Bu arada çok komik olaylar da olur. Diyelim, ben adamı tutuklamıyor ve serbest bırakıyorum: kendisini hiç mi hiç rahatsız etmiyorum. Ama bir koşulla adanı gece gündüz her saat, her dakika, kendisini izlediğimi, her şeyi bildiğimi bilecek, ya da bundan kuşkulanacak... Böylesine bir kuşku ve korku altında yasamaya dayanamayacağına yemin ederim: önünde sonunda kendiliğinden gelecek ve hatta bana iki kere iki dört eder gibi matematik kesinlikte deliller sağlayacak birtakım davranışlarda bulunacaktır. Eh, güzel olan da bu değil mi? Kara cahil bir mujiğin de, çağdaş, aydın, hatta kimi alanlarda basarılar kazanmış bir .insanın da basına gelebilir bu. Çünkü, bir tane kardeşim benim, insanların hangi alanlarda başarılı olduklarını bilmek çok önemli bir şeydir. Hele sinirler? Siz sinirleri tümden unutmuşa benziyorsunuz? Bu sıralar sinirler pek zayıf, sinirler çok yıpranmış durumda!.. Hele öfke? Nasıl öfkelidir suçlular biliyor musunuz? Bazen bütün bu işlerin kaynağı bunlardır! Benim adamım elini kolunu sallaya sallaya kentte dolaşıyorsa, ben bundan ne diye rahatsız olayım? Varsın dolaşsın! Ben nasıl olsa onun benim bir kurbancığım olduğunu, benden bir yere kaçamayacağını biliyorum ya..! Nereye kaçabilir ki zaten? Hah-hah-ha! Yurt dışına mı? Bir Polonyalı kaçabilir, ama o asla! Kaldı ki, kendisini her an izliyorum, her türlü önlemi almış durumdayım... Rusya'nın içerlerine mi kaçar diyorsunuz? Ama orada da mujiklerimiz var, şu gerçek Ruslar! Hem günümüz aydını, Rusya içlerindeki mujikler gibi yabancılar arasında yasamaktansa, hapiste yatmayı yeğ tutar, hah~hah-ha! Neyse, bunların hepsi saçma ve konumuz dışında, kalan şeyler! Hem, kaçmak ne demek? Biçimsel bir şey değil midir kaçmak? önemli olan, onun yalnızca gidecek yeri olmadığı için kaçmayışı değil, psikolojik bakımdan kaçamayacağıdır, hah-hah-ha! Ne güzel dile getirdim ama, öyle değil mi! Kaçacak yeri olsa bile doğa yasası gereği benden kaçamaz o! Yanan mumların çevresindeki pervaneleri görmüssünüzdür..! İste o da, tıpkı pervaneler gibi çevremde dönüp duracak, sonunda bir gün özgürlük kendisi için tatlı bir şey olmaktan çıkacak, şaşıracak, sersemleyecek, ağa 412 düşmüş balık gibi ölümcül korkular duyacaktır. Üstüne üstlük: matematik kesinlikteki su iki kere ikilik delilleri de kendisi hazırlayacaktır bana... Yeter ki ona uzunca bir süre vermiş olayım... Dairelerini daralta daralta çevremde dönüp duracak, sonunda da hop! ağzıma düşecek! Tabii ben de kendisini yutuvereceğim! Ah bu öyle hoş bir şeydir ki, hah-hah-ha! İnanmıyor musunuz?" Raskolnikov karşılık vermedi. Yüzü bembeyazdı. Aynı gergin bakışlarla Porfiriy'e bakıyordu. "Ders, doğrusu harikaydı!" diye düşündü soğuk soğuk ür-pererek. "Bu artık, dünkü gibi fareyle oynayan kedi de değil! Bana saçma sapan bir güç gösterisinde bulunduğunu da sanmıyorum: böyle bir şey yapmayacak kadar zeki bir adam çünkü. Başka bir amacı var, ama ne? Yok, kardeş, bütün bunlar saçma! Kurnazlık ediyor, beni korkutmak istiyorsun! Elinde bir tek delil yok! Dün gördüğüm adam da yok! Yalnızca beni şaşırtmak istiyorsun! Beni sinirlendirmek ve bundan yararlanmak için yalan üstüne yalan kıvırıyorsun! Sökmez bunlar, 'sökmez! Evet, belki bir hazırlığın var, ama yalan söylüyorsun, sökmez bana bunlar, hem hazırlığının ne olduğunu da göreceğiz...." Korkunç ve belirsiz bir felakete hazırlanarak bütün gücüyle kendini toparladı. Bazen, birden üzerine atılıp Porfiriy'i boğmak isteği duyuyordu. Buraya gelirken de böylesi duygulara kapıla-bileceğihi düşünmüş ve korkmuştu. Dudaklarının kuruduğunu, yüreğinin hızla çarptığını duydu. Ama susmak ve zamanı gelmeden konuşmamak kararındaydı. İçinde bulunduğu durum karsısında izlenecek en iyi yolun bu olduğunu anlıyordu. Çünkü böylece kendisi ağzından bir şey kaçırmadığı gibi, sususuyla düşmanını sinirlendirecek, böylece de belki onun ağzından bir şeyler kaçırmasını sağlayacaktı. Hiç değilse o böyle olacağını umuyordu. Gittikçe neşesi artan, sevincinden kesik kesik kahkahalar atan Porfiriy, odanın içinde yeniden Hırlamaya başlayarak. "Hayır" dedi, "görüyorum ki bana inanmıyor, saka yaptığımı sanıyorsunuz. Aslında haklısınız, Tanrı öyle bir yüz, öyle bir vücut vermiş ki bana, başkalarında yalnızca gülünç birtakım 413 düşünceler uyandırıyorum. Buffon* gibi bir şeyim sizin anlıya-cağımz. Benim gibi yaşlı bir adamın kusuruna bakmayın, azizim Rodion Romanoviç, ama size bir kez daha tekrarlıyorum daha gençsiniz, daha ilk gençliğinizi yaşıyorsunuz, bu bakımdan da bütün gençler gibi insan aklına her şeyden çok değer veriyorsunuz. Zekânın kıvrak inceliği, aklın soyut, yasamdan uzak verileri gözlerinizi kamaştırıyor! Askerlik konularından söz etmek ne derece yetkim içindedir bilmem ama, bu durum tıpkısı tıpkısına ' eski Avusturya Hofkricgsrath'ına benziyor: kâğıt üzerinde Na-polyon'u yenmiş, tutsak etmişlerdi; ama onlar çalışma odalarında bu ince, birbirinden zekice hesaplarla uğraşırlarken, komutanları general Mack ordusuyla birlikte Napolyon'a teslim oluyordu, hah-hah-ha! Görüyorum, görüyorum, azizim Rodion Romanoviç,' sivil bir adam olmama karşın, boyuna savaş tarihinden örnekler vermeme gülüyorsunuz... Ne yaparsınız, bu da benim zayıflığım işte... Askerliği severim: askeri bültenleri okumaya bayılırım... Mesleğimi çok, ama çok yanlış seçmişim. Asker olmalıymısım ben. Evet, belki bir Napolyon olamazdım, ama herhalde bir binbaşı olurdum, hah-hah-ha! Neyse, şimdi de size, aziz dostum, şu özel olaya ilişkin bütün gerçeği ayrıntılarıyla açıklayayım: realite ve doğa, muhterem efendim benim, çok önemli şeylerdir: o kadar ki, bazen en ince hesapları bile altüst ederler! Siz bu ihtiyarın sözlerini kulak ardı etmeyin. Rodion Romanoviç (Ancak otuzbesinde bulunmasına rağmen Porfiriy Petroviç bunları söylerken sanki gerçekten de yaşlanıvermişti: sesi bile değişmiş, kamburu çıkmış, iki büklüm olmuştu) çok ciddi konuşuyorum... Sonra ben acık yürekli bir insanım... Ne dersiniz, sizce de öyle miyim? Sanırını, açık yürekliyim: baksanıza, hiçbir karşılık beklemeden size neler anlatıyorum... Hah-hah-ha! Neyse, devam edelim; bence zekâ olağanüstü bir şeydir; doğanın süsü, hayatın avuntusudur; bu arada, hep olduğu gibi, kendim hayallerine kaptırmış zavallı bir sorgu yargıcına, şaşırtıcı hünerleriyle içinden çıkamayacağı birtakım hokkabazlıklar da yapabilir; çünkü önünde sonunda sorgu yargıcı da bir insandır! Ama işte bu noktada doğa sorgu yargıcına el uzatıverir! Bu * (Aslında da Fransızca-Bouifon): Soytarı (Çev.) 414 arada (dün sizin çok zekice ve kurnazca belirttiğiniz gibi), 'önüne çıkan bütün engelleri aşmakta olan' kendi zekâsına vurgun gençlik ise bunu aklına bile getirmez. Diyelim şu bizim özel olaydaki sanık, İncognito, yalan söylemektedir, hem de kusursuz, mükemmel bir yalan; kendisini zafer kazanmış saymakta, zekâsının meyvelerini toplamaya hazırlanmaktadır, değil mi? Ne gezer! En olmayacak yerde, bu işin en skandal sayılacağı yerde pat diye düşer bayılır. Evet, hastalıktan, sık sık görüldüğü gibi odaların boğucu havasından olabilir bayılması, ama olsun, bu kurt düşer karşı tarafın içine! Evet, benzersiz bir biçimde yalan söyleyebilmektedir, ama doğasının kendisine neler edebileceğini hiç bilememiştir. İşin canalıcı noktası buradadır işte! Bir başka kez, zekâsının kıvraklığına kapılıp, kendisinden kuşkulanan adamla alay etmeye kalkışır... Oynadığı rol gereğiymiş gibi, bile bile yapıyormuş gibi, yüzü sapsarı kesilir, ama bu kadarı biraz fazla doğal kaçar, gerçeğe fazla uygundur yüzünün renginin gitmesi... Alın size mide bulandırıcı ikinci bir şey daha! Evet, gerçi bu birinci karşılaşmada onu aldatmıştır, ama bütün gece düşünür durur, acaba ufacık da olsa yanlış bir şey yaptım mı diye... Bu her adımda böyledir! Dahası da var: kendiliğinden öne çıkar, gerekli gereksiz, her şeye burnunu sokmaya başlar, susul-ması gereken yerlerde gevezelik eder, kinayeli kinayeli konuşur, hah-hah-ha! Gelir ve kendisinin neden tutuklanmadığını sorar, hah-hah-ha! Bu, en zeki insanların, psikologların, edebiyatçıların başına da gelebilen bir durumdur! İnsanın doğası, insanın aynasıdır, hem de ne ayna! Geç karşısına, kendini hayran hayran seyret! Rodion Romanoviç, ama siz niçin böyle sapsarı kesildiniz? Yoksa odanın havası mi boğucu? Pencereyi açayım mı?" Raskolnikov birden bir kahkaha atarak: "O, rica ederim rahatsız olmayın", dedi, "rica ederim!" Porfiriy onun tam karşısında duruyor, bekliyordu; birden o da bir kahkaha attı, Raskolnikov kanepeden kalktı, tümüyle sihirden olan kahkahasını birden kesti ve ayakta güçlükle duruyor olmasına karşın, yüksek sesle ve tane tane: "Porfiriy Petroviç!" dedi. "Kocakarıyla kız kardeşi Lizave-ta'nın ölümlerinden açıkça beni suçladığınızı görüyorum. Kendi 415 payıma, bütün bunlardan artık fazlasıyla bıktığımı açıklıyorum size. Hakkımda yasal bir kovuşturma yapma yetkisine sahipseniz, yapın; tutuklama hakkına sahipseniz, tutuklayın. Ama gözümün içine baka baka alay etmenize, bana acı çektirmenize izin veremem." • . Birden dudakları titredi, gözleri delice bir ışıkla tutuştu, o ana kadar tuttuğu sesi çınlamaya başladı. Olanca gücüyle masaya bir yumruk indirerek: "İzin veremem!" diye bağırdı. "Anlıyor musunuz, Porfiriy Petroviç? İzin veremem!" Porfiriy Petroviç büyük bir korku içinde: "Aman Tanrım, yine ne oluyor!" diye bağırdı. "Rodion Ro-manoviç, anam babam, neyiniz var, neyiniz var kardeşim?" "İzin veremem!" diye bağırdı Raskolnikov bir daha, Porfiriy Petroviç yüzünü Raskolnikov'un yüzüne yaklaştırarak, korku içinde: "Daha yavaş, iki gözüm!" dedi. "Şimdi duyup gelecekler! O zaman onlara ne deriz, düşünsenize! " Raskolnikov bir makine gibi: "İzin veremem! İzin veremem!" diye tekrarladı, ama bu kez onun da sesi fısıltı halinde çıkmıştı. Porfiriy çabucak koşup pencereyi açtı. "Hele biraz temiz hava alın! Sonra bir yudum da su içmeniz gerek, yine bir nöbet geçiriyorsunuz!" Tam su söylemek için kapıya atılmıştı ki, köşede su dolu bir sürahi gördü. Sürahiyi kapıp Raskolnikov'un yanına koştu. "İçin, iki gözüm", diye fısıldadı. "Belki iyi gelir..." Porfiriy'nin korkusu ve ilgisi o kadar doğaldı ki, Raskolnikov sustu ve dik dik ona bakmaya başladı. Suyu da içmemişti. "Rodion Romanoviç! İki gözüm! Böyle devam ederseniz, inanın bana, aklınızı oynatırsınız! İçsenize... Bir yudumcuk hiç değilse!.." Bardağı zorla Raskolnikov'un eline tutuşturmaya çalıştı. Raskolnikov bir makine davranışıyla bardağı aldı, dudaklarına götürdü, ama birden kendine geldi, bardağı tiksintiyle masanın üzerine bıraktı. 416 Porfiriy Petroviç dostça bir üzüntüyle, ama hâlâ şaşkın: "Bir nöbetçik geçirdiniz", dedi. Konuşması yine tavuk gıdaklaması gibiydi. "Eski hastalığınız depreşecek böyle giderseniz... Aman Tanrım! Kendinizi hiç ama hiç korumuyorsunuz! Dün de Dmitriy Prokofiç gelmişti bana... Evet kabul ediyorum, çok kötü, alaycı bir huyum var... Ama herkes de bundan ne sonuçlar çıkarıyor!.. Aman Tanrım! Dün, sizden sonra geldi, oturup yemek yedik: anlattı, anlattı, ben yalnızca ellerimi açtım, düşündüm ki... Ah, Tanrım! Yoksa siz mi göndermiştiniz onu? Otursanıza iki gözüm, oturun Allah aşkına!" "Hayır, ben göndermedim!" dedi Raskolnikov sert bir sesle. "Ama size geldiğini ye niçin geldiğini biliyordum." "Biliyor muydunuz?" "Biliyordum. Ama ne olmuş biliyorsam?" "Ne mi olmuş? Rodion Romanoviç, iki gözüm, ben sizin yalnızca birtakım kahramanlıklarınız değil, sizinle ilgili her şeyi biliyorum! Akşam vakti, ortalık karardıktan sonra nasıl daire kiralamaya gittiğinizi, kapının çıngırağını nasıl çaldığınızı, yerdeki kanları sorarak kapıcıyla oradaki işçileri nasıl şaşırttığınızı... O sırada içinde bulunduğunuz ruh halini de çok iyi anlıyorum... ama yemin ederim, böyle giderseniz, aklınızı kaçıracaksınız. Önce talihinizden, sonra karakoldakilerden gördüğünüz aşağılamalar içinizde soylu bir öfke dalgasının kabarıp taşmasına yol açtı; bu nedenle herkese bildiği her şeyi hemen söyletebilmek için oraya buraya koşturup duruyorsunuz, çünkü bütün bu aptalca şeylerden, bu kuşkulardan bıkıp usandınız artık, öyle değil mi? Doğru kestirmiş miyim içinde bulunduğunuz ruh halini? Ama böyle yapmakla yalnız kendinizin değil, benim zavallı Ra-zumihin'imin de başını döndürüyorsunuz. Çünkü siz de bilirsiniz ki, böylesi işler için o, çok iyi bir çocuktur. Siz hasta bir insansınız, o ise erdemli bir insan. Onun erdemliliği, sizin bu hastalığınızın kolayca ona da bulaşmasına neden olabilir. Hele biraz yatısın, iki gözüm, size bunların hepsini anlatacağım... Otursa-nıza, iki gözüm. Allah aşkına oturun! Oturun ve dinlenin lütfen, yüzünüzde renk diye bir şey kalmamış, otursanıza..!" 417 Raskolnikov oturdu. Bütün vücudunu bir ateş basmıştı. Korku içinde olan ve kendisine dostça bir yakınlık gösteren Porfiriy Petroviç'! derin bir şaşkınlık ve gerilim içinde dinliyordu. Ona inanmak için tuhaf bir eğilim duymasına karsın, söylediği bir tek söze bile inanmıyordu. Porfiriy'nin kocakarının dairesiyle ilgili .sözleri kendisini müthiş şaşırtmıştı. 'Nasıl bilebilir bu daire isini? diye düşündü içinden, üstelik bunu bildiğini bana da söylüyor!' "Adalet hizmetinde çalıştığım yıllar içinde, buna benzer, yine hastalıklı, psikolojik bir olaya daha tanık olmuştum", diye yeniden söze başladı Porfiriy Petroviç, çabuk çabuk konuşuyordu. "Adamın birisi yine böyle kendisine cinayet iftirasında bulunmuştu. Hem de nasıl bir iftira: koca bir hayali olay yaratmış, kanıtlar ileri sürmüş, nedenler sıralamış, böylece de herkesin aklını karıştırmıştı. İyi ama, neden? Bütünüyle kasıtsız olarak, bir cinayete bir parça da o neden olmuştu. Ama yalnızca, bir parça... Ve bir cinayete neden olduğunu öğrenir öğrenmez de, kendini büyük bir üzüntüye kaptırdı, hayaller görmeye başladı ve oynattı. Kendini, katilin kendisi olduğuna inandırdı! Bereket versin Yargıtay kararı bozdu, adamcağız beraat etti ve gözetim altına alındı. Af erim su Yargıtay'a doğrusu! Ah, ah! Hiç olur mu iki gözüm? insan böyle gece vakitleri gidip kapı çıngırakları çalar, kapıcılara birtakım kanları ne yaptıklarını sorarsa, sinirleri ne hale gelir? Sayıklamaz da ne yapar böyle bir insan! Bu psikolojiyi ben meslek hayatımın bana kazandırdığı deneylerle öğrendim. Bazen kendini pencereden ya da çan kulesinden atmaya kalkanlara rastlanır, böylesine bastan çıkarıcı bir duygu içine girerler bazen. Sizin su kapının çıngırağını çalmanız da bunun gibi bir .şey... Hastalık, Rodion Romanoviç, hastalık! Hastalığınızı biraz fazla küçümsemeye başladınız! İyi bir doktora görünmenizi salık veririm size. Su sizin şişko da kim oluyor. Sayıklama var sizde! Bütün bunları da sayıklama halindeyken yapıyorsunuz!" Bir anda Raskolnikov'un çevresindeki herşey dönmeye başladı. Su anda da yalan söylüyor olabilir mi? diye geçirdi kafasından. Hayır, olamaz, olamaz! Ama daha önce böyle bir düşünceye kapılmasınin kendisini nasıl deliye döndüreceğini hissettiği için hemen kovdu bu düşünceyi kafasından, Porfiriy Petroviç'in kendisine nasıl bir tuzak kurduğunu anlayabilmek için bütün zekâsını toplamaya çalışarak: "Hayır!" diye bağırdı, "sayıklama halinde değildim ben o zaman, tümüyle aklım basımdaydı! Duyuyor musunuz, aklım basımdaydı, diyorum!" "Duyuyor ve anlıyorum! Siz dün de sayıklamadığınızı söylemiş, hatta bu konuda ayak diremiştiniz! Söyleyebileceğiniz her şeyi anlıyorum! Dinleyin beni, Rodion Romanoviç, benim erdemli dostum, su duruma bir gözatalım. Siz gerçekten, suçlu olsaydınız, ya da su lanet olası ise su ya da bu biçimde karışmış bulunsaydınız, rica ederim, bütün o yaptığınızda diretir miydiniz? Evet, büyük bir inatla bu konuda böylesine diretir miydiniz? Söyleyin rica ederim, hiç böyle şey olur mu? Bana kalırsa, tam tersine bir davranış içinde olmanız gerekirdi. Eğer kendinizden bir parça kuşkulanıyor olsaydınız, bütün o-yaptıklarınızı aklınız basınızda olarak değil, sayıklama halinde yaptığınızda diretmeniz gerekirdi! Öyle değil mi?" Sinsice, şeytani bir şeyler vardı bu soruda. Raskolnikov, üzerine doğru iyice eğilen Porfiriy'den uzaklaşmak için, kanepenin arkalığına doğru geriledi. Konuşmuyor, anlamayan gözlerle dimdik Porfiriy'e bakıyordu. "Ya da alalım şu Razumihin olayını... Kendiliğinden mi geldi dün Razumihin bana, yoksa sizin kışkırtmanızla mı? Burada sizin yapacağınız şey, Razumihin'in bana kendiliğinden geldiğini söylemek, onu sizin kışkırttığınızı gizlemektir, değil mi? Ama siz bunu gizlemiyorsunuz! Bana gelmesi için Razumihin'i kışktırttı-ğınızda ayak diriyorsunuz." Oysa Raskolnikov hiç de ayak dirememişti bu konuda. Sırtı soğuk soğuk ürperdi. "Söylediklerinizin hepsi yalan!" dedi, cılız, bir sesle,dudakları hastalıklı bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. "Bana yine bütün oyunlarımı bildiğinizi, vereceğim cevapları önceden bildiğinizi göstermek istiyorsunuz..." söylediği sözlerin söylenmesi gerekli sözler olup olmadığından kuşkuluydu, sözlerini bütünüyle 418 419 kontrol edemediğini hissediyordu. "Korkutmak istiyorsunuz beni, ya da düpedüz alay ediyorsunuz benimle..." Bunları söylerken Porfiriy'nin yüzüne dimdik bakmaya devam ediyordu, birden gözleri sınırsız bir öfkenin kıvılcımlarıyla tutuştu: "Yalan söylüyorsunuz!" diye bağırdı. "Siz de çok iyi bilirsiniz ki bir suçlunun yapacağı en iyi hile, gizlenmeseler de olabilecek şeyleri, olanaklar ölçüsünde gizlememeye çalışmaktır. Size inanmıyorum!" "Nasıl da dönüp duruyorsunuz düşüncelerinizden!" diye kıkırdadı Porfiriy. "Vallahi sizinle basa çıkılmaz! Bir monomani yer etmiş kafanıza... Şimdi siz bana inanmıyorsunuz, değil mi? . Ama ben diyorum ki, hiç değilse dörtte birine inanıyorsunuz söylediklerimin. Ve size öyle bir şey göstereceğim ki, ne diyorsam hepsine inanacaksınız. Çünkü sizi gerçekten seviyor ve iyiliğinizi istiyorum." Raskolnikov'ün dudakları titredi. Porfiriy Petroviç Raskolnikov'un kolunu dirseğinin biraz üstünden hafifçe ve dostça bir tavırla tutarak: "Evet, iyiliğinizi istiyorum", dedi, ve "size kesinlikle şunu söyleyeyim ki, hastalığınıza dikkat etmelisiniz! Kaldı ki şimdi artık aileniz de .burada onları düşünmeniz, kendilerine sevecen davranmanız gerek. Oysa siz onları korkutup duruyorsunuz!.." "Size ne bundan? Hem siz bunu nerden biliyorsunuz? Ve neden ilgileniyorsunuz bu işle? Belki de beni izliyorsunuz ve bu sözlerinizle de bana bunu anlatmak istiyorsunuz?" "İki gözüm! Bunların hepsini, hepsini sizden öğrendim. Bana da, başkalarına da, heyecanlarınız sırasında pek çok şey söylediğinizi unutuyorsunuz. Razumihin'den, Dmitriy Prokofiç'ten de dün epey ilginç ayrıntılar öğrendim. Hayır, sözümü kestiniz, size şunu söylemek isterim ki, çok zeki olmanıza rağmen kuruntularınız yüzünden bütün sağ görünüzü kaybettiniz! Örneğin, yine su kapının zilini çalışınıza dönelim: böyle değerli bir şeyi, böyle bir gerçeği (hem de ne gerçek!), üstelik de bir sorgu yargıcı olmama rağmen, size kendi ağzımla söyledim. Siz bundan hiçbir şey anlamıyor musunuz? Sizden, bir parçacık olsun 420 kuşkulanıyor olsaydım, böyle mi davranırdım? Tam tersine, kuşkularınızı dağıtmam, bu gerçeği bildiğimi sizden gizlemem gerekmez miydi? Böylece sizi tam ters yöne sürükleyip. 'Evet, söyleyin bakalım, gecenin onunda, hatta nerdeyse onbirinde, cinayetin işlendiği evde ne işiniz vardı? Kapının çıngırağını ne diye çalıp durdunuz? Kanı ne yaptıklarını niçin sordunuz? Kapıcıları neden şaşırttınız ve neden karakola götürmeye kalkıştınız?' gibi sorularla, (sizin deyiminizle söyleyeyim:) sizi serseme çevirirdim. Sizden bir damlacık kuşkulanıyor olsaydım, işte böyle davranmam gerekirdi. Usulüne uygun bir biçimde sizi sorguya çekmem, evinizde arama yapmam, hatta sizi tutuklamam gerekirdi. Demek oluyor ki, sizden kuşkulanmıyorum, yoksa başka türlü davranırdım! Oysa siz, tekrarlıyorum, sağgörünüzü yitirdiğiniz için, hiçbir şey görmüyorsunuz!" Raskolnikov'un bütün vücudu titredi, öyle ki, Porfiriy Petroviç bile açıkça farketti bunu. "Bütün söyledikleriniz yalan!" diye bağırdı. "Amacınızın ne olduğunu bilmiyorum, ama söylediklerinizin hepsi yalan! Az önce bütün bunları bambaşka bir anlamda söylüyordunuz, yanılıyor olmam olanaksız!.. Siz, yalan söylüyorsunuz!" "Ben mi yalan söylüyorum?" dedi Porfiriy, sinirlenmiş gibiydi, ama eski neşesini ve alaycılığını koruyordu. Raskolnikov'un kendisiyle ilgili düşüncelerine de hiç aldırış etmiyor gibiydi. "Ben mi yalan söylüyorum?.. Bir sorgu yargıcı olmama rağmen az önce size neler söyledim? Kendinizi savunabileceğiniz yanları, bütün psikolojik gerekçeleri size çıtlatan ben değil miyim? (Sözüm ona) hastalık, sayıklama hakarete uğramıştım, melankoli... polisler.!, vb. Bütün bunları söyleyen ben değil miyim, ha? Hah-hah-ha! Gerçi bütün bunlar, yeri gelmişken söyleyivereyim bütün bu psikolojik savunma yolları, bu bahaneler, hileler... tümüyle temelsiz şeylerdir. Üstelik de iki yanlıdır bunlar: (Sözüm ona) hastalık, sayıklama, hayal, rüya, hatırlamıyorum... peki ama, iki gözüm, bu hastalıklarda, bu sayıklamalarda neden hep böyle birtakım hayaller, özellikle böyle birtakım rüyalar görülü- . yor da, başkası görülmüyor? Görülebilecek başka hayaller de vardır herhalde, öyle değil mi? Hah-hah-ha!" 421 Raskolnikov gururla ve aşağılayarak bakıyordu ona. "Kısacası", diye bağırdı, Porfiriy'i hafifçe itip ayağa kalkarken, "kısacası bilmek istediğim bir tek şey var: beni kuşkularınızdan kesinlikle uzak tutuyor musunuz, tutmuyor musunuz? Evet mi, hayır mı söyleyin, Porfiriy Petroviç, hemen simdi, çabucak ve açıkça söyleyin bunu!" "Sizinle başa çıkılmaz azizim, doğrusu çok zor adamsınız", dedi Porfiriy, heyecandan uzak, neşeli, kurnazdı. "Daha sizi hiç kimse rahatsız etmeye başlamamışken, bunca çok şeyi öğrenip de ne yapacaksınız? Tıpkı bir çocuk gibisiniz: su ateşi avucuma koyun! diye tutturmuşsunuz. Niçin bu kadar tedirginsiniz? Neden kendinizi bize hatırlatıp duruyorsunuz? Neden/ha? Hah-hah-ha!" Raskolnikov çileden çıkmışçasına: "Bir kez daha söylüyorum size", diye bağırdı, "artık dayanamam buna..." Porfiriy onun sözünü keserek: "Neye dayanamazsınız?" diye sordu. "Belirsizliğe mi?" "Benimle alay etmeyin! İstemiyorum!.. Size istemiyorum, diyorum!.. Dayanamıyorum ve istemiyorum!.. Duyuyor musunuz! Duyuyor musunuz!" Raskolnikov masaya yeniden bir yumruk indirdi. "Yavaş olun biraz, yavaş!" diye fısıldadı Porfiriy. "Herkes duyacak! Sizi ciddi olarak uyarıyorum kendinizi koruyun. Şaka etmiyorum!" Bu kez Porfiriy'nin yüzünde deminki gibi iyi yürekli bir kadının korkmuş hali yoktu. Hatta tam tersine, bütün o gizemli, iki anlamlı konuşmaları bir yana bırakmış, sert, düpedüz emreden biri olup çıkmıştı. Ama bu durum yalnızca bir an sürdü. Ras-kolnikov şaşkına dönmüş, müthiş bir öfkeye kapılmıştı; ama şaşılacak şey: dehşetli öfke içinde bulunmasına rağmen, Porfiriy'nin yavaş konuşma buyruğuna ikinci kez boyun eğmişti. Porfiriy'nin buyruğuna karşı çıkamayacağını büyük bir acı ve tiksinti ile anlıyordu Raskolnikov, ancak bu durum onu iyice çileden çıkarmıştı. Biraz önce olduğu gibi fısıltıyla: 422 "Bana eziyet etmenize izin vermeyeceğim!" dedi. "Beni tu-tuklaym, üzerimi arayın tabii hepsini usulünce yapmak koşu-luyla, ama benimle oynamayın! Böyle bir şeye kalkışmayın..." Porfiriy, dudaklarında az önceki sinsi gülümseme, büyük bir | zevkle seyrediyordu onu. "Usulden yana hiç kaygılanmayın", dedi. "Sizi buraya cağir-I mam tümüyle özel ve dostça ilişkiler çerçevesindedir!" "Sizin dostluğunuzu isteyen kim! Tüküreyim sizin dostluğu-lınuza! Anlıyor musunuz! İste şapkamı alıyor ve gidiyorum! Ma-I dem beni tutuklamak niyetindesiniz, bakalım simdi ne diyeceksiniz?" Şapkasını alıp kapıya doğru yürüdü. Raskolrükov'u az önce olduğu gibi dirseğinin biraz üstünden tutarak kapının orda durduran Porfiriy: "Acaba küçük sürprizimi görmek istemez miydiniz?" diye kikirdedi. Görünüşünden gitgide neşelendiği ve şakacı bir hal aldığı anlaşılıyordu, Raskolnikov'u iyice çileden çıkarmıştı onun bu durumu. Birden durup korkuyla Porfiriy'e bakarak: "Ne sürprizi?" diye sordu. "Sürpriz de nerden çıktı?" Porfiriy dipteki bölmede bulunan kapalı kapıyı göstererek: "İşte, şurada su kapının arkasında oturuyor küçük sürprizim, hah-hah-ha! Hatta kaçmasın diye kendisini kilitledim!" "Ne 'demek bu? Nerede? Neymiş?.." Raskolnikov kapıya gitti, açmak istedi, ama kapı kilitliydi. "Kilitlidir. İşte anahtarı!" Gerçekten de Porfiriy cebinden, bir anahtar çıkarıp gösterdi. Kendini daha fazla tutamayan Raskolnikov: "Yalan söylüyorsun! Yalan söylüyorsun soytarı herif!" diye uludu ve geri geri kapıya doğru çekilen ama hiç de korkmuşa benzemeyen Porfiriy'nin üzerine atıldı. "Her sevi her şeyi anlıyorum! Kendimi elevermem için yalan söyleyip beni kızdırıyorsun!" "Rodion Romanovic, iki gözüm, bir insan, kendini bundan daha çok eleveremez ki! Baksanıza, öfkeden nerdeyse kendinizden geçtiniz! Bağırmayın, yoksa adam çağırırım!" 423 "Yalan söylüyorsun! Bir şey olacağı yok! Çağır adamlarını! Hasta olduğumu biliyordun, kendimi ele vermem için beni sinirlendirmek, öfkeden çılgına çevirmek istedin, amacın buydu! Ama hayır, sen hele elindeki delilleri göster bakalım! Her şeyi anlıyorum! Elinde delil yok değil mi? Zamyotov'un adi tahminlerinden, beş para etmez kuşkularından başka bir şey yok elinde! Huyumu biliyordun, beni çileden çıkarmak, sonra da papazlarla, birtakım kurullarla beni serseme çevirmek istiyordun... Onları bekliyorsun, değil mi? Ne bekliyorsun? Hani, nerdeler? Ça-ğırsana!" Porfiriy bir yandan kapıya kulak verirken: "Ne kurullarından söz ediyorsunuz siz iki gözüm?" dedi. "Adamın düşündüğü şeye bak! Hem, sizin deyiminizle söyleyeyim, usulüne uygun davranış bu mudur? Sizin bu işlerden hiç mi hiç anladığınız yok, iki gözüm..." Gerçekten de bu sırada Porfiriy'nin kulak kabarttığı kapının ötesinden birtakım gürültüler duyuldu. "Geliyorlar işte!" diye bağırdı Raskolnikov. "Adam gönderip çağırttın onları! Şimdi ne bekliyordun! Onlara güveniyordun... Çağır hepsini buraya: kurullarını, tanıklarını, kimi istiyorsan çağır... Hadi! Ben hazırım! Ben hazırım!" Ama tam bu sırada, olayların normal akışı açısından son derece beklenmedik ve tuhaf bir şey oldu; ne Raskolnikov'un, ne Porfiriy Petroviç'in tahmin edebileceği bir sonuçtu bu. VI Sonraları Raskolnikov'un bu ana ilişkili hatırladıkları şunlar olmuştu: Kapının ardında duyulan gürültü, iyice artmış, derken kapı hafifçe aralanmıştı. Porfiriy Petroviç öfkeyle: "Ne oluyor orada?" diye bağırdı. "Ben sizi uyarmamış mıydım?.." Bir an kimseden ses gelmedi, ama kapının ardında birilerinin olduğu ve birini iteleyerek kapıdan uzaklaştırmaya çalıştıkları anlaşılıyordu. Porfiriy Petroviç telaşla: "Ne oluyor orada?" diye yeniden bağırdı. 424 "Tutukluyu getirdiler", diye karşılık verdi dışardan bir ses, "Nikolay'ı." Porfiriy Petroviç kapıya doğru atılarak: "Nikolay'ın ne işi var- burada?" diye bağırdı. "Nikolay falan istemez! Defolun! Bu ne düzensizlik böyle!" Yine aynı ses: "Ama o kendisi..." diye başladıysa da, devam edemedi. Dışarda iki saniye kadar süren müthiş bir itişip kakışma oldu, sonra biri sanki bir başkasını zorla itip uzaklaştırdı, derken Porfiriy Petroviç'in odasına yüzü sapsarı bir adam daldı. Adamın görünüşü çok tuhaftı. İleri doğru bakıyor, ama sanki kimseyi görmüyordu. Gözlerinde kararlılık pırıltısı vardı, ama öte yandan yüzü, idam sehpasına götürülüyormuşçasına sapsarıydı. Bembeyaz dudakları hafifçe titriyordu. Genç, işçi kılıklı, orta boylu, zayıfça bir adamdı bu. Saçları daire biçiminde kesilmişti. Yüz çizgileri ince ve sertçeydi. İtekleyip elinden kurtulduğu adam da hemen onun ardı sıra odaya dalmış ve kendisini omuzundan yakalamıştı: bu bir jandarmaydı; ama Nikolay kolunu hızla çekerek onun elinden bir kez daha kurtuldu. Kapıda meraklılar toplanmıştı. Bunlardan kimi kalabalığı yarıp içeri girmeye çalışıyordu. Bütün bunlar bir anda olup bitivermişti. Epey şaşırmışa benzeyen Porfiriy Petroviç'in bu işe çok canı sıkılmıştı. . "Defol!" diye bağırdı adama. "Daha zamanı değil! Çağrılana kadar bekle!.. Niye erken getirmişler bunu?.." Ama Nikolay birden diz çöktü. "Ne yapıyorsun?" diye bağırdı Porfiriy şaşkınlık içinde. Nikolay tıkanırcasına, ama yine de gür bir sesle: "Suçluyum!" dedi. "Günah işledim! Katilim ben!" On saniye süren bir sessizlik oldu odada: herkes sanki tas kesilmişti. Jandarma bile elini Nikolay'dan çekmiş ve gerisin geri kapıya doğru uzaklaşarak orada kımıltısız kalmıştı. Uğradığı bir anlık şaşkınlıktan sıyrılan Porfiriy Petroviç: "Bu da nesi?" diye bağırdı. 425 Nikolay bir saniyelik bir suskunluktan sonra: "Ben..-, katilim'...".diye tekrarladı. "Nasıl..? Sen... sen kimi öldürdün ki?" Porfiriy Petroviç şaşkına dönmüş gibiydi. Nikolay yine bir saniye kadar sustuktan sonra: "Alyona İvanovna ile kardeşi Lizaveta İvanovna'yı... ben öldürdüm... baltayla..." dedi. "Gözlerim kararmıştı..." diye ekledi ve sustu. Hep öyle diz çökmüş durumdaydı. Porfiriy Petroviç birkaç saniyelik bir duraklamadan sonra birden atıldı, kapıda biriken ve kendilerini henüz çağırmadığı tanıklara gitmeleri için eliyle işaret etti. Herkes bir anda gözden kayboldu, kapı kapandı. Sonra kösede duran ve yabanıl bakışlarla Nikolay'ı süzen Raskolnikov'a baktı, ona doğru bir adım. attı, ama birden durakladı: gözleri bir Nikolay'a bir Raskolnikov'a gidip geliyordu. Sonunda sanki çekiliyormuşçasına Nikolay'a doğru yürüdü. "Sana göz kararmalarını soran mı oldu ki koşup geldin?" diye bağırdı. "Ben daha sana gözünün kararıp kararmadığım sormadım... Söyle bakalım; sen mi öldürdün?" "Evet, katil benim... itiraf ediyorum..." "E-eh! Neyle öldürdün peki?" "Baltayla. Önceden sağlamıştım." "Eh, acele ediyor! Tek başına mı?" Nikolay-soruyu anlamamıştı. "Tek basına mı öldürdün?" "Evet, tek basıma. Mitka'nın hiçbir sucu yok, Mitka'nın bu isle hiçbir ilgisi yok." "Mitka'ya acele etme bakalım! E-eh!.. Madem öyle, nasıl... merdivenlerden nasıl öyle koşarak iniyordun? Kapıcılar ikinizi birden görmüşler?" Nikolay önceden hazırlanmış gibi çabuk çabuk: r "Ben o zaman mahsus öyle yaptım..." dedi. "Mitka'yia birlikte koşuyormuş gibi yaptım..." Porfiriy öfkeyle: "Tahmin ettiğim gibi!" diye bağırdı. Sonra kendi kendine konuşuyormuş gibi: "Kendi ağzı değil bu ağız..." diye mırıldandı. Bu sırada birden gözü Raskolnikov'a ilişti. Nikolay'a. kendisim öylesine kaptırmıştı ki, bir an Raskolni-kov'un varlığım unutmuştu. Utanarak Raskolnikov'a atıldı ve: "Rodion Romanoviç, iki gözüm!" dedi. "Bağışlayın... Böyle olmaz..; Siz lütfen...Yani sizinle bir isimiz kalmadı burada artık... Doğrusu bende... Neyse, sürprizi görüyor musunuz!.. Lütfen!.." Raskolnikov'un koluna girip, kapıya doğru götürdü. Olup bitenlerden pek birşey anlamayan, ama yine de yüreklenen Raskolnikov: "Galiba bunu beklemiyordunuz?" dedi. "Evet, ama... iki gözüm, siz de beklemiyordunuz. Bakın, eliniz nasıl da titriyor, hah-hah-ha!" "Siz de titriyorsunuz, Porfiriy Petroviç:" "Evet, titriyorum; doğrusu hiç beklemiyordum..." Kapının önünde duruyorlardı. Porfiriy, Raskolnikov'un bir an önce gitmesi için sabırsızlanıyordu. Raskolnikov birden: "Su küçük sürprizinizi göstermeyecek misiniz?" dedi. "Dişleri takırdarken söylediği şeye bakın hele şunun! Hah-hah-ha! Çok şakacısınız! Neyse, yine görüşürüz!" "Bana kalırsa, elveda!" Porfiriy Petroviç çarpık bir gülümsemeyle: "Tanrı nasıl isterse öyle olur!" dedi. Raskolnikov bürodan geçerken pek çok kişinin kendisine dikkatle baktığım farketti. Bekleme odasındaki kalabalık arasında, o gece kendileriyle karakola gitmeyi önerdiği o evin iki kapıcısını da gördü; durmuş bir şey bekliyorlardı. Tam merdivenlere çıktığı sırada, birden arkasından Porfiriy Petroviç'in sesini duydu. Dönüp baktı; Porfiriy soluk soluğa ardından koşmaktaydı. "Son bir söz daha Rodion Romanoviç! Hiç kuskusuz her şey Tanrı'nın istediği gibi olacak, ama yine de, usulen size bir şeyler sormam gerekecek... Bu nedenle, yine görüşeceğiz!." • Porfiriy gülümseyerek durdu, sonra: "Evet..." diye ekledi. 426 427 . Sanki bir şeyler daha söyleyecek gibiydi, ama söyleyememişti. Önlenemez bir nezaket gösterisinde bulunacak kadar yüreklendiğini hisseden Raskolnikov: "Az öncesi için bağışlayın, Porfiriy Petroviç", dedi, "sinirleni-verdim iste..." . Porfiriy Petroviç neşeyle: "Önemli değil, hiç önemli değil!" dedi. "Ben doğrusu... Kabul etmem gerekir ki, çok kötü bir huyum var, evet, itiraf ederim! Yine görüşeceğiz, Allah kısmet ederse hem de pek çok kez görüşeceğiz!.." "Ve birbirimizi daha iyi tanıyacağız?" Porfiriy Petroviç, Raskolnikov'un sözlerini yankı gibi tekrarladı: "Ve birbirimizi daha iyi tanıyacağız!" Sonra gözlerini kısıp ciddi ciddi bakarak: "Şimdi bir doğum günü partisine mi gidi-, yorsunuz?" "Hayır, bir cenaze törenine." "Öyle ya, cenaze töreniydi! Sağlığınıza... sağlığınıza dikkat ' edin!" Artık merdivenleri inmeye başlayan Raskolnikov birden durdu, dönüp: "Ben de sizin için bir dilekte bulunmak istiyorum, ama bilmem ki ne dilesem?" dedi." Çok gülünç bir isiniz var, bu nedenle size işlerinizde başarılar dilerim!" Porfiriy Petroviç dönüp odasına gitmek üzereyken, birden kulaklarını dikti: "Neden gülünçmüş işim?" "Neden olacak, su zavallı Mikolka'ya suçunu itiraf ettirene kadar kendi yöntemlerinizle kim bilir ne psikolojik işkenceler ettiniz, nasıl canından bezdirdiniz adamcağızı! Herhalde kendisine gece gündüz, 'Sen katilsin! Sen katilsin!' diye tekrarlaya tekrarla-ya, sonunda katil olduğunu söyletmissinizdir. Şimdiyse kendisi bunu itiraf etmiş bulunuyor. Bu kez de, 'Sen katil değilsin! Yalan söylüyorsun! Kendi ağzınla konuşmuyörsün!' diyerek canından bezdireceksiniz. Eh, böyle bir işe gülünç denmez de ne denir?" 428 "Hah-hah-ha! Demek demin Nikolay'a, 'Kendi ağzı değil bu ağız' dediğimi fark ettiniz?" "Farketmez olur muyum?" "Ha, ha! Çok zekisiniz! Her şeyi farkediyorsunuz! Çok kıvrak bir zekânız var! Her zaman en komik tellere dokunabiliyorsunuz, ha-ha! Söylediklerine göre, yazarlar içinde Gogol'ün çok güçlüymüş bu yanı?" "Evet, Gogol'ün." "Evet, Gogol'ün, görüşmek üzere!" "Görüşmek üzere!" Raskolnikov doğruca evine gitti. Öylesine bitkindi, kafası öylesine karmakarışıktı ki, dinlenmek ve düşüncelerini toparlayabilmek için eve gelir gelmez kendini divana atıp, onbeş dakika kadar öylece oturdu. Nikolay konusunu düşünmeye bile kalkışmadı: o konuda tümden şaşkındı; Nikolay'ın itirafında şu anda anlayamayacağı, açıklanamaz, şaşılası bir şeyler bulunduğunu hissediyordu. Ama öte yandan da bu itiraf gerçek bir olaydı. Bu olayın nasıl bir sonuç vereceğini kestirmek hiç zor değildi. Nikolay'ın yalan söylediği çabucak anlaşılacak ve yine onun peşine düşülecekti. Ama yine de bir süre için serbest kalabilecekti. Bu arada hemen bir şeyler yapması gerekti, çünkü kaçınılmaz bir biçimde tehlikeyle karşı karşıyaydı. Yine de, bu tehlikenin boyutları neydi acaba? Durum, yavaş yavaş açıklığa kavuşmaya başlamıştı. Porfiriy'le az önce aralarında geçeri sahneyi taslak halinde ve genel çizgileriyle hatırlayınca, bir kez daha korkuyla titremekten kendini alamadı. Hiç kuskusuz, Porfiriy'nin amaçladığı şeylerin tümünü bilmiyordu, onun deminki hesaplarının ne olduğunu anlayabilmesi de olanaksızdı. Ama yine de oyununun bazı yönleri açığa çıkmıştı ve bu oyunda Porfiriy'nin ne denli korkunç bir "el"e sahip olduğunu kendisinden daha iyi hiç kimse anlayamazdı. Biraz daha beraber, kalsalardı kendini tümüyle ve gerçekten ele verebilirdi. Raskolnikov'un karakterindeki hastalıklı yanları bilen, onu çok iyi anlayan ve daha ilk ağızda durumu kavrayan Porfiriy, epeyce kararlı ve kendinden emin davranıyordu, Raskolnikov'un da deminki görüşmede çokça gaf yaptığı tartışılmazdı, ama iş daha 429 delillere kadar gelmiş değildi, her şey daha göreliydi. Yine de acaba onun su anda anladığı gibi miydi her şey? Yanılıyor olamaz mıydı? Örrıeğin,bugünkü görüşmeden acaba Porfiriy nasıl bir sonuç çıkarmıştı? Bugün için gerçekten de bir şey hazırlamış mıydı? Neydi bu hazırladığı şey? Gerçekten beklediği bir şey var mıydı? Şu beklenmedik Nikolay felaketi olmasaydı, bugün birbirlerinden acaba nasıl ayrılacaklardı? Porfiriy hemen hemen elindeki bütün kartları açmıştı; tehlikeyi göze almış ve açmıştı; ve eğer (tabii Raskolnikov böyle sanıyordu) elinde başka bir şey daha olsaydı, onu da gösterirdi. Neydi acaba su "sürpriz"? Yoksa alay mı ediyordu? Önemli mi, önemsiz mi bir şeydi? Suçlanmasını sağlayacak ciddi bir şey olabilir miydi? Yoksa dünkü adam mıydı bu? Hangi cehenneme gitmişti bu adam? Bugün nerelerdeydi? Porfiriy'nin elinde gerçekten de ciddi bir şey varsa, bu besbelli dünkü adamla bağıntılı bir şeydi... Başı yere eğik, dirseklerini dizlerine dayamış, yüzü avuçlarının içinde, divanda oturuyordu. Bütün vücudu hâlâ sinirden titriyordu. Sonunda yerinden kalktı, şapkasını aldı, biraz düşündükten sonra kapıya doğru yürüdü. İçinde bir ses, hiç değilse bugün kendisini güven içinde duyabileceğini söylüyordu. Birden yüreğinde sevince benzer bir şey duydu: Hemen Katerina İvanovna'ya gitmek istedi canı. Kuşkusuz cenaze törenine geç kalmıştı, ama yas yemeğine yeti-şebi lirdi, Sonya'yı görecekti orada. Durdu, dudaklarında hastalıklı bir gülümsemeyle düşündü: "Bugün! Bugün! Evet, hemen bugün! Böyle olması gerek." diye mırıldandı. Tam kapıyı açmak üzereyken, kapı kendiliğinden açılmaya başladı. Raskolnikov irkilerek geri çekildi. Kapı ağır ağır ve sessizce açılıyordu. Birden, dünkü adam, yerin dibinden çıkan adanı belirdi kapıda. Adam eşikte durdu, hiçbir şey söylemeden ona baktı, sonra içeri doğru bir adım attı. Tıpkı dünkü gibiydi, üzerindeki elbiseler de aynıydı. Yalnız yüzünde ve bakışlarında derin bir değişiklik vardı: Bakışları üzüntülüydü. Biraz durup derin derin iç- 430 geçirdi. Bir de avucunu yanağına dayayıp başını hafifçe bir yana doğru eğse, tam bir köylü karısına benzeyecekti. Raskolnikov nerdeyse bir ölüye dönmüştü: "Ne istiyorsunuz?" diye sordu. Adam susuyordu, sonra birden onun önünde yerlere kadar eğildi; sağ elindeki yüzük döşemeye değmişti. "Ne istiyorsunuz?" diye yeniden sordu Raskolnikov. Adam yavaşça: "Beni bağışlayın", dedi. "Niçin?" "Kötü düşüncelerim için." İkisi de durmuş birbirlerine bakıyorlardı. "O gece siz belki de içkiyi biraz fazla kaçırmış olarak gelip de kapıcıları karakola çağırdığınızda ben de oradaydım... Kanlan ne yaptıklarını sordunuz kendilerine... oysa onlar sizi sarhoş sandılar, sözlerinize kulak asmadılar... Buna çok camın sıkıldı... Öylesine ki, o gece uyku bile uyuyamadım. Ertesi gün adresinizi hatırladım, buraya gelip soruşturdular..." Bir anda isin içyüzünü anlamaya başlayan Raskolnikov ada-i mm sözünü keserek: "Kim gelip soruşturdu?" diye sordu. "Ben yani... Sizi üzdüm..." "Siz o evden misiniz?" "Evet, orada otururum. O sırada kapının orada ben de onlarla j birlikteydim, hatırlamıyor musunuz? Esnafız biz... Kürkçüyüz... Eve iş alırız..." Raskolnikov birden iki gün önce kapının orada geçen bütün j sahneyi hatırladı. Gerçekten de b sırada kapıcılardan başka bir-J takım adamlar, hatta kadınlar da vardı kapının orada. Kendisini doğruca karakola götürmelerini öneren bir ses duyduğunu hatırladı. Sesin sahibini çıkaramıyordu,. simdi bile görse çıkaramazdı, o sırada adama dönüp karşılık olarak bir şeyler söyledi-ğini çok iyi hatırlıyordu. , Hay Allah, dünkü kâbus nasıl sonuçlanmıştı! İşin en korkunç l yanı da, böylesine hiçten bir şey yüzünden az kalsın kendi kendim gerçekten mahvetmek üzere olduğunu düşünmesiydi. De- 431 mek ki, bu adam evi kiralamak istediğinden ve kanla ilgili sözlerinden başka bir şey söyleyemezdi. Demek ki Porfiriy'nin. elinde bu sayıklamadan ve iki yanlı psikolojiden başka hiçbir ciddi delil yoktu. Demek ki ortaya başka delil çıkmazsa (ki çıkmaması gerekirdi, çıkmaması, çıkmaması!)... kendisine bir şey yapamayacaklardı. Tutuklasalar bile onu kesin olarak neyle suçlayabilirlerdi ki? Ve yine demek ki, Porfiriy şu daire kiralama işini şimdi, az önce öğrenmişti ve şu ana kadar bundan hiç haberi yoktu. Aklına gelen bir düşünceyle müthiş heyecanlanarak: "Oraya geldiğimi bugün Porfiriy'e siz mi söylediniz?" dedi. "Hangi Porfiriy'e?" "Sorgu yargıcına." "Ben söyledim. O gün kapıcılar gitmeyince, ben gittim." "Bugün mü?" "Evet, sizden bir dakika önce gelmiştim. Ve her şeyi duydum-.- size nasıl işkence ettiğini..." "Nerede? Nasıl? Ne zaman?" "Orada, şu bölmenin arkasındaydım. Hep orda oturdum." "Nasıl? Demek sürpriz sizdiniz? Ama, insaf, bu nasıl olabilir?" "Kapıcılar sözümü dinlememişlerdi, kendilerine niçin zamanında başvurmadıklarını sorabileceklerini ve bu nedenle kızabi-. leceklerini ileri sürüyorlardı. Bu duruma çok canım sıkıldı, uykularım kaçtı, bunun üzerine sorup soruşturmaya başladım. Dün öğreneceklerimi öğrenince de, bugün kalkıp gittim. İlk gidişimde kendisi yoktu. Bir saat sonra tekrar gittim, bu sefer de yanına sokmadılar. Ancak üçüncü gidişimde içeri bıraktılar. Her şeyi olduğu gibi anlattım kendisine. Odanın içinde hoplayıp zıplamaya, göğsünü yumruklamaya başladı. Bir yandan da, 'Ah sizi haydutlar, bana ne yaptığınızı biliyor musunuz?' diyordu.-'Bütün bunları daha önce gelip söyleseydiniz jandarmalarla getirtirdim onu buraya!' Sonra koşup birini çağırdı, kendisiyle köşede birseyler konuştu, arkasından yine benim yanıma geldi, sorguya çekmeye, sövüp saymaya başladı. Epeyce payladı beni. Kendisine ne biliyorsam anlattım: dün size söylediğim sözlere 432 karşı bana cevap vermeye cesaret edemediğinizi, beni tanımadığınızı... hepsini. Bunun üzerine yeniden odada koşmaya, göğsünü yumruklamaya başladı; hem kızıyor, hem konuşuyordu. Sizin geldiğinizi bildirdiklerinde, bana bölmenin ötesindeki odaya geçip beklememi, ne duyarsam duyayım hiç kımıldamamamı, beni belki de çağırabileceğin! söyledi, kendi eliyle bir iskemle getirip, üstüme kapıyı kilitledi. Nikolay geldikten ve siz çıkıp gittikten, sonra, beni de odadan çıkardı, seni yine çağıracağım ve sorguya çekeceğim, dedi." "Nikolay'ı senin yanında mı sorguya çekti?" "Siz gittikten hemen sonra beni de gönderdi. Nikolay'ı ondan sonra sorguya çekmeye başladı." Adam birden durdu, sonra yeniden yüzüğü döşemelere değecek kadar eğildi. "Size iftirada bulunduğum ve kötülük ettiğim için beni bağışlayın." Raskolnikov: "Tanrı bağışlasın", dedi. Adam yeniden, ama bu kez yere kadar değil, yarı beline kadar eğildi, ağır ağır döndü ve çıkıp gitti. Raskolnikov, "Hepsi iki yanlı, artık elindeki delillerin hepsi iki yanlı" diye tekrarladı ve kendini başka hiçbir zaman olmadığı kadar dinç duyarak odadan çıktı. Merdivenlerden inerken hınçla gülümseyerek: "Seninle daha hesaplaşırız!" diye söylendi. Duyduğu hınç kendisirıeydi; nasıl "korktuğunu" tiksintiyle ve utançla hatırlamıştı. 433 Beşinci Bölüm I Pyotr Petroviç, Duneçka ve Pulheriya Aleksandrovna ile aralarında geçen o uğursuz konuşmanın ertesi sabahı epeyce kendine gelmiş olarak uyandı. Daha dün kendisine nerdeyse hayal gibi gelen, .gerçekleşmesine rağmen hâlâ imkânsızmış gibi görünen olayı, hoşlansa da, hoşlanmasa da, olup bitmiş, geri alınması elde olmayan bir gerçek olarak kabul etmek zorunda kaldı. Yaralı onurunun kara yılanı bütün gece yüreğine zehrini akıtıp durmuştu. Yataktan kalkıp aynaya baktı. Bir gece içinde sarılığa uğramış olabileceğinden korkuyordu. Ancak bu bakımdan şimdilik içi rahat olabilirdi. Soylu, beyaz ve son zamanlarda hafif tombullaşmış yüzünü seyrettikten sonra, kendisine bir başka yerde, belki de daha iyi bir kız bulabileceğine kesin olarak inanarak rahatladı, ama bu rahatlama çok kısa sürdü, olup bitenleri hatırlayınca başını yana çevirip okkalı bir tükürük savurdu. Onun böyle tükürmesi, genç dostu ve oda arkadaşı Andrey Semyonovic Lebezyatnikov'un yüzünde sessiz ama alaycı bir gülümseme uyandırdı. Bu gülümseme Pyotr Petro-viç'in gözünden kaçmadı ve bunu hemen genç arkadaşının hesabına geçirdi. Son zamanlarda bu hesap epey kabarmıştı. Dün aksam olup bitenleri Andrey Semyonoviç'e anlatmaması gerektiğini düşününce, duyduğu hınç bir kat daha arttı. Dün aşırı öfke ve taşkınlık içinde yaptığı ikinci yanlış olmuştu bu. Üstüne üstlük, o sabah sanki inadınaymış gibi terslikler birbirini kovala-mıştı. Yargıtay'da bile, üzerine onca düştüğü bir davada kendisini başarısızlık bekliyordu. Ama bu arada onu en çok sinirlendiren, yakında gerçekleşecek evliliği için kiraladığı ve kendi parasıyla onarımını yaptırdığı evin sahibi oldu. Esnaflıktan zenginleşme bir Alman olan ev sahibi, Pyotr Petroviç evini kendisine yeniden yapılmışçasına teslim etmesine rağmen, daha yeni imzalanmış olan kontratı bozmaya yanaşmıyor ve kontratta ya- 434 zıh cayma tazminatının tümüyle ödenmesini istiyordu. Yine, satın aldığı, ancak daha eve bile getirilmemiş olan mobilyalar için verdiği kaparonun da bir rublesini bile geri vermek istememişlerdi. Pyotr Petroviç dişlerini gıcırdatarak, "Sırf mobilya aldım diye evlenecek değilim ya..!" diye söylendi. Hemen ardından da umutsuzluk içinde, 'Gerçekten de her şey bitti mi?' diye düşündü. 'Geri dönülemez biçimde mi yok olup gitti her şey? Acaba bir denemeye daha girisilemez mi?' Duneçka düşüncesi içini hoş eden bir kıymık gibi battı yüreğine. Sadece istemekle Raskolnikov'u öldürmek mümkün olsaydı eğer, Pyotr Petroviç bu isteği göstermekte bir an bile duraksamazdı. Üzgün üzgün Lebezyatnikov'la paylaştığı odaya dönerken, 'Bir yanlışım da onlara para vermemek oldu', diye düşünüyordu, 'Allah kahretsin, niye böyle cimrileştim ben! Üstelik bu öyle bir hesap işi de değil! Onları güç durumda bırakarak, beni bir nimet gibi görmelerini sağlamak istemiştim, onlarsa... şu işe bak, tuh! Oysa, çeyizlerini hazırlamaları, ne bileyim ben, tuvalet takımları, akik taşları, kumaşlar, armağanlar ve şu Knop'tan, İngiliz mağazasından başka birtakım ıvır zıvır almaları için kendilerine örneğin bir bin beşyüz ruble verseydim iş... çok daha temiz ve... sağlam olurdu. O zaman beni bu kadar kolay reddedemezlerdi! Bunlar öyle insanlardır ki, böyle bir ayrılık durumunda armağanları da, paralan da geri vermeyi kendilerine vazgeçilmez bir görev bilirler... Öte yandan da bunları geri vermek onlara zor gelecekti, kıyamayacaklardı eşyacıklarına. Hem. vicdanları da rahat olmayacaktı, bugüne kadar böylesine cömert davranmış kibar bir adamı böyle birdenbire nasıl kovabiliriz? diye düşüneceklerdi. Hım! Yanlış iş yaptım!' Yine dişlerini gıcırdatan Pyotr Petroviç kendi kendine -tabi içinden-, 'aptal' dedi. Bu sonuca.varınca, çıktığından bir kat daha sinirli ve öfkeli olarak döndü eve. Katerina İvanovna'nın odasında yapılan yas yemeği hazırlıkları biraz ilgisini çekti. Dün de bir şeyler duymuştu bu yas yemeğiyle ilgili olarak, hatta, yemeğe kendisinin de çağrıldığını hatırlıyordu, ama içine düştüğü su telaş yüzünden, başka hiçbir şeye dikkat edemez olmuştu. Katerina İva- novna hâlâ mezarlıkta bulunduğu için, hemen hemen hazırlanmış durumda olan sofranın eksikleriyle uğraşmakta olan. bayan Lippevehzel'den bilgi almaya koştu. Kadından öğrendiğine göre, yas sofrası çok görkemli olaca'ktı, aralarında rahmetlinin tanımadıkları da bulunmasına rağmen kiracıların hemen hepsi, çağrılmıştı, hatta bir zamanlar Katerina İvanovna'yla kavga etmiş olmasına rağmen, Andrey Semyonoviç Lebezyatnikov bile çağrılmıştı, kendisine, Pyotr Petroviç'e gelince, yalnızca bir çağırdı değil, bütün kiracılar ve konuklar arasında en önemli konuk olarak sabırsızlıkla bekleniyordu. Amalya İvanovna'nın kendisi de, Katerina İvanovna'yla aralarındaki bütün o eski tatsızlıklara rağmen, büyük bir saygıyla çağrılmıştı; şu anda, hem de nerdeyse zevk duyarak sofra için koşturması, ev sahipliği yapması bundandı. Sonra, pek de şıktı; gerçi yas elbisesiydi üzerindeki, ama yepyeni ve ipekli bir elbiseydi bu ve bayan Lippevehzel elbisesiyle pek övünüyordu. Öğrendikleri, Pyotr Petroviç'in kafasında bazı düşünceler uyandırmıştı. Odasına, daha doğrusu Andrey Semyonoviç Lebezyatnikov'un odasına giderken epey dalgındı. Pyotr Petroviç, çağrılılar arasında Ras-kolnikov'un da bulunduğunu öğrenmişti. Andrey Semyonoviç bu sabah nedense odasından hiç çıkmamıştı. Pyotr Petroviç'in onunla tuhaf, ama oldukça da doğal bir ilişkisi vardı. Odasına yerleştiği günden beri Lebezyatnikov'a karsı nefret ve küçümseme duyuyor, ama aynı zamanda ondan çekiniyordu. Petersburg'a gelir gelmez onun odasına yerleşmesinin başlıca nedeni cimriliği olmakla birlikte, bir tek neden değildi. Başka nedenler de vardı. Bir kez Pyotr Petroviç, Andrey Semyonoviç'in vasisiydi ve onun adını daha kendisi taşrada bulunduğu sıralarda duymuştu. Kulağına çalındığına göre, Lebezyatnikov aşırı ilerici gençlerden biriydi ve hatta çok ilginç ve akla hayale gelmez birtakım derneklerde oldukça önemli rolü vardı. Bu durum Pyotr Petroviç! fazlasıyla şaşırtmıştı. Her şeyi bilen, herkesi aşağılayan, herkesin foyasını açığa çıkaran ve herkesi suçlayıp kınayan bu güçlü dernekler, Pyotr Petroviç'te ne zamandır kendisinin de anlayamadığı özel, belirsiz bir korku uyandırmaktaydı,. Kuskusuz onun, hele de taşrada yasıyor ol- 436 noktadan hareket ederler, ne şekilde yaparlardı bu isi? Öte yandan bu adamlar eğer gerçeklen güçlüyseler, acaba herhangi bir şekilde onlardanmış gibi görünmek ve kendilerini aldatmak mümkün değil miydi? Böyle bir girişimde bulunmalı mı, yoksa hiç ilişmeme!! miydi? Örneğin, onların aracılığıyla meslek hayatı yönünden tırmanışa uygun iyi bir yer kapabilir miydi? Kısacası cevapsız yüzlerce soru vardı önünde. Pyotr Petrovic'in oda arkadaşı Andrey Semyonoviç, hastalıklı denilecek kadar cılız, sıracalı, kısa boylu bir adamdı. Bir yerlerde memur olarak çalışıyordu. Saçları beyaza yakın açık sarı, dudağının kenarına kadar uzanan favorileri kalın ve gürdü. Andrey Semyonoviç favorileriyle çok ovunurdu. Gözleri hemen hep ağrırdı. Yumuşak yürekli bir insan olmasına karşılık sözlerinde kendine aşırı güven, hatta bazen aşırı küstahlık sezilirdi ve bu durum onun dış görünüşüyle bir çelişki yaratırdı. İçki içmediği kirasını da düzgün ödediği için Amaliya İvanovna'nın hatırlı kiracılarından sayılırdı. Bütün bu niteliklerine rağmen Andfey Semyonoviç gerçekten de aptal bir adamdı. Onu ilericilere ve "genç kuşaklarımız"a yönelten şey tutkuları olmuştu. Yürürlükteki en yeni düşüncelere, onları bayağılaştırmak için, hemen ve ne olursa olsun burnunu sokan, bazen son derece içtenlikle çalışıp çabalamalarına karsın, el attıkları her şeyi gülünç bir hale getiren, her alanda bilgisi yetersiz budalalar sürüsünden, binbir çeşit prematüre yaratıktan biriydi. Lebezyatnikov da, çok iyi yürekli bir insan olmasına karşılık, kendi hesabına, eski vasisi ve oda arkadaşı Pyotr Petroviç'! katlanılmaz bulmaya başlamıştı. Bu iki taraf için de sanki birdenbire ve karşılıklı olmuştu. Ne. kadar saf olursa olsun, Andrey Semyonoviç yine de Pyotr Petrovic'in kendisini aldattığını, için için küçümsediğini ve hiç de "göründüğü gibi bir adam olmadığını" yavaş yavaş anlamaya başlamıştı. Ona Fourier'in sisteminden ve Darvvin kuramından sözedecek olmuş, ama Pyotr Petroviç, özellikle de su son sıralar onu alayla dinlemeye, hele şu son birkaç güldür ise, resmen azarlamaya başlamıştı. Aslında durum şuydu: Pyotr Petroviç, Lebezyatnikov'un budalanın teki olmakla kalmadığını, ama belki de palavracının da biri olduğunu ve bağlı 438 olduğu dernekte önemli bir yeri olmadığını, ancak üçüncü ağız olabilecek kişilerle ilişkisi bulunduğunu sezgileriyle de olsa anlamaya başlamıştı: üstüne üstlük, Lebezyatnikov görevi olan propaganda işini bile doğru dürüst yapamıyor, konuşur] en sık sık şaşırıyordu, bu adam mı birinin foyasını açığa çıkara' ilecekti! Bu arada, yeri gelmişken belirtelim: Pyotr Petroviç şu son bir iki haftadır (özellikle de ilk günleri) Andrey Semyonoviç'in birbirinden tuhaf övgülerini seve seve kabul ediyor, yani bu övgülere hiç itiraz etmiyordu. Örneğin Andrey Semyonoviç, çok yakında Meşçanskaya caddesinde kurulacak yeni bir komün'e Pyotr Petrovic'in de yardıma hazır olduğunu; ya da örneğin, evliliklerinin, daha ilk ayında Dunecka eğer kendine bir sevgili edinmek isterse, Pyotr Petrovic'in buna hiç karsı çıkmayacağını; ya da doğacak çocuklarını vaftiz ettirmeyeceğini ve hep bu türden daha pek çok şeyi, sanki daha önce Pyotr Petrovic'in kendisi söylemiş gibi, ona yükleyerek ileri sürdüğü zaman, Pyotr Petroviç hiç ses çıkarmıyor, bu tür övgülerle de olsa övülmesine izin veriyordu; öylesine hoşlanıyordu övülmekten Pyotr Petroviç. Hangi nedenle olduğu bilinmez, bu sabah yüzde beş faizli tahvillerinden birkaç tanesini satan Pyotr Petroviç, masasının basına geçmiş önünde yığılı duran, banknot destelerini sayıyordu. Hemen her zaman parasız olan Andrey Semyonoviç'se odada dolaşıyor ve paralara, karsı kayıtsızmış, hatta onlara küçümseyerek bakıyormuş gibi görünmeye çalışıyordu. Andrey Semyonoviç'in bu paraları gerçekten kayıtsızlıkla seyrettiğine Pyotr Petroviç dünyada inanmazdı; Andrey Semyonoviç'e gelince, o da üzüntü içinde, Pyotr Petrovic'in gerçekten, de bu şekilde düşünmeye yatkın bir insan olduğunu, hatta, masanın üzerinde yığılı duran paralarla ona hiçliğini ve aralarında sözüm ona var olan farkı hatırlatarak onunla alay etmekten, onu kışkırtmaktan zevk duyacağını düşünüyordu. Andrey Semyonoviç ona, yeni bir "komün"ün kurulması gibi en sevdiği konuyu açtığı halde, Pyotr Petroviç! bu kez hemen hiç görmediği kadar sinirli ve dikkatsiz buldu. Hesap tahtası üzerinde bilyelerin çıkardığı seslerin kesildiği aralarda Pyotr Petrovic'in birkaç kelimeyle dile getirdiği kısa itirazları, kasıtlı ve 439 açıktan açığa kaba alayla doluydu. Ama "insanlık"tan nasipsiz olmayan Andrey Semyonoviç, onun bu ruh halini dün Duneçka ile ayrılmalarına yüklüyor ve bir an önce bu konuyu görüşmek isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Bu konuda söylemek istediği bazı ilerici ve propagandacı görüşleri vardı ve bunlar, sayın dostunu avutabileceği gibi "kuşkusuz" bundan sonraki gelişmesine de yardımcı olabilirdi. Pyotr Petroviç, Andrey Semyonoviç'in sözünü en duyarlı yerinde keserek: "Şu... dul kadın, bir yas yemeği veriyor galiba?" diye sordu. "Sanki bilmiyorsunuz! Daha dün böylesi törelerimiz üzerine • düşüncelerimi açıklamıştım ya size... Hem duyduğuma göre siz de çağrılıymışsınız bu yemeğe... Dün de kendisiyle konuşmuşsunuz..." "Bu dilenci kılıklı budala kadının, öteki budaladan... Raskol-nikov'dan aldığı paraların hepsini yas sofrasına harcayacağı hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Demin geçerken gördüm de şaştım kaldım: o ne hazırlıklar öyle!.. Şişe şişe şarap, bir yığın çağrılı L Ne olup bitiyor, şeytan bilir!" Pyotr Petroviç konuşmayı bu konuda derinleştirmek istercesine sorular sorarak sürdürdü sözlerini:" Ne? Benimde mi çağrılı olduğumu söylediniz? "Birden hesap tahtasından başını kaldırarak sormuştu bu soruyu. "Ne zaman çağırmışlar? Hiç hatırlamıyorum... Gitmem ben, ne işim var orda? Dün geçerken, söyle ayaküstü, yoksul bir memur dulu olarak, bir sefere mahsus olmak üzere, kocasının bir yıllık maaşı tutarında bir yardım alabileceğini söylemiştim. Sakın beni bunun için çağırıyor olmasın? Hah-hah-ha!" "Ben de gitmemek niyetindeyim", dedi Lebezyatnikov. "Daha, neler, yok bir de gidecektiniz! Kadına attığınız o kötekten sonra, olacak şey mi bu, hah-hah-ha!" Lebezyatnikov birden telaşlandı, kıpkırmızı kesildi: "Kim kötek atmış? Ben mi?" "Evet, siz, Katerma İvanovna'ya... Bir ay önce olmuş! Ben daha dün duydum... Sizi gidi ilericiler sizi!.. Demek kadın sorununu böyle çözüyorsunuz!.. Hah-hah-ha!" 440 Bu sözlerden sonra kendini biraz yatışmış duyan Pyotr Petroviç yeniden hesap tahtasının bilyelerini şıkırdatmaya başladı. "Bütün bunlar saçma bir iftiradan başka bir şey değil!" diye parladı Lebezyatnikov; bu konunun hatırlatılmasından her zaman çekinirdi. "Ye olay hiç de dediğiniz gibi olmadı! Bambaşka bir şey bu... Yanlış anlatmışlar size, dedikodu etmişler! Ben o zaman yalnızca kendimi korudum. İlk o atıldı üzerime... tırnaklarıyla... Bütün favorilerimi yoldu... Sanırım, kendini savunmak, her insana tanınmış bir haktır. Kaldı ki ben hiç kimsenin bana-karşı kuvvet kullanmasına izin vermem... Bu bir ilkedir benim için. Çünkü, bir bakıma despotizmdir bu. Ne yapacaktım yani: karşısında put gibi dikilip duracak mıydım? Şöylece bir ittim, kendisini, o kadar..." Lujin, hınçlı ve alaycı gülüşünü sürdürüyordu: "Hah-hah-ha!" "Bugün öfkeli ve canınız sıkkın olduğu için takılıyorsunuz bana böyle... Bu saçma olayın kadın sorunuyla ne ilgisi var! Hiç de sizin anladığınız gibi değil durum; ben şöyle düşünüyordum: madem ki kadın her bakımdan, erkeğe eşittir (hatta güç bakımından da, ki bunu doğruluyorlar), öyleyse burada da eşitlik olmalıdır. Aslında, (daha sonra yine düşündüm konu üzerinde), temelden böyle bir sorunun olmaması gerek; çünkü kavga diye bir şeyin olmaması gerek: Yarının toplumu için zaten düşünülemez bir şeydir kavga: bu böyle olduğuna göre kavgada eşitlik aramak da kendiliğinden saçma bir şey olup çıkıyor*... O kadar da aptal değilim artık... Evet, gerçi şimdi kavga var, yani ilerde olmayacak... ama şimdilik var... Tuh! Allah kahretsin, iyice şaşırdım! Sizinle de doğru dürüst konuşulmuyor ki, şaşırtıyorsunuz insanı! Benim yas yemeğine gitmemem bu tatsız olaydan dolayı değil. Ben yalnızca ilkesel olarak yas yemeğini iğrenç bir kör inanç olarak gördüğüm için gitmiyorum, o kadar. Yine de gidebilirim oraya, ama yalnızca alay etmek için... Ne yazık ki papazlar olmayacak... Hele onlar olsa, ite yapar eder giderdim..." * Lebezyatnikov'un bu ve sonraki sözleri, 1860'ların devrimcî demokrat basınında ve Çernisevski'nin "Nasıl Yapmalı?" adlı romanında yer alan görüşlerin "tehzil"! niteliğindedir (Çev.) 441 "Yani birinin yemeğim yiyecek, sonra da içine tüküreceksiniz!., îyi ama bu sizi yemeğe çağıran insanların yüzüne tükürmekle aynı şey değil mi?" "Tükürmek değil, protesto etmektir burada söz konusu olan. Yani yararlı bir amaç var. Dolaylı yoldan ilerleme ve propagandaya katkıda bulunmuş oluyorum. Herkes katkıda bulunmalı ilerleme ve propagandaya ve bu iş ne kadar sert yapılırsa, o kadar iyi olur. Ben bir düşünceyi, yani tohumu ekerim... Bu tohumdan, bir gerçek filizlenir. Niçin gücendirdim ben onları? Önce gücenirler, ama sonra benim bu davranışımın kendilerine yarar getirdiğini anlarlar. Şu... Terebyeva'yı... (simdi komün üyesidir) evinden ayrıldıktan sonra anne babasına yazdığı bir mektuptan dolayı suçlamışlardı. Terebyeva evinden kaçtıktan sonra, kendisini tümüyle topluma vermiş ve evine yazdığı bir mektupta kör inançlar arasında yaşamak istemediğini, serbest bir evlilik yapacağını bildirmişti. Kıza, mektubunun çok sert ve kaba olduğunu, ailesine acıyıp daha yumuşak yazmasının hiç de olanaksız olmadığını söyleyerek kendisini kınamışlardı. Bence bu yaptıkları saçmalıktan başka bir şey değil; yumuşaklığın ne gereği var, tam tersine, tam tersine sert protestolarda bulunmak gerek. Ya da Varents'i alalım ele, yedi yıllık kocasını ve iki çocuğunu bıraktığı gibi çekip gitti. Kocasına yazdığı mektupta söyle diyordu: 'Sizinle mutlu olamayacağımı anlıyorum. Komünler seklinde örgütlenmiş yeni bir toplumsal düzen bulunduğunu benden gizlediğiniz ve böylece beni aldattığınız için sizi hiç bağışlamayacağım... Bütün bunları, kendimi teslim ettiğim ve birlikte bir komün kuracağımız yüce gönüllü bir erkekten öğrenmiş, bulunuyorum. Sizi aldatmayı namussuzluk saydığım için böyle apaçık konuşuyorum. Siz de nasıl isterseniz öyle yapın. Beni yolumdan geri çevirebileceğinizi .ummayın, bu is için çok geç kalmış bükmüyorsunuz. Mutluluklar dilerim'. Bu tür mektuplar nasıl yazılıyörmüş, görün!" "Bu Rebeyeva, hani şu sizin üçüncü kez serbest evlilik yaptığım söylediğiniz kadın değil mi?" "Doğru konuşmak gerekirse bu daha onun ikinci evliliğidir! Ama isterse dördüncü ya da ne bileyim on besinci evliliği olsun! 442 Önemli olan bütün bunların saçma olması! Annemle babamın ölümlerine herhangi bir zamanda üzüldüğüm olmuşsa, bu herhalde ilk kez ve şu andadır. Kaç kez, sağ olsalardı eğer, suratlarına protestoyu nasıl yapıştırırdım, diye düşünmüşümdür! Onlara öyle bir "ilişki kesme" gösterisi yapar, kendilerini öyle bir şaşırtırdım ki!.. Ama, ah, ne yazık ki kimsem yok!" "Böylesi numaralar çekip şaşırtmak için mi? Hah-hah-ha! Neyse, bildiğiniz, gibi davranın... Yalnız, söyleyebilir misiniz bana lütfen: şu... ölen adamın kızını... su çelimsiz kızı tanıyor musunuz? Onun için söylenenlerin aslı var mı?" "Ne olmuş o kıza? Bence, yani benim kişisel inancıma göre, bu bir kadın için en normal durumdur. Neden olmasın? Yani distinguons*. Bugünkü toplumda bu hiç kuşkusuz pek normal değil, çünkü zorunlu olarak yapılıyor, ama yarının toplumunda bu son derece normal sayılacak, çünkü özgürce yapılacak. Ama bu kız bugün de haklıdır: bir yandan yoksulluk içinde bulunuyordu, öte yandan da dilediği gibi kullanabileceği bir sermayesi vardı. Yarının toplumunda böylesi sermayelere gerek kalmayacağı kuşkusuzdur... Onların yaptıkları işin bambaşka bir anlamı olacak ve bu iş akılcı bir biçimde düzenlenip, sıkı koşullara bağlanacaktır. Sonya Semypnovna'nın kendisine gelince, şu anda ben onun yaptığı işi, toplumsal yapıya karsı yöneltilmiş enerjik, örnek bir protesto olarak görüyor, kendisine bu nedenle saygı duyuyorum: hatta ona bakarak sevinç duyuyorum!" "Ama bana onun. ayağını kaydıranın siz olduğunuzu, bu evde kalmakta olduğu odadan sizin yüzünüzden, ayrıldığını söylediler!" Lebezyatnikov büyük bir öfkeyle: "Bu da bir başka iftira!" diye bağırdı. "Hiç de dediğiniz gibi olmadı o iş! Ne olup bittiğini anlamadığı için hep Katerina İvanovna uydurdu o saçmaları! Ben hiçbir zaman Sonya Semyo-novna'nın aklını çelmeye çalışmadım! Ben yalnızca onda bir protesto duygusu uyandırmaya çalışarak, hiçbir art niyetim olmaksızın, onu geliştirmeye çaba gösterdim. Bana gerekli olan (Aslında da Fransızca) Tanımak, ayırdetmek (Cev.) 445 yalnızca protestoydu. Sonya Semyonovna kendiliğinden artık burada kalamayacağı sonucuna vardı." "Onu da komüne almak istediniz herhalde?" "Alaylarınız hiç de başarılı değil... Hiçbir şey anlamıyorsunuz! Komünde böylesi roller yoktur. Kaldı ki komünler bu tür rollere yer kalmaması için kurulmaktadır. Komünde bu rol şimdiki özünü tümüyle değiştirecektir. Burada aptalca sayılan birşey, komünde akıllıca davranış olarak görülecek, burada şimdiki koşullar altında doğal olmayan bir şey, orada tümüyle doğal sayılacaktır... Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, koşullara bağlıdır. Her şeyi belirleyen ortamdır, insansa bir hiçtir. Benim su anda Sonya Semyonovna ile aram iyidir ve bu durum, onun beni hiçbir zaman kendini inciten bir adam, bir düşman saymadığının bir kanıtıdır. Evet! Ben şimdi onun komüne girmesini sağlamaya çalışıyorum, ama bambaşka temeller üzerinde kurulmuş bir komüne! Alay edecek ne var bunda! Biz kendimize eskilerinden çok başka, çok daha geniş temeller üzerinde, özel bir komün kurmak'istiyoruz. Biz inançlarımızda daha da ileri gitmiş bulunuyoruz. Daha çok inkâr ediyoruz! Eğer Dobrolyu-bov mezarından kalksaydı, onunla tartışırdım. Belsinski'ye de yapacağımı bilirdim! Ben şimdilik Sonya Semyonovna'yı geliştirmeye devam ediyorum. Son derece güzel, eşsiz bir insan Sonya Semyonovna!" ' "Bu güzel, eşsiz insandan yararlanıyor musunuz bari? Hah-hah-ha!" "Hayır, hayır! Ah, hayır! Tam tersine!" "Ne? Tam tersine mi! Hah-hah-ha! Amma laf ha!" "İnanın böyle bu! Hem dediğiniz gibi bir şey olsa, ne diye gizleyeyim sizden? Tersine, bu durum benim de tuhafıma gidiyor: benimleyken aşırı ürkek ve utangaç oluyor Sonya Semyonovna!" "Tabi siz de onu geliştiriyorsunuz! Hah-hah-ha! Bütün bu utangaçlıkların saçma bir şey olduğunu kanıtlıyorsunuz ona?.." "Hiç değil! Hiç değil! Nasıl da kaba ve nasıl da -bağışlayın ama,- aptalca bir anlamda anlıyorsunuz "geliştirmek" sözünü! Hiçbir şey anlamıyorsunuz! Ve ne kadar uzaksınız böyle şeyleri anlamaktan! Biz kadın özgürlüğünü gerçekleştirmeye çalışıyoruz, sizinse aklınızda hep aynı şey var... Genel olarak namus ve kadınca utangaçlık konusunu bir yana bırakalım, ama bana karşı namuslu olmasını ben tümüyle uygun buluyorum, çünkü bu onun aklına, onun iradesine bağlı olan bir şeydir. Eğer bana gelip de, 'Benim olmanı istiyorum' deseydi, hiç kuskusuz bundan çok mutlu olurdum, çünkü kendisini çok beğeniyorum; ve hiç değilse şu anda, herhalde hiç kimse ona benim kadar ince davranmamış, lâyık olduğu saygıyı göstermemiştir... Ben yalnızca bekliyor ve umut ediyorum, o kadar!" "Siz en iyisi ona birseyler armağan edin! Bunu hiç düşünmediğinize bahse girerim." "Size hiçbir şey anlamadığınızı söylemiştim! Kuşkusuz onun durumu böyle... ama burada sözkonusu olan bambaşka bir şey! Siz yanlış değerlendirdiğiniz, aşağılama nedeni olarak gördüğünüz bir olaya dayanarak, bu kıza insanca bakmayı reddediyorsunuz. Onun nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz! Yalnız son günlerde okumayı bırakmasına, benden artık kitap almamasına canım sıkılıyor. Oysa eskiden gelir kitap isterdi. Bütün enerjisine ve protestoda bulunma kararlılığına rağmen -ki bu kararlığı bir kez göstermişti,- bazı kör inançlardan ve... aptalca şeylerden kurtulabilmesi için gerekli bağımsızlık, başına buy-rukluk, red, inkâr hâlâ yeterince yok onda ve bu üzücü bir şey. Buna karsın bazı sorunları çok iyi anlıyor. Örneğin şu el öpme sorununu, yani kadının elini öpmekle erkeğin eşitsiz bir davranışta bulunduğu ve bu davranışıyla da kadını aşağılamış olduğu sorununu çok iyi anlıyor*. Bu konuyu biz arkadaşlarla aramızda "... el öpme sorunu...": Lebezyatnikov, Çernişevski'nin "Nasıl Yapmalı?" adlı romanının kahramanlarından Vera Pavlovna'nın su cümlesini tekrarlamaktadır: "Erkeklerin, kadınların elini öpmesine hiç gerek yok. Bu... kadınlar için çok incitici bir davranıştır... bu kadınları insandan saymama... düşüncesinin bir sonucudur..." Çernişevski'nin roman kahramanlarınca ileri sürülen aile hayatına ilişkin kuralların karikatürize edilerek tekrarlanması, Lebezyatni-k^ov'un, "geleceğin toplumunda odalara serbestçe girilebilmesi", komün üyelerinin yaptıkları tartışmaları aktaran sözlerinde de- görülmektedir. (Çev.) 447 tartışmıştık ve ben hemen kendisine iletmiştim. Fransa'da işçi sendikaları konusunda anlattıklarımı da dikkatle dinlemişti. Şimdi de kendisine geleceğin toplumunda odalara serbestçe girilebileceğini anlatıyorum." "Bu da neymiş?" "Şu son sıralar tartıştığımız bir sorun bu: bir komün üyesi, kadın ya da erkek bir başka komün üyesinin odasına istediği zaman girebilir mi, giremez mi? Buna hakkı var mıdır, yok mudur? Her komün üyesinin bu hakka sahip olduğuna karar verdik..." "İyi ama o sırada içerde bulunan kadın ya da erkek, zorunlu gereksinimlerini gidermekle meşgulseler ne olacak, hah-hah-ha?" . Andrey Semyonoviç bayağı öfkelenmişti, tiksinircesine: "Akimiz fikriniz o iste!" diye bağırdı. "Siz şu lanet olasıca "gereksinimler"den başka bir şey düşünmez misiniz! Size sistemi açıklarken su lanet "gereksinimler"den söz etmekle, zamanından önce sözetmekle ne büyük aptallık etmişim! Allah kahretsin! Bu, sizin gibiler için hep bir engeldir. İsin en kötü yanı da, daha sorunun ne. olduğunu anlamadan, alaya başlamanız! Sanki doğal bir hakkınız bu sizin! Sanki bir şeylerle övünüyorsunuz! Tuh! Acemilere, sorunun özünü bilmeyenlere, bu konuların ancak en sonra, iyice gelişip yetiştikleri ve sisteme inandıkları zaman anlatılabileceğini kaç kez söylemişimdir! Hem, söyler misiniz lütfen, çirkef çukurunda bile utanılacak, aşağılanacak ne görüyorsunuz siz? Ben bu çirkef çukurlarının hangisini isterseniz temizlemeye hazırım! Burada en ufak bir özveri bile sözkonusu değildir! Burada yalnızca basit bir iştir söz konusu olan, bütün başka işlerden farksız, toplum için hayırlı, yararlı bir iş ve yararlı olduğu için de bir Rafael ya da Puşkin'in yaptıklarından daha yüce bir is*!" "... Rafael ya da Puşkin'in yaptıklarından..." "Saf" bilim "Saf" sanat ve bilim ve sanattan toplum adına beklenen pratik yarar konusunda, o yıllarda D.İ.. Pisarev'le V.A. Zaytsev arasında "Russkoe Slovo" ("Rus Sözü") dergisinde yapılan tartışmalar alaya alınıyor (Çev.) "Ve daha soylu bir iş, hah-hah-ha!" "Ne demek, daha soylu? İnsan etkinliklerini belirtme.anlamında ben bu deyimleri anlamıyorum. "Daha soylu", "daha gönlü yüce"... Bütün bunlar saçma, anlamsız ve benim reddettiğim kör inançları yansıtan eski kavramlar! İnsanlığa yararlı olan her şey soyludur! Benim anladığım bir tek kavram var: yararlı! Gülün istediğiniz kadar, ama bu, böyle!" Pyotr Petroviç kahkahalarla gülüyordu. Paralarını saymayı bitirmiş ve kaldırıp gizlemişti: ancak nedense bir bölümünü masada bırakmıştı. Bu "çirkef çukuru sorunu", bütün bayağılığına karşın, Pyotr Petroviç'le genç dostu arasında pek çok kez anlaşmazlığa ve bozuşmaya neden olmuştu. Ancak işin saçma yanı, Andrey Semyonoviç gerçekten kızıyor, Lujin ise içini döküyordu. Şu anda ise istediği tek şey, Lebezyatnikov'u kızdırmaktı. Bütün "Bağımsızlığına", bütün "protestoculuğuna" rağmen, . Pyotr Petroviç'e itiraz etmeye pek cesaret edemeyen ve eskiden kalma bir alışkanlıkla ona hâlâ saygı besleyen Lebezyatnikov sonunda dayanamadı ve: "Bugünkü bu hınç ve öfkeniz herhalde dün uğradığınız başarısızlıktan kaynaklanıyor", diye söylendi. Pyotr Petroviç'in canı sıkılmıştı, yüksek perdeden bir tavırla: "Siz en iyisi bana şunu söyleyin", dedi. "Kendisini buraya şey yapabilir misiniz..? Ya da daha doğrusu şöyle: su yosma ile, kendisini bir dakika için buraya, bu odaya çağıracak kadar yakınlığınız var mı? Herhalde mezarlıktan döndüler... Merdivenlerden ayak sesleri geldi demin... Onu... şu yosmayı görmem gerek." Lebezyatnikov şaşırmıştı: "Ne yapacaksınız onu?" "Öyle... görmem gerek. Bugün yarın buradan ayrılıyorum, kendisine bildirmem gereken bir şey var... Konuşmamız sırasında siz de lütfen burada bulunun. Yoksa kimbilir neler düşünürsünüz..!" "Hiçbir şey düşünmem... Öylesine sormuştum. Madem bir işimiz var, onu buraya çağırmaktan kolay bir şey yok. Hemen gidiyorum. Merak etmeyin, sizi hiç rahatsız etmem." .448 449 Gerçekten de beş dakika kadar sonra Lebezyatnikov, Son-ya'yla birlikte döndü. Sonya büyük bir Baskınlık içindeydi ve her zaman olduğu gibi ürkekti. Böylesi durumlarda hep ürker, yeni yüzlerden, yeni tanışmalardan çok korkardı, çocukluğunda da böyleydi bu, şimdiyse daha da çok korkuyordu... Pyotr Petroviç onu "nazik ve sevecen", ama biraz da kendi gibi ciddi, ağırbaşlı bir insanın, Sonya gibi gene ve bazı bakımlardan enteresan bir yaratığa karşı göstermesini uygun saydığı neşeli bir senlibenlilik havasıyla karşıladı. Hemen kızcağızı "yüreklendirmeye" girişerek, kendisine masada, karşısında yer gösterdi. Sonya oturdu, çevresine, Lebezyatnikov'a, masanın üstünde duran paralara göz gezdirdi, sonra dönüp birden Pyotr Petroviç'e baktı ve sanki çivilemiş gibi bir daha da gözlerim ondan ayırmadı. Lebezyat-nikov kapıya doğru yürümüştü; Pyotr Petroviç yerinden kalkıp onun yanına gitti, bu arada Sonya'ya onun masada kalmasını işaret etmişti. Lebezyatnikov'u kapıda durdurarak, fısıltıyla: "Şu... Raskolnikov orada mı? Gelmiş mi?" diye sordu. "Raskolnikov mu? orada. Ne olacak? Evet, orada... Az önce girdi, gördüm... Ne olmuş Raskolnikov'a?" "Öyleyse burada bizimle kalmanızı ve beni şu... kızla yalnız bırakmamanızı rica edeceğim. Çok önemsiz bir şey görüşeceğimiz konu, ama Raskolnikov'un orada gereksiz bazı şeyler anlatmasını istemiyorum... Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?" Durumu birden anlayan Lebezyatnikov: "Evet, evet, anlıyorum, anlıyorum!" dedi. "Haklısınız... Bana kalırsa biraz fazla çekmiyorsunuz, ama yine de haklısınız. Kalırım tabi burada. Surda, şu pencerenin yanında dururum ve sizi hiç rahatsız etmem... Evet, bence de haklısınız..." Pyotr Petroviç Sonya'nın yanına döndü, geçip divana, onun tam karşısına oturdu ve dikkatle kıza bakmaya başladı, sonra birden bakışları aşırı ciddileşti, hatta sertleşti: 'Sakın aklına, başka şeyler gelmesin küçükhanım!' der gibi bakıyordu. Sonya müthiş utanmıştı. Pyotr Petroviç çok ciddi, ama yine de sevecen bir tavırla girdi söze: 450 "İlkin, Sonya Semyonovna, saygıdeğer üvey annenizden benim adıma özür dilemenizi rica ederim... Yanılmıyorsam böyleydi değil mi, Katerina İvanovna analığınızdı?" Pyotr Petro-viç'in dostça birtakım niyetleri olduğu anlaşılıyordu. Sonya çabuk çabuk ve ürkekçe: "Evet, doğru", dedi, "Katerina İvanovna analığımdır." "Öyleyse, nazik çağrısına rağmen, elimde olmayan nedenlerden dolayı yemeğe... yani yas yemeğine gelemeyeceğim için kendisinden benim adıma özür dilemenizi rica ederim." Sonya iskemlesinden fırlayarak: "Söylerim", dedi, "hemen şimdi gider söylerim." Pyotr Petroviç onun saflığına ve incelik kurallarını bilmezliğine gülümseyerek: "Durun, daha bitmedi", dedi,"Eğer böylesine önemsiz ve yalnızca kendimi ilgilendiren bir nedenden dolayı sizin gibi bir hanımı rahatsız edip buralara kadar çağıracağımı düşündüyseniz, beni hiç tanımıyorsunuz demektir. Sizi buraya çağırmaktan amacım tümüyle başkadır." Sonya çabucak yerine oturdu. Hâlâ masanın üzerinde duran gri renkli yüz rublelik banknotlara kaydı gözü, ama hemen başını çevirip Pyotr Petroviç'e bakmaya başladı: hele de kendisi gibi bir kızın başkasının paralarına bakması çok ters bir davranış gibi gelmişti. Pyotr Petroviç'in sol elinde tuttuğu altın çerçeveli gözlüğe ve yine sol elinin orta parmağındaki sarı taşlı kocaman, çok güzel yüzüğe bakacak oldu, ama birden gözlerini kaçırdı, nereye bakacağını bir türlü kestiremeyerek, sonunda doğruca Pyotr Petroviç'in gözlerinin içine bakmaya başladı. Pyotr Petroviç biraz sustuktan sonra, az öncekinden de ciddi, ağırbaşlı bir tavırla: "Dün zavallı Katerina İvanovna'yla ayaküstü bir iki kelime bir şeyler konuşma fırsatı bulmuştum", dedi. "Bu kısacık konuşma, -deyim yerindeyse eğer,- onun ne denli "gayrı tabii" bir durumda bulunduğunu anlamama yetti." Sonya onu aceleyle doğrulayarak: "Evet, kendisi gayrı tabii durumdadır", dedi. "Ya da daha yalın ve anlaşılır anlatımıyla, hasta..." 451 "Evet, açık ve anlaşılır anlatımıyla, hasta..." "Evet... Evet, işte ben de insanlık duygularımdan ve... ve... ve... kendisini kaçınılmaz olarak bekleyen mutsuz yazgıyı göz önüne alarak, onun için yararlı olabilecek bir yardımda bulunmak isterdim. Bu mutsuz aile sanırım su anda yalnızca sizin elinize bakıyor." Sonya birden ayağa kalkarak: "Bir şey sormama izin verir misiniz?" dedi. "Emekli maaşı bağlanabileceği konusunda dün siz mi bir şeyler söylediniz kendisine? Çünkü, bana söylediğine göre, siz ona emekli maaşı bağlatmak için uğraşıyormuşsunuz... Doğru mu bu?" "Hayır, hiç değil! Hatta son derece saçma bir şey bu. Ben yalnızca, görev sırasında ölmüş bir memurun dul karısına, -o da arkası varsa,- bir yardımda bulunulabileceğine ilişkin bir şeyler söylemiştim. Oysa rahmetli babanız yeterli hizmet süresini doldurmamış olduğu gibi, öldüğü sırada devlet hizmetinde de bu-lunmuyormuş. Kısacası, belki bir umut olabilirdi ama, tümüyle geçici bir umut... Çünkü yardımda bulunulması için herhangi bir sebep yok ortada... hatta tersine... Kendisine maaş bağlanabileceğini düşünmüş! Hah-hah-ha! Doğrusu, açıkgöz bir hanım!" "Evet... bir emekli maaşı... Çünkü çok saf, çok iyi yürekli bir kadındır kendisi... İyi yürekli olduğu için de her şeye kolayca inanır. Yaradılışı böyle onun... Evet... özür dilerim efendim... " Sonya kalktı ve gitmeye davrandı. "Lütfen kalır mısınız, sözlerim daha bitmedi." "Evet efendim, sözleriniz daha bitmedi..." diye mırıldandı Sonya "Lütfen oturur musunuz!" Sonya müthiş bir utanç içinde, yeniden ve üçüncü kez oturdu. "Zavallı yavrularıyla birlikte içinde bulunduğu durumu gö-zönüne alarak, -demin de dediğim gibi,- gücümün yettiğince, evet, böyle diyorlar değil mi, gücümün yettiğince, kendisine bir yardımda bulunmak isterdim, daha fazla değil. Böylesi durumlarda hep olduğu gibi, onun için bir yardım defteri açılabilir, ya 452 da, ne bileyim piyango gibi bir şey düzenlenebilir... yakınları, ya da genel olarak ona yardım etme isteğinde bulunan kişilerce... Size söylemek istediğim buydu, böyle şeyler yapılabilir." Sonya, gözleri Pyotr Petroviç'in gözlerinde: "Evet, çok iyi olur..." diye mırıldandı. "Bu öneriniz için Allah sizden razı olsun..!" "Evet, bu yapılabilir... ancak... bu sonraki iş... Aslında, bugün de başlanabilir buna. Akşama görüşür, işin ilkelerini belirleriz. Saat yedi gibi falan bana gelin... Umarım... Andrey Semyonoviç de katılır bize... Ama... burada üzerinde önceden ve titizlikle durmamız gereken bir nokta var. Sizi buraya kadar çağırıp rahatsız etmemin nedeni de bu, Sonya Semyonovna. Bence, paraları Katerina İvanovna'nın eline vermeyelim, bu tehlikeli bir şey olur. Bunun kanıtı da, bugünkü şu yas sofrası... Ne bileyim, yarına ne yiyeceğini, ne giyeceğini bilemez durumda olan bir insan, tutuyor bugün Jamayka romu, Madera şarabı ve... ve... kahve satın alıyor... Demin, geçerken gördüm. Yarın bir lokma ekmek için yine size el açacaklar... Artık bu kadarı da saçmalık. Ben, iste bu nedenden dolayı, paralar, mutsuz dulun kendisinin haberi olmadan toplanmalıdır diyorum. Ne bileyim, bunu örneğin, yalnızca siz bilmelisiniz. Öyle değil mi?" "Bilmem ki... O yalnızca bugün için... Ve bu hayatta yalnızca bir kez olacak bir şey... Rahmetliyi anmak, ona saygıda bulunmak istemişti... Çok akıllı bir kadındır aslında... Ama... yine de, siz nasıl uygun görüyorsanız, öyle olsun. Ben size çok... ben değil, hepimiz size çok... Allah sizden razı olsun... öksüzler de..." Sonya sözlerini tamamlayamadı, ağlamaya başladı. "Evet, bu konuyu aklınızda tutun. Şimdi de, ailenizi düşünerek, bu konuda başlangıç olmak üzere, benim şu gücüm ölçüsünde gösterdiğim yardımımı kabul ediniz. Yardım konusunda adımın açıklanmaması en önemli ricamdır. Buyrun alın... Benim de başımda bir sürü dert olduğu,için, daha fazlasını vermek durumunda değilim..." Ve Pyotr Petroviç elinde dikkatle düzeltip açarak, Sonya'ya on rublelik bir banknot uzattı. Sonya kıpkırmızı kesilerek parayı aldı, bir şeyler mırıldanarak aceleyle veda etti. Pyotr Petroviç 453 gösterişli bir şekilde onu kapıya kadar geçirdi. Sonya heyecanlı, perişan, kendini odadan dışarı attı, şaşkınlık içinde doğruca Katerina İvanovna'ya gitti. Bütün bu zaman içinde konuşmaları kesmekten çekinen Andrey Semyonoviç bazen pencere önünde durmuş, bazen odada bir aşağı bir yukarı dolaşmıştı. Sonya çıktıktan sonra Pyotr Petroviç'e yaklaşıp coşkuyla elini uzatarak: "Her şeyi duydum, her şeyi gördüm", dedi; gördüm sözcüğünü özellikle vurgulamıştı. "Son derece soylu... yani, insanca bir davranışta bulundunuz! Size minnet duymalarına da fırsat yaratmadınız, gördüm! Gerçi, kişisel yardımlara, iyilikte bulunmalara ilkesel olarak karşıyımdır, çünkü kötülüğü kökünden kaldırmaz bu tür davranışlar, hatta tam tersine besleyip büyütürler. Ama yine de sizin bu davranışınızı sevinçle karşıladığımı söylemekten kendimi alamayacağım. Evet, evet, çok hoşuma gitti." Lebezyatnikov'u dikkatle süzen Pyotr Petroviç: "Bunların hepsi saçma!" dedi heyecanlı bir sesle. "Hayır, saçma değil! Dünkü olaydan dolayı sizin gibi hakarete uğrayan, üzgün durumda bulunan bir adam, aynı zamanda başkalarının mutsuzluğunu paylaşabiliyorsa, -bu davranışıyla toplumsal bir yanlış yapıyor da olsa,- yine de saygıya değerdir. Düşüncelerinizi bilen bir kimse olarak doğrusu sizden böyle bir davranışı hiç beklemezdim Pyotr Petroviç! Ah, anlayışınız size nasıl da engel oluyor! "İyi yürekli, Andrey Semyonoviç, Pyotr Petroviç'e yeniden yakınlık duymaya başlamıştı." Örneğin şu dünkü başarısızlığınız sizi nasıl da heyecanlandırdı! Hem bu evlenmeye, bu yasal evliliğe karşı duyduğunuz bu aşırı istek de niçin, soylu, sevgili Pyotr Petroviç? Neden ille de yasal bir evlilik? İsterseniz beni dövün, ama bu evlenmenin gerçekleşmeyişi-ne, sizin özgür kalışınıza, insanlık için tümden yok olup gitmemiş olmanıza ben çok sevindim... Görüyor musunuz: söyleyi-verdim iste düşüncelerimi..!" Lujin sırf bir cevap vermiş olmak için: "Boynuz takmamak ve başkalarının çocuklarına babalık etmemek için, sizin serbest evliliğinizi değil, yasal evliliği yeğliyorum, " dedi. Kafası bir şeylerle aşırı meşgul gibiydi: Saldırı 454 borusunu duymuş bir savaş atı gibi irkilen Andrey Semyonoviç: "Çocuklar mı dediniz?" dedi. "Çocuklara mı değindiniz? Bunun toplumsal bir sorun üstelik birinci derecede toplumsal bir sorun olduğuna ben de katılırım. Ama çocuk sorunu büsbütün başka bir biçimde çözümlenecektir. Aileyle ilgili her şeyi olduğu gibi çocukları da tümüyle reddedenler var... ama biz bu konuyu daha sonra konuşuruz, şimdi şu boynuz konusunu bir çözümleydim. Bunun benim zayıf bir noktam olduğunu itiraf ederim. Bu iğrenç, bu saçma deyimin, bu Puşkin deyiminin geleceğin sözlüklerinde yer alması düşünülemez. Hem nedir bu boynuz? Hangi boynuz? Niçin boynuz? Bu ne saçma şey böyle! Asıl serbest evliliklerde yer olmayacaktır boynuza! Boynuz, ancak her tür yasal evlenmenin doğal sonucu, bir başka deyişle yasal evliliğin düzeltilmesidir; bir protestodur, bu anlamda da kadın ya da erkek için hiç de küçültücü bir şey değildir... Olacak şey değil ya, eğer günün birinde yasal bir evlilik yapacak olursam, şu sizin lanet boynuzlarınızı taşımaktan zevk duyacağım ve karıma şöyle diyeceğim: 'Dostum! Bugüne kadar seni yalnızca seviyordum, şimdiyse sana saygı duyuyorum, çünkü sen protesto etmeyi basardın!' Gülüyorsunuz? Çünkü kör inançlarınızdan kurtulabilecek gücünüz yok! Allah kahretsin, yasal evlilikte eşlerin birbirini aldatmasında tatsızlığın nerden kaynaklandığını anlıyorum: bu, hem kadını, hem erkeği alçaltan aşağılık bir olayın, aşağılık bir sonucudur. Oysa boynuz ap açık oldu muydu, yok olur; serbest evliliklerde olduğu gibi... Anlamsız bir şey olur o zaman, hatta taşıdığı boynuz adını bile yitirir. Bu da bir yana, karınız, onun mutluluğuna engel olmak güç ve yeteneğinde olmadığınızı, yeni kocasından dolayı ondan öç almaya kalkışmayacak kadar ileri görüşlü olduğunuzu kabul etmekle, yalnızca size saygı duyduğunu kanıtlamış olacaktır. Allah kahretsin, bazen düşünürüm de... eğer bir gün beni everirlerse, tüh! Yani evlenirsem, (ister yasal evlilik, ister serbest, farketmez) ve karım da bir türlü kendine bir sevgili bulamazsa, öyle sanıyorum ki, kendi elimle ona bir sevgili bulur ve, 'Aziz dostum', derim oha, 'seni 455 seviyorum, ama ayrıca bana saygı duymanı da istiyorum, alsana bir sevgili!' Doğru değil mi ama?" Pyotr Petroviç fazla bir ilgi göstermeden ve kıs kıs gülerek dinlemişti Lebezyatnikov'u. Hatta yer yer dinlemediği bile olmuştu. Gerçekten de bambaşka şeylerle meşguldü kafası, Le-bezyatnikov da sonunda farkına varmıştı bunun. Hatta heyecanlıydı. Pyort Petroviç, ellerini oğuşturuyor, bir şeyler düşünüyordu. Bütün bunları Andrey Semyonoviç daha sonra an-lamlandırabildi. II Bu anlamsız yas yemeği fikrinin Katerina İvanovna'nın kafasında hangi nedenlerle doğduğunu söyleyebilmek kolay değildi. Gerçekten de, Marmeladov'un cenaze masrafları için Raskolni-kov'un verdiği yirmi küsur rublenin yaklaşık yarısı harcanmıştı bu sofraya. Belki de Katerina İvanovna bütün kiracıların, özellikle de Amaliya İvanovna'nın, rahmetli Marmeladov'un onlardan hiç de aşağı olmadığını, belki de onlardan çok daha üstün olduğunu, hiç kimsenin rahmetliye karşı "burnu büyüklük" taslamaya hakkı olmadığını bilmeleri için ve böylece rahmetli kocasının anısına "gereken" saygıyı gösterebilmek için, bu yemeği bir borç gibi görmüştü. Belki de onun bu davranışında en büyük etken, günlük yaşayışımızda her birimiz için zorunlu sayılabilecek birtakım toplumsal törelerde, pek çok yoksulu ellerindeki son meteliğe varıncaya kadar bütün biriktirdiklerini sırf "başkalarından daha kötü durumda olmadıklarını" kanıtlamak, "başkalarınca ayıplanmamak" için harcamaya zorlayan yoksulluk gururuydu.. Katerina İvanovna belki bu fırsattan yararlanarak, kendisinin dünyada herkes tarafından terkedildiğini sanan bütün bu "değersiz ve aşağılık" kiracılara, "yalnızca görgü kurallarını ve yiyip içmesini bildiği"ni değil, böyle kötü bir kadere boyun eğmek için yaratılmış biri olmadığını, "soylu, hatta aristokrat bir albay evinde" eğitilmiş olduğunu; tahta silmek, geceleri çocuk bezleri yıkamak için yetiştirilmemiş olduğunu göstermek de istemiş 456 olabilirdi. Böylesi gurur ve şöhret düşkünlüğü nöbetleri bazen yoksul ve ezilmiş insanlara da bulaşmakta ve bu durum onlarda zaman zaman sinirli, önüne geçilemez bir gereksinim halini almaktadır. Kaldı ki Katerina İvanovna ezilmiş, sindirilmiş insanlardan da değildi: bazı durumlarda onu tümden mahvetmek mümkündü, ama onu manevi olarak sindirmek, yani korkutup iradesine gem vurmak, ona boyun eğdirmek kimsenin yapabileceği bir şey değildi. Ayrıca Sonya'nın, onun gitgide aklını oynattığına ilişkin sözleri, hiç de öylesine söylenmiş, temelsiz sözler değildi. Gerçi bunun şu son sıralarda, hatta son bir yıldır, gerçekten de öyle olsa bundan zarara uğramamış olması mümkün değildi. Hem doktorların söylediği gibi, ilerlemiş verem durumu da insanda akıl dengesinin bozulmasına neden olabiliyordu. Şaraplar ne çoktu, ne de çeşitliydi. Madem şarabı da yoktu: bütün bunlar biraz fazla abartılmıştı. Ama şarap vardı. Votka, rom ve porto da vardı, hepsi de kötü cinstendi, ama herkese yetecek kadar vardı. Yemekler, kutya* dışında daha üç dört çeşit kadardı, sonra gözleme de vardı ve hepsi de Amaliya İvanov-na'nrn mutfağında hazırlanmıştı. Ayrıca, yemekten sonra içilmesi öngörülen çay ve punç için de iki semaver birden hazırlanmıştı. Satın alma işleriyle Katerina İvanovna'nın kendisi uğraşmıştı. Bu işte kendisine, yoksul bir Polonyalı yardım etmişti; bu adamın bayan Lippevehzel'in evinde ne aradığını Tanrı bilirdi, ama işte hemen Katerina İvanovna'nın emrine verilmişti ve dün, bütün gün ve bu sabah dili bir karış dışarda, Katerina İvanovna'nın ardı sıra kendini parçalarcasına koşturup durmuştu. Ama galiba bu durumunun farkedilmesi için de özel bir çaba göstermişti. Olur olmaz nedenlerle Katerina İvanovna'ya başvuruyor, hatta onu Gostinnıy Dvor'da bile arayıp buluyordu. Bir de durmadan "Pani Harunjina"** deyip duruyordu ki, başlangıçta "bu lütufkâr, bu yüce gönüllü" adam olmasa mahvolacağı- Kutya :Yas sofraları için bal ya da üzümle yapılan pirinç lapası (Çev.) "Pani Harunjina": (Lehçe) Hanımefendi (Çev.) 457 nı söyleyen Katerina İvanovna bile sonunda ondan bıkmıştı. Aslında Katerina İvanovna'nın huyuydu bu daha ilk kez gördüğü birini allayıp pullamak, utandıracak kadar göklere çıkarmak, onda övülecek binbir erdem bulmak, biraz sonra da bu erdemlerin varlığına büyük bir içtenlikle ve gerçekten inanmak, ama sonra birdenbire düş kırıklığına uğrayarak, her şeye tükürmek, övüp göklere çıkardığı, nerdeyse tapacak gibi olduğu adamı yerden yere çalmak onda huy halini almıştı. Şakacı, neşeli, barışçıl bir yaratılışı vardı, ama aralıksız uğradığı başarısızlıklar, mutsuzluklar ve çektiği acılar yüzünden, herkesin barış ve neşe içinde yaşaması, başka bir biçimde yaşamaya cesaret edememesi için öylesine taşkın bir istek duymaya başlamıştı ki, hayatta karşılaştığı küçücük bir uyumsuzluk, uğradığı küçücük bir başarısızlık onu bir anda çileden çıkarıyor, onca parlak umutlardan ve güzel düşlerden sonra, kaderine lanet okumaya, eline geçeni yerlere çalmaya, başını duvarlara vurmaya başlıyordu. Amaliya İvanovna da nedense birdenbire büyük bir önem ve saygı kazanmıştı Katerina İvanovna'nın gözünde. Bunun belki de tek nedeni, şu yas sofrası, Amaliya İvanovna'nın sofranın kurulmasıyla ilgili her türlü işe içtenlikle koşturmasıydı: sofrayı o hazırlamış, peçeteleri, yemek takımlarını o sağlamış, yemekleri kendi mutfağında o pişirmişti. Katerina İvanovna mezarlığa giderken ona her alanda yetki vermiş, onu kendi yerine bırakmıştı. Gerçekten de mezarlıktan döndüklerinde her şeyi pek iyi hazırlanmış bulmuşlardı: masanın üzerine oldukça temiz bir örtü örtülmüştü, tabaklar, çatallar, bıçaklar, kadehler, hepsi değişik kiracılardan alındıkları için, değişik cins, boy ve türlerde olmakla birlikte, tam belirlenen saatte hiç eksiksiz hazırlanmış bulunuyorlardı. Üstlendiği işi başarıyla gerçekleştirdiğini gören Amaliya İvanovna, üzerinde siyah bir elbise, süslenmiş, hotozuna yeni siyah kurdeleler takmış olarak, mezarlıktan dönenleri biraz da gururla karşılamıştı. Hak edilmiş olmasına rağmen bu gurur Katerina İvanovna'nın nedense hoşuna gitmemişti: 'O olmasa sanki bu sofrayı kuramayacaktık sanacak herkes!' Yeni kurdelelerle süslü hotozu da hoşuna gitmemişti: 'Yoksa su ahmak Alman karısı ev sahibi olduğu için, yoksul kiracılarına acıyıp yar- 458 dım etmeyi kabul ettiği için mi böyle gururlanıyor? Acayip! Demek öyle ha! Bir albay, nerdeyse vali olmak üzere olan bir albay olan Katerina îvanovna'nın babacığının evinde kırk kişilik ziyafet sofraları kurulurdu ve orada Amaliya İvanovna, daha doğrusu Lyudvigovna gibilerini mutfağa bile sokmazlardı...' Katerina İvanovna hemen bugün Amaliya İvanovna'ya haddini bildirmeye karar vermekle birlikte -yoksa kim bilir ne sanacaktı bu kadın kendini!- şimdilik duygularını açığa vurmaktan caydı. Şimdilik ona karşı soğuk davranmakla yetinecekti. Bir başka tatsızlığın daha payı olmuştu Katerina İvanovna'nın sinirlenmesinde: mezarlıktaki törene, ne yapıp edip buraya da gelen Polonyalı'dan başka, kiracılardan hiç kimse gelmemişti. Ama yas sofrasına, yani yemeğe, en yoksuluna, en önemsizine varana kadar herkes gelmişti. Üstelik bunlardan çoğu her zamanki kılıklarında bile değillerdi, üstleri basları dökülüyordu. Önemli, hatırı sayılır çağrılılara gelince, sanki aralarında anlaşmışlarca-sına hiçbiri gelmemişti. Örneğin bütün kiracılar arasında en önemli kişi olan Pyotr Petroviç Lujin gelmemişti. Oysa Katerina İvanovna daha dün önüne gelen herkese, yani Amaliya İvanovna'ya Poleçka'ya, Sonya'ya, Polonyah'ya... Pyotr Petroviç'in soylu, yüce gönüllü, zengin bir insan olduğunu, geniş bir çevresi bulunduğunu, ilk kocasından daha eski bir dostu olduğunu, babasının evine de kabul olunduğunu ve kendisine önemli bir emekli maaşı bağlatmak için olanca gücüyle uğraşacağına söz verdiğini anlatıp durmuştu. Burada şunu da belirtelim ki, Katerina İvanovna birinin zenginliğiyle, geniş çevresiyle övünürken, bunu her türlü kişisel çıkar ve hesaptan uzak, içten bir duyguyla, yalnız övme ve övülene daha büyük bir değer verme zevkiyle yapardı. Lujin'den sonra ve herhalde "onu örnek alarak" "Lebezyatni-kov denilen şu alçak, aşağılık adam" da gelmemişti. "Ne sanıyordu yani bu adam kendini? Onu sırf bir lütufta bulunmuş olmak için çağırmışlardı. Çünkü Pyort Petroviç'in dostuydu, onunla aynı odada kalıyordu ve birini çağırıp ötekini çağırmamak biraz tuhaf olurdu." "Evde kalmış kızıyla birlikte görgü budalası bir kadın da gelmemişti. Bunlar, Amaliya İvanovna'nın 459 evine taşınalı daha iki hafta olmasına rağmen, Marmeladov'un dairesinden özellikle de rahmetli sarhoş geldiği zaman, yükselen bağırış çağırışlardan rahatsız olmuşlar ve birkaç kez şikâyette bulunmuşlardı. Katerina İvanovna bir kavgaları sırasında Amaliya İvanovna'dan öğrenmişti bu şikâyetleri, Amaliya İvanovna bu kavga sırasında Katerina İvanovna'ya, "ayaklarının tırnağı bile olamayacakları kibar kiracıları" rahatsız ettiklerini haykırarak, bütün aileyi kapı dışarı etmekle tehdit etmişti. Katerina İvanovna "Ayağının tırnağı bile olamayacağı" söylenen bu kadınla kızını yas yemeğine çağırmaya kesin olarak karar vermişti. Sağda solda rastlaştıklarında çalımla yüzünü başka yana çeviren bu kadına, kendisini yas yemeğine çağırmakla "bu evde soylu düşünceler taşıyan soylu insanların yaşadığını ve yapılan kötülükleri hatırlamayıp, bu kötülükleri yapanları evlerine çağırdıklarını" ve Katerina İvanovna'nın böylesi güç bir yaşama alışık olmadığını gösterecekti. Bütün bunları sofrada rahmetli babacığının valiliğiyle birlikte açıklamayı tasarlamıştı. Ayrıca, karşılaştıklarında yüzünü başka yana çevirmenin hiç de gerekli olmadığını, bunun aptalca bir davranış olduğunu, şöyle dolaylı yoldan dokunduruverecekti. Şişko yarbay (aslında emekli üsteğmen) de gelmemişti. Ama onun dün sabahtan beri "kımılda-yamayacak kadar yorgun" olduğu anlaşılmıştı. Kısacası gelenler yalnızca şu zavallı Polonyalı'yla, kirli fraklı, sivilceli yüzlü, pis pis kokan, miskin, sessiz bir memurdu; bir de çok eskiden beri Amaliya İvanovna'nın evinde oturan ve buradaki odasının kirasını kimin verdiği belli olmayan, bir zamanlar bilmem hangi postanede çalışmış sağır ve nerdeyse iyice kör bir ihtiyarla, terbiyesizce kahkahalar atıp duran sarhoş bir emekli teğmen, daha doğrusu iaşe memuru (hem de "aman Allah'ım!" yeleksiz olarak!) Adamın birisi ise Katerina İvanovna'ya selam bile vermeden geçip masaya kurulmuştu; hele birisi, elbisesi olmadığı için robdösambrla gelmişti ki, artık terbiyesizliğin bu kadarına da-yanılamazdı: bu adam hemen Amaliya İvanovna ve Polonyalı' nın çabalarıyla odadan uzaklaştırıldı. Polonyalı da, Amaliya İvanovna'nın evinde hiç oturmamış, bu evde bugüne kadar hiç görülmemiş başka iki Polonyalı'yı getirmişti. Bütün bunlar Ka- 460 terina İvanovna'yı müthiş sinirlendirmişti. "Madem böyle olacaktı, bu hazırlıklar kimin için yapılmıştı?" Hatta sırf yer açılsın diye, çocukları, zaten bütün odayı kaplamış olan masaya oturtmamışlar, onlara arka köşede, sandık üzerinde bir sofra kurmuşlardı. İki küçük bir sırada oturuyor, Poleçka ise, büyük kardeş olarak, onların karınlarını doyuruyordu. Bu arada yine Poleçka bütün "iyi çocuklara yapıldığı gibi", kardeşlerinin burunlarını silmek zorundaydı. Kısacası, Katerina İvanovna, ister istemez bütün konukları iki kat büyüklenerek, hatta kibirle karşılamak zorunda kalmıştı. Kimilerine hele, özellikle sert bakıyor, sofraya buyur derken pes perdeden bir tavır takınıyordu. Bütün gelmeyenlerin sorumluluğunu nedense Amaliya İvanovna'ya yükleyi vermiş ve hemen ona karşı son derece saygısızca davranmaya başlamıştı. Amaliya İvanovna da ondaki bu değişikliği f arketmis ve buna bayağı canı sıkılmıştı. Pek de iyi bir sonuç va-adeden bir başlangıç değildi bu. Sonunda herkes sofrada yerini aldı. Raskolnikov tam mezarlıktan dönüldüğü sırada gelmişti. Katerina İvanovna onun gelişine çok sevinmişti. Çünkü, birincisi, Raskolnikov bütün konuklar içinde tek "kültürlü konuk"tu ve "bilindiği gibi iki yıl sonra bura üniversitelerinde bir kürsü sahibi olmaya hazırlanıyordu"; ikincisi, çok istemesine rağmen mezarlığa gelemediği için son derece saygılı bir tavırla özür dilemişti. Katerina İvanovna ona dört elle sarıldı, sofrada yanına, sol tarafına oturttu (sağında Amaliya İvanovna oturuyordu) ve yemeklerin düzenli dağıtılması ve herkese yetmesi gibi telaşları ve koşuşturmaları arasında, üstelik de ikide bir konuşmasına engel olan ve kendisini nerdeyse boğulacak hale getiren ve galiba şu son iki gün içinde iyice azıtan, son derece acı verici öksürük nöbetlerine rağmen durmadan Raskolnikov'a bir şeyler söylüyor, yas yemeğinin uğradığı başarısızlıktan duyduğu haklı öfkeyi, içinde birikenleri ona bir an önce fısıldamaya çalışıyor, ama yine de bu öfkesi sık sık, konuklara, özellikle de ev sahibi kadına karsı tutamadığı, son derece neşeli kahkahalara bırakıyordu yerini. "Bütün suç şu baykuş suratlıda! Kimden söz ettiğimi anlıyorsunuz tabii: ondan, ondan!" Başıyla ev sahibi kadını gösteri- 461 yordu. "Baksanıza bir şuna: gözlerini nasıl da belertmiş! Kendisinden sözettiğimizi hissediyor, ama neler konuştuğumuzu anlayamıyor, gözlerini devirip duruyor. Tuh, baykuş karı! Hah-hah-ha! Öhü-öhö-öhö! Ya şu hotozuyla ne demek istiyor ki! Öhö-öhö-öhö! Farkında mısınız, herkes onun beni koruduğunu, buraya gelmiş olmakla beni onurlandırdığını sansın istiyor... Kendisinden doğru dürüst adamlar çağırmasını, özellikle de rahmetlinin tanıdıklarını çağırmasını rica etmiştim, ama baksanıza o kimleri çağırmış: bir alay soytarı! İpsiz, sapsız! Şu kirli suratlı adama bakın : adam değil, iki ayaklı sümüklüböcek! Hele şu Polonyalılar... hah-hah-ha! Hiç kimse, ama hiç kimse görmemiştir onları burada, ben de görmedim, öyleyse sorarım size, niçin gelmişler buraya? Yanyana nasıl da uslu uslu duruyorlar!" Katerina İvanovna birden bu Polonyalılardan birine seslenerek: "Pan, hey pan", dedi, "gözleme aldınız mı gözleme? Biraz daha alın... Bira için, bira! Votka istemiyor musunuz?.. Bakın hele, nasıl da yerinden fırlayıp selam verdi! Bakın bakın! Zavallılar, çok açlar herhalde! Zararı yok varsın yesinler. Hiç değilse gürültü etmiyorlar... yalnız... yalnız, doğrusu ev sahibinin gümüş kaşıkları korkutuyor beni!.. "Birden yanında duran ev sahibi kadına döndü, herkesin duyabileceği bir sesle, "Amaliya İvanovna!" dedi. "Bakın, söylemedi demeyin, gümüş kaşıkları korkutuyor beni!.." Birden yanında duran ev sahibi kadına döndü, herkesin duyabileceği bir sesle: "Amaliya İvanovna!" dedi. "Bakın, söylemedi demeyin, gümüş kaşıklarınızı yürütürlerse karışmam! Hah-hah-ha!" Kendi sözüne kahkahalarla gülmeye başladı, sonra yine Raskolnikov'a dönüp yine başıyla kadını gösterdi: "Anlamadı, yine anlamadı! Ağzı bir karış açık, oturuyor... Bakın hele şuna: baykuş, tam bir baykuş! Yeni kurdeleli kukumav! Hah-hah-ha!" Ama burada kahkahaları beş dakika kadar süren dayanılmaz bir öksürük nöbetine dönüştü. Mendili kana bulandı, alnında ter damlacıkları belirdi. Kanlanan mendilini sessizce Raskolnikov'a gösterdi. Yanakları al al olmuştu. Heyecan içinde, güçlükle soluyarak Raskolnikov'un kulağına eğildi ve: 462 "Baksanıza", diye fısıldadı, "ona ince bir iş vermiştim ben, yani o bayanla kızını da çağırmasını istemiştim... Kimden sö-zettiğimi anlıyor musunuz? Büyük nezaket göstermek ve çok hünerli olmak gerekir böyle konularda, oysa Amaliya İvanovna kim bilir nasıl davrandı ki, kadın bu gibi hallerde başvurulması gereken en basit nezaket kurallarını bile yerine getirmedi, ne kendisi geldi, ne birini gönderip özür diledi... Sersem karı! Kendini beğenmiş şey! Taşralı n'olacak! Kendine emekli maaşı bağlatabilmek için devlet dairelerinin eşiklerini aşındırmaya germiş ölü bir binbaşı dulu! Ellibeşinde olduğu halde allık sürüyor, boyanıyor (herkes biliyor bunu)... Pyotr Petrovic'in niçin gelmediğini de bir türlü anlayamıyorum! Sonya nerde peki? Nereye gitti? Hah, işte geldi! Nereye kayboldun Sonya? Babanın gömüldüğü i bir günde bu düzensizliğin çok tuhaf doğrusu! Rodion Romano-viç, izin verin de yanınıza otursun. İşte senin yerin. Soneçka... Ne istersen al tabağına! Söğüş al, en iyisi o. Şimdi gözlemeler de gelir. Çocuklara da verdiler mi? Poleçka, bütün yemeklerden aldınız mı? Öhö-öhö-öhö! İyi iyi! Lyonya, uslu çocuk ol... Sen de Kolya, bacaklarım sallayıp durma öyle... Sen ne diyorsun Soneçka?" Sonya, herkesin duyabileceği bir sesle konuşmaya özen göstererek, Pyotr Petrovic'in nasıl özür dilediğini, onun kullandığı en kibar, en saygı belirten sözcükleri seçerek ve bunları bir kez de kendi süsleyerek anlatmaya başladı. Ayrıca, Pyotr Petrovic'in iş konusunda başbaşa görüşmek ve ilerisi için neler yapabileceklerini kararlaştırmak için fırsat bulur bulmaz geleceğini söylediğini ekledi. Sonya bu sözlerin Katerina İvanovna'yı yatıştıracağını, en önemlisi de bunlardan hoşlanacağını, gururlanacağını biliyordu. Raskolnikov'un yanına oturmuştu. Onu hafifçe selamlamış, sonra bir an meraklı gözlerle bakmıştı. Aslında yemek boyunca gözlerini durmadan ondan kaçırmaya çalışmıştı. Kendisini memnun etmek için yemek süresince Katerina İvanovna 'ya bakıp durmuştu, ama dalgın olduğu anlaşılıyordu. Ne onun, ne de Katerina İvanovna'nın üzerlerinde yas elbisesi vardı. Sonya koyu kahverengi bir elbise giymişti. Katerina İvanovna'nın sırtında ise biricik elbisesi olan çizgili, koyu renkli entarisi vardı. 463 Pyotr Petroviç'le ilgili haberi hoşnutlukla karşıladı Katerina İvanovna: Sonya'nın söylediklerini ciddi ciddi dinledi, yine aynı ciddilikle Pyotr Petroviç'in sağlığını sordu, sonra Raskolni-kov'un kulağına eğilerek, çevreden de duyulabilecek bir fısıltıyla Pyotr Petroviç gibi saygın, seçkin bir kişinin, ailesine olan bağlılığını ve babacığıyla olan eski dostluğuna rağmen, -böyle tuhaf bir topluluğun- arasına katılmasının gerçekten de doğru kaçmayacağını, söyledi. "Size özellikle bunun için minnettarım Rodion Romanoviç," diye sürdürdü sözlerini: yine fazlaca duyulabilecek bir fısıltıyla konuşuyordu, "böyle bir topluluk içinde dahi bizimle tuz ekmek paylaşmaktan kaçınmadınız. Bununla birlikte rahmetli kocamla aranızdaki özel dostluğun da sözünüzü tutmakta büyük payı olduğuna eminim." Katerina İvanovna bunları söyledikten sonra, gururla, ağır başlılıkla konuklarını gözden geçirdi, birden masanın öbür ucunda oturan sağır ihtiyara özenle "Kızarmış et isteyip istemediğini, kendisine porto verip vermediklerini" sordu. İhtiyar karşılık vermedi, yanındakiler kendisini dürtüp alay ettikleri halde, uzun süre kendisine ne sorulduğunu anlayamadı. Ağzını açmış, aptal aptal etrafına bakınıp duruyordu. Onun bu durumu masanın genel neşesini daha da artırmıştı. Katerina İvanovna yeniden Raskolnikov'a dönerek: "Şuna da bakın hele," dedi, "ne salak şey! Ne diye getirmişler ki onu buraya? Pyotr Petroviç'e gelince, ben ona her zaman gü-venmişimdir ve... "Katerina İvanovna sözünün burasında Ama-liya İvanovna'ya döndü, kadını ürkütecek kadar sert bir sesle, "Pyotr Petroviç, sizin o, babacığımın mutfağına aşçı olarak bile giremeyecek, takıp takıştırmış yosmalarınıza benzemez... Rahmetli kocam ise, sonsuz iyiliğiyle onları kabul ederek, kendilerine şeref verirdi." Bu arada on ikinci kadeh votkayı yuvarlamakta olan emekli iaşe memuru: "Evet efendim", diye bağırdı, "içkiyi çok severdi... İyi içerdi!.." Katerina İvanovna adama dönerek: 464 "Kocamın böyle bir zayıflığı vardı", dedi, "bu herkesin bildiği bir şey. Ama o iyi yürekli, ailesini seven ve ona saygı duyan bir insandı; tek kusuru, kendi iyiliği yüzünden her türlü ahlâksıza karşı asın dostluk göstermesiydi. Tanrı bilir kimlerle, hatta belki de pabucunun tabanı etmeyecek adamlarla oturur içerdi. Düşünebiliyor musunuz, Rodion Romanoviç? Cebinde bir gün bir horoz şekeri bulmuştuk, ayakta duramayacak kadar sarhoştu, ama yine de çocuklarını düşünmüştü." Emekli iaşe memuru. "Horoz mu?" diye bağırdı. "Horoz mu dediniz?" Katerina İvanovna ona cevap vermeye tenezzül etmedi. Dalmıştı, derin derin göğüs geçirdi, sonra Raskolnikov'a dönerek: "Herhalde siz de benim ona sert davrandığımı düşünüyor-Sunuzdur", dedi. "Oysa bu hiç de böyle değil! O, bana saygı duyardı, bana büyük saygısı vardı! Çok iyi yürekli bir insandı! Bazen ona öyle acırdım ki..! Bazen bir köşeye oturur, oradan bana üzgün üzgün bakardı! Dayanamaz, kalkıp okşamak isterdim kendisini. Ama sonra, 'Böyle yaparsam yine içkiye başlar' diye düşünürdüm. Çünkü onu ancak sertlikle bir parça olsun tutabiliyordum." Emekli iaşe memuru: "Evet, saçlarının yolunduğunu, hem de bunun pek çok kez olduğunu biliriz!" diye bağırdı ve bir kadeh votka daha yuvarladı. Katerina İvanovna emekli iaşe memurunun sözünü keserek: "Bazı ahmakların yalnızca saçlarını yolmak değil, süpürge sopasıyla okşanmalarında da büyük yarar vardır..." dedi. "Bu kez rahmetli kocamdan söz etmiyorum!" Yanaklarındaki kırınızı lekeler gitgide koyulaşıyor, göğsü hızla kalkıp iniyordu. Az daha üzerine varılırsa, bir olay çıkarmaya hazırdı. Masa başındakilerin çoğunun hoşuna gidiyor gibiydi bu durum, kıs kıs gülüyorlar, iaşe memurunu kışkırtıyorlar, kulağına bir şeyler fısıldıyorlardı. Emekli iaşe memuru: "İzninizle sormak isterim... Siz kimden... yani siz kimi... buyurdunuz ki... Aman, boşver! Değmez! Saçma! Dul bir kadın! 465 Onu bağışlıyorum... Benden pas!" diye söylendi ve bir kadeh daha votka yuvarladı. Raskolnikov oturuyor ve konuşulanları tiksintiyle dinliyordu. Katerina İvanovna'nın aralıksız tabağına doldurduğu şeyleri incelik gereği ve sırf kadını incitmemiş olmak için, çatalının ucuyla söyle bir dokunarak yiyordu. Bakışları hep Sonya'nın üzerindeydi. Sonya'nın da gitgide kaygılanmakta olduğu görülüyordu; yas yemeğinin tatlılıkla sona ermeyeceğini hissediyor, öfkesi gitgide artmakta olan Katerina İvanovna'yı korkuyla izliyordu. Sonya bu arada, iki taşralı kadının Katerina İvanovna'nın çağrısını böylesine kaba bir biçimde geri çevirmelerinin tek nedeninin kendisi olduğunu da biliyordu. Amaliya İvanovna'dan öğrendiğine göre, kızın annesi hatta kendilerine böyle bir çağrıda bulunulmasına kızmış ve, 'Kızımı böyle bir kızla nasıl yanyana oturtabilirim?' diye sormuştu. Sonya, Katerina İvanovna'nın bu durumu şu ya da bu şekilde öğrenmiş olduğunu da hissediyordu; Sonya'nın aşağılanması, Katerina İvanovna için kendisinin, çocuklarının, babacığının aşağılanmasından farksızdı, tek kelimeyle bu onun için öldürücü bir aşağılanmaydı ve Sonya onun "bu şıllıklara gereken dersi vermeden" kolay kolay yatışmayacağını biliyordu. Aksi gibi tam bu sırada, masanın öbür ucundan biri Sonya'ya, bir tabak gönderdi: tabakta ekmek • içinden yapılmış ve bu okla delinmiş iki kalp vardı. Katerina İvanovna çileden çıktı ve bulunduğu yerden masanın öbür ucuna bu tabağı gönderenin sarhoş bir eşek olduğunu haykırdı. Havanın gitgide gerginleşmesinden tedirgin olan ve Katerina İvanovna'nrn kendisine karşı takındığı kibirli tavırdan rahatsız olan Amaliya İvanovna sofranın tatsız havasını dağıtmak ve bu arada herkesin gözünde kendini yüceltmek için, damdan dü-şercesine, hiç ilgisiz bir fıkra anlatmaya başladı. "Tanıdığı Kari adında bir eczacı kalfası bir gece arabayla gidiyormuş, arabacı Karl'ı öldürmek istemiş. Kari da kendisini öldürmemesi için çok, çok yalvarmış, ağlamış, kollarını önünde kavuşturmuş, çok korkmuş ve korkudan yürek inmiş". Katerina İvanovna hafifçe gülümseyerek, Amaliya İvanovna'nın. Rusça fıkra anlatmaması gerektiğini söyledi. Amaliya İvanovna bu sözlere daha da alındı 466 ve "fater aus Berlin'in* çok, çok önemli bir kişi olduğunu ve hep eli ceplerde dolaştığını" söyledi. Katerina İvanovna dayanamayıp öylesine gülmeye başladı ki, nerdeyse çileden çıkmak üzere olan Amaliya İvanovna, son bir dayanma gücüyle kendini tutabildi. Katerina İvanovna neşe içinde: "Şu kukumava da bak hele!" dedi Raskolnikov'a. "Elleri cebinde dolaşırdı" demek istedi, oysa söylediği sözden başkalarının ceplerini karıştırdığı anlamı çıktı, öhö-öhö-öhö! Bilmem siz de farkettiniz mi, Rodion Romanoviç, Petersburg'taki bütün yabancılar, özellikle de surdan burdan bizim buralara gelip duran Almanlar, bizden çok daha aptallar! Fıkra böyle mi anlatılır al-lahaşkına! "Eczacı kalfası Kari korkudan yürek inmiş!" Ahmak herif, arabacının elini kolunu bağlayacak yerde, kendisi "ellerini önünde kavuşturmuş ve ağlamış, çok yalvarmış" Salak karı!.. Fıkrasının da çok dokunaklı olduğunu sanıyor, bunun ne denli ahmakça bir şey olduğundan en ufak bir kuşkusu yok! Bana kalırsa şu sarhoş iaşe memuru bile bu karıdan çok daha akıllı; hiç değilse bu ayyaş son akıl kırıntısını da votkasına meze edip içmiş, oysa şu karının tafra satışına, kurumlanışına bakın! Nasıl da gözlerini devire devire oturuyor! Kızıyor! Kızıyor bir de! Hah-hah-ha! Öhö-öhö-öhö!" Neşesini bulan Katerina İvanovna hemen birtakım ayrıntılı açıklamalara girişti ve birden, kendisine bağlanacak maaşla öz kenti olan T... de soylu kızlar için bir pansiyon açacağını anlatmaya başladı. Bu konudan daha önce Raskolnikov'a hiç sözet-memiş olduğu halde, birden en ince ayrıntıları anlatmaya girişti. Tam bu sırada, nerden çıktıysa bir de "diploma" çıkıverdi ortaya; bu, Marmeladov'un bir meyhane köşesinde Raskolnikov'a karısının, enstitüyü bitirme gününde "valinin ve öteki bazı kişilerin önünde" omuzunda bir şalla dansettiğini anlattığı sırada sözünü ettiği şu ünlü diplomaydı. Diploma anlaşılan bu kez de Katerina İvanovna'ya bir pansiyon açma ve yönetme hakkı veren bir belge ödevi görecekti! Ama diplomanın şu anda Katerina İvanov- .(Aslında da Almanca) "Berlin'i! babası" (Çev.) 467 na'nın üzerinde bulunmasının asıl nedeni, yas yemeğine gelmiş olsalardı "Şu iki rüküş şıllığı" canevinden vurmak ve Katerina İvanovna"nın soylu, "hatta aristokrat bir ailenin, bir albayın kızı olarak, şu son sıralarda ortalarda sıkça görülmeye başlayan birtakım maceracı türedilerle karşılaştırılamayacak kadar üstün olduğunu" kanıtlamaktı. Diploma hemen sarhoş konuklar arasında elden ele dolaştı; Katerina İvanovna da buna engel olmadı, çünkü gerçekten de diplomada kendisinin albay rütbesine eşit bir danışman ve bir süvari kızı olduğu en toutes lettres* yazılıydı. İyice coşan Katerina İvanovna, gelecekte T... de süreceği güzel ve sakin hayatı; pansiyonunda ders vermeleri için çağıracağı lise öğretmenlerini, enstitüsündeyken Katerina İvanovna'nın da Fransızca öğretmeni olan ve ömrünün kalan günlerini T... de geçirmekte olan ihtiyar . Fransız Mangot'nun nasıl az bir ücretle onun pansiyonuna geleceğini ayrıntılarıyla anlatmaya başladı. Sözü sonunda Sonya'ya getirdi; "Sonya da kendisiyle birlikte T... ye gelecek ve orada her konuda kendisine yardımcı olacaktı". Bu sırada masanın öteki ucundan birinin kikirdediği duyuldu. Katerina İvanovna bu gülüşü farketmemiş gibi küçümser bir tavır takınmaya çalıştıysa da, birden sesini yükseltip büyük bir coşkuyla, Sonya Semyonov-na'nın kendisine yardımcı olmaya layık, yetenekleri kuşku götürmez bir kız olduğunu, "güzel, sabırlı, özverili, soylu ve kültürlü" bir kız olduğunu anlatmaya başladı. Bu arada Sonya'nın yanağını okşadı, yerinden kalkıp iki kez candan bir biçimde kucaklayıp Sonya'yı öptü. Sonya kıpkırmızı kesildi, Katerina İvanovna da ağlamaya başladı, ama aynı anda kendisinin "sinirleri zayıf bir budala plduğunu, aşırı duygulandığını, artık yemek bittiğine göre çay verilmesine başlanabileceğini" söyledi. Tam bu sırada, bütün bu konuşmalar boyunca kendisinin tek söz söylememiş olmasına ve kimsenin kendisini dinlememesine müthiş içerleyen Amaliya İvanovna birden son bir denemede bulunmak gibi bir tehlikeyi göze aldı ve Katerina İvanovna'ya, açacağı pansiyonda kızların çamaşırlarının (die Wasche) temiz olmasına özel (Aslında da Fransızca): Tümüyle (Çev.) 468 bir dikkat göstermesi gerektiğine, "bu çamaşırlarla çok iyi ilgilenecek iyi bir kadın (die Dame) bulundurması gerektiğine", sonra "genç kızların geceleri gizlice roman okumalarının da önlenmesi gerektiğine" ilişkin işletmecilikle ilgili ve derin anlamlı birkaç noktayı işaret etmek cesaretinde bulundu. Gerçekten de iyice sinirlenen ve yorulan, üstelik de bu yas yemeğinden bıkmaya başlayan Katerina İvanovna, Amaliya îvanovna'yı "tersleyerek" "iyice saçmaladığını", hiçbir şeyden anlamadığını, die Wasche konusunun, soylu bir pansiyon müdiresini değil, çamaşır görevlisini ilgilendiren bir sorun olduğunu, roman konusuna gelince, böyle bir istekte bulunmanın terbiyesizlikten başka bir şey olmayacağını, kendisinin artık lütfen susmasını rica ettiğini, söyledi. Çileden çıkan Amaliya İvanovna, bunları kendisine "iyilik olsun" diye söylediğini, "çok, çok iyilik olsun" istediğini, kendisinin "ne zamandır ev kirasını ödemediğini" söyledi. Katerina İvanovna, Amaliya İvanovna'nın "iyilik olsun" sözünün yalan olduğunu, çünkü daha dün rahmetli kocası masada yatarken gelip kira sözleriyle kendisini canından bezdirdiğini söyleyerek "lafı ağzına tıkadı". Bunun üzerine de Amaliya İvanovna "o kadınları davet ettiğini, ancak o kadınların gelmediğini, çünkü o kadınların soylu olduklarını ve soylu olmayan kadınların evlerine gelemeyeceklerini" söyledi. Katerina İvanovna da hemen/bir bulaşıkçı olduğuna göre onun gerçek soyluluk konusunda yargıda bulunamayacağını "belirtti". Bu sözlere dayanamayan Amaliya İvanovna, "fateraus Berlin'in çok, çok önemli bir kişi olduğunu, hep elleri ceplerinde dolaşarak puf! puf! yaptığını" açıkladı ve babasının bu işi nasıl yaptığını tam canlandırabilmek için de iskemlesinden kalkıp ellerini ceplerine soktu, yanaklarını şisirerek, ağ--zindan puf-puf gibi anlaşılmaz birtakım sesler çıkarmaya başladı. İki kadın arasında bir kavga çıkacağını anlayan ve kendisini onayladıklarını belli ederek Amaliya îvanovna'yı kışkırtan konukların gürültülü kahkahaları sarmıştı ortalığı. Katerina İvanovna artık bu kadarına dayanamazdı, hemen, Amaliya İvanovna'nın belki de hiç fater'i olmadığım, Petersburg'da doğmuş ayyaş bir yabancı olduğunu, daha önceleri de herhalde orda burda aşçılık ettiğini, hatta belki de daha aşağılık işlerde çalıştığını her- 469 kesin duyabileceği bir biçimde "açıkça dile getirdi". Amaliya İvanovna İstakoz gibi kızardı ve ıslıksı bir sesle, "asıl Katerina İvanovna'nın fater'i olmadığını; kendisininse uzun redingotlar giyen ve puf! puf! diye sesler çıkararak dolaşan bir fater aus Berlin'i olduğunu" söyledi. Katerina İvanovna aşağılayıcı bir tavırla kendisinin soyunun herkesçe bilindiğini, işte su diplomada da, babasının albay olduğunun basılı olarak belirtildiğini, Amaliya İvanovna'nın babasına gelince (eğer ille de bir babası varsa) bunun olsa olsa, Petersburg'lu bir yabancı olduğunu ve mesleğinin de sütçülük olabileceğini, ama babasının hiç olmamasının daha akla yakın olduğunu, çünkü baba adının İvanovna mı, Lyudvig-novna mı olduğunun hâlâ belli olmadığını söyledi. İyice kendinden geçen ve masaya bir yumruk indiren Amaliya İvanovna, çığlık çığlığa adının Lyudvigovna değil, Amal-İvan olduğunu, "babasının adının Yohan olduğunu, kendisinin belediye başkanlığında bulunduğunu", Katerina İvanovna'nın babasınınsa "hiçbir zaman belediye başkanlığı etmediğini" haykırdı. Katerina İvanovna sandalyesinden kalktı, (yüzü bembeyaz olmasına ve göğsü hızla inip kalkmasına rağmen) sakin bir sesle ve sertçe, "eğer Amaliya İvanovna aşağılık faterini bir kez daha onun ba-bacılığıyla yanyana getirmeye kalkışırsa başındaki hotozu kapıp yere çalacağını ve ayakları altında çiğneyeceğini" söyledi. Bu sözleri duyan Amaliya İvanovna odada dört dönerek olanca gücüyle, bu evin sahibinin kendisi olduğunu ve Katerina İvanovna'nın "hemen şu anda evini terketmesi" gerektiğini haykırdı; sonra da nedense masadan gümüş kaşıkları toplamaya girişti. Müthiş bir curcuna kopmuştu odada; bağırış çağırışlara çocuk ağlamaları da karıştı. Sonya, Katerina İvanovna'yı tutmaya hazırlanıyordu; ama Amaliya İvanovna bağırarak sarı kart* üzerine bir şeyler söyleyince, Katerina İvanovna, Sonya'yı itti ve az önce hotoz üzerine savurduğu tehdidi yerine getirmek için Amaliya İvanovna'nın üzerine atıldı. Tam bu sırada kapı açıldı ve eşikte birden Pyotr Petroviç Lujin göründü. Olduğu yerde öylece duruyor ve sert, dikkatli bakışlarla kalabalığı süzüyordu. Katerina İvanovna fırlayıp ona doğru atıldı. * Fahişelere verilen vesika (Cev.) 470 III "Pyotr Petroviç", diye bağırdı, "hiç olmazsa siz koruyun bizi! .iutsuz bir soylu kadına karşı böyle davranamayacağını, işin ucunun mahkemeye varacağını su budala yaratığa bari siz anlatın!.. Doğruca vali hazretlerine ileteceğim durumu... Hesabını sorarlar ondan bu yaptıklarının... Babamla paylaştığınız tuz ekmeğin hatırı için olsun, şu yetimleri koruyun!" "İzin verin hanımefendi, izin verin" dedi Pyotr Petroviç, ellerini uzatıp Katerina İvanovna'yı durdurmaya çalışarak." Çok iyi biliyorsunuz ki, babanızla tanışmak şerefine erişmedim... İzin perin hanımefendi! (Birisinin bir kahkaha attığı duyuldu). Öte yandan sizin Amaliya İvanovna ile şu bitip tükenmek bilmez kavgalarınıza karışmak niyetinde de değilim... Ben buraya... kendimle ilgili bir iş için geldim... ve hemen üvey kızınız Sonya... İvanovna... Böyleydi galiba? Evet, Sonya İvanovna'yla görüşmek istiyorum. İzin verin de geçeyim..." Ve Pyotr Petroviç, Katerina İvanovna'nın yan tarafından dolaşarak, Sonya'nın bulunduğu karşı köşeye doğru yürüdü. Katerina İvanovna yıldırımla vurulmuşçasına olduğu yerde kalakaldı. Pyotr Petroviç'in, babasıyla tuz ekmek paylaştığını nasıl inkâr edebildiğini anlayamıyordu. Uydurduğu bu tuz- ekmek hikâyesine kendisi tümüyle inanıyordu. Pyotr Petroviç'in resmi, kuru, hatta aşağılayıcı tavrı da onu şaşırtmıştı. Sonra onun görünmesiyle birlikte bütün sesler yavaş yavaş kesilmiş, ortalığa bir sessizlik çökmüştü. Öte yandan, odadaki kalabalığa hiç uymayan, bu "ciddi işadamının" buraya çok ciddi bir nedenle geldiği ve onu buraya ancak olağanüstü bir olay getirebileceğine göre herhalde az sonra bir şeyler olacağı belliydi. Sonya'nın yanında durmakta olan Raskolnikov, Pyotr Petroviç'in geçebilmesi için yana çekildi; Pyotr Petroviç onu hiç farketmemiş gibiydi. Bir dakika kadar sonra odanın kapısında Lebezyatnikov da göründü, ama o içeri girmemiş, merakla, hatta şaşkınlıkla eşikte durup konuşulanları dinlemeye başlamıştı; ancak uzunca bir süre, olup bitenlerden o da bir şey anlayamamıştı. Pyotr Petroviç özellikle belli bir kişiye seslenmeden: