SAVUNMA VE KARŞI GELME TERTiP Alyoşa'yı gene önce Bayan Hohlakova karşıladı Kadın acele ediyordu; önemli bir şey olmuştu: Kateri-na îvanovna'nm isteri krizi bayılma ile sonuçlanmış, sonra da genç kadına '«korkunç» bir bitkinlik gelmişti, yatağa düşmüş, gözlerini kaydırmış, sayıklamağa baş-iamıstı Şimdi de ateşi yükselmişti Hemen Hertzens-:ube'ye ve teyzelerine haber vermişlerdi; teyzeleri gelmişti bile. Hertzenstube ise hâlâ gelmemişti. Hepsi Ka-terina İvanovna'nın odasında oturuyor, bekliyorlardı Bir şeyler olacaktı. Katerina İvanovna hâlâ kendinde değildi. Ya bir de nöbet başlarsa? Bayan Hohlakova bunları bağırarak söylerken yüzünde ciddî, korkulu bir anlam vardı. Daha önce olanlar ciddî değilmiş gibi, her sözün arkasından "Bu artık ciddî, bu ciddî!» deyip duruyordu. Alyoşa bu anlattıklarını üzüntü ile dinledi; sonra ona kendi başından geçenleri anlatmaya koyuldu. Ama bayan Hohlakova daha Alyoşa konuşmaya başlar başlamaz sözünü kesti; Vakti yoktu. Ondan Lise'in odasında oturmasını ve kendisini orada beklemesini rica ediyordu. 6 KARAMAZOV KARDEŞLER Aleksey'in hemen hemen kulağına fısıldıyarak: — Ah sevgili Aleksey Fiyodoroviç, o Lise yok mu? dedi. Demin tuhafıma giden bir söz söyledi, beni şaşırttı, ayni zamanda duygulandırdı da. Bu yüzden ne yapsa, onu yürekten bağışlıyorum. Düşünün bir kez; siz gider gitmez, birden dün de, bugün de sizinle alay et-mişmiş gibi içten gelen bir pişmanlık duymağa başladı. Ama o sizinle alay etmemişti, yalnız şaka etmişti. Hem o kadar ciddî bir pişmanlık duyuyordu ki, neredeyse ağlıyacaktı; o kadar üzüldü ki, şaştım kaldım! Oysa şimdiye kadar benimle alay ettiği vakit, hiç öyle ciddî bir pişmanlık duymamıştır. Hoş, bunu hep şaka--dan yapardı ya. «Biliyor musunuz, Lise benimle her an şaka eder. Ama şimdi ne yapsa ciddî. Her davranışı ciddî oluyor şimdi. Sizin düşüncenize de çok önem veriyor, Aleksey Fiyodoroviç. Onun için eğer imkân varsa, ona darılmayın, onu suçlamayın. Ben bile ne yapsa, onu hoş görüyorum, hep öyle yapıyorum. Çünkü öylesine zeki bir çocuktur ki o! İnanır mısınız? Demin sizden söz ederken çocukluk arkadaşı olduğunuzu söyledi: «Düşünün, bir kez! En ciddî arkadaşı sizmişsiniz. Peki, ya ben ne oluyorum? Onun bu konuda aşırı denecek kadar derin duyguları, hattâ anıları var. Asıl önemli olan da söylediği o cümleler, o sözlerdir, öyle beklenmedik sözler ki. İnsanın hiç beklemediği bir anda, birden bir şey söyleyiveriyor. «örneğin, geçenlerde bir çamdan söz etti: Bahçemizde, Lise daha küçücükken bir çam vardı. Belki de hâlâ orada duruyordun Onun için şimdi geçmiş zamanı kullanmak doğru olmaz belki. Çamlar insanlar gibi değildir; onlar uzun bir süre değişmez, Aleksey Fiyodoroviç. Lise bana : «Anne, o çamı rüyadaki gibi hatırlıyorum,» dedi. Daha doğrusu «Çamı rüyadaymışım gibi hatırlıyorum,» dedi. Bunu biraz başka türlü söy- KARAMAZOV KARDEŞLER 7 lemisti. Çünkü bu işin içinde bir karışıklık var. Zaten «Cam aslında anlamsız bir söz. Ama bana bu konuda j o kadar orijinal bir şeyler söyledi ki, şimdi kesin olarak söylediklerini imkânı yok anlatamam. Zaten hepsini unuttum. Her neyse! Güle güle, çok sarsıldım ben. Galiba aklımı kaçırıyorum. Ah, Aleksey Fiyodoroviç, I ömrümde iki kez aklımı kaçırdım; beni tedavi ettiler. Siz Lise'in yanma gidin. Ona cesaret verin. Ona her j zaman nasıl güzel güzel cesaret verirdiniz?» Kapıya yaklaştı: — Lise! diye bağırdı, îşte o kadar gücendirdiğin f Aleksey Fiyodoroviç'i getirdim. Hem de sana artık hiç j kızmıyor. İnan bana! Şimdi tersine, senin öyle şeyleri 'nasıl olup da düşündüğüne hayret ediyor. — Merci, maman! Giriniz Aleksey Fiyodoroviç! Alyoşa girdi. Lise bir garip utançla ona bakıyordu; birden kıpkırmızı oldu. Nedense utanıyordu. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi, asıl konuyla hiç ilgisi olmayan bir şeyden söz ederek hızlı hızlı konuşmaya başladı. Sanki o anda kendisini yalnız o konu ilgilendiriyordu. — Annem demin durup dururken, bana o iki bin rubleyi ve onlarla ilgili olarak size verilen görevi anlattı Aleksey Fiyodoroviç... O zavallı subaya giderek yerine getireceğiniz görevi... Aynı zamanda bana o subaya yapılan hakaretin feci hikâyesini anlattı ve biliyor musunuz? Gerçi annem bir şeyi her zaman doğru dürüst anlatamaz... hep bir konudan bir başka konuya atlar... Ama ben onu dinlerken ağladım. Peki ne oldu, nasıl oldu? Paraları verdiniz tabiî. Şimdi o zavallı adam ne yapıyor? Alyoşa sanki gerçekten zihnini asıl uğraştıran şey parayı vermemesiymiş gibi : — İS'n kötüsü parayı hâlâ veremedim. Bunun uzun bir hikâyesi var, diye karşılık verdi. Ama Lise bu arada Alyoşa'nın gözlerini öbür tara-8 KARAMAZOV KARDEŞLER fa çevirdiğini farketmişti; belliydi ki, o da asıl konuyla ilgisi olmayan şeylerden söz etmeye çalışıyordu. Alyoşa, masanın önüne oturarak anlatmaya koyuldu. Ama daha ilk sözleri söylediği sırada, duyduğu utanç geçti. Anlattıklarının heyecanına Lise'i de kaptırmıştı. Şiddetli bir duygunun ve biraz önceki olağanüstü izlenimlerinin etkisi altında konuşuyordu: Bu yüzden her şeyi ayrıntılarıyla birlikte çok güzel anlattı. Eskiden de, daha Moskova'da ve Lise daha çocukken, Alyoşa ona gidip ya biraz önce başından geçenleri, ya bir kitapta okuduğunu ya da çocukluğunda yaşayıp da hatırladığı herhangi bir şeyi anlatmaktan hoşlanırdı Hatta bazen ikisi hayal kurar, birlikte başından sonuna kadar hikâye uydururlardı. Ama onlar çoğu zaman neşeli, gülünç hikâyelerdi. O sırada ikisi de o iki yıl önce Mokova'da geçirdikleri günlere dönmüş gibiydiler. Alyoşa'nın anlattığı olay Lise'i aşın derecede duygulandırmıştı. Genç adam heyecanla konuşurken, Lise hayalinde «Ilyuşeçka» tipini canlandırabilmişti. O zavallı adamın paraları nasıl ayaklarının altında çiğnediğini belirten sahneyi, bütün ayrıntılarıyla anlattığı sırada, Lise birden kollan-nı şiddetle iki yanma indirdi, bastıramadığı bir öfkeyle: — Demek paraları vermediniz, demek kaçıp gitmesine fırsat verdiniz! diye bağırdı. Aman Allahım! Hiç olmazsa siz de arkasından koşup ona yetişseydi-niz... Alyoşa iskemleden kalkarak odanın içinde dolastı — Hayır Lise, koşmadığım daha iyi oldu, dedi. — Nasıl daha iyi? Ne bakımdan daha iyi? Şimdi ekmek parası bile bulamazlar, mahvolurlar! — Mahvolmazlar. Çünkü bu iki yüz ruble nasıl olsa ellerine geçecektir. Kendisi nasıl olsa yarın onları alır. Yarın muhakkak alacaktır onları! KARAMAZOV KARDEŞLER » Alyoşa oradan oraya dolaşarak düşünceli düşünceli konuşuyordu. Birden genç kızın karşısında durdu: — Size bir şey söyliyeyim mi Lise? Ben bu işte bir yanlış yaptım ama, bu yanlışım durumu daha iyiye çevirdi. — Nedir o yanlış Hem neden durumu iyiye çevirdi?... — Nedenini söyliyeyim: Bu adam korkak ve zayıf karakterlidir. Çek acı çekmiş ve o kadar iyi yürekli bir insan ki. Şimdi iste hep şunu düşünüyorum: Acaba neye gücendi de öyle birden paralan ayaklarının altında çiğnemeye başladı? Çünkü bana inanın, kendisi son dakikaya kadar onları ayaklarının altında ciğni-yeceğini bilmiyordu. Şimdi bana öyle geliyor ki, onu bu işte gücendiren birçok şeyler var... Zaten onun durumunda olan bir insan için başka türlü olamazdı... önce benim yanımda paraya aşırı derecede sevindiği ve bu sevincini benden gizlemediği için gururu incinmiştir. Eğer o kadar fazla sevinmeseydi, bunu belli etmeseydi, nazlanmaya kal-kışsaydı, başkalarının yaptığı gibi parayı alırken mı-nn kırın etseydi, eh o zaman belki buna dayanabilir, parayı da alabilirdi. Oysa buna pek içten sevindi, işte gururunu yaralıyan şey bu! Ah Lise! O,dürüst ve iyi yürekli bir insandır. Ama bu gibi olaylarda asıl felâket de budur! «Hep gücünü yitirmiş, zayıf bir sesle konuşuyordu; hızlı hızlı söylüyordu sözlerini. Hem de hep incecik bir. sesle «hi hi hi» diye gülüyor, belki de ağlıyordu... Evet, doğrusu, ağlıyordu, bu işe o kadar memnun olmuştu ki... kızlarından da söz etti... başka bir kentte kendisine verecekleri işi anlattı... sonra içindekileri döker dökmez, bana ruhunu olduğu gibi gösterdiği için utanç duydu. O zaman benden hemen nefret etmeğe başladı. Çünkü o çok utanç duyan fakirlerdendir. Asıl gururunu kıran şey, beni çabucak bir dost olarak kabul etme-10 KARAMAZOV KARDEŞLER si, çabucak bana kendini teslim etmesiydi; daha önce üzerime atılacak gibi oluyor, beni korkutuyordu. Ama parayı görünce, birden beni kucaklamaya başladı. Hatırlıyorum, beni hep kucaklıyor, hep bana sarılıyordu. Herhalde bu şekilde davranırken, ne kadar küçük düştüğünü hissetmiştir, ben de tam o sırada bir yanlış, çok önemli bir yanlış yaptım: Durup dururken ona, başka bir kente gitmesi için para yetmezse kendisine daha da para vereceklerini, hattâ kendi paramdan bile ne kadar isterse vereceğimi söyledim. İşte bu onu birden şaşırttı: Kendi kendine: «Durup dururken neden yardımıma koşuyor?» diye soruyor gibiydi. «Biliyor musunuz Lise? Başkalarının gururu yaralanmış bir adama, kendileri velinimetleriymiş gibi bakmaları, ona öyle ağır gelir ki! Bunu daha önce de işittim. Dede söylemişti. Ne demek istediğimi, nasıl anlatacağımı bilemiyorum; ama bunu sık sık kendim de gördüm. Ben de zaten aynı hisleri duyuyorum. Asıl önemlisi de şu: Gerçi kendisi son dakikaya kadar parayı ayaklarının altında ezeceğini bilmiyordu, ama ne olursa olsun, öyle yapacağını önceden sezmiştir: Bunu kesin olarak biliyorum. Çünkü öyle coşkun bir sevinç içindeydi ki! İçinde muhakkak bir seziş vardı.. İşte böyle. Bütün bunlar gerçi kötü şeyler, ama, ne olursa olsun sonunda daha iyi oldu. Hattâ öyle düşünüyorum ki, en iyi sonuç buydu, bundan iyisi olamazdı... Lise iri gözlerinde derin bir şaşkınlıkla, Alyoşa'ya Iraktı: — Neden, neden daha iyisi olamazdı? — Çünkü parayı ayaklarının altında çiğnemesey-di, bu paralan alsaydı, evine döndükten bir saat sonra, bu kadar küçük düştüğü için ağlardı. Muhakkak öyle olurdu. Ağlardı, belki de yarın sabah karanlığı bana gelir, paraları fırlatarak demin yaptığı gibi ayaklarının altında çiğnerdi Oysa şimdi gururu yaralanmamış olarak, üstelik «kendisini felâkete attığını bildiği halde-içinde bir zafer duygusuyla yanımdan ayrıldı. Bunun KARAMAZOV KARDEŞLER 11 için ona aynı iki yüz rubleyi yarından tezi yok kabul ettirmekten daha kolay bir şey olamaz. Çünkü kendisi şerefini ispat etmiş oldu, paraları fırlattı, ayaklarının altında çiğnedi... Onları çiğnerken benim bunları kendisine yarın tekrar götüreceğimi bilemezdi ya. Söz aramızda, bu paralara o kadar müthiş ihtiyacı var ki. Şimdi gurur duyuyor ama, ne olursa olsun, hemen sonra nasıl yardımdan yoksun kaldığını düşünmeye başlıya-caktır. Gece bunu daha da çek düşünecektir, rüyasında bile görecektir. Yarın sabah ise, herhalde bana koşup özür dileyecek hale gelecektir. İşte o sırada ben ona gidip : «Alın buyurun! Siz gururlu bir insansınız, bunu ispat ettiniz, artık bunları kabul ediniz, bizi bağışlayınız,» diyeceğim. O zaman parayı alacaktır! Alyoşa garip bir heyecanla : «İşte o zaman alacaktır!" diye tekrarladı. Lise ellerini çırptı: — Ah çok doğru! Ah. şimdi bunu birden iyice anladım. Müthiş bir şey! Ah Alyoşa. nasıl oluyor da bütün bunları o kadar iyi biliyorsunuz? O kadar genç olduğunuz halde insanın içinden geçenleri biliyorsunuz... Ben olsam bunları dünyada bilemezdim... Alyoşa kendini kaptırdığı o heyecanla devam etti: — Şimdi asıl önemli olan şey, bizden para aldığı halde, onu bizimle eşit durumda olduğuna inandırmaktır. Hattâ bize eşit değil, bizden daha üstün bir durumda olduğuna inanmalı... — Evet «üstün durumda,» olduğunu düşünmeli! Çok güzel Aleksey Fiyodoroviç! Daha söyleyin, söyleyin... — Gerektiği gibi söyliyemedim... «Üstün durumda», dedim ama... Her neyse zararı yok. çünkü... — Ah, zararı yok. zararı yok, zararı yok!... özür dilerim Alyoşa! Sevgili Alyoşa... biliyor musunuz; şimdiye kadar size karşı hemen hemen hiç saygı duymadım... Daha doğrusu size saygı duyuyordum ama, kendime eşit bir düzeyde görüyordum. Bunlan böyle ise12 14 KARAMAZOV KARDEŞLER Ama bunu sağlamak için ne yapmak gerektiğini bilmiyorum! diye mırıldandı. — Alyoşacığım! Siz bana karşı hem soğuk davranıyor, hem de küstahlık ediyorsunuz! Şuna bakın hele: Beni lütfen kendisine bir eş olarak seçmiş, ondan sonra da içi rahat etmiş! Daha ben söylemeden yazdığım mektubun ciddî olduğuna eminmiş! Şaşılacak şey! Bu bana karşı düpedüz küstahlıktır! Başka hiç birşey değil! Alyoşa birden güldü: — Ama buna kesin olarak inanmam, kötü birşey mi yani? Lise, ona mutlu bir anlamla tatlı tatlı baktı: — Ah. Alyoşa! Aksine, bu müthiş bir şey! Çok güzel bir şey! dedi. Alyoşa halâ elini Lise'in elinden çekmemişti. Birden eğildi, genç kızı dudaklarından öptü. Lise: — A.a.a... Ne oluyorsunuz? diye bağırdı. Alyoşa büsbütün şaşırdı: — Şey... Olmayacak bir şey yaptıysam, özür dilerim... Ben... biliyorum, belki de çok aptalca bir şey oldu.. Siz., siz bana soğuk olduğumu söylediniz, ben de sizi öptüm işte... Ama şimdi anlıyorum ki, bu aptalca bir şey oldu... Lise gülerek elleriyle yüzünü kapadı. Kahkahalar arasında: — Hem de sırtınızda cüppe varken! dedi. Ama sonra birden kahkahaları kesildi ve Lise çok ciddileşti. Neredeyse sert bir tavır takınmıştı. Birden: — Bakın Alyoşa. öpüşmelere daha vakit var, bekleyelim. Çünkü askı daha ikimiz de bilmiyoruz. Oysa daha uzun bir süre beklememiz gerekiyor, diye kararını bildirdi. İyisi mi, bana şunu söyleyin şimdi, siz ne diye benim gibi bir kızı, hasta bir küçük budalayı kendinize eş olarak alıyorsunuz? Siz ki, o kadar akıllı, herşeyin. KARAMAZOV KARDEŞLER o kadar derinini düşünen, hiçbir şeyi gözünden kaçırmayan bir insansınız, bunu neden yapıyorsunuz? Ah, Alyoşa, korkunç bir mutluluk içindeyim! Çünkü ben faize eş olmağa değer bir kız değilim! — Değersiniz Lise. Ben bugünlerde manastırdan büsbütün çıkacağım. Dışarıdaki insanlara karışınca, evlenmem gerekir; bunu çok iyi biliyorum. Zaten «o» da bana bunu emretti. Öyle olunca kendime eş olarak sizden daha iyi birini bulabilir miyim? Hem beni sizden başka kim eş olarak alır? Ben bunları daha önce düşündüm. Birincisi siz beni daha çocukluğumdan tanıyorsunuz, ikincisi, sizde bende hiç bulunmayan birçok yetenekler var. Siz benden daha neşeli bir insansınız; asıl önemlisi, benden daha günahsız bir varlıksınız. Oysa ben şimdiye kadar birçok, birçok şeylere bu-laşmışımdır... Ah, siz bunun ne olduğunu bilemezsiniz! Ben bir Karamazov'um! Herşeye gülseniz, herşeyi şakaya boğsanız, hattâ benimle alay etseniz bile, bundan ne çıkar? Aksine benimle alay edin, bundan öyle memnunluk duyarım ki! Siz gülerken bir küçük kız gibi gülüyorsunuz, ama «Ben çile çeken bir insan gibi gülüyorum» diye düşünüyorsunuz... — Nasıl çile çeken bir insan gibi? Nasıl yani? — Evet Lise, bakın demin bir soru sormuştunuz, «Ruhunu sanki anatomi incelemesi yapar gibi incelediğimiz o zavallıya karşı içimizde bir küçümseme yok mu?» demiştiniz. Bu çile çeken bîr insanın sorabileceği bir sorudur... Anlıyor musunuz? Bunu bir türlü anlatamıyorum, ama böyle sorular aklına gelen bir insanın kendisi acı çekebilen, acı duyan bir insandır. O tekerlekli iskemlede otururken, şimdi bile herhalde birçok şeyleri düşünmüşsünüzdür... Lise, mutluluktan zayıflamış, garip bir şekilde al-çalmış incecik bir sesle: — Alyoşa, elinizi verin bana! Neden onu ikide bir elimden çekiyorsunuz? diye söylendi. Size bir şey sora-16 KARAMAZOV KARDEŞLER cağım Alyoşa: Manastırdan çıkınca hangi kostümünüzü giyeceksiniz? Gülmeyin, kızmayın, bu benim için önemli, çok önemli bir şeydir. — Daha hangi kostümü giyeceğimi düşünmedim. Lise. Ama hangisini isterseniz, onu giyerim. — Koyu mavi, kadife bir ceketiniz, beyaz pike bir yeleğiniz, başınızda da kül rengi yumuşak fötr bir şapka olsun istiyorum... Söyleyin, dün benim sizi sevmediğime inandınız mı? Hani dünkü mektubu yazdığımı inkâr ettiğim zaman? — Hayır, inanmadım — Ah, siz dayanılmaz bir insansınız! Sizi kimse yola getiremez! — Bakın, size söyliyeyim: beni şey... galiba beni sevdiğinizi biliyordum, ama mahsus beni sevmediğinize inanmış göründüm. Bunları söylemeniz size daha kolay gelsin diye... . — Daha kötü ya! Hem daha kötü, hem de hepsinden daha iyi bir şey. Alyoşa, sizi öyle seviyorum ki. Müthiş bir şey bu! Demin, siz gelmeden önce, kendi kendime tahminler yürüttüm: «Ondan dünkü mektubu isterim, bana onu sakin sakin çıkarıp verirse (ki böyle bir davranış ondan her zaman beklenebilir) o zaman beni hiç sevmiyor, hiçbir şey duymuyor, yalnız budala ve sevgime değmeyen bir çocuktur. Eğer böyleyse ben de mahvoldum demektir.» Ama siz mektubu hücrede bırakmıştınız. Bu bana cesaret verdi işte: Onu sizden geri isteyeceğimi sezdiğiniz için hücrede bıraktınız, doğru değil mi? Onu geri vermemek için değil mi? Bildim değil mi? öyle oldu değil mi? — Ah Lise! Hiç de sandığınız gibi olmadı, mektup şimdi de yanımda, demin de yanımdaydı, şu cebimde. Bakın işte! Alyoşa gülerek mektubu çıkarıp onu Lise'e uzaktan gösterdi: — Yalnız onu size vermem! Elimdeyken bakın. KARAMAZOV KARDEŞLER 17 — Nasıl? Demek demin bana yalan söylediniz; bir rahip olan siz yalan söylediniz... Alyoşa da gülüyordu: — Belki de yalan söylemişimdir; mektubu size geri vermemek için! Birden büyük bir heyecanla: — Bu mektubun benim için büyük bir değeri var, diye ekledi. Gene kızarmıştı: — Artık onu hiç kimseye, hiçbir zaman vermem! Lise ona hayran hayran bakıyordu. Tekrar: — Alyoşa! diye fısıldadı. Kapıya bir baksanıza: Annem oradan dinlemiyor mu?. — Peki Lise, bakarım. Yalnız bakmasam daha iyi olmaz mı, ha? Niçin annenizin böyle adî bir davranışta bulunacağından şüphe edelim? Lise öfkelendi: — Adî davranış ne demek? Hangi adî davranıştan söz ediyorsunuz? Kapının öbür tarafından kızının sözlerini dinliyorsa, bu onun hakkıdır. Adî bir davranış değildir, inanın bana Aleksey Fiyodoroviç, ben de anne olduğum vakit, benim de böyle bir kızım olursa, ben de ne olursa olsun, onun konuştuklarını kapılardan dinleyeceğim. — Ciddî mi söylüyorsunuz Lise? Ama bu hiç iyi bir şey değil... — A!. Bunda ne kötülük var. Allah aşkına? Eğer. alelade bir sosyete dedikodusunu gizlice dinleseydim, o zaman adilik olurdu. Burada ise kendi kızı. genç bir adamla bir odaya kapanmış... Bakın Alyoşa, şunu aklınıza koyun ki. evlendiğimiz gün sizi de gözetlemeğe başlıyacağım. Bütün mektuplarınızı açıp, hepsini okuyacağım... Bundan haberiniz olsun! Alyoşa: Karamazov Kardeşler II — F: 218 KARAMAZOV KARDEŞLER — Evet, tabiî, öyleyse... diye mırıldanıyordu. Yalnız bu iyi bir şey değil. — Allah Allah!.. Ne kadar da yüksekten bakıyorsunuz bana! Alyoşa, sevgili Alyoşa, ne olur daha bastan kavga etmiyelim. İyisi mi, size gerçeği olduğu gibi söyliyeyim : Tabiî ki, kapılardan içerde konuşulanları dinlemek çok kötü bir şeydir. Bu bakımdan haksızım tabiî. Haklı olan sizsiniz. Öyleyken gene de kapılardan, dinliyeceğim konuştuğunuzu! Alyoşa güldü: — Dinlerseniz, dinleyin. Benim hiçbir kötü davranışımı yakala yamıyacaksınız. — Alyoşa benim sözümü dinleyecek misiniz? Bu konuda da önceden anlaşmamız gerekiyor. — Seve seve dinlerim Lise, bundan şüpheniz olmasın. Yalnız en önemli konularda dinlemem. En önemli konularda, benimle aynı düşüncede olmasanız bile ben gene de ödevim neyi emrediyorsa, onu yaparım. — Öyle olmalı ya. Bunu söylediğiniz için şunu belirteyim ki, ben sizin gibi yalnız en önemli konularda değil, herşeyde size boyun eğeceğim ve şu anda size bunun böyle olacağına yemin ediyorum. Herşeyde, ömrümün sonuna kadar boyun eğeceğim. Lise, bunu heyecanla bağırarak söylemişti: — Hem de bu bana mutluluk verecek, mutluluk verecek. Yalnız bu kadar da değil, yemin ederim ki. sizin neler konuştuğunuzu gizli gizli dinlemiyeceğim, hiç bir zaman! Hiç bir mektubunuzu gizlice okumıya-cağım, çünkü siz haklısınız, ben değilim! Hem, sizin neler konuştuğunuzu gizlice dinlemek için can atacağım, bunu biliyorum; öyleyken gene de bunu yapmıya-cağım, çünkü siz bunu kibar olmayan bir davranış sayıyorsunuz. "Siz şimdi benim için âdeta Tanrı oldunuz... Hem, dinleyin, şimdi size bir şey soracağım Aleksey Fiyodo-roviç: Neden bugünlerde hep öyle hüzünlü durdunuz? KARAMAZOV KARDEŞLER 19 Dün de, bugün de öyleydiniz. Biliyorum sizi uğraştıran işlerle, üzüntüleriniz var. Ama görüyorum ki siz bunlardan başka apayrı, garip bir üzüntü içindesiniz. Belki de gizli bir dert bu, öyle değil mi? Alyoşa üzüntüyle: — Evet Lise, benim gizli bir derdim de var, dedi. Madem bunu hissettiniz demek beni seviyorsunuz. Lise, sesinde çekingen bir yalvarışla: — Nedir sizin bu derdiniz? Neye üzülüyorsunuz? Bana söylemez misiniz? diye sordu. Alyoşa ne söyliyeceğini şaşırdı: — Sonra söylerim. Lise... sonra. Şimdi söylersem, Belki anlaşılmaz. Zaten belki de söylemesini bile bece-remiyeceğim. — Biliyorum ki, ağabeyleriniz sizi üzüyorlar. Onlardan başka bir de babanıza mı üzülüyorsunuz yoksa? Alyoşa düşüncelere dalmış gibi: — Evet, ağabeylerime de... diye söylendi. Lise birden: — Ben İvan Fiyodorovic ağabeyinizi sevmiyorum, dedi. Alyoşa. onun bu açıklamasını oldukça şaşırarak karşıladı, ama üzerinde durmadı. — Ağabeylerim kendilerini mahvediyorlar, diye devam etti. Babam da öyle. Üstelik başkalarını da ken-. dilleriyle birlikte felâkete sürüklüyorlar. Bu işin içinde geçenlerde peder Paisiy'in belirttiği gibi, Karamazov'-ları hayata bağlayan bir «güç" var. Bu bizi dünyaya bağlıyan karşı gelinmez, hiçbir yön verilmez bir güçtür. Ama bu güç Tanrı'dan mı geliyor? Bunu bilmiyorum. Yalnız-sunu biliyorum ki, ben de bir Karamazov'um. Ben bir rahibim. < Rahip» mi dedim? Söyleyin, sizce ben gerçekten bir rahip miyim Lise? Demin, söz arasında, siz de benim bir "rahip» olduğumu söylemiştiniz. — Evet, söyledim.20 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 21 — Öyle ama, bakın belki de ben Tanrı'ya inanmıyorum! Lise, yavaşça ve onu kırmamağa çalışarak: — Siz mi inanmıyorsunuz? Ne oldu size böyle? dedi... Ama Alyoşa buna karşılık vermedi. Kendisinden beklenmeyen bu sözlerde aşırı derecede gizli, aşırı derecede kendi kişiliğine bağlı, hattâ kendisinin de iyice kavrayamadığı; öyleyken ona üzüntü verdiği muhakkak olan bir şey vardı: — işle şimdi, bütün bunlardan başka benim dostum olan biri, dünyadaki insanların en üstünü hayata gözlerini kapıyor. O" insanla birbirimize ne kadar bağ]s olduğumuzu, ruhlarımızın ne kadar kaynaştığını bir bilseniz Lise! Öyleyken iste artık yalnız kalıyoruz... Size geleceğim, Lise! Bundan böyle hep beraber olalım — Evet hep birlikte olalım, beraber olalım! Bundan böyle ömrümüzün sonuna kadar ayrılmayalım Dinleyin; beni öpebilirsiniz, buna izin veriyorum... Alyoşa onu öptü: — Haydi şimdi gidebilirsiniz. İsa yardımcınız ol- sun!... Genç kız onu haçla kutsadı: — Çabuk «O nün yanma gidin! Daha sağken yetişin ona. Anlıyorum ki, sizi alıkoymakla insafsızlık etmişim. Bugün, hem «O» nun için hem de sizin için dua edeceğim! İkimiz mutlu olacağız Alyoşa! Mutlu olacağız, değil mi? — Belki de, Lise... Alyoşa Lise'nin yanından ayrıldıktan sonra Bayan Hohlakova'nın odasına gitmeyi uygun bulmadı. Ona veda etmeden evden çıkmak üzereydi. Ama daha kapıyı açıp dışarıdaki merdivene doğru yürürken, birdenbire nereden çıktığı belli olmayan, Bayan Hohlakova ile karşılaştı. Alyoşa daha söylediği ilk sözden onun ken- disini orada mahsus beklediğini anladı. Bayan Hohlakova ona doğru atılarak: — Aleksey Fiyodoroviç, bu korkunç bir şey! Bunlar çocukça ve saçma şeyler: Hepsi saçma! İnşallah öyle bir şeyi hayalinizden geçirmiyorsunuz... Saçma, saçma, saçma! dedi. — Sakın bunu ona söylemeyin. Sonra sinirlenir, bu da şu anda onun için zararlı olur. — îşte bu duyduklarım aklı başında bir gencin, akıllıca sözleridir. Bu sözünüzü şöyle anlıya bilirim değil mi? Siz hasta olduğu için, ona acıdığınızdan ötürü kendisi ile anlaştınız. İsteğine karşı gelmekle onu darıltmak istemiyorsunuz öyle değil mi? Alyoşa kesin bir tavırla: — Yok canım, ben onunla gerçekten, ciddî olarak konuştum, dedi! — Bu işte ciddilik olamaz! Bu akıl alacak şey değil! Bundan böyle artık sizi evimize bir daha almam! İkincisi buradan gideceğim, onu da götüreceğim, bunu böyle bilin! Alyoşa: — Ama neden? dedi. Bu işe daha o kadar çok va-fcit var ki; daha belki bir buçuk yıl beklemek zorunda Kalacağız. — Ah, Aleksey Fiyodoroviç! Burası tabiî doğru. Böylece bir buçuk yıl içinde onunla daha bir defa darılır, ayrılırsınız. Ama ben öyle mutsuzum, öyle mutsuzum ki; bütün bunlar saçma da olsa, bu iş beni mahvetti. Şimdi ben son sahnede Famusov rolündeyim. Siz Catskiy'siniz. O Sofia'dır. Hem bakın ben mahsus ko-şup buraya, merdivene çıktım; sizinle konuşmak için. Oysa kaderi bağlayan olay, orada, merdivende iken oldu. Herşeyi işittim. Az kalsın bayılacaktım. Demek ki bu gece olup biten bütün o korkunç şeylerin, bütün o isteri krizlerinin nedeni buydu! Kıza sevgi, annesine ölüm! Buyrun cenaze törenine! Şimdi ikinci birşey var :22 KARAMAZOV KARDEŞLER Hem de en önemli olanı budur. Lise'in size yazdığı o mektup neydi? Bana gösterin onu, hemen gösterin! — Hayır, hayır gösteremem! Şimdi siz bana sunu söyleyin : Katerina İvanovna nasıl? Bunu muhakkak öğrenmeliyim. — Halâ yattığı yerde sayıklıyor; Daha kendine gelmedi. Teyzeleri de burada. Yalnız »Ah, vah» edip duruyor, bir de benim karşımda kuruluyorlar. Hertzenstube ise, gelir gelmez o kadar korktu ki. ona ne yapacağımı, o adamı nasıl kurtaracağımı bilemedim. Doktor çağırtmayı bile düşündüm. Benim arabamla götürdüler onu. Sonra herseyin üzerine tüy diker gibi, durup dururken bir de siz ortaya çıktınız. Gerçi biliyorum, bütün bunlara daha bir buçuk yıl var. Ama yüce olan ne varsa onun hatırı için, ölüm döşeğinde yatan «dedenizin» başı için bana o mektubu gösterin Aleksey Fiyodoro-viç! Bir anne olarak bana gösterin onu! İsterseniz onu parmaklarınızın arasında tutun. Mektubu elinizden okuyayım! — Hayır, göstermem Katerina Osipovna! Lise'in kendisi izin verse bile onu size gene göstermem. Yarın geleceğim, o zaman isterseniz sizinle birçok şeyleri konuşuruz. Ama şimdilik Allahaısmarladık!. Alyoşa bunu söyledikten sonra, merdivenden koşarak sokağa indi II GiTAR ÇALAN SMERDYAKOV Zaten vakti de yoktu. Daha Lise ile vedalaştığı sırada aklına bir şey gelmişti. Düşündüğü şuydu: Acaba o sırada herhalde ondan saklanan ağabeyi Dimitriy'i yakalamak için nasıl bir kurnazlık yapmalıydı? Vakit artık erken değildi. Saat üçe geliyordu. Alyoşa bütün varlığı ile bir an Önce ölüm döşeğindeki büyüğüne kavuşmağa can atıyordu; ama ağabeyi Dimit- KARAMAZOV KARDEŞLER 23 riy'i görmek ihtiyacı herşeye üstün geliyordu. Alyoşa'-rıin zihninde her an meydana gelmeğe hazır, kaçınılmaz ve Korkunç bir felâketin olacağı kanısı gittikçe güçleniyordu. Bu felâket neydi? Ağabeyine hemen o anda neyi söylemek istiyordu? Belki bunu kendisi de bilmiyordu ..Varsın velinimetim yanında bulunmadığım bir sırada hayata gözlerini kapasın» diye düşündü. Hiç olmazsa, ömrümün sonuna dek, kendimi »belki ağabeyimi kurtarabilirdim, öyleyken kendi yuvama bir an önce dönmeyi düşünerek yanından geçip gittim» diye suç-lamıyacağım. Zaten öyle davranırsam, «Onun yüksek öğütlerine göre davranmış olacağım.» Plânı, ağabeyi Dimitriv'i hiç beklemediği bir sırada yakalamaktı. Bu da şöyle olacaktı: Bir akşam önce olduğu gibi çitin öbür tarafına geçmeli, bahçeye gitmeli, o kameriyenin altına gidip pusuda beklemeliydi. «Eğer orada değilse, o zaman Foma'ya da, ev sahibi kadınlara da bir şey söylemeden orada saklanmalı ve kameriyenin içinde hiç olmazsa akşama kadar beklemeli» diye düşünüyordu. »Eğer eskisi gibi Gruşenka'nın gelişini gözetliyorsa, büyük bir ihtimalle, kameriyeye gelecektir.» Sözün kısası Alyoşa, plânın ayrı ayrı noktaları üzerinde pek durmuyordu, ama o gün manastıra gitmemek zorunda kalsa bile, onu uygulamağa karar vermişti... Herşey engelsiz olup bitti! Alyoşa çitin öbür tarafına, hemen hemen bir akşam önceki yerden geçti ve gizlice çardağa doğru gitti. Kendisini görmelerini istemiyordu. Ev sahibi kadın da, Foma da (eğer kendisi orada ise) ağabeyinin tarafını tutabilir, Dimitriy'in emirlerini dinleyebilirlerdi; öyle olunca da Alyoşa'yı bahçeye bırakmayabilir, ya da arandığını, sorulduğunu Dimitriy'e tam o sırada bildirebilirlerdi. Kameriyede kimse yoktu. Alyoşa bir akşam önceki yerine oturup beklemeye başladı. Çardağı gözden geçir-24 KARAMAZOV KARDEŞLER di; çardak nedense şimdi ona bir aksam öncesinden çok daha harap görünüyordu: bu sefer onu eski PÜSKÜ bir yer olarak görüyordu. Kava o akşamki gibi açıktı Yeşil masanın üzerinde, herhalde o akşam etrafa dökülen konyakla dolu kadehten kalmış yuvarlak bir ia göze çarpıyordu. Alyoşa'nın aklından can sıkıcı bir bekleyiş sırasında, her zaman olduğu gibi, boş boş, işe yaramaz düşünceler gelip geçiyordu; örneğin: kendisi şimdi oraya girince, neden tam o bir akşam önceki yere oturmuştu? Niçin başka bir yere oturmamıştı? Sonunda içinde biı hüzün duydu. Endişe verici »bilinmeyen» den ötürü hüzün içindeydi. Ama oraya oturalı daha bir çeyrek saat olmamıştı ki, birden çok yakında bir yerden, birinin gitar üzerinde akortlar yaptığı duyuldu. Gitarı çalan Alyoşa'dan hemen hemen yirmi adım ötede oturuyordu, ya da oraya o anda yerleşmişti; daha uzakta değildi. Fundalıkların arasında bir yerdeydi. Alyoşa'nın zihninde birden bir anı canlandı. Bir akşam önce ağabeyinin yanından ayrılırken, çardaktan çıkacağı sırada, fundaların arasında, bahçe duvarının yanında solda, yeşil renkte, alçak bir bahçe bankı görür gibi olmuştu. İşte şimdi, konuklar herhalde onun üzerinde oturmuşlardı. Ama kimdi bu konuklar? Birden bir erkek sesi duyuldu. Biri kendi kendine gitarla eşlik ederek, sözleri kırıta kırıta söylüyormuş gibi uzata-uzata, falsolu falsolu şarkı söylüyordu: Dayanılmaz bir güçle Bağlıyım sevgilime Tanrı bağışlasın bizi Onu ve beni. Onu ve beni. Onu ve beni.- KARAMAZOV KARDEŞLER 25- Ses kesildi. Ton, tam bir «uşak tenoruydu», şarkının okunuşu da, okuyanın bir uşak olduğunu belli ediyordu. Birden bir başka ses, bu sefer bir kadın sesi, şefkatle sanki bunları söyleyen utanıyormuş gibi ama aynı zamanda nazlı nazlı: — Neden uzun bir süredir bize gelmiyorsunuz, Pa-vel Fiyodoroviç? Neden bize hep öyle yüksekten bakıyorsunuz? Erkeğin sesi gerçi nezaketle ama inatçı ve kesin bir güvenle: — öyle bir şey aklımızdan geçmez! dedi. Belliydi ki, erkek kendini kadından üstün görüyer- du. Kadın ise gönül çelmeğe çalışıyordu. Alyoşa: «Erkek galiba Smerdyakov,» diye düşündü. «Sesinden öyle anlaşılıyor. Hanım da herhalde buradaki küçük er sahibi kadının, Moskova'dan gelen kızıdır. Uzun kuyruklu rop giyen ve Marfa İgnatyevna'dan çorba almağa gelen kadın var ya, galiba o işte!» Kadının sesi tekrar duyuldu : — Ben her türlü şiiri severim, yeter ki sözleri birbirine uygun olsun. Neden devam etmiyorsunuz? Erkeğin sesi gene şarkı söylemeğe başladı: Tacı var çarımın Sağ olsun sevgilim Tanrı bağışlasın Onu ve beni! Onu ve beni! Onu ve beni! Gene kadını sesi duyuldu : — Geçen sefer daha güzel olmuştu, dedi. Taç için şarkı söylerken! «Sevdiceğim sağ olsun!» demiştiniz. O zaman daha tatlı oluyordu : Bugün herhalde öyle dedeyi unuttunuz!...26 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 27 Smerdyakov: — Şiir saçma bir şeydir, diye kestirip attı. — A, hiç olur mu, ben şiirciklere bayılırım. — Evet, şiir dediğimiz, gerçekte saçmalıktan başka birşey değil. Siz de bir düşünün; dünyada hiç kafiye ile konuşan insan var mı? Eğer hepimiz, hükümetin emri ile de olsa kafiyeli konuşmağa başlasaydık. çok şeyler söyliyebilir miydik? Efendim? Şiirde iş yok, Ma-riya Kondratyevna! Kadın gittikçe daha cilveli bir sesle : — Herşeye nasıl böyle akıl erdiriyorsunuz? Nasıl oldu da her konuda böyle üstün bilgilere sahip oldunuz? — Eğer kader bana daha çocukluktan o oyunu oynamasaydı, daha neler yapardım! Daha neler bilirdim! O zaman piç olduğum için, beni «pis kokulu Lizaveta» dünyaya getirdiği için, âdi bir adam olduğumu söyliye-ni, düelloya davet edip tabanca ile öldürürdüm! Oysa onlar Moskova'da da bunu durmadan başıma kakıp duruyorlardı. Dedikodusu, Grigoriy Vasilyeviç sayesinde buradan Moskova'ya yayılmıştı... Grigoriy Vasilyeviç beni aristokrasiye karşı baş kaldırıyorum diye kınıyor. «Sen Aristokrasinin kara koyunusun» diyor. Diyelim ki, gerçekten kara koyunum. Ne yapalım! İmkân olsaydı, dünyaya hiç gelmemek için, beni ana rahminde iken öldürmelerine bile razı olurdum. Pazarda söylerlerdi... Anneniz bile kendisine özgü o büyük nezaketsizliği ile bana «Onun başında koca bir saç kümesi ile dolaştığını, boyunun da iki arşından azıcık fazla» olduğunu anlatmağa kalkıştı. Neden «azıcık» diyordu sanki? Herkesin dediği gibi «îki arşından bir az fazla» diyemez miydi? Herhalde o sırada gözleri dolu dolu olarak konuşma isteğini duymuştu. Ama sunu da söylemek gerekir ki, böyle gözleri dolu dolu konuşmak mujiklere özgü bir duygululuk belirtisidir. Oysa Rus mujiği kültürlü bir insan kadar duygulu olabilir mi? Cahil olduğu için hiç- bir duygusu olamaz onun! Ben daha çocukluktan o ..azıcık» sözünü işittim mi, neredeyse kendimi duvara çarpacak hale gelirdim. Bütün Rusya'dan nefret ediyorum ben, Mariya Kondratyevna! — Eğer orduda görevli bir subay adayı, ya da gencecik bir süvari subayı olsaydınız, öyle demezdiniz. Kılıcınızı çektiğiniz gibi tüm Rusya'yı savunmağa başlardınız. — Ben orduda görevli bir süvari subaycıgı olmayı istemek şöyle dursun, aksine tüm askerlerin yok edilmesini isterim! — O zaman düşman gelince kim bizi savunacak? — Zaten savunmak gerekli değil ki! Sekiz yüz on ikide, Fransız imparatoru I. Napoleon Rusya'ya büyük bir sefer yaptı, kendisi bugünkü imparatorun babasıdır. İşte o zaman o Fransızlar bizi boyundurukları altına alsalardı, iyi olacaktı. Böylece akıllı bir millet, oldukça aptal bir milleti boyunduruğu altına almış, kendisine bağlamış olurdu. O zaman bambaşka bir düzen olacaktı... — Peki, onlar kendi ülkelerinde iken bizimkilerden daha mı iyiler sanki? Ben bizim o kibar gençlerimizden bir tanesini olsun, o İngilizlerden üç tanesine bile değişmem! Mariya Kondratyevna bunu sevgi dolu bir sesle söylemişti. Her halde bu sözlerini söylerken de en tatlı bakışları ile bakıyordu. — Orası herkesin kendi zevkine kalmış bir şey efendim. — Hem siz kendin'z de, tıpkı bir yabancı gibisiniz. Tıpkı en soylu yabancılardan biri gibisiniz. Bunu size utancımı yenmeğe çalışarak söylüyorum! — İşin doğrusunu öğrenmek isterseniz, şunu da belirteyim ki, ahlâksızlıkta bizimkiler de, onlar da birbirlerine benzerler... Hepsi âdidirler. Aralarında yalnız ŞU ayırım vardır: Oradaki rugan çizmeler içinde, biz-28 KARAMAZOV KARDEŞLER deki âdi herif ise, fakirlik içinde pis bir koku yaya yaya dolaşır, üstelik bunda bir kötülük görmez. Rus milletine, Fiyodor Pavlovıç'in çok doğru söylediği gibi dayak atmalı; gerçi Fiyodor Pavloviç, o oğullan yüzünden kaçığın biri oldu, ama sözü doğru... — Ama siz Ivan Fiyodoroviç'e karşı saygı duyuyor-muşsunuz... Bunu kendiniz söylemiştiniz. — Öyle ama beyefendi benim için »Pis kokulu bir uşak..'.» dediler. Beni isyan edebilecek biri sayıyorlar; ama bu konuda yanılıyorlar. Cebimde şöyle bir para olsaydı, buradan çoktan giderdim. Dimitriy Piyodoroviç davranışları ile de, aklı ile de, fakirliği ile de tüm uşaklardan daha kötüdür. Hem de hiç bir iş yapmasını bilmez: Buna rağmen gene de herkesten saygı görür. Diyelim ki, ben bulaşıkçıdan başka bir şey değilim, ama mutlu bir insanım; çünkü canım isterse Moskova'da Petrovka'da bir kafe-restoran açabilirim. Çünkü ben spesialite yemekleri bilirim. Oysa onlardan hiç biri, yabancıları bir tarafa bırakalım, onlardan hiç biri özel bir servis yapmasını bilmezler. Dimitriy Fiyodoroviç'in ayağında donu yok. Öyleyken, en birinci kontun oğlunu düelloya çağırsın, adam onunla düello etmeğe razı olur. Oysa, Dimitriy Fiyodoroviç'in benden üstün yönü ne ki? Benden aşırı derecede aptal olması mı? Oysa hiç gereği yokken, ne kadar para batırmıştır! Manya Kondratyevna birden : — Karabilir, düello ne güzel bir şeydir... dedi. — Ne bakımdan? — İnsana korku da, cesaret de verir, hele gencecik iki subay ellerinde tabanca ile bir kadın için birbirlerine ateş ederlerse!... Tam tablolardaki gibi. Ah, genç kızların düello seyretmelerine izin verselerdi ne iyi olurdu! Ben bir düelloyu seyretmeyi o kadar isterdim ki!... — İnsan kendisi nişan alıyorsa iyi, yok eğer başkası onun suratına nişan alıyorsa o zaman işte berbat KARAMAZOV KARDEŞLER 29 birşey olur. Öyle bir şey olursa yerinizi bırakıp kaçarsınız. Mariya Kondratyevna!... — Yol: canım, siz kaçar mısınız?.. Ama Smerdyakov karşılık vermek lütfunda bulunmadı. Bir dakikalık bir sessizlikten sonra gene bir akor duyuldu ve falsolu ses şarkının son bölümünü okuyarak havada dalgalandı: Ne büyükse de çabam Uzaklaşırım ben ondan. Keyfederim, tad alırım yaşamdan Başkente gider, yerleşirim orada Üzülmem artık. Çekmem hiç dert Aklımdan geçmez benim dert çekmek artık! Bu sırada beklenmedik bir şey oldu. Alyoşa birden aksırdı; bankta oturanlar hemen sustular. Alyoşa kalktı, onların bulunduğu yöne gitti. Bu gerçekten Smerd-yakov'du; şık giyinmiş, pomatlar sürünmüş, saçlarını hafifçe kıvırmış, ayaklarına rugan ayakkabılar geçirmişti. Gitar bankın üzerindeydi. Kadın da, ev sahibi kadının kızı Mariya Kondratyevna'ydı. Üzerinde, eteğinde iki arşınlık bir kuyruğu bulunan açık mavi bir rop vardı; daha genç bir kızdı, hem de çirkin değildi, ama yüzü yusyuvarlaktı ve müthiş çilliydi. Alyoşa elinden geldiği kadar sakin : — Ağabeyim Dimitriy çabuk gelecek mi? diye sordu. ' . Smerdyakov, banktan ağır ağır kalktı; Mariya Kondratyevna da öyle yaptı. Smerdyakov alçak sesle ve kayıtsız bir tavırla sözlerin üzerinde dura dura : — Benim Dimitriy Fiyodoroviç'ten nasıl haberim olabilir? Yanlarında bekçilikle görevli olsaydım, o zaman başka! dedi.30 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 31 Alyoşa: — Canım, ben yalnız '«acaba biliyor musunuz?» diye sordum, dedi. — Gelişleri konusunda hiçbir şey bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. — Oysa bana ağabeyim, bizim evde olup biten her şeyi ona bildirdiğinizi, hattâ Agrafena Aleksandrovna'-nın ne zaman geleceğini haber vermeyi kendisine vaa-dettiğinizi bile söyledi. Smerdyakov, ağır ağır ve hiç çekinmeden gözlerini ona doğru kaldırdı. Yüzüne ısrarla bakarak : — Peki, siz buraya nasıl girdiniz? Buranın kapısı bir saattir sürgülü. Alyoşa Mariya Kondratyevna'ya doğru döndü : — Yan sokaktan, çitin üzerinden atlayarak girdim. Bunun için sanırım ki. beni bağışlarsınız. Bir an önce ağabeyimi görmem gerekiyordu. Alyoşa'nın özür dilemesinden ötürü gururu okşanan Mariya Kondratyevna : — Ah, size hiç darılabilir miyiz? diye sözleri uzata uzata karşılık verdi. Dimitriy Piyodoroviç, buraya aynı şekilde sık sık kameriyeye geldikleri için 'biz hiç farkında olmayız, bir de bakarız ki kameriyede oturuyorlar... — Ben de onu arıyorum şu anda! Onu görmek ya da nerede olduğunu sizden öğrenmek isterdim. İnanın ki, kendisi için çok önemli bir işi görüşmek istediğimden arıyorum onu. Mariya Kondratyevna : — Ağabeyiniz bizlere sırlarım açmazlar ki! dedi. Smerdyakov gene söze karıştı: — Ben buraya ahbap olarak uğradım ama ağabeyiniz bana burada bile rahat vermezler, beyefendi için bitmez tükenmez sorular sorarak fena halde canımı sıkarlar : yok "Onların evine kim geliyor, kim gidiyor. kendilerine şu ya da bu konuda bilgi vermem müm- kün mü?" Falan filân! Hattâ iki kez beni ölümle bile tehdit ettiler. Alyoşa şaşırdı : — Yani nasıl ölümle tehdit? — Beyefendide, dün sizin de gördüğünüz gibi öyle bir karakter varken başkasını ölümle tehdit bir önem taşır mı sanki? Bana: "Eğer Agrafena Ivanovna'nın buradan geçmesine göz yumarsan, geceyi burada geçirirse, önce seni sağ bırakmam,» diyorlardı. Beyefendi' den çok korkuyorum. Eğer o işten korkmasaydım, onu il başkanlığına şikâyet ederdim; şikâyet etmeliydim zaten. Onun daha neler yapabileceğini Tanrı bilir! Mariya Kondratyevna : — Geçenlerde: «Onu havanda döveceğim!» dediler, diye söze karıştı. Alyoşa : — Eh, madem «havanda» dedi, o halde, o tehdidi belki de lâf olsun diye savurmuştur, dedi. Şu anda ona rastlıyabilseydim, bu konuda kendisine bir şeyler söyli-yebilirdim. Smerdyakov, birden aklına gelmiş gibi: — Size bildirebileceğim tek şey şu; dedi. Ben buraya komşu ve ahbap olarak her zaman gelirim. Nasıl gelmiyeyim? Bundan başka, bugün İvan Fiyodoroviç beni bu sabah erkenden, Dimitriy Fiyodoroviç'in evine gönderdi, Ozyörnaya sokağına! Mektup da vermemişti. Dimitriy Fiyodoroviç'e muhakkak şurada, meydandaki meyhaneye gelmesini söyliyecekmişim: birlikte yemek yemeleri için. Gittim ama, Dimitriy Fiyodoro-viç'i evlerinde bulamadım. Oysa artık saat sekiz olmuştu. «Gelmiş, ama çıkıp gitmiş,» ev sahipleri öyle dediler. Burada aralarında sanki gizli bir anlaşma var. Şim-öi ise kendileri, şu anda belki de kardeşleri İvan Fiyo-doroviç'le birlikte o meyhanede oturuyorlar. Çünkü İvan Fiyodoroviç yemeğe eve gelmedi. Fiyodor Pavloviç--32 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 33 ise, bir saat önce tek başlarına yemeklerini yediler, şimdi de uykuya yattılar. Yalnız sizden... size yalvarırım. onlara benden söz etmeyin, benim size söylediklerimi bildirmeyin. Onlara hiçbir şey söylemeyin, çünkü bunu yaparsanız beni öldürürler... Alyoşa aceleyle: — İvan ağabeyim, Dimitriy'i bugün meyhaneye mi -çağırttı? — Evet efendim. — «Başkent» meyhanesine mi? Meydandakine mi? — Evet, o meyhaneye efendim. Alyoşa derin bir heyecanla : — Belki de gerçekten oradadır! diye bağırdı. Teşekkür ederim, Smerdyakov, bu haber benim için çok -önemli, hemen oraya gideyim! Smerdyakov Alyoşa'nın arkasından : — Yalnız beni ele vermeyin! diye seslendi. — Yok canım, ben meyhaneye sanki rastgele girmişim gibi davranacağım. Merak etmeyin. Mariya Kondratyevna : — Nereye gidiyorsunuz canım? Bahçekapısını açayım size! diye bağıracak oldu. — Hayır, buradan kestirme oluyor, gene çitin üstünden atayayım. Aldığı haber Alyoşa'yı çok sarsmıştı. Hemen meyhaneye doğru yola koyuldu. Meyhaneye cübbeyle gitmek ona ayıp geliyordu. Ama içerde olup olmadıklarını merdivenden sorup öğrenmek ve onları oradan çağırt mak imkânsız bir seydi. Alyoşa meyhaneye yaklaştığı sırada, birden pencerelerden biri açıldı, İvan ağabeyi ona yukarıdan aşağı seslendi: — Alyoşa! Hemen buraya, yanıma gelebilir misiniz? Gelemez misin? Bunu yaparsan, beni çok memnun edersin! — Tabiî gelirim ama, cübbemle nasıl olur? — Ben zaten ayrı bir odadayım, sen kapıya git. koşup seni karşılıyayırn... Alyoşa. bir dakika sonra ağabeyi ile yan yana oturuyordu. İvan tek başına oturmuş yemek yiyordu. III KARDEŞLER TANIŞIYOR Oysa İvan ayrı bir odada oturmuyordu. Burası pencerenin yanında perde ile ayrılmış bir yerdi; ama yabancılar gene de perdelerin arkasında oturanları göremezlerdi. Meyhaneye girince, ilk oda burasıydı, yan duvarın önünde bir büfesi vardı. Odadan her an servis yapanlar geçip duruyorlardı. Müşterilerden yalnız bir ihtiyarcık, emekli bir subay, köşede çay içiyordu. Buna karşılık meyhanenin öbür odalarından içkili yerlere özgü patırdılar, gürültüler geliyor, çağırışlar, bira şişelerinin açıldığı, bilardo toplarının yuvarlandığı işitiliyor, bir org'un uğultusu duyuluyordu. Alyoşa biliyordu ki, İvan bu meyhaneye hemen hemen hiç gitmezdi. Zaten genel olarak meyhanelere gitmeğe pek hevesli olmadığını da biliyordu. Bu yüzden: «Demek ki, buraya yalnız Mimitriy ile buluşmak için gelmiş» diye düşündü. Öyleyken Dimitriy ağabeyi ortalarda yoktu. İvan bağıra bağıra konuşarak : — Sana balık çorbası ısmarlayayım mı? Yoksa başka bir şey mi istersin? Yalnız çay içerek yaşamıyorsun ya! dedi. , Belliydi ki, Alyoşa'yı oraya çekebildiği için çok seviniyordu. Alyoşa neşe ile : — Balık çorbası söyle, sonra da çay söylersin, kar-acıktı, dedi. Karamazov Kardeşler II — F: 334 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 35 — Vişne reçeli de getirsinler mi? Burada reçel var. Hatırlıyor musun, küçükken Polenov'dan nasıl reçel çalmıştın?... — Demek sen de hatırlıyorsun bunu öyle mi? Eh, reçel de söyle, şimdi de severim reçeli ben... İvan çıngırağın kordonunu çekerek garsonu çağırdı, balık çorbası, çay ve reçel ısmarladı. — Ben herşeyi hatırlıyorum, Alyoşa. Seni on bir yaşına gelinceye kadar hatırlıyorum; o zaman ben on beş yaşma basmak üzereydim. On beş ve on bir.. Bu öyle bir yaş ayrılığı ki! Bu yaşlarda kardeşler hiçbir zaman birbirleri ile arkadaşlık etmezler. Seni o zaman sevip sevmediğimi bile bilmiyorum. Moskova'ya gittikten sonra da ilk yıllarda aklıma bile gelmiyordun. Sonradan Moskova'ya geldiğin vakit de galiba yalnız bir defa bir yerde karşılaştık. Oysa, bak dört aydır burada oturuyorum, şimdiye kadar bir araya gelip bir çift lâf etmedik. Yarın gidiyorum, onun için demin burada otururken: «Nasıl etsem de onu görebilsem, ona veda edebilsem,» diye düşünüyordum, bir de baktım önümden sen geçiyorsun... — Demek beni görmeyi çok istiyordun, öyle mi? — Evet, seni ilk ve son defa şöyle iyice tanımak istiyorum. Aynı zamanda kendimi de sana tanıtmalıyım. Sonra da çekip giderim. Bence, insanların ayrılmadan önce birbirlerini tanımaları daha iyi olur. Bütün bu üç ay boyunca, bana nasıl baktığın gözümden hiç kaçmadı; gözlerinde hep garip bir bekleyiş vardı. Ben ise bundan nefret ederim. Onun için sana yaklaşmadım. Ama sonunda sana saygı duymayı öğrendim: "Ayağım yere sağlam basan bir adam iste!» diyordum. Şunu da bil ki, şimdi gülüyorum ama, sözlerim ciddîdir. Sen gerçekten ayağını yere sağlam basan bir insansın, öyle değil mi? Ben öyle ayağını sağlam basan insanlardan hoşlanırım, nereye basarlarsa bassınlar, hattâ senin gibi birer küçük çocuk olsalar bile severim on- ları. Sonunda o senin bekleyişli bakışın artîk bende hiç nefret uyandırmaz oldu; aksine sevdim o birşeyler bekleyen bakışını senin... Bana öyle geliyor ki, neden bilmiyorum sen de beni seviyorsun Alyoşa, öyle değil mi? — Seviyorum İvan. Dimitriy ağabeyim senin için «îvan mezardır» diyor. Ben ise senin için: «İvan bilmecedir» diyorum. Şimdi bile benim için bir bilmecesin ,sen! Bu bilmecenin bir parçasını daha önceden çözmüştüm. Tümünü ise ancak bu sabah çözebildim! İvan güldü: — O da ne demek öyle? Alyoşa da güldü : — Söylersem darılmaz mısın? — Nedir Allah aşkına? — Demek istediğim şu: Sen de yirmi üç yaşındaki başka gençler gibisin. Onlar gibi gencecik, körpecik, taptaze ve cana yakın bir çocuksun. Yani sözün kısası, ağzı süt kokan bir çocuktan başka birşey değilsin!.. Şimdi söyle, seni çok mu darılttım?.. İvan neşe ve heyecanla : — Aksine, nasıl olup da tam üstüne bastığına şaşıyorum, dedi. Sen Tanrı mısın? «O» nün evindeki o karşılaşmamızdan sonra, kendi kendime hep bunu, yirmi üç yaşında olduğum halde ağzı süt kokan bir çocuk gibi olduğumu düşünüyordum. Sen de durup dururken içimi okuyormuşsun gibi söze bundan başladın. Şimdi şurada durmuş kendi kendime ne düşünüyordum, biliyor musun? Yaşantım beni hayal kırıklığına da uğratsa, sevdiğim kadına olan güvenimi de yitirsem, bu düzenin doğru olduğuna da inanmasam, hattâ aksine bu düzenin, karmakarışık, uğursuz hattâ belki de bir cehennem kaosu olduğu kanısına da varsam, başıma bir insanın basma gelebilecek tüm felâketler de gelse, ben gene de yaşamak isterim. Bu kadehe bir kez dudaklarımı değdirdikten sonra, biliyorum ki, artık ondan ayrılamam, dibindeki son damlaya kadar içerim!36 KARAMAZOV KARDEŞLeR KARAMAZOV KARDEŞLER 37 «Bununla birlikte, otuz yaşına doğru herhalde, içindekini sonuna dek içmesem bile o kadehi elimden atıp uzaklaşacağım... ama nereye gideceğim, bilmiyorum! Yalnız şunu kesin olarak biliyorum ki, otuz yaşıma kadar, gençliğim tüm hayal kırıklıklarından, yaşantının içimde uyandırdığı tüm nefretlerin üstesinden gelecek. Kendi kendime birçok defalar şunu sormuşumdur: Acaba su dünyada içimdeki o zincire vurulmaz, o belki de ayıp sayılabilecek yaşama hırsını yenebilecek bir umutsuzluk var mı? Sonra da şu yargıya vardım: Galiba, öyle bir şey yok dünyada! Ama gene de söylüyorum, yalnız otuz yasıma kadar öyle olacak sanıyorum. Ondan sonra zaten artık kendim yaşamak istemem. Öyle geliyor bana. Daha burnunu silmesini bilmeyen ince hastalığa tutulmuş bazı ahlâkçılar, özellikle şairler, bu yasama hırsını çoğu zaman âdi bir şey sayarlar. Gerçi bu, bir bakıma katıksız bir Karamazov özelliğidir; burası doğru! Ama herşeye rağmen, içimdeki bu yaşama hırsı neden muhakkak âdi olsun? Dünyamızda merkeze yönelen daha pek çok güç vardır; Al-yoşa! Ben yasamak istiyorum ve yasıyorum, yaşamam mantığa aykırı olsa bile! «Bu düzene inanmasam da, baharda açılan yapışkan yaprakcıkları da, mavi gökyüzünü de, neden sevdiğimi bazen hiç kestiremediğim falanca insanı da severim, insanlığın, çoktandır inanmaktan vazgeçtiğim ve herşeye rağmen, tek eski bir anıdır diye hâlâ yürekten bağlılık duyduğum falanca aşaması da içimde sevgi uyandırıyor. İşte! Balık çorbasını getirdiler. Afiyet olsun! Buranın balık çorbası güzeldir; iyi pişirirler onu. Ben Avrupa'ya gitmek istiyorum Alyoşa; buradan doğru oraya gideceğim. Oysa biliyorum ki, orası mezarlıktan başka birsey değildir. Yalnız mezarlıkların en değerlisi, en çok sevilenidir, o kadar iste! Orada en değerli ölüler yatıyor, kabirlerinin üzerindeki her taş öyle ateşli geçmiş bir yaşantıyı, insanın kendi aşamasına kendi gerçeğine, kendisinin verdiği savaşa, kendi bilimine öyle güçlü bir inamsın hikâyesini taşır ki! Önceden biliyorum, oraya gidince kendimi toprağın üzerine atıp o taslan öpe öpe ağlıyacağım. Oysa bunu yaparken, yüreğimde oranın artık bir mezarlıktan başka bir şey olmadığına kesin bir inanç olacak. Gözyaşlarına umutsuzluktan da dökecek değilim. Dökeceğim o gözyaşları bana mutluluk vereceği için, ağlıyacağım. Kendi duygululuğumla sarhoş olacağım. O yapışkan bahar yaprakcıklarını, o mavi gökyüzünü seviyorum ben, işin özü bu! Bu işte ne akıl, ne mantık söz konusu olabilir; burada insanın özünden, varlığından fıskıran bir sevgi öz konusudur, insan kendi gençliğinden doğan gücü seviyor işte... Benim bu saçma sözlerimden bir şey anlıyor musun, anlamıyor musun Alyoşa? İvan bunu söylerken birden gülmüştü. Alyoşa: — Hem de çok iyi anlıyorum İvan: İnsan özü ile, tüm varlığı ile sevmek istiyor. Bunu çok iyi söyledin!. Senin yaşamak için bu kadar istek duymana da seviniyorum, öyle sanıyorum ki, herkes dünyada herşeyden önce yaşamayı sevmeli. — Yani, yaşamanın anlamından çok yaşamanın kendisini sevmeli öyle mi? — Evet, öyle. Senin dediğin gibi, mantıktan önce sevgi gelmeli! Muhakkak öyle olmalı. Sevgi mantıktan önce gelmeli ki, anlamım kavrayabileyim. Zihnimde çoktandır dolaşan birsey var. Senin için işin yarısı olmuştur: Sen yaşamasını seviyorsun. Şimdi ikinci yarıyı da olmalı ki, ruhun kurtulsun... — Sen de, hemen «kurtarmaktan» söz ediyorsun. ' bakalım, belki ben, hiç de mahvolmuş değilim, ne Biliyorsun? Peki, senin için işin ikinci yansı nedir? • — O söz ettiğin ölüleri canlandırmak! Belki onlar ölmemişlerdir de... Haydi, bana çay ver. Seninle konuştuğumuza seviniyorum, İvan. — Görüyorum ki, sen garip bir ilhamın etkisi al-38 KARAMAZOV KARDEŞLER tındasın. Senin gibi... «rahip adaylarının» böyle pro-fessions de foi yapmalarından çok hoşlanıyorum... Sen sağlam karakterli insansın Aleksey. Manastırdan çıkmak istediğin doğru mu?. — Doğru. Dede beni manastırın dışında yaşamaya gönderiyor... — O halde, demek ki, ben otuz yaşıma basıncaya, kadehten dudaklarımı ayırmağa başlayıncaya dek, dünyada daha birbirimize rastlıyacağız. Bak, babam yetmiş yaşma kadar o kadehten dudaklarım ayırmak istemiyor. Üstelik seksen yaşına kadar kadehten içmeyi hayalinden geçiriyor. Kendi söyledi! Gerçi soytarının biridir ama, bu konuda çok ciddî. İlle de şehvetine sarılıyor, taşa sarılır gibi... Hoş, otuz yaşından sonra insana taştan başka sarılacak şey kalmıyor ya! Ama yetmiş yaşına kadar, şehvete bağlı kalmak iğrenç bir şey olur. İyisi mi, otuzuna kadar öyle yaşamalı; insan ondan sonra da, «eski hovardalığının birazını daha sürdürebilir» ama bu artık kendi kendini aldatmadan başka bir şey olamaz. Bugün Dimitriy'i görmedin mi? — Hayır, görmedim, ama Smerdyakov'u gördüm. Alyoşa bunu söyledikten sonra ağabeyine aceleyle Smerdyakov'la nasıl karşılaştığını etraflı olarak anlattı. İvan, birden endişe ile dinlemeğe başladı, hattâ bazı şeyleri tekrar tekrar sordu. Alyoşa söze devam ederek: — Yalnız, benden Dimitriy ağabeyim için söylediklerini sana bildirmememi rica etti. İvan, kaşlarını çatarak düşünceye daldı. Alyoşa: — Smerdyakov'a kızdığın için mi kaşlarını çatıyorsun? diye sordu. İvan isteksiz bir tavırla: — Evet, ona kızdığım için. Neyse Allah belâsını versin onun! Gerçekten Dimitriy'i görmek istiyordum. Ama şimdi gelmesin artık, istemez! dedi. — Sen gerçekten o kadar çabuk mu gidiyorsun ağabey? KARAMAZOY KARDEŞLER 30— Evet. Alyoşa endişe ile: — Peki Dimitriy ile babam ne olacaklar? diye sordu. Aralarındaki o is nasıl sonuçlanacak? — Sen de birşeyi aklına taktın mı hep onu söyler durursun! Ben burada neyim yani? Dimitriy ağabeyimin bekçisi miyim? İvan sinirli sinirli sözü kısa kesmek istedi ama sonra birden acı acı gülümsedi: — Kabil de öldürülen kardeşinin hesabını vermek zorunda kaldı değil mi? Belki de, sen şu anda bunu düşünüyorsun, ha? Allah kahretsin! Yanlarında bekçi olarak kalamazdım ya? İşim bitti artık, onun için gidiyorum. Yoksa, Dimitriy'i kıskandığımı, bütün o üç ay boyunca o güzelim Katerina İvanovna'sını baştan çıkarmağa çalıştığımı mı, sanıyorsun? Yok canım! Benim kendi işim vardı. Şimdi işlerimi bitirdim, gidiyorum. O işi biraz önce, nasıl bitirdiğimi sen de gördün. — Demin, Katerina îvanovna'nın evinde mi? — Evet, onun evinde. Nasıl da birden bağları koparı verdim! Sonra ne oldu sanki? Dimitriy'den bana ne? Dimitriy'in bunda hiç suçu yok. Benim Katerina İvanovna ile görülecek, yalnız kendi hesabım vardı. Sen de biliyorsun ki, Dimitriy sanki benimle sözleşmiş gibi davranıyordu. Ben ondan bir şey istemedim. Dimitriy kendisi resmen, seve seve kızı bana teslim etti. Bunlar gülünç şeyler. Hayır, Alyoşa, hayır! Şu anda kendimi Be kadar hafif hissettiğimi bir bilsen! Bak ben burada oturup yemek yiyordum ve inanır mısın, özgürlüğümün ilk saatini kutlamak için kendime şampanya ısmarlamak istedim. Tuh! Neredeyse yarım yıl olmuştu... birden, herşeyi siliverdim. Canım, diyelim ki. daha dün akşam bile istersem herşeyi bu kadar kolay bitirebile-ceğimi hiç aklımdan geçirebilir miydim? — Aşkından mı söz ediyorsun, İvan? — Diyelim ki. evet, aşkımı söylemek istiyorum.40 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 41 Evet âşık oldum; bir genç kıza, bir enstitülüye âşık oldum. Onun uğruna çok acı çektim, o da bana çok çektirdi. Ondan bir adım olsun ayrılmadım... Sonra birden herşey dağılıverdi. O sırada, ilham gelmiş gibi konuşuyordum, ama çıkınca, kahkahalarla gülmeğe başladım. Buna inanır mısın? Evet, olduğu gibi söylüyorum. Alyoşa: — Şimdi bile bunu neşeyle söylüyorsun, dedi. Bunu İvan'ın gerçekten neşelenmiş yüzüne dikkatle bakarak söylemişti : — Canım, gerçekte onu hiç sevmediğimi nereden bilebilirdim? Ha... ha... ha!... Şimdi de sevmediğim anlaşıldı işte! Oysa o söylevimi verirken ne kadar hoşuma gidiyordu! Hem, biliyor musun? Şu anda bile korkunç denecek kadar hoşuma gidiyor. Öyleyken, ondan uzaklaşmak ne kadar kolay oldu! Rol mu yapıyorum sanıyorsun? — Hayır, yalnız, belki de o duyduğum şey, sevgi değildi! İvan gülmeye başladı: — Alyoşa, sen aşk konusunda düşünce yürütme! Senin için ayıp olur. Sahi sen, o sırada, tam o sırada odadan kaçtındı ya! Öyle davrandığın için seni öpmeyi bile unuttum... Bana neler neler çektirdi! Gerçekten kendi kendine acı çektiren birinin yanında vakit geçirmişim meğer! Ah o kendisini sevdiğimi, çok iyi bilirdi! Hem de kendisi Dimitriy'i değil, beni seviyordu... İvan bunda neşe ile ısrar ediyordu : — Dimitriy onun gözünde sadece kendi kendine işkence etmek için bir bahaneydi. Ona o sırada söylediğim herşey gerçekti. Burada isin en önemli noktası şu: Onun Dimitriy'e karsı hiç sevgi duymadığını, yalnız acı çektirdiği adamı, beni sevdiğini anlaması için belki on beş. yirmi yıl geçmesi gerekiyor. Hattâ belki bugünkü aldığı derse rağmen bunu hiçbir zaman da anlıyamıya-çaktır. Her neyse daha iyi oldu! Kalkıp bir daha dön- memek üzere yanından ayrıldım işte. Sırası gelmişken sorayım, kendisi nerede şimdi? Ben gittikten sonra orada ne oldu? Alyoşa ona Katerina İvanovna'nın isteri krizi geçirdiğini ve olup bitenleri anlattı: «Galiba şimdi kendinden geçmiş durumda, sayıklıyormuş» dedi. — Peki, Hohlakova yalan söylemesin? — Öyle sanıyorum ki, yalan söylemedi. — Bu işin doğrusunu öğrenmeli. Hoş, hiç kimse hiçbir zaman isteriden ölmemiştir ya! Varsın isteri geçirsin. Zaten Tanrı isteri denilen şeyi, kadına onun iyiliği için göndermiştir. Artık oraya ayak basmam! Ne diye gene burnumu sokayım? — Ama kısa bir süre önce, ona, onun seni hiçbir zaman sevmemiş olduğunu söyledin. — Ben, bunu mahsus söyledim. Bir şampanya ısmarlayayım da, özgürlüğe kavuşmamız şerefine içelim Alyoşa! Ah, ne kadar sevindiğimi bir bilsen! Alyoşa birden : — Hayır, ağabey, içmeyelim daha iyi, dedi. Hem. nedense içimde bir hüzün var. — Evet, çoktandır üzülüyorsun, bunu çoktandır seziyorum. — Demek sen; kesin olarak yarın sabah gidiyorsun,, öyle mi? — Sabah mı? Ben sabah demedim... Hoş, belki sabah da giderim ya. İnanır mısın? Bugün burada, tek ihtiyarla başbaşa yememek için yalnız başıma yiyorum; bana o kadar iğrenç görünmeğe başladı. İmkân olsaydı yalnız ondan uzaklaşmak için çoktan giderdim. Hem gidiyorum diye neden o kadar endişe duyuyorsun? Ben gidinceye kadar daha bol bol vaktimiz var. Sonsuzlu-ga dek vaktimiz var bizim! ölümsüzlüğe kadar! — Madem yarın gidiyorsun, nasıl oluyor da ölümsüzlüğe kadar vaktimiz oluyor?...42 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 43 İvan güldü: — Benim gitmemle ikimizi ilgilendiren konu arasında bir ilişki var mı? Bu arada, ne olursa olsun bizi ilgilendiren şeyleri, buraya konuşmaya geldiğimiz şey-ieri konuşmaya vakit bulacağız ya? Neden bana hayretle bakıyorsun? Söyle: Burada neden bir araya geldik? Katerina İvanovna'ya karşı duyduğum aşktan, ihtiyardan ve Dimitriy'den söz etmek için mi? Yoksa Avrupa'dan, Rusya'da felâkete yönelen bu gidişten, ya -da imparator Napoleon'dan mı? Söyle, bunları konuşmak için mi geldik buraya?.. — Hayır, bunun için gelmedik. — Demek ki, niçin geldiğimizi anlıyorsun. Başkalarını filânca konu ilgilendirebilir, bizleri, «ağzı süt kokan çocukları» ise, bambaşka şeyler ilgilendiriyor. Biz herşeyden önce ölümsüz sorunları çözmek ihtiyacını duyarız. Bizim baş derdimiz o! Şimdi bütün Rus gençliği yalnız ölümsüzlükle ilgili sorunlardan söz edip du- ruyor; hep bunları tartışıyor! Tam da tüm ihtiyarların, birden yalnız günlük sorunlarla uğraşmaya başladıkları bir sırada... Sen bu üç ay boyunca neden bana hep, birşeyler bekliyormuş gibi baktın? Hep bana: »Sen bir şeye inanıyor musun, yoksa hiçbir şeye inanmıyor musun?» diye sormak için! Üç aydır bana yönelen tüm bakışlarınızın tek anlamı bu, Aleksey Fiyodoroviç! Öyle değil mi? Alyoşa gülümsedi: — Belki de öyle. Şu anda benimle alay etmiyorsun değil mi ağabey?. — Sen alay ettiğimi mi, sanıyorsun? Yok canım, bana üç aydır böyle bir bekleyişle bakmış olan küçük kardeşimi gücendirmek istemem. Sen de bu konuyu söyle bir düşün Alyoşa: Ben de senin gibi küçücük bir çocuktan farksızım; yalnız rahip adayı değilim. Şimdiye kadar bizin: Rus çocukları neler yaparlardı? Yani bazıları nasıl vakit geçirirlerdi? örneğin; şu pis kokan meyhaneyi ele alalım; diyelim ki, gençler burada bir araya gelip şu köşeye oturdular. Daha önce ömürlerinde birbirlerini hiç tanımamış olan, meyhaneden çıkar çıkmaz da daha kırk yıl birbirlerini hiç aramıyacak olan bu gençler, burada ne gibi konuları tartışırlar dersin? Meyhanede boş bir dakikaları oldu mu? nelerden söz ederler? Muhakkak ki, tüm evrenle ilgili konulardan. Başka türlü olamaz. «Tanrı var mı, yok mu, ölümsüzlük diye bir şey var mı?» Hep bunları konuşurlar! Tanrıya inanmıyanlara gelince, eh, onlar da sosyalizmden, anaşizmden, tüm insanlığı yeni bir düzene kavuşturmak için yapılacak değişikliklerden söz ederler. Oysa, bunların hepsi aynı kapıya çıkar. Konuştukları hep aynı sorunlardır, yalnız sorunları ele alışları terstir, öbür uçtandır. Çağımızda sayısız gençler, hem de en orijinal düşünceli gençlerimiz hep böyle yüzyıllar boyu ele alınmış sorunlardan söz eder 'dururlar, öyle değil mi? — Evet, gerçek Ruslar için: «Tanrı var mı, ölümsüzlük var mı?» gibi sorular, daha doğrusu senin dediğin gibi tersinden, öbür ucundan ele alınmış sorular, tabiî ki en önemli sorunlardır. Zaten öyle olması gerekir. Alyoşa bunu ağabeyine dudaklarında karşısındakini sanki sınamak istiyormuş gibi gülümseyişle bakarak söylemişti. — Bak sana bir şey söyliyeyim, Alyoşa? Bir insanın Rus olması bazen hiç de akıllıca bir iş değil; gelge-lelim, şimdi Rus delikanlılarının uğraştıkları işler, o kadar saçma ki! Bundan saçması akla gelmez! öyleyken, ben bir Rus delikanlısını, Alyoşa adlı bir delikan-lıyı çok, pek çok seviyorum! Alyoşa birden güldü: —- Sözünü ne de güzel bağladın?.. — Eh, söyle bakalım, nereden başlıyalım? Emret,44 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 45 haydi Tanrıdan başlıyalım olmaz mı? Tanrı var mı? Bunu konuşalım ister misin, ha?.. Alyoşa, keskin bir bakışla ağabeyine baktı: — Nereden istersen başla. Hattâ istersen «öbür uçtan» başlıyalım. Sen dün babamın yanında Tanrı yoktur dedin ya! — Ben dün ihtiyarla yemek yerken öyle konuşarak mahsus seni kızdırdım, gözlerinin de nasıl parlamağa başladığını gördüm. Ama simdi seninle bu konuda tartışmaktan kaçınmam; hem de bunu çok ciddî söylüyorum. Seninle anlaşmak istiyorum; çünkü arkadaşlarım yok. Denemek istiyorum, arkadaş olmayı. Ama sana bir şey söyliyeyim, -ben de Tanrı'ya inanıyorum! İvan, bunu gülerek söylemişti: — Bu beklenmedik bir şey olur, değil mi, ha?... — Evet. Tabiî beklenmedik ter şey olur. Eğer şimdi benimle saka etmiyorsan. — Şaka ediyormuşum! Dün de dedenin yanında iken şaka ettiğimi söylediler. Bak yavrum, on sekizinci yüzyılda ihtiyar bir günahkâr vardı: Şöyle bir lâf ortaya attı: «Eğer Tanrı olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi» dedi. «S'il n'existait pas Dieu il faudrait l'in-vanter» ve garip olanı insanda hayranlık uyandıran, Tanrının gerçekten var olması değildir. Asıl hayranlık uyandıran şey, insan gibi acımak bilmeyen vahşi bir hayvanın içinde «Tanrının var olması zorunlu bir şeydir!» diye bir düşüncenin uyanmasıdır. Tanrı düşüncesi o derece kutsal, o derece insanı.duygulandıran, o derece derin ve insana onur kazandıran bir düşüncedir, iste! Bana gelince, ben çoktandır: «İnsan mı Tanrıyı yarattı, yoksa Tanrı mı insanı yarattı?» diye düşünmekten vazgeçtim! Artık bu konuda tüm çağdaş Rus gençlerinin ortaya attıkları düşünceleri eleştirecek değilim. Bütün bu düşünceler hep Avrupalıların teorilerinden çıkarılmıştır. Çünkü Avrupa'da daha teori olan şey, Rus delikanlısının zihninde hemen kesin bir yargı olur. Hem de yalnız gençlerin gözünde öyle değildir, bazı profesörler için bile böyledir. Çünkü şimdi bizim Rus profesörleri ile o Rus gençlerinin arasında çoğu zaman hiç ayrıntı olmuyor. Onun için bütün bu teorileri bir tarafa bırakıyorum. «Şimdi ikimizin amacı ne? Benim amacım ne kadar mümkünse o kadar çabuk, sana özümü, yani nasıl bir insan olduğumu, neye inandığımı, neye güvendiğimi anlatmaktır, öyle değil mi, söyle? Onun için sana şunu bildiriyorum ki, Tanrılım varlığını düpedüz ve yapmacıksız kabul ediyorum. Yalnız şunu belirtmem gerekir: Eğer Tanrı gerçekten var ise ve dünyayı yaratmışsa, o halde hepimizin çok iyi bildiği gibi onu öklid geometrisine göre, insan aklını da ancak üç boyutu kavrayabilecek şekilde yaratmıştır. Bu arada bazı geometri bilginleri ve filozoflar ortaya çıktı. Üstelik bunların arasında çok değerli olanları vardır. Bunlar tüm evrenin, hattâ evreni de içine alan sonsuzluğun bile Öklid geometrisine göre yaratılmış olmasından şüphe ediyorlar. Hattâ, öklid'e göre dünyada hiçbir şart altında kesişmeyen, kesişmeleri imkânsız plan iki paralel çizginin belki de sonsuzluğun herhangi bir noktasında birleştiklerini, hayallerinden geçirmek cüretini gösteriyorlar. ''Ben şöyle bir yargıya vardım, yavrum: Madem benim böyle bir düşünceyi bile kavramağa gücüm yok, o halde Tanrıyı nasıl kavrıyabilirim? Boynumu eğerek Şunu açıklıyorum ki, böyle sorunları çözmek için gere-ien yeteneklerden hiçbirine sahip değilim! Benim ak-lım, Öklid prensiplerine göre işleyen, yani yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır. Böyle olunca, nasıl olur da bu dünya ile ilgisi olmayan bir konuda karar verebilirim? Sana da öğüdüm bunu hiçbir zaman düşünmemektir, dostum Alyoşa! Hele Tanrı'yı «Tanrı var mı? Yok mu?» sorusunu hiçbir zaman aklına getirme! Bütün bu sorular üç boyutlu düşünceye sahjp bir46 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 47 aklın hiçbir zaman kavrıyamıyacağı şeylerdir. «Bu bakımdan Tanrının varlığını kabul ediyorum. Hem de bunu seve seve kabul etmekten başka, «O» nün hikmetine, «O» nün bizim hiçbir zaman bilemiyeceği-miz bir amacı güttüğüne, hayatın belirli bir düzen içinde olduğuna, bir anlam taşıdığına, günün birinde de güya hepimizin birleşeceği kusursuz düzene, bütün evrenin yöneldiği «kelâm» a, daha doğrusu «Tanrının kendisi» olan «Kelâm» a ve benzerleri olan herşeye, her şeye, hattâ sonsuzluğa bile inanıyorum!... Bu konuda birçok sözler söylenmiştir. Artık bana öyle geliyor ki, iyi bir yoldayım değil mi?.. «Öyleyken bütün bunların sonucunu düşündüğüm vakit, Tanrı'ya bağlı olan bu dünyayı kabul edemiyorum. Hem de varlığını bildiğim halde, yani böyle bir dünyanın nasıl var olabileceğine bir türlü inanamıyorum. Kabul edemediğim şey, Tann'nın kendisi değil, bunu anla! Ben yalnız «O» nün yarattığı dünya'yi kabul edemiyorum, onu bir türlü benimsemeğe razı olamıyorum! Ne demek istediğimi açıklıyayım: Mini mini bir çocuk gibi içtenlikle ve kesin olarak inanıyorum ki, tüm acılar günün birinde dinecek, insanlığın içinde yaşadıkları tüm zıtlıkların gurur yaralıyan gülünçlüğü basit bir serap gibi siliniverecek ve tüm ayrılıklar bu atom kadar küçük, güçsüz ve Öklid prensiplerine göre yaratılmış aklımızın çirkin bir uydurması olarak yok olacak, inanıyorum ki en sonunda, dünya sona erdiği, herşeyin o kusursuz düzene karışmış bir bütün olacağı anda, öylesine değerli bir şey olacak ki, meydana gelen bu değerli şey tüm yürekleri dolduracak, tüm nefretlerin söndürülmesine, insanların yaptıkları tüm kötülüklerin, döktükleri kanların bağışlanmasına yetecektir. O zaman insanların yaptıkları hersey bağışlanacak, hoş görülecek ve başlarından geçen her şeyi hoş karşılamak mümkün olacaktır. Varsın öyle olsun!... Varsın bu söylediklerimin hepsi gerçekten meydana gelsin ve o de- diğim değerli varlık karşımıza çıksın, öyle de olsa ben. gene de bunu kabul etmiyorum, etmek de istemiyorum L «Diyelim ki, paralel çizgiler bir noktada birleştiler, diyelim ki bunu ben de kendi gözümle gördüm; öyleyken, bunu kendi gözümle gördüğüm halde, sadece «birleştiklerini gördüm.» derim de ama gene de, gerçekten öyle olduğunu kabul edemem. İşte, benim anlatmak istediğim bu, Alyoşa!... Benim tezim budur! Artık bunu sana ciddî söylüyorum. Seninle yaptığımız bu konuşmaya mümkün olduğu kadar saçma başladım, ama sonunda işte bu açıklamaya dek götürdüm. Çünkü biliyorum ki, senin için gerekli olan budur. Senin bilmek istediğin Tann'nın varolup olmadığı değildir. Senin için yalnız sevgili ağabeyinin hangi duygular içinde yaşadığını öğrenmek gerekliydi. Ben de bunu söyledim işte... İvan, uzun söylevini birden bambaşka ve beklenmedik bir heyecanla sona erdirmişti. Alyoşa ona düşünceli düşünceli bakarak: — Peki neden bu konuşmaya «mümkün olduğu kadar saçma başladın? diye sordu. — Çok basit; çünkü hersey den önce Ruslara öyle yakışır da ondan: Rusların bu konularda yaptıkları tüm tartışmalar saçma bir şekilde yürütülür; daha saçması olamaz, ikincisi; bu konuda ne kadar aptalca söz edilirse, iş o kadar çabuk sonuca varır. Ne kadar aptalca konuşulsa sözler o kadar açık anlaşılır. Aptallık derinlikten yoksundur, aptalın kurnazlığı yoktur. Zekâ, ise kıvrılıp bükülür, saklanır. Akıl sinsidir, Aptallık ise dosdoğrudur, dürüsttür. Bu konudaki düşüncelerimi umutsuzluğa kapılıncaya kadar götürdüm. Şimdi bu umutsuzluğumu ne kadar saçma sözlerle ortaya koyarsam, o kadar çıkarıma uygun olur. Alyoşa : — Bana «Tann'nın yarattığı dünyayı neden kabul etmediğini» açıklar mısın? diye sordu.48 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 49 — Tabiî açıklarım, sır değil ki bu! Zaten sözlerimi bu konuya doğru götürüyorum. Sevgili kardesciğim benim' Şunu anla ki ben seni doğru yoldan ayırmak istemiyorum, seni desteğinden yoksun bırakmaya niyetim yok. Belki de senden güç kazanarak kendimi günahtan kurtarmak istiyorum. İvan bunu söylerken birden küçük, uysal bir çocuk gibi gülümsedi. Alyoşa o zamana kadar İvan'ın dudaklarında böyle bir gülümseyişi hiç görmemişti. IV İSYAN îvan, söze başlıyarak : — Sana birşey açıklayayım mı? dedi. Hep şunu düşünürüm: İnsan yakınlarını nasıl sevebilir? Bunu hiçbir zaman anlayamamışımdır. Bence insanın yakınlarını bile sevmesine imkân yoktur! Kaldı ki, uzak ahbaplarım! Bir yerde okumuştum, «Merhametli İyoann» a, (kendisi bir veliydi) aç ve soğuktan neredeyse donmak üzere olan biri gelmiş, kendisini ısıtması için yalvarmış. O zaman «Merhametli İyoann,» onunla birlikte yatağa yatmış, bilmem hangi korkunç hastalıktan ötürü iltihaplı ve pis kokan ağzına kendi ağzını dayayarak ona hava vermeğe başlamış. Ama ben şuna kesin olarak inanıyorum ki, o bunu, kendi kendine çile çektirmek isteği ile, yapmacık bir kendi kendine çile çektir-mek isteğinden, görevin emrettiği ısmarlama bir sevgiden, üzerine yüklendiği sorumluluktan ötürü yapmıştır. Bir insanın sevilebilmesi için, gizlenmesi gerekir, bir parçacık yüzünü gösterdi mi, sevgi hemen yok olur. Alyoşa: — Zosima dede de bunu birkaç defa söylemiştir, dedi. O da derdi ki, insanın yüzü sevgide daha tecrübesiz olan birçok kişilerin sevgi duymalarına engel olur. Ama insanlar daha pek çok ve çeşit çeşit sevgiler duyarlar. Hattâ İsa'nın duyduğu sevgiye benzer bir sevgi vardır, bunu iyice biliyorum... — Hele böyle bir sevgiyi daha kavrayacak, anlayacak durumda bile değilim. Benim durumumda olan daha sayısız insanlar vardır. Asıl düşünülecek şey şu: insanların sevgiyi duyamarnalarının nedeni kötü karakterlerinden mi ileri geliyor? Yoksa doğuştan mı öyle yaratılmışlardır? Bence İsa'nın insanlara karşı duyduğu sevgi gibi bir duygu, dünyada varolması imkânsız bir mucizedir. Yalnız doğru söylemek gerekirse, İsa Tanrı'ydı. Ama biz Tanrı değiliz ki. Diyelim ki, örneğin ben acıyı derinden yasayabilen bir insanım, öyleyken, bir başkası hiçbir zaman benim ne derecede acı çektiğimi anlayamaz. Çünkü o benden ayrı bir insandır, başka bir varlıktır. Üstelik bir insan başkasının büyük acı çeken bir varlık olduğunu çok nadir kabul eder. (Sanki bu bir rütbeymiş gibi) Ama bunu neden kabul etmez? Ne dersin ha? Söyliyeyim; çünkü örneğin: Belki tenim kötü kokuyor, belki yüzümde budalaca bir anlam var, ya da belki bir vakitler ayağına basmışımdır da ondan... «Bundan başka acılar arasında ayrılık vardır. Velinimetim olan biri, beni küçük düşüren, beni alçaltan bir acıyı örneğin, açlık gibi bir şeyi çekmemi rahatça kabul eder. Ama acının çeşidi biraz daha yüksek olsun, örneğin; bir ideal için acı çekmek söz konusu olsun, ay-nı insan, böyle bir çileyi çekebileceğimi çok nadir zamanlarda kabul eder. Çünkü bundan söz edilince, bir de bakar ki, benim yüzüm hiç te herhangi ideal için acı Çeken bir insanın yüzüne benzemiyor. İşte o zaman he-bana iyilik etmekten vazgeçer; hem bu hiç de Karamazov Kardeşler II — F: 4 50 KARAMAZOV KARDEŞLER kötü yürekli olmasından ileri gelmez. Fakirler, özellikle soylu fakirler hiçbir vakit dışarıya çıkıp kendilerini başkalarına göstermemelidirler, sadakayı gazetelere ilân vererek istemelidirler, insan kendi cinsinden olanları plâtonik olarak sevebilir, hattâ bazan uzaktan bile sevmesi mümkündür ama yakından hiçbir zaman sevemez. «Eğer fakirler sahnede, örneğin; balede lime lime olmuş ipekler ve danteller içinde gelip zarif bir tavırla oynıya oynıya sadaka isteselerdi, eh, belki o zaman onlara bakmaktan gözler rahatsız olmazdı. Zevkle seyretmek mümkün olurdu onları! Ama gene de sevgi duyulmazdı. Herneyse, bu konuda yeter derecede konuştum. Benim istediğim sadece, seni kendi bulunduğum noktaya getirmekti. Genel olarak tüm insanlığın çektiği acılardan söz etmek istiyordum. Ama en iyisi yalnız çocukların çektikleri acı üzerinde duralım. Böylece ileri süreceğim delillerin sayısı belki on kat azalır. Yalnız çocuklardan söz edelim daha iyi olur. Tabiî bu, hiç de benim çıkarıma olmaz. Çünkü insan çocukları yakından da, hattâ pis olanlarını bile, hattâ yüzleri çirkin olanlarını bile sevebilir. Hoş, bana öyle geliyor ki, çocukların yüzü hiçbir vakit çirkin olmaz, ikincisi, büyüklerden söz etmek istemiyorum; onlar iğrenç varlıklardır. Sevilecek varlıklar değildirler, üstelik cezalandırılmış barlıklardır. Çünkü cennette ki elmayı yediler, böylece iyilikle kötülüğün ne olduğunu kavradılar, «Birer Tanrı gibi» oldular. Şimdi de o elmayı yemeğe devam ediyorlar. «Ama küçük çocuklar hiçbir şey yememişlerdir. BU bakımdan daha hiçbir suçları yoktur. Sen çocukları se- I ver misin Alyoşa? Biliyorum ki, seviyorsun. Onun için neden şimdi yalnız onlardan söz etmek istediğimi anlarsın. Madem onlar da müthiş acılar çekiyorlar; demek ki, çektikleri bu acılar babalarının yüzünden başlarına gelmiştir. Yani çocuklar elmayı yemiş olan babalarının işledikleri günahın cezasını çekiyorlar. Ama bu başka- KARAMAZOV KARDEŞLER 51 bir dünyada yürütülecek bir düşüncedir; burada, bizim dünyamızda böyle bir düşünce şekli insan yüreğinin kabul edemiyeceği, anlaşılmaz bir şeydir. Suçsuz bir varlığın başkası için acı çekmesi doğru olmaz. Hele çocuk gibi henüz hiçbir günah işlememiş olan bir varlığa böyle bir şey reva görülmemeli!-Bu dediğime hayret edeceksin Alyoşa, ben de çocukları pek çok severim. Hem bak bir şey söyliyeyim mi sana? Karamazov'lar gibi acımak bilmez, şehvete düşkün, cinsel zevklerden baş-ka bir şey düşünmeyen insanlar bile bazen çocukları çok severler. Çocuklar daha küçükken, örneğin yedi yaşına kadar, insanlardan bambaşkadırlar; bir çocuk san-ki büyüklerden apayrı bir varlıktır, sanki bambaşka bir şekilde yaratılmıştır. Bir vakitler hapse düşen bir haydut tanımıştım: Bu adamın haydutluk ederken, geceleri soygun yapmak için girdiği evlerde, bazen tüm aileleri işkence ederek yok ettiği, bu arada birkaç ço-cuğu da öldürdüğü olurmuş. Ama cezaevinde iken çocuklara karşı şaşılacak kadar sevgi gösterirdi. Hücresinde bütün vaktini cezaevinin bahçesinde oynayan çocukları seyretmekle geçirirdi. Bir küçük çocuğu penceresinin altına gelmeye alıştırmıştı, çocuk da onunla Çok iyi arkadaş olmuştu... Bütün bunları niçin söylüyorum biliyor musun, Alyoşa? Başımda tuhaf bir ağrı içimde de hüzün var. Alyoşa endişeyle : — Tuhaf bir tavırla konuşuyorsun, dedi. Bir çıl-Einlığa kapılmış gibisin, tvan Piyodoroviç kardeşini hiç dinlemiyormuş gibi : — Söz arasında şunu da söyliyeyim: Geçenlerde Moskova'da bir Bulgar bana Bulgaristan'daki yabancı yöneticilerin İslav'lar başkaldırır diye korkarak, herke-se rastgele zulmettiklerini, etrafı yakıp yıktıklarını, asıp Atiklerini, mahkûmları kulaklarından duvarlara çi-^ediklerini, onları böylece çivili olarak sabaha kadar 52 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 53 beklettiklerini, sonra da astıklarını ve daha akla hayale gelmeyecek bir sürü şeyler yaptıklarını anlattı. Gerçekten de bazen insanların katı yürekliliğinden söz ederken «Vahşi bir hayvan gibi» denilir. Ama bunu söylemekle vahşi hayvanlara karşı büyük bir haksızlık edilmiş olur. Vahşi bir hayvan, hiçbir zaman insan kadar katı yürekli, onun kadar işkencede ince bir sanat göstererek, onun kadar ustaca kötülük edemez. Kaplan sadece dişleriyle kemirir, parçalar, onun bildiği tek şey budur, insanları kulaklarından duvara çakmayı, böylece sabaha kadar bekletmeyi akıl edemez, elinde olsaydı bile bunu yapamazdı. O Bulgaristandakiler lâf arasında, çocuklara da işkence ederek bir şehvet zevki duyuyorlarmış: Kılıçla çocukları ana rahminden almaktan başlıyarak memedeki çocukları havaya fırlatıp onları analarının gözleri önünde süngülemeye kadar herşeyi yapmışlar. Ama asıl zevki çocuklara analarının gözü önünde işkence etmekmiş. Bak, sana beni çok ilgilendiren bir sahne anlatayım. Hayalinde canlandır bakalım: Daha memede olan bir çocuk, elleri tiril tiril titreyen annesinin kucağında. Etraflarını içeriye giren yabancılar almış. Akıllarına çok eğlenceli bir şey gelmiş. Çocuğu okşuyorlar, onu güldürmek için kahkahalar atıyorlar, sonunda çocuk gülmeğe başlıyor. İşte o sırada, adamlardan biri tabancayı çocuğa doğru tutuyor; bebeğin yüzüne dört karış mesafeden nişan alıyor. Çocuk sevinçle kahkahalar atıyor, küçük ellerini tabancayı tutmak için uzatıyor, işte o zaman o büyük sanatçı tetiği çekip tam yüzüne ateş ederek çocuğun başını parçalayıveriyor... Şimdi söyle, bu işte, ince bir sanat yok mu, yani?... Alyoşa : — Ağabey, sen bunları ne diye anlatıyorsun? diye sordu. — Düşünüyorum ki, eğer şeytan yoksa ve yok ol' duğuna göre onu insan yaratmışsa, o halde onu kendine benzer olarak, kendisini örnek alarak yaratmıştır. — O halde Tanrıyı da öyle yaratmıştır. İvan güldü: — Şaşılacak şeydir, sözleri Hamlet'teki Polonyus gibi nasıl tersine çevirebiliyorsun? Tam da beni söz üzerinde yakaladın; olsun! Buna memnun oldum, eğer insan Tanrı'yı kendini örnek alarak icat ettiyse, amma da iyi bir Tanrı yaratmış! Demin bütün bunları niçin anlattığımı sordun: Bak söyliyeyim, ben bazı olaylara meraklıyım, onlan topluyorum. İnanır mısın? Gazetelerden okuduğum hikâyelerden, nereden olursa olsun, bazı fıkracıkları çıkarıp biriktiririm. Elimde şimdiden güzel bir kolleksiyon var. Tabiî Türkler de bu koleksiyona girdiler. Şimdiye dek, anlattıklarım yep yabancı. Ama elimde bizimkiler için de birçok hikâyecikler var, hem de Türk'lerinkini gölgede bırakacak cinsten. Biliyor musun? Bizde daha çok revaçta olan dayaktır. Daha çok değnek ve kırbaç kullanırız biz. Bu bizim millî töremiz; bizde insanları kulaklarından duvara çivilemek, kimsenin aklına gelmez. Ne de olsa Avrupalıyız biz! Ama değnek, ama kırbaç, bunlar artık bizim öz âdetlerimiz ve bunları bizim elimizden artık kimse alamaz. Avrupa'da artık falaka cezası hiç yokmuş. Avru-pa'lılar daha temiz yürekli mi oldular, yoksa öyle kanunlar mı kondu? Nedir?... Yalnız artık bir insanın başka bir insanı kırbaçlaması yasakmış. Ama onun yerine kendilerini memnun etmek için başka bir şey, bizdeki gibi millî bir şey bulmuşlar. Hem de bu bulduktan o kadar millî o kadar onlara özgü bir şey ki, bizde uygulanması hemen hemen imkânsız. Hoş, galiba özel- bizde yüksek sosyetede dinî akımlar başladığın-jan beri bu iş, bize de aşılanıyor ya!... «Elimde çok güzel bir broşürcük var, Fransızcadan iş. Çok kısa bir süre önce, belki de beş yıl kadar r, Cenevre'de bir canavarı, bir katili, Rişar adında54 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 55 birini galiba yirmi üç yaşında bir genci idam etmişler. O genç yaptıklarına pişman olmuş ve tam giyotinin altına yatacağı sırada Hıristiyanlığı kabul etmiş. Bu Ri-şar birilerinin meşru olmayan çocuğuymuş. Kendisi daha altı yaşlarında bir çocukken anası babası dağda ya-şıyan, İsviçreli çobanlara hediye etmişler onu. Bunlar da onu işte kullanmak için yetiştirmişler. Çocuk onların yanında yabanî bir hayvan yavrusu gibi büyümüş. Ona hiçbir şeyi öğretmemişler. Aksine çocuğu daha yedi yaşında iken yağmurda, soğukta, hemen hemen çıplak bir halde, hem de ona neredeyse yiyecek bile vermeden sürüyü otlatmaya gönderirlermiş. Tabiî, bunu yaparken de aralarından hiçbiri en küçük pişmanlık duymamış. Aksine hepsi onun üzerinde kendilerini tam bir hak sahibi sayarlarmış. Çünkü Rişar onlara bir eşya gibi hediye edilmiş. Bu yüzden kendileri ona yiyecek vermeyi bile gerekli bulmuyorlarmış. «Rişar'ın kendisi bile, o yıllarda tıpkı İncil'deki o «yolunu şaşırmış oğul» gibi olduğunu, satılmak için yetiştirilen ve besiye çekilen domuzlara verilen yemden olsun yemeyi çok istediğini, ama kendisine bunu bile çok gördüklerini, domuzlardan yem çaldığı vakit onu dövdüklerini, bütün çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını böyle geçirdiğini, büyüyüp kuvvetlendikten sonra da gidip hırsızlık etmeye başladığını açıklıyor... «Yabanî adam Cenevre'de gündelik işler yaparak ekmek parası kazanmaya, kazandığını içkiye vermeye başlamış. Hayvan gibi yaşıyormuş. Sonunda da bir ihtiyarı öldürüp onu soymuş. Kendisini yakalamışlar, mahkemeye vermişler ve idama, mahkûm etmişler. Oralarda bu gibi konularda aşırı duygululuk göstermezler. İşte cezaevinde Rişar'ın etrafını papazlar, çeşitli hıris-tiyan tarikatlerinde bulunan kişiler, hayır sever hanımefendiler sarmışlar. Cezaevinde ona okuma yazma öğretmişler, incil'i anlatmaya başlamışlar, öğütler vermişler, gene adamı dine inandırmaya çalışmışlar, baş- lu yapmışlar, yoğurmuşlar, zorlamışlar. Sonunda genç adam merasimle cinayeti kendi eliyle işlediğini itiraf etmiş, mahkeme heyetine kendisinin bir canavar olduğunu, ama en sonunda üstün bir şeye lâyık görüldüğünü, Tanrı'nın nuruna kavuştuğunu ve Tanrı'nın kendisini kutsal mutluluğa eriştirdiğini yazmış. O zaman Cenevre'de herkes heyecana kapılmış, Cenevre'deki bütün hayır sever ve iyilik sever çevreler heyecanlanmışlar, kentte ne kadar üstün ve iyi terbiye görmüş insan varsa, hepsi cezaevine onu görmeğe koşmuşlar; Rişar'ı kucaklıyor, öpüyor: «Sen bizim kardeşimizsin, sen kutsal mutluluğa erdin!» diyorlarmış, Rişar'ın kendisi de duygulanarak sadece ağlıyor: «Evet, üzerime Tanrı'nın nurlu ışıkları geldi, kutsal mutluluğa erdim! Tüm çocukluğum ve ilk gençliğim domuzların yemini çalabildiğim zaman sevinmekle geçti. Şimdi ise kutsal mutluluğa erdim, içimde Tanrı'ya inanç duyarak ölüyorum,» diyormuş. «Evet, evet, Rişar... Tanrıya inanarak, yüreğinde inançla ölmelisin. Sen başkasının kanına elini buladın, ama Tanrıya inanç duyarak ölmelisin! Gerçi domuzların yemlerini çaldığın ve bu yüzden dayak yediğin vakitler, Tanrı'yı bilmemen senin suçun değil, (bunu yapmakla çok kötü bir şey yapıyordun, çünkü hırsızlık etmek yasak olan bir şeydir.) Şimdi ise başkasının kanına girdin, bu yüzden ölmelisin.» diyorlarmış. Böylece son gün gelip çatmış. Artık gücünü yitirmiş olan Rişar ağlıyor, yalnız durup durup: «Bu benim en güzel günüm, artık Tanrıya kavuşuyorum!» diye «söyleniyormuş. «Papazlar, yargıçlar ve yardımsever hanımefendiler: «Evet, bu senin en mutlu günündür, çünkü artık Tanrı'ya kavuşacaksın,» diyorlarmış. Bütün bu kişiler, Rişar'ın giyotine götürüldüğü «utanç ara bası» nın peşinden giyotinin kurulduğu yere gidiyorlarmış, kimi Babayla, kimi yaya olarak. Böylece, idam sahasının bulunduğu yere varmışlar. Rişar'a: «öl, biricik kardeşi- feı56 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 57 miz bizim! İnançlı olarak öl! Çünkü sen kutsal mutluluğa erdin!» diye bağırıyorlarmış. Sonra «kardeş» leri-nin öpücüklere boğduğu «Rişar» ı sehpaya çıkarmışlar, giyotinin altına sokmuşlar, kutsal mutluluğa erdi diye kardeşçe başını uçuruvermişler. Tam anlamıyla özel bir metod! «Bu broşürcük yüksek sosyetede bulunan bazı Lü-terci yardımseverler tarafından Rusça'ya çevrilmiş, Rus milletinin kültürünü yükseltmek için başka gazeteler ve bedava olarak dağıtılan yayınlarla birlikte dağıtılmış. Rişar'a yapılan şakanın asıl güzel yönü, millî olmasıdır. Bizde ise, gerçi bir adam. bize kardeş oldu, kutsal mutluluğa erdi, diye başını koparmak saçına birşey oluyor, ama bizim de kendimize göre pek de bundan aşağı kalmayan şeylerimiz vardır. Bizde insanları babadan kalma, doğrudan doğruya uyguladığımız, aynı zamanda büyük bir yakınlığa dayanan, dayakla öldürme zevki vardır. Nekrasov, şiirlerinden birinde, bir mujiğin atını kırbaçla, gözlerine vura vura nasıl dövdüğünü anlatır: «Sevgi dolu gözlerine vuruyordu» der. Bu gibi şeyleri kimler görmedi ki! İşte bu, tam Ruslara göre bir iş. Nekrasov, gücü yetmeyen zavallı atın, üzerine fazla yük yüklendiği için, yükü ile birlikte çamura saplandığını ve bir türlü çamurdan kurtulamadığını anlatır. Mujik vurur kırbacı hayvana, kendinden geçmiş gibi vurur! Sonunda, artık ne yaptığını bilmeden, kendini dayak atma sarhoşluğuna kaptırarak, hayvana öldüresiye vurur, indirdiği vuruşların sayısını şaşırmıştır artık. «Gücün yetmese de çek yükü! Geber ama çek!" Zavallı at, bütün gücü ile çırpınıp durur. İşte o zaman adam, kendini savunamayan hayvanın o ağlayan «sevgi dolu» gözlerine indirmeğe baslar kırbacı! Hayvan can havli ile atılır, kendini de yükü de çamurdan kurtarır, titreyerek, sanki hiç soluk almıyormus. bir tuhaf, zıplaya zıplaya yürüyormuş gibi, tabiî olmayan ve utanç uyandıran adımlarla yola koyulur. Nekrasov'un bunu müthiş bir anlatışı vardır! «Ama ne olursa olsun, o sadece bir attır. Tanrı atları zaten insanlara onlara kırbaç atsınlar diye vermiştir. Tatarlar bunu bize böylece öğretmiş, unutmayalım diye de. anı olarak kırbacı hediye etmişlerdir. Oysa kırbaçla insanlar da dövülebilir. İşte, aydın, tahsil görmüş bir beyefendi ile eşi olan hanımefendi kendi kızlarını, yedi yaşlarında bir küçük çocuğu, kızılcık sopası ile dövmüşler. Bu olay notlarımda tüm ayrıntıları ile yazılıdır. Peder bey, dalın üstünde budak var diye seviniyor, «daha iyi gömülür deriye» diyormuş, kendi kızını böyle «sopayı derisine göme göme» dövmeye başlamış. Bence böyle dayak atmaktan hoşlanan insanlar vardır, bunu kesin olarak biliyorum: Bunlar her vuruşta daha çok heyecan duyarlar, o kadar ki, bir şehvet zevki, evet, tam anlamıyla bir cinsel zevk duymağa başlarlar. Her vuruşta gittikçe daha çok, daha çok artan, gittikçe şiddetlenen bir zevk. Basarlar dayağı, bir dakika geçer, döverler, beş dakika geçer dövmeye devam ederler, on dakika döverler, hırslarını alamaz daha çok, daha şiddetli, vuruşları daha sık indirerek öldüresiye döverler. Çocuk bağırır, en sonunda yavrucak bağıramıyacak duruma gelir. Nefes nefese boğulacak gibi, yalnız «Baba, baba, babacığım, babacığım!...» diye yalvarır. İş hangi Allahın belâsı ayıp tesadüfle bilinmez, mahkemeye kadar gider. Avukat tutulur, Rus halkı avukata çoktandır kendine göre bir ad bulmuş: «Abluka t dediğin kiralanmış vicdandır!» der. «Avukat müvekkilini savunmak için bağırır çağırır: BU iş basit bir şey, efendim! Sadece aileyi ilgilendiren, olağan şeylerden biridir bu. Ne var yani? Bir baba kızını dövmüş. Günümüzde ne utanılacak bir şey-ki, böyle bir is mahkemeye kadar gelmiş!» önce-işin doğruluğuna inandırılmış jüri üyeleri salondan uzaklaşıp, sonra beraat kararı vererek çıkarlar. Halk eden kişi beraat etti diye sevinçten çığlık çığ-58 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 59 lığa bağırışır. A... a... ah! Orada ben olmalıydım ki, o işkence edene göz dağı olsun diye adamakıllı bir ceza verilmesini teklif ederek suratlarına karşı bağırayım! Senin anlıyacağın, topladıklarım hep bunun gibi «güzel!» sahneler. «Ama çocuklarla ilgili daha da güzel şeyler bilirim. Rus çocuklarıyla ilgili nice hikâyeler topladım, Alyoşa. Küçücük bir kızcağıza, beş yaşında bir mini miniye karşı, annesi babası nefret duymaya başlamış. Annesi babası için «saygı değer bir memur ailesi. Tahsilli, iyi yetişmiş insanlar,» deniliyor. Bak, bir kez daha, kesin olarak şunu ileri sürüyorum ki, insanlar arasında birçoklarının özel bir eğilimi vardır: Bu da çocuklara işkence etmekten hoşlanmadır. Bunlar yalnız çocuklara işkence ederler ise, bu çocuklara işkence etmekten zevk. alan bu adamlar, insanlık dediğimiz tümde bulunan başka varlıklara karşı çok iyi, hattâ şefkat göstererek, tahsilli ve insansever Avrupalılara yakışır gibi davranırlar. Oysa çocuklara işkence etmekten çok zevklenirler. Bu anlamda, çocukları kendilerine o zevki veriyorlar diye çok severler. İşkenceye meraklı insanları asıl tahrik eden şey, o küçük varlıkların kendilerini savunmak imkânından yoksun bulunmaları, gidecek yerleri ve başvuracak kimseleri olmayan bu yavrucakların melek kadar saf olmalarıdır. İşkence edenin damarlarındaki kanı tutuşturan işte budur. Her insanda muhakkak bir canavar gizlenir, her insanın içinde bir canavar vardır. Bu canavar çürümüş bir vücuttan, işkence edilen kurbanın attığı çığlıkları duyunca gittikçe alevlenen bir şehvetten doğar. Ahlâksızlığın, bulaşıcı hastalıkların, negrisin, hasta böbreklerin ve daha birçok nedenlerin yarattığı, zincirlerinden boşanmış bir canavardır bu. «O zavallı beş yaşındaki kızcağıza, o tahsil görmüş ana babası akla hayale gelebilecek her çeşit işkenceleri yapıyorlarmış. Onu dövüyor, kırbaçlıyor, tekmeliyorlar- mış. Kendileri de nedenini bilmeden çocuğun tüm vücudunu mosmor etmişler; sonunda işkencenin en incesini bulmuşlar: Soğukta, ayazda, çocuğu «geceleri çişi geldiğini, söylemiyor» diye helaya kilitliyor, bütün gece onu orada tutuyorlarmış. (Sanki beş yaşında bir çocuk, melek gibi, yatağında mışıl mışıl uyurken, daha o çağda gece helaya gitmek istediğini haber vermeyi öğrenebilirmiş gibi) Bu kabahati yüzünden çocuğun yüzüne pisliğini sürüyor, onu kendi pisliğini yemeğe zorluyorlarmış. Hem de bunu anası, öz anası zorla yaptırıyormuş!... Üstelik o ana geceleri helaya kilitli olan zavallı yavrucağın iniltileri etrafı çınlatırken uyuyabi-liyormuş! Sen anlıyor musun bu saçmalığı? Mini mini bir varlık, daha başına gelenlerin ne olduğunu kavra-yamayacak çağda küçücük bir varlık, o ayak yolunda, karanlıkta, soğukta küçücük yumruğunu acıdan neredeyse parçalanacak gibi olan göğsüne indiriyor ve kin nedir bilmeyen göz yaşlarını dökerek «Allah baba» kendisini savunsun diye yalvarıyor! Sen bu saçmalığı anlıyabiliyor musun? Dostum, kardeşim, kendisini Tanrıya adamış, nefsini yenmiş, rahip adayım benim, bu saçmalığın neye yaradığını, böyle bir şeyin hangi amaca hizmet ettiğini anlayabiliyor musun? Oysa, diyorlar ki: «Bu saçmalık olmasaydı, insanın dünyada yaşaması imkânsız olurdu,» Çünkü o zaman insan kötülüğün de, iyiliğin de ne olduğunu kavrıyamazmış. Peki ama o Allanın belâsı iyilik ile kötülük insana bu kadar pahalıya mal olduktan sonra, onu öğrenmek neden gerekli oluyor? «Allah babaya» yalvaran o çocu-pn göz yaşlarına bütün bilinç dünyası feda olsun! Arık büyüklerden söz etmiyorum, onlar zaten cennette-ki elmayı yemişler, bu yüzden ne halleri varsa görsün-ler hepsinin Allah belâsını versin! Gelgelelim bunlara ne Diyeceğiz? Görüyorum ki, seni üzdüm Alyoşa, rahat-sız olmuş gibisin. İstersen devam etmiyeyim. Alyoşa :60 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 61 — Olsun! Ben de üzülmek istiyorum, diye mırıldandı. — Bir şey daha, yalnız bir sahne daha anlatayım sana. Bunu meraklı bir şey olduğu, çok karakteristik bir yönü bulunduğu için anlatacağım. Hem bunu biraz. önce bizim eski dergilerden birinin toplandığı ciltte okudum. «Arşiv» dergisinde miydi, yoksa «Eski günler» dergisinde mi, bunu araştırmalı, nerede okuduğumu bile unuttum. Olay, kölelik çağının en kötü zamanında olmuş. Daha yüzyılın başlangıcında. Çok şükür, geçti o günler! Yaşasın, Halkımızın Kurtarıcısı... «O zamanlar, yani bu yüzyılın başında bir general varmış, bu generalin büyüklerle ilişkileri olduğu gibi kendisi de çok zengin bir toprak sahibiymiş, ama öyle toprak sahiplerinden biriymiş ki! (doğrusunu söylemek gerekirse, o zamanlarda bile bu tip toprak sahipleri çok azmış) Bunlar hizmet süreleri sona erip de emekliye ayrıldıkları vakit, neredeyse kendi adamlarının hayatı üzerinde de, ölümü üzerinde de söz sahibi olmak hakkını kazandıklarına kesin olarak inanırlar-mış. O zamanlar böyleleri varmış. «îşte bu general iki biri canlık çiftliğinde yaşıyor, herkese yukarıdan bakıyor, daha aşağı bir düzeyde olan komşularına, sanki onlar yanaşmaları, ya da kendi soytarılarıymıs gibi davranıyormuş. Tavlasında yüzlerce köpek ve hemen hemen yüz kadar köpek bakıcısı varmış. Hepsi de üniformalı, hepsi de atlıymış. Bir gün çiftlikte çalışanlardan birinin oğlu senin anlıyacağın, küçük bir çocuk, ancak sekiz yaşında bir oğlan, her nasılsa oynarken bir taş fırlatmış ve generalin en çok sevdiği cins bir av köpeğini bacağından yaralamış. General: «En çok sevdiğim köpeğim neden topallamaya başladı» diye sormuş. Kendisine: «İste şu çocuk köpeğı-,nize taş attı, onu ayağından yaraladı,» diye bildirmiş' ler. General çocuğu tepeden tırnağa süzmüş; «Ya! Demek sensin-bunu yapan?» demiş. «Yakalayın şunu! Çocuğu yakalamışlar, annesinden zorla kopararak alıp götürmüşler. Çocuk, bütün geceyi hapis odasında geçirmiş. Ertesi sabah gün doğarken, general tam bir av giyimi içinde ava çıkmış. Atına binmiş, etrafında beslemeleri, köpekleri, köpek bakıcıları ve av kovalayıcı-ları varmış. Hepsi de at üstündeymiş. Etraflarına da çiftlikte çalışanları toplamışlar: Bu iş onlara ders olsun diye. En önde de suçlu çocuğun annesi duruyormuş. Hapis odasından çocuğu çıkarmışlar. Bulutlu, soğuk, sisli bir sonbahar günüymüş. Tam av için bir gün. General, çocuğu soymalarını emretmiş. Çocuğu çırılçıplak soymuşlar. Yavrucak tiril tiril titriyormuş, korkudan aklı basından gitmiş, bağırmaya bile cesaret ede-miyormuş. General "koşturun şunu!» diye bir komut vermiş. Köpek bakıcıları çocuğa, «koş, koş!» diye bağırmışlar. Çocuk koşmaya başlamış... General avazı çıktığı kadar «Tut! Getirin şunu!» diye bağırmış ve tüm av köpeği sürüsünü onun üzerine saldırtmış. Çocuğu anasının gözleri önünde köpeklere kovalatmış, köpekler de çocuğu paramparça etmişler! Ondan sonra galiba generali hacir altına almışlar. Eh... ne yapacaklardı onu başka? Kurşuna mı dizmeliydiler yani? Başkalarının Vicdanı tatmin olsun diye, kurşuna mı dizmeliydiler onu? Söyle, Alyoşa! Alyoşa yüzü sapsarı olmuş, dudaklarında garip, eğri bir gülümseyişle, gözlerini ağabeyine doğru kaldırarak yavaşça : — Kurşuna dizmeîiydiler ya! dedi. Ivan, tuhaf bir heyecanla : — Bravo! diye bağırdı. Madem ki artık sen de bunu söylüyorsun, demek ki... Şu rahibe bakın hele!... demek senin de içinde bir şeytan var, Alyoşa Kara- — Saçma birşey söyledim, ama... îvan: — Belki de, yalnız, asıl önemli olan o «ama» dadır. 62 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 63 diye bağırdı. Şunu bil ki, bu dünyada saçmalıklar çok gerekli şeylerdir, rahip adayı! Dünya saçmalıklar üzerinde duruyor. Onlar olmasaydı, belki de bu dünyada hiç bir şey olamazdı. Biz bildiğimizi biliriz! — Neyi bilirsin? Ivan, sayıklıyormuş gibi devam etti: — Hiç bir şey anlamıyorum. Artık hiç bir şeyi anlamak da istemiyorum. Yalnız olaylar üzerinde durmak istiyorum. Herşeyi anlamaktan çoktan vazgeçtim. Eğer bir şeyi anlamak isteğini duyarsam biliyorum ki, hemen üzerinde durduğum olayı değiştirmiş olurum. Oysa ben olayı olduğu gibi ele almaya kararlıyım... Alyoşa büyük ve içten bir üzüntüyle: — Beni niçin deniyorsun? diye bağırdı. Bunu bana sonunda söyliyecek misin?.. — Tabiî, söyliyeceğim. Zaten sözü sana bunu söylemek için o yöne götürdüm. Sen benim için değerlisin. Seni elimden kaçırmak istemiyorum ve o Zosima'ya da kaptırmıyacağım!... İvan. bir dakika kadar sustu. Yüzünde birden çok hüzünlü bir anlam belirmişti: — Beni dinle: Bu çocukları iş daha açıkça anlaşılsın diye ele aldım. İnsanların dünyanın üstündeki toprağı, ta ortasından kabuğuna kadar sırsıklam hale getirmiş olan gözyaşlarından artık tek bir söz söylemek istemiyorum. Konumu kasıtlı olarak daralttım. Ben bir tahta kuruşuyum ve boynumu eğerek şunu kabul ediyorum ki, olup bitenden hiç bir şey anlamıyorum. Herşey neden böyle düzenlenmiştir? Bunu anlamıyorum.. Demek ki, insanların kendileri suçlu: Onlara cennet verilmiş, onlar ise özgürlüğü istemişler ve bundan ötürü mutsuz olacaklarını kendileri de bilmeden gök yüzündeki ateşi çalmışlar; O halde demek ki, onlara acımak boşuna! Gel gelelim benim o zavallı, o bu dünyaya göre yaratılmış ve Öklid prensiplerine göre işleyen aklım diyor ki, dünyada asıl var olan şey, çekilen acılardır. Suçlu diye bir 'şey yoktur. Her şey bir başka şeyden dümdüz ve basit olarak çıkar. Herşey akıp gider ve herşey aynı paralele girer. Ama bu yalnız Öklid'e yakışır bir acayipliktir. Çünkü bu acayipliğe uyarak yaşamağa razı olamıyacağımı çok iyi biliyorum! Suçlu diye bir şeyin olmadığından, herşeyin bir başka şeyden çıkmasından bana ne? Bunu bilmemden ne çıkar? Benim ihtiyaç duyduğum, suçun cezalandırılmasıdır. Suç cezalandırılmazsa, kendimi mahvederim! Hem de ceza, sonsuzluğun bilmem hangi noktasında ya da bilmediğim bir zamanda verilmemeli. Ceza burada, bu dünyada verilmeli, ben de bunu gözlerimle görmeliyim. «Evet, madem iman sahibi benim, bunu kendi gözümle görmeliyim. O ceza günü gelip çattığı vakit, ölü olursam, beni diriltsinler, çünkü o iş bensiz olursa, çok çok yazık olur. Ben kendi varlığımı işlediğim kötülüklerin ve çektiğim acıları bilmem kim için meydana gelecek olan mahşerden sonraki o kusursuz düzene temel olsun diye mahvetmedim, onun için çırpınmadım. Ben, kendi gözümle karacanın, aslanın yanına nasıl yatacağını, bıçaklananın nasıl dirilip kendisini öldürmüş olanları kucaklayacağını görmek istiyorum. Herkes herşeyin neden meydana geldiğini, niçin yapıldığım öğrendiği vakit burada olmak istiyorum ben!... «Dünyadaki bütün dinlerin temelinde bu istek vardır. Ben de dine inanıyorum. Yalnız, işte o çocuklar var ya, onlar ne olacak? Bu sorunun karşılığını bir türlü bulamıyorum. Belki yüzüncü kezdir söylüyorum; karşımızdaki sorunlar pek çok. Ama ben yalnız çocukları ele aldım, çünkü ne demek istediğimi böylece açıkça belirtebiliyorum. Beni dinleyin: Eğer herkesin acı çekmesi zorunluysa, herkes mahşerden sonraki 'ölümsüz' kusursuz düzene ancak acı çekme pahasına kavuşabilecekse o halde çocukların bu işte suçu ne? Bunu bana söyler misin lütfen?.. Neden onlar da büyüklerle aynı doku içine girmişler? Neden onlar da bilmem kim meydana64 KARAMAZOV KARDEŞLER gelecek o kusursuz düzene kavuşsun diye bu yükün altında eziliyorlar? «insanların günahta ortak olmalarını anlıyorum, hattâ cezada bile ortak olmalarını anlıyorum, ama çocukların büyüklerin işledikleri günahlarda onlarla ortak olduklarını kabul edemem! Eğer çocukların babaları ile her bakımdan hem de babalarının işledikleri bütün kötülüklerde onlarla ortak oldukları bir gerçek ise, bu gerçek bu dünyaya göre değildir ve kavranılması, anlaşılması imkânsız bir şeydir!. «Şakacının biri, «Çocuk nasıl olsa büyüyecek ve günün birinde günah işlemeğe vakit bulacaktır!» dese bile, o anlattığım çocuk büyümedi ya, onu, sekiz yaşındaki bir çocuğu köpeklere parçalattılar ya! Ah, Alyoşa, Tanrıya isyan ediyorum! Gökyüzünde ve toprağın altında olan herşey, tüm varlıklar, tüm canlılar ve eskiden yaşamış olanlar, hepsi hep birden aynı ağızdan «Sen haklısın Ya Rab!... Çünkü bize yolumuzu gösterdin!...» diye bağırdıkları vakit, tüm evrenin nasıl sarsılacağını anlıyorum! O ana, çocuğunu köpeklerine parçalatan o canavarla kucaklaştığı ve üçü birden, gözyaşları içinde: «Sen haklısın Ya Rab!..» diye bağırdıkları vakit, biliyorum ki artık bilincin son halkasına ulaşılmış ve herşey anlaşılmış olacaktır. «Ama işte, işin püf noktası burada! Ben işte bunu, bir türlü kabul edemiyorum. Onun için daha dünyada olduğum bir sırada kendi tedbirlerimi almakta acele ediyorum. Bak Alyoşa, belki de ben o ana kadar hayatta kalacağım, ya da olup bitenleri görmek için herkesle birlikte ben de dirileceğim, belki ben de o yavrucuğun cellâdı ile kucaklaşan anaya bakarak: «Sen haklısın Ya Rab!.» diye bağıracağım. Ama o zaman bile öyle bağırmak istemiyorum, bu yüzden, daha vakit varken kendimi bundan korumak istiyorum. Onun için daha şimdiden o ölümsüz, o kusursuz hayattan büsbütün vazgeçiyorum. KARAMAZOV KARDEŞLER 65 Mahşerden sonraki o kusursuz düzen, o pis koku-HP} helada mini mini yumruğu ile göğsünü yumrukla-I yan ve karşılığı ödenmemiş gözyaşları dökerek «Allah babaya» dua eden çocuğun bir tek gözyaşı damlasına değmez! Değmez, çünkü o gözyaşlarının karşılığı ödenmemiştir. Ama neyle ödeyeceksin karşılığını? O gözyaşları ödenebilir mi hiç? Yoksa intikam alarak mı ödenecek bunların karşılığı? Ama, intikamı ne yapayım ben? Cellâdların cehenneme atılması ne anlam taşır? Neyi düzeltecektir cehennem?... Mademki, o çocuklar artık işkence ile yok edilmişlerdir? >< Sonra eğer cehennem varsa, her şeyi içine alan kusursuz düzen nerede? Ben.» bağışlamak ve kucaklamak isterim, artık kimsenin acı çekmesini istemem. Ama eğer, çocukların çektiği çileler, insanlığı gerçeğe kavuşturmak için toplanması gereken tüm acıların, tüm çilelerin toplamı eksiksiz olsun diye kullanılacaksa, o zaman önceden söyliyeyim ki, insanlığın kavuşturulacağı o gerçek, tümü ile kendisi için ödenen fiyat kadar etmez. Son olarak şunu da belirteyim : Ben o ananın çocuğunu köpeklere parçalatan o cellâtla kucaklaşmasını da istemiyorum! Onu bağışlamağa cüret etmemelidir o ana! Eğer istiyorsa, kendi namına, bir ana olarak çektiği o sonsuz acının üzerinden bir çizgi Çizerek cellâdı bağışlayabilir, ama parçalanan çocuğun Çektiği acıyı o cellâdın yanına bırakmağa, bundan ötürü onu bağışlamağa hakkı yoktur. Hattâ çocuğun ken-disi cellâdı bağışlasa bile! Madem öyle, o zaman şunu sorrmak cesaretini kendimde görebilirim: öyle olacaksa, o halde kusursuz düzen bunun neresinde?... "Bu dünyada o işi bağışlıyabilecek, daha doğrusu onu bağışlamağa hakkı olan bir varlık var mı? Ben tüm insanlığa karşı duyduğum sevgiden ötürü böyle kusursuz düzen istemiyorum. Ben intikamı alınma- Karamazov Kardeşler II — F: 566 KARAMAZOV KARDEŞLER KARAMAZOV KARDEŞLER 67 mış acılarla kalmak istiyorum, böylesi daha iyi. İntikamı alınmamış acımla, -dindirilmemiş öfkemle kalayım daha iyi, hattâ haksız olsam bile! «Evet, biz mahşerden sonraki o kusursuz düzene aşırı bir fiyat biçtik, böyle bir âleme girmek için böylesine pahalı bir ücret ödemek bize göre değil. Onun için giriş bedelini vermekte acele ediyorum. Eğer ben namuslu bir insansam, bu bileti bir an önce geri vermem gerekir. Ben de öyle yapıyorum işte. Benim kabul etmediğim Tanrının kendisi değildir. Benim yaptığım şey, sadece Tanrı'ya saygı ile biletimi geri vermektir, Al-yoşa!... Alyoşa gözlerini yere indirerek: — Buna isyan derler! dedi. İvan karşısındakini etkileyen bir seste: — isyan mı? dedi. Doğrusu senden böyle bir söz beklemezdim. İnsan isyan içinde yaşayabilir mi? Oysa ben; yaşamak istiyorum. Şimdi bana doğru söyle, bak seni tartışmaya çağırıyorum! Bana karşılık ver, söyle: Bir an için düşün ki: «İnsanlığın kaderi» denilen yapıyı sen meydana getiriyorsun. Amacın da sonunda insanları mutluluğa kavuşturmak, onlara en sonunda barışı ve rahatı kazandırmaktır! Yalnız, bunu sağlamak için, kaçınılmaz bir şekilde, bir tek küçük varlığı, diyelim ki, intikamı alınmamış gözyaşları içinde mini mini yumruğu ile göğsünü döven o küçük çocuğu işkence ile öldürmek gerekiyor, öyle olsaydı, sen bu şartlar altında böyle bir yapının mimarı olmaya razı olur muydun? Söyle! Ama yalan olmasın söylediğin!... Alyoşa yavaşça : — Hayır, razı olmazdım, dedi. — Bundan başka, uğrunda o yapıyı meydana ge tirmeğe çalıştığın insanların da işkence ile öldürülen küçüğün, intikamı alınmamış kanı pahasına elde edilecek mutluluğu kabul edeceklerini, kabul ettikten sonra da sonsuzluğa kadar mutlu kalabileceklerini düşünebilir misini Alyoşa, gözlerinde birden beliren bir parıltı ile : — Hayır, bunu düşünmem, ağabey! dedi. Yalnız. demin «Bu dünyada bağışlamak hakkına sahip olabilecek ve bağışlayan bir varlık var mı?» diye sormuştun. Öyle bir varlık vardır. O varlık herşeyi, herkesi, tüm olup bitenleri ve «herşeye rağmen» bağışlayabilir. Çünkü o varlığın kendisi günahsız kanını herkes ve herşey için dökmüştür. Sen «Onu» unuttun. O yapıya işte ancak o temel olabilir. Herkes ona: «Sen haklısın Ya Rab. Çünkü sen bize yolunu açıkladın...» diyecektir... — Ha... a..., o «Tek ve Günahsız» olandan mı söz ediyorsun? «O» nün dökülen kanını mı söylüyorsun? Hayır, ben «Onu» unutmadım. Aksine bütün bu süre içinde hep, «nasıl oluyor da bu kadar uzun bir zaman «Onu» ileriye sürmüyorsun» diye hayret ediyordum. Çünkü tüm sizinkiler, tartışmalarda herşeyden önce «Onu» ileriye sürerler. Biliyor musun Alyoşa? Sakın güleyim deme. Ben bundan bir yıl kadar önce bir şiir uydurdum. Eğer benimle daha on dakika kadar vakit geçirebilirsen. Sana onu da anlatırdım, ister misin? — Sen şiir mi yazdın? îvan güldü : — Yok canım, yazmadım, ben bütün ömrümce hiçbir vakit iki satırlık olsun şiir yazmamışımdır. Bu şiiri uydurdum sadece, uydurdum ve zihnime iyice yerleştirdim. Heyecanla uydurmuştum onu. Sen benim ilk okuyucum, daha doğrusu dinleyicim olacaksın. Alaycı bir gülüşle devam etti: Gerçekten, bir yazar bir tek dinleyiciyi olsun buldu mıı? mu, kaçırmamalı, değil mi ya? Söyle anlatayım elde Alyoşa Alyoşa: Can kulağı ile dinliyorum, dedi.68 KARAMAZOV KARDEŞLER — Şiirimin adı «Büyük Engizitör» dür, saçma bir şey, ama sana onun ne olduğunu açıklamak istiyorum. KARAMAZOV KARDEŞLER 69 BÜYÜK ENGlZİTÖR îvan güldü : — Bak görüyor musun, bu işte de bir önsöz yapmadan, daha doğrusu edebî bir önsöz yapmadan söze girişmeğe imkân yok, tuh! Görüyor musun? Oysa öyle şeyleri uydurmak nerede, ben nerde! Bak, ele aldığım olay Onaltıncı Yüzyılda oluyor. O zamanlar, (bunu her halde daha okuldayken, sınıfta öğrenmişsindir) o zamanlar gökyüzündeki varlıkları şiirler yazarak dünyaya indirmek alışkanlık olmuştu. Artık Dante'den söz etmiyorum. Fransa'da mahkemedeki zabıt kâtipleri, hattâ manastırlardaki rahipler bile tam anlamıyla temsiller veriyor ve bu temsillerde Hazreti Meryem'i, melekleri, velileri, İsa'yı, hattâ Tanrı'nın kendisini bile sahneye çıkarıyorlardı. O zamanlar bütün bunlar hiç art niyet beşlemeden yapılırdı. Victor Hugo'nun «Nötre Dame de Paris» inde, Fransız veliahdının dünyaya gelişi onuruna, Paris'te, I Louis'nin önünde, belediye salonunda halka Le bon jugement de tres sainte et gracieuse Vierge Marie» adı altında bedava olarak, öğüt verici bir temsil sunuldu, bu temsilde Hazreti Meryem'in kendisi sahneye çıkıyor ve kendi bon jugement'unu bildiriyor. «Bizde de Petro'dan önceki devrede konuları özel-likîe. Eski Ahit'ten alınmış, hemen hemen buna benzer dramatik temsiller verilirdi. Zaman zaman oynatılırdı bu oyunlar. Zaten o dramatik oyunlardan başka, bütün dünyada o zamanlar gerektiğinde velilerin, meleklerin ve gökyüzündeki tüm güçlerin rol aldığı birçok hikâyeler, «şiir» ler de elden ele dolaşıyordu. Bizde de manastırlarda, böyle şiirlerin çevirileri ya da kopyaları ile uğraşıyorlardı, hattâ buna benzer şiirler uyduruluyordu. Hem de ne zaman? Daha Tatar'ların idaresi altında uluduğumuz zamanlarda. «Örneğin manastırda yazılmış bir küçük şiircik vardır. (Tabii gerekçeden çevrilmiştir) «Hazreti Meryem'in Çilesi» adlı bu şiirde öyle sahneler öyle bir cesaretle anlatılır ki! Bunlar Dante'ninkilerden aşağı kalmaz. Hazreti Meryem cehennemi ziyaret eder, ona bu «Çileli yolda» meleklerden Mikail rehberlik eder. Hazreti Meryem, günah işlemiş insanları ve çektikleri çileleri görür. Bunların arasında çok ilgi çekici bir günahkârlar gurubu var, bunlar ateşten bir göl içindedirler. Aralarından hangileri bu gölün içine artık yüzeye çıkamı-yacak kadar gömülüyorlarsa «Onlar artık Tanrının unuttuğu varlıklar»» dır. Bu anlatımda olağanüstü bir derinlik, olağanüstü bir güç vardır. «İşte bunun üzerine derin bir şaşkınlığa kapılan Hazreti Meryem ağlayarak Tanrı'nın tahtı önünde secdeye varır ve cehennemde bulunan herkesin, ama hiç bir ayrılık yapılmadan, herkesin o gölde gördüğü tüm insanların da bağışlanması için yalvarır. Hazreti Meryem'in Tanrı ile o konuşması çok ilgi çekicidir. Hazreti Meryem yalvarır durur, bir an bile yalvarmaktan geri durmaz. Tanrı ona; «Oğlunun» çivi çakılmış elleri ile ayaklarını göstererek: «Oğluna işkence edenleri nasıl Ağışlarsın?» diye sorduğu vakit, Meryem, tüm velilere, din uğruna çile çekmiş bütün kutsal varlıklara, tüm küçük ya da büyük, hepsinin, kendisi ile birlikte secde-ya varmalarını ve hiçbir ayırım yapılmadan herkesin Dışlanması için Tanrı'ya yalvarmalarını emreder. «Sonunda Hazreti Meryem Tanrıya yalvara yalva-ra cehennemde çekilen çilelerin, her yıl, Kutsal Cuma Troitsa yortusuna dek durdurulmasına razı sağlıyor. Bunun üzerine cehennemdeki günah- 70 KARAMAZOV KARDEŞLER kârlar da Tanrıya şükrederek: «Sen böyle bir Yargıda bulunmakta haklısın Ya Rab!» diye bağırıyorlar. «İşte benim şiirim de buna benzer bir şey olacaktı, eğer o zamanlar yazılmış olsaydı. Benimkinde, sahneye çıkan ı