MEMUR PERHOTİN'İN KARYERİNDE BAŞLANGIÇ
Mal sahibi tüccar Morozova'nın evinin kilitli olan sağlam dış kapısını var gücü ile yumruklarken bıraktığımız Piyotr İlyiç Perhotin, tabiî en sonunda vuruşlarını duyurabildi. Dış kapıya böylesine şiddetle vurulduğunu işiten, iki saatten beri hâlâ heyecan içinde bulunan ve aklından silemediği düşünceler yüzünden uyumaktan korkan Fenya, şimdi tekrar ner-deyse kriz geçirecek kadar bir korku duymuştu. Kapıyı çalanın gene Dimitriy Fiyodoroviç olduğunu sanıyordu. (Oysa onun gittiğini kendi gözü ile görmüştü.) çünkü kapıyı böyle «küstahça» ondan başka hiç kimse çalamazdı.
Fenya, uyanmış olan ve vuruşları işiterek kapıyı açmaya giden kapıcıya koştu, açmaması için yalvarmağa başladı. Ama kapıcı «kim o?» diye sorduktan ve kapıyı çalanın kim olduğunu, aynı zamanda çok önemli bir iş için Fedosya Mar-kovna'yı görmek istediğini öğrendikten sonra, kapıyı açmağa karar verdi.
Piyotr İlyiç, Fedosya Markovna'nın yanına, daha doğrusu aynı mutfağa girdikten sonra (ki Fenya «iş daha iyi anlaşılsın» diye ondan kapıcının da içeri girmesine izin vermesini rica etmişti) ona birçok sorular sormağa başladı ve hemen en önemli konuya değindi. Yani Dimitriy Fiyodoroviç'ina KARAMAZOV KARDEŞLER
Gruşenka'yı aramak için oradan koşarak giderken, havanın içinden havanelini kaptığını, dönüşte ise ellerinin boş, ama kan içinde olduğunu öğrendi. Fenya anlatırken: «Hem de kan hâlâ damlıyordu. İşte böyle damlıyordu ellerinden. İşte böyle!...» diye yüksek sesle anlatıyordu. Herhalde bu korkunç olay, dengesi bozulmuş zihninin uydurduğu bir şeydi. Ama o kanlı elleri Piyotr İlyiç de görmüştü. Gerçi üzerlerinden kan damlamıyordu ama, Piyotr İlyiç o ellerin yıkanmasına yardım etmişti. Hem zaten asıl sorun, ellerin çabuk kuruyup kurumadıklarında değil, Dimitriy Fiyodoroviç'in elindeki havan-, eli ile nereye koştuğuydu. Daha doğrusu, Fiyodor Pavloviç'in evine gidip gitmediğini öğrenmeliydi. Oraya gittiği kesin olarak acaba nereden öğrenilebilirdi?
Piyotr İlyiç bu noktada ısrarla, ayrıntılı olarak duruyordu ve gerçi sonunda kesin olarak hiç bir şey öğrenemedi, ama gene de Dimitriy Fiyodoroviç'in babasının evinden başka hiç bir yere gidemeyeceği ve oraya gittiğine göre, muhakkak orada «bir şeyler»in olup bittiği kanısına vardı.
Fenya heyecanla: «Döndüğü vakit ise, ona her şeyi açıkladım, sonra ona sorular sormağa başladım: 'Sevgili Dimitriy Fiyodoroviç, her iki eliniz de neden kan içinde?" diye sordum. O da bana ellerindeki kanın, insan kanı olduğunu ve biraz önce bir insanı öldürdüğünü söyledi,» diye devam etti. «Öylece açıkladı hepsini. Şuracıkta bana suçunu bildirdi, sonra deli gibi koşarak evden dışarı çıktı. Ben de oturup düşünmeğe başladım, 'acaba o şimdi böyle deli gibi nereye koştu?' diye; 'Mokroye'ye gidip, hanımefendiyi öldürecek' dedim kendi kendime. İşte o zaman hanımefendiyi öldürmesin diye yalvarmak için evine gitmek üzere bir koşu dışarı çıktım. Bir de baktım ki, kendisi Plotnikov'ların dükkânı önünde gitmeğe hazırlanıyor. Elleri de artık kan içinde değil.»
Fenya bunu daha o zaman farketmiş ve aklında tutmuştu. İhtiyar büyük annesi de torununun sözlerini elinden geldiği kadar destekledi. Piyotr İlyiç, daha birkaç soru sorduktan sonra, evden girdiği andakinden daha da büyük bir heyecan ve endişe içinde çıktı.
Öyle düşünülür ki, en doğrusu ve en akla uygun olanı şimdi Fiyodor Pavloviç'in evine gidip, orada bir şeyler olup
KARAMAZOV KARDEŞLER 9
olmadığını öğrenmek; ancak o zaman artık kesin bir kanıya varıp, Piyotr İlyiç'in kafasına koyduğu gibi komiserliğe gitmekti.
Ama gece karanlık, Fiyodor Pavloviç'in evinin kapısı ise çok sağlamdı. Onu gene yumruklamak gerekecekti. Sonra Piyotr İlyiç, Fiyodor Pavloviç ile uzaktan tanışıyordu. Ya sesini duyurduktan sonra, kapı açılınca içerde hiç bir şey olmadığı anlaşılır o alaycı Fiyodor Pavloviç de, ertesi günü bütün kente, tanımadığı bir adamın, memur Perhotin'in acaba biri onu öldürdü mü diye gece yarısı evine geldiğini alay ede ede yayarsa ne olacaktı? Düpedüz skandal! Piyotr İlyiç ise dünyada en çok skandaldan korkardı.
Öyleyken kendini kaptırdığı duygu, o kadar şiddetliydi ki, ayağını yere vurup gene kendi kendine küfrederek hemen yeniden yola koyuldu, ama bu sefer Fiyodor Pavloviç'e değil, bayan Hohlakova'ya gidiyordu. Eğer o kadın: «Daha önce falanca saatte Dimitriy Fiyodoroviç'e üç bin ruble verdiniz mi?» sorusuna olumsuz bir karşılık verirse, o zaman hemen Fiyodor Pavloviç'e uğramadan doğru karakola giderim, diye düşünüyordu. Ama bunun tersi olursa, o zaman herşeyi ertesi güne bırakacak ve evine dönecekti. Şimdi şunu belirtmek gerekir ki, genç adamın gece vakti, hemen hemen saat on birde, sosyeteye mensup olan ve hiç tanımadığı bir hanımefendinin evine gidip, kendisine her bakımdan acaip sorular sormak için onu yatağından kaldırması, belki de Fiyodor Pavloviç'in evine gitmekten çok daha büyük bir skandala yol açabilirdi. Ama bazen, özellikle buna benzer olaylarda, en titiz ve en serinkanlı insanların bile verdikleri kararlar böyle olur. Piyotr İlyiç ise o anda artık hiç serinkanlı değildi! Sonradan ömrü boyunca yavaş yavaş tüm varlığını saran karşıko-nulmaz bir huzursuzluğun, nasıl sonunda ona acı veren büyük üzüntü halini aldığını, hatta onu iradesi dışında oraya sürüklediğini hatırlayacaktı. Tabiî, gene de yol boyunca o hanımın evine gittiği için kendi kendini azarlıyordu. Ama belki onuncu kez, dişlerini gıcırdata gıcırdata: «Ne olursa olsun, ne olursa olsun işi sonuna dek götüreceğim!» diye tekrarlıyordu ve gerçekten de niyetini yerine getirdi, işi sonuna dek götürdü.
Bayan Hohlakova'nın evine geldiği sırada saat tam on bir-10
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
11
di. Avluya oldukça çabuk alındı ama, kapıcı «hanımefendi uyudular mı, yoksa daha yatmadılar mı?» sorusuna verdiği karşılıkta genel olarak o saatte yattıklarını belirtmekten başka kesin bir şey söyleyemedi. «Kendileri yukardalar; geldiğinizi bildirirsiniz isterlerse sizi kabul ederler, istemezlerse etmezler,> dedi.
Piyotr İlyiç yukarı çıktı, ama orada iş biraz zorlaştı. Uşak Piyotr llyiç'in geldiğini bildirmek istemiyordu; sonunda hizmetçi kızı çağırttı. Piyotr İlyiç, kıza nezaketle, ama ısrar ederek hanımefendiye buralı memurlardan Perhotin adında birinin önemli bir iş için gelmiş olduğunu, o önemli iş olmasaydı, hiç bir zaman oraya gelmek cesaretinde bulunamayacağını söylemesini rica etti: «Bu sözleri aynen tekrarlarsınız,» dedi Kız gitti. Piyotr İlyiç sofada kalarak bekledi.
Bayan Hohlakova'ya gelince, gerçi henüz uyumuyordu ama, artık yatak odasındaydı. Mitya'nın o günkü ziyaretinden beri sinirleri bozulmuştu ve bir önsezi ile -bu gibi olaylardan sonra her zaman olduğu gibi- gece migrenden artık kurtulamayacağını hissediyordu. Bayan Hohlakova kızın sözlerini hayretle dinledi, bununla birlikte sinirli bir tavırla ve böyle bir saatte tanımadığı «buralı bir memurun» ziyareti sonucu, bir hanım olarak içinde büyük bir merak duymasına rağmen, kabul edilmemesini emretti. Ama Piyotr İlyiç, bu sefer katır gibi inatçılık etti. Kabul edilmeyeceğini belirten sözleri dinledikten sonra, olağanüstü bir ısrarla ona tekrar kendisini görmek istediğini söylemelerini, hatta muhakkak aynı sözleri tekrarlayarak çok çok önemli bir iş için gelmiş olduğunu ve eğer şimdi onunla görüşmeyi kabul etmezlerse, sonradan belki de pişman olacaklarını belirtmesini rica etti.
Sonradan bunları anlatırken: «O anda sanki kendimi bir tepeden aşağı koyuvermiş gibiydim,» diyecekti. Hizmetçi kız hayretle onu tepeden tırnağa süzdükten sonra bir kez daha durumu bildirmeğe gitti. Bayan Hohlakova derin bir şaşkınlık içinde kaldı. Biraz düşündü, gelenin nasıl bir adam olduğunu sordu ve «çok temiz giyinmişler efendim, genç, hem de öyle nazik ki,» karşılığını aldı. Bu arada, parantez açıp şunu da belirtelim ki, Piyotr İlyiç oldukça yakışıklı bir gençti, böyle olduğunu da biliyordu.
Bayan Hohlakova, odasından çıkıp onunla görüşmeğe ka-
rar verdi. Sırtında artık evde giydiği ince bir entari, ayağında da terlik vardı; ama omuzlarına siyah bir şal aldı. «Memurun» misafir odasına, daha önce Mitya'nın kabul edildiği aynı odaya geçmesini rica ettiler. Ev sahibi hanım, misafirin yanına yüzünde sert ve soran bir ifadeyle çıktı. Onu oturtmadan4 hemen «ne istediğini» sorarak söze başladı. Perhotin:
— Sizi ikimizin de tanıdığı Dimitriy Fiyodoroviç Karama-zov için rahatsız ettim, diye söze başlayacak oldu, ama daha bu adı söyler söylemez ev sahibi hanımın yüzünde müthiş bir sinirlilik belirdi.
Bayan Hohlakova az kalsın çığlık atacaktı ve birden öfkeyle sözünü kesti. Delirmiş gibi:
— Daha ne kadar zaman bu korkunç adamın yüzünden bana acı çektirecekler? diye bağırdı. Sayın bay, ne cesaretle tanımadığınız bir hanımı evinde bu saatte rahatsız ediyor... ve ona, aynı misafir odasında daha üç saat önce beni öldürmeğe gelmiş olan bir adamdan, burada ayağını yere vura vura,, namuslu bir evden hiç kimsenin çıkamayacağı bir tavırla çıkmış olan bir adamdan söz etmeye geliyorsunuz? Şunu bilin ki, sayın bay sizi şikâyet edeceğim! Bu yaptığınıza göz yummayacağım! Lütfen beni derhal rahat bırakınız... Ben bir anneyim, ben şimdi... ben... ben... ben...
— Öldürmek mi? Demek sizi de öldürmek istedi, öyle mi? Bayan Hohlakova hemen:
— Yoksa başka birini mi öldürdü? diye sordu. Perhotin azimli bir tavırla:
— Lütfen beni yarım dakika kadar dinler misiniz? dedi. Size iki sözle herşeyi anlatacağım. Bugün öğleden sonra saat beşte, bay Karamazov benden dostça on ruble borç aldı ve çok iyi biliyorum ki o şurada elinde parası yoktu! Gene bugün, saat dokuzda ise elinde yüz rublelik bir deste para ile odama girdi, hemen hemen iki, hatta üç bin ruble kadar parası vardı. Elleri ile yüzü hep kan içindeydi. Kendisi de delirmiş gibi görünüyordu. Bu kadar parayı nereden bulduğunu sorduğum vakit, bana kesin olarak bu parayı biraz önce sizden almış olduğunu ve güya sizin kendisine altın aramaya gitmesi için üç bin ruble kadar bir para vermiş olduğunuzu söyledi...
Bayan Hohlakova'nın yüzünde birden olağanüstü ve anor-12
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
13
mal bir heyecan belirdi. Kollarını şiddetle iki yana indirerek:
— Aman Allahım! Demek ihtiyar babasını öldürdü! diye bağırdı. Ben ona hiç para vermedim, hiç vermedim! Eyvah! Koşun! Koşun! Artık hiç bir şey söylemeyin! İhtiyarı kurtarın! Babasına koşun! Koşun!..
— Bir dakika, hanımefendi, demek ona para vermediniz, öyle mi? Ona hiç para vermediğinizi kesin olarak hatırlıyorsunuz, değil mi?
— Vermedim, vermedim!.. İsteğini reddettim. Çünkü değer vermek nedir bilmiyordu. Buradan deli gibi çıktı... Ayaklarını yere vurmağa başlamıştı. Üstüme atılacak oldu, ben kendimi bir yana attım... Hem artık kendisinden hiç bir şey saklamak niyetinde olmadığım bir insan olduğunuz için, şunu da söyliyeyim ki, yüzüme bile tükürdü... böyle bir şeyi düşünebilir misiniz? Ama ne diye öyle duruyoruz sanki? Hay Allah! Oturun... Özür dilerim, ben... Ya da iyisi mi, koşun, koşun, siz koşup zavallı ihtiyarı korkunç bir ölümden kurtarmalısınız!
— İyi ama, ya onu daha önce öldürdüyse?
— Aman Yarabbi! Öyle ya! Peki, ne yapacağız şimdi? Ne dersiniz, şimdi ne yapmalı?
Bu arada Piyotr İlyiç'i oturtmuş, kendisi de karşısına yerleşmişti. Piyotr İlyiç kısaca, ama oldukça açık bir şekilde işin bütün hikâyesini, hiç değilse hikâyenin o gün tanık olduğu kısmını anlattı ve biraz önce Fenya'nın anlattıkları ile «havaneli» meselesini de haber verdi. Bütün bu ayrıntılar, durup durup çığlık atan ve elleri ile gözlerini kapatan heyecanlı hanımefendiyi dayanılmaz derecede sarsmıştı...
— Düşünün, bütün bunların olacağını sezmiştim ben! Benim böyle bir özelliğim var işte! Aklıma ne gelirse, o mutlaka olur. Kaç kez o korkunç adama bakarak hep: «İşte bu adam eninde sonunda beni öldürecek!» diye düşünmüşümdür. Sonunda da öyle oldu işte... Gerçi şimdi beni öldürmedi, babasını öldürdü ama, herhalde bu işte Tanrı'nın beni koruyan parmağı rol oynadığı için böyle oldu. Hem zaten beni öldürmekten utanırdı, çünkü ben burada, kendi elimle boynuna «çile çeken büyük azize Barbara'nın» tasvirini takmıştım. O anda ölüme ne kadar yaklaşmışım! Tâ yakınma kadar gitmişim, o da bana boynunu uzatmıştı! Biliyor musunuz Piyotr İlyiç... (Özür dilerim, galiba bana adınızın Piyotr İlyiç oldu-
ğunu söylemiştiniz?) biliyor musunuz? Ben mucizeye inanmam, ama bu tasvircik ve şu anda karşılaştığım mucize beni sarstı, bu yüzden gene her şeye, akla gelebilecek her şeye inanmağa başlıyorum. İhtiyar Zosima'yı duydunuz mu? Ah! Her neyse, ne söyliyeceğimi bilemiyorum... Düşünün bir kez, boynunda o tasvir varken yüzüme tükürdü... Gerçi öldürmedi, sadece tükürdü ama, sonra da... Koşa koşa nereye gittiğini şimdi anlıyorum! Ama şimdi biz kime, nereye başvuracağız? Piyotr İlyiç ayağa kalktı ve şimdi polis komiserine gidip ona her şeyi anlatacağını söyledi. Komiser de artık ne gerekirse onu yapacaktı.
— Ah o harikulade, harikulade bir insandır. Ben Mihayıl Makaroviç'le tanışıyorum. Muhakkak ona gitmeli! Asıl ona gitmeli. Ne kadar yerinde buluşlarınız var, Piyotr İlyiç! Bunu da ne güzel düşündünüz! Biliyor musunuz? Ben sizin yerinizde olsaydım, bunu dünyada düşünemezdim.
Hâlâ ayakta duran ve veda edip yola çıkmasına bir türlü fırsat vermeyen geveze kadından kurtulmak istiyen Piyotr
İlyiç:
— Kaldı ki, polis komiserini ben de iyi tanırım, dedi.
Kadın:
— Hem biliyor musunuz? diye söylenmeye devam ediyordu. Orada göreceğiniz, öğreneceğiniz şeyleri... Meydana çıkacak olanları... Neye karar vereceklerini, onu nasıl bir cezaya çarptıracaklarını gelip bana anlatırsınız... Söyleyin, bizde ölüm cezası yok, değil mi? Ama muhakkak gelin! Saat üçte de olsa, dörtte de olsa, hatta dört buçuk bile olsa muhakkak gelin... Beni uyandırmalarını, eğer uyanmıyorsam, beni sarsarak uyandırmalarını söylersiniz... Aman Allahım! Hem zaten şimdi gözüme uyku bile girmez. Bir şey söyliye-
ı mi? Sizinle birlikte ben de gelsem nasıl olur?
— Hayır, olmaz efendim, ama eğer her ihtimale karşı Dimitriy Piyodoroviç'e hiç bir zaman herhangi bir para vermediğinizi bildiren üç satırcık bir yazı yazarsanız, yerinde bir şey olur... Her ihtimale karşı...
Bayan Hohlakova yazı masasına doğru heyecanla zıplar-
casına gitti: — Tabiî yazarım, dedi. Hem biliyor musunuz buluşlarınızla ve bu işlerdeki becerikliliğinizle beni şaşırtıyorsunuz.14
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
15
Bayağı heyecan duyuyorum... Burada görevli misiniz? Bizim kentte hizmet gördüğünüzü işitmek ne hoş bir şey...
Konuşurken mektup kâğıdına iri bir yazı ile acele acele şu üç cümleyi yazdı:
«Hayatımda hiç bir zaman zavallı Dimitriy Fiyodoroviç Karamazov'a borç olarak (zavallı diyorum, çünkü şimdi artık kendisi zavallı olmuştur) üç bin ruble'yi vermemişimdir! Ne bugün ne de herhangi bir zaman, hiç bir vakit başka bir para da vermedim! Bu konuda dünyamızda kutsal olan ne varsa hepsinin üzerine yemin ederim!
Hohlakova.»
Çevik bir hareketle Piyotr îlyiç'e doğru döndü:
— İşte kâğıdı yazdım, dedi. Gidiniz, kurtarınız! Bu sizin yapacağınız büyük bir aşama olacaktır.
Sonra onu üç kez haçla kutsadı. Hatta onu uğurlamak için koşarak sofaya kadar gitti:
— Size ne kadar teşekkür etsem azdır! Önce bana geldiğiniz için size ne kadar minnettar kaldığımı bilemezsiniz. Nasıl oldu da şimdiye kadar hiç karşılaşmadık? Sizi evime kabul etmek, benim için bir gurur vesilesi olur; bundan böyle de daima evime gelebilirsiniz... Hem burada hizmet gördüğünüzü işitmek ne hoş bir şey... Hem de görevinizde bu kadar titizlik gösterdiğinizi, böyle yerinde buluşlarınız olduğunu bilerek... Ama değerinizi bilmeleri gerekir! Artık sizin nasıl bir insan olduğunuzu anlamalıdırlar! İnanın, sizin için elimden ne gelirse hepsini... Ah, gençleri o kadar severim ki!.. Gençliğe âşığım ben. Bugün acı içinde kıvranan Rusya'nın bütün dayanağı gençlerdir, bütün umutlan onlara bağlıdır... Ah, haydi güle güle!
Piyotr îlyiç, artık koşarak dışarı çıkmıştı, öyle yapmamış olsaydı, Hohlakova onu o kadar çabuk bırakmıyacaktı. Bununla birlikte bayan Hohlakova onun üzerinde oldukça hoş bir izlenim yaratmış, hatta böyle berbat bir işe burnunu sok-• ması yüzünden içinde uyanmış olan endişeyi biraz hafifletmişti. İnsanların zevki değişiktir, bu bilinen bir şeydir. Piyotr İlyiç içinde hoş bir his duyarak: «Hem hiç de o kadar yaşlı değil, tersine ben onu kızı sanabilirdim!» diye düşünüyordu. Bayan Hohlakova'ya gelince, genç adam onu düpedüz bü-
yülemişti: «Ne kadar becerikli, ne kadar titiz! Çağımızın gençlerinden biri böyle olsun, bu kadar görgülü, üstelik derli toplu bir görünüşü olsun, hayret!.. Bir de çağdaş gençlerin hiç bir şeyi beceremediklerini söylerler. İşte tam tersini doğrulayan bir örnek!» gibi şeyler düşünüyordu. Ö kadar ki «o korkunç olay»ı aklından büsbütün çıkarmıştı ve ancak yatağına yatarken, «ölüme ne kadar yaklaşmış olduğunu» hatırlıyarak:
— Ah, bu feci bir şey! Feci bir şey! diye mırıldandı...
Ama hemen sonra derin ve tatlı bir uykuya daldı. Bu arada şunu söyliyeyim ki, eğer şimdi anlatmış olduğum o genç memurla henüz hiç de o kadar yaşlı olmayan dul arasındaki eksantrik karşılaşma, sonradan bu titiz ve görevini tam olarak yerine getiren dikkatli genç adamın meslek hayatında, kentimizde şimdiye dek herkesin hayretle hatırladığı bir kariyer yapmasına yol açmamış olsaydı, bu önemsiz küçük olayları böyle ayrıntılarıyla birlikte anlatmazdım! Zaten Karâ-mazov kardeşlerin bu uzun hikâyesini sona erdirdiğimiz vakit, belki de bu konuda ayrıca bir sözümüz olacaktır...
II
TEHLiKE iŞARETi
Bizim komiser Mihayıl Makaroviç Makarov, emekli bir yarbaydı. Emekli olduktan sonra saray müşaviri olmuştu. Karısını kaybetmiş, iyi bir adamdı. Kentimize ancak üç yıl önce gelmiş, ama bu süre içinde herkesçe «toplumu düzene sokabi-len» bir insan olarak tanınmıştı. Evinden misafir eksik olmazdı ve görünüşe bakılırsa, kendisi de misafir olmadan rahat edemezdi. Evinde muhakkak, her gün yemekli misafir vardı. İsterse bir kişi olsun, ama mutlaka biri olurdu. Misafir olmadan sofraya oturulmazdı.
Ayrıca çeşit çeşit hatta bazan hiç akla gelmiyecek bahanelerle ziyafetler verilirdi. Sofraya, gerçi pek o kadar nadide olmamakla birlikte bol yiyecek gelirdi, nefis kulebyaka, {*) lar
(*) Kulebyaka: Bir çeşit etli börek.16
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
17
pişirilirdi. Şaraplara gelince çeşit olarak belki o kadar iyi değildiler ama bol bol ikram edilişleri bunu unutturuyordu.
Kapıdan içeri girince oldukça güzel döşenmiş bir bilardo salonu vardı. Hatta .duvarlarında siyah çerçeveler içinde İngiliz yarış atlarının resimleri asılıydı. Bilindiği gibi her bekâr adamın bilardo salonunda bu yarış atı resimlerinin asılı olması zorunlu bir şeydi. Her akşam, hiç değilse bir masanın çevresinde toplanılır, iskambil oynanırdı. Ama Mihayıl Maka-roviç'in evinde en çok kentimizin yüksek sosyetesinde en tanınmış insanlar ve anneleriyle genç kızlar dans etmek için toplanırlardı. Mihayıl Makaroviç, gerçi eşini kaybetmişti, ama mazbut bir aile hayatı sürdürüyor ve çoktandır dul dalmış olan kızıyla birlikte oturuyordu. Kızının da iki kızı, yani Mihayıl Makaroviç'in iki tane de torunu vardı. Genç kızlar artık yetişkindi, çirkin sayılmazlardı; neşeli kızlardı ve herkes evlendikleri vakit, onlar için bir drahoma verilmiyeceğini bildiği halde, dedelerinin evine bizim yüksek sosyetenin bütün gençlerini çekerlerdi.
Mihayıl Makaroviç, işten pek anlamazdı, ama görevini bir çok başka insanlardan aşağı kalmıyacak şekilde yapıyordu. Doğru söylemek gerekirse, tahsili oldukça az olan bir insandı. Hatta yetkilerinin sınırı konusunda oldukça açık ve kayıtsız bir havası vardı. O zamanki çarın yaptığı reformları tam olarak anlıyamıyordu demlemez, ama bunları bazan oldukça göze batacak şekilde yanlış anlıyordu. Bu da kişisel yeteneksizliğinden değil, karakter bakımından kayıtsız olmasından, her hangi bir şeyi incelemek için vakit bulamamasından ileri geliyordu.
Kendisi için «efendim ben yaradılış olarak sivil olmaktan çok askerim» derdi. Hatta yapılan köy reformlarını hâlâ tam ve kesin olarak anlayamıyor ve bu reformlar hakkında başkalarından her yıl bir şeyler daha öğreniyor, böylece bilgisini daha çok pratik olarak arttırıyordu. Oysa kendisi de çiftlik sahibiydi.
Piyotr İlyiç, kesin olarak o akşam Mihayıl Makaroviç'in evinde misafirlerinden biri ile karşılaşacağını biliyordu, ama bu misafir kim olacaktı, bunu tahmin edemiyordu. Oysa o akşam Mihayıl Makaroviç'in evinde savcı ve bölge hükümet
tabibi Varvinskiy oturmuş yeralaş (*) oynuyorlardı. Bu Var-vinskiy, Petersburg tıp fakültesini pekiyi ile bitirmiş ve kentimize Petersburg'dan yeni gelmiş genç bir doktordu. Savcı ise, daha doğrusu savcı muavini olan ama bizde herkesin «savcı» dediği İppolit Kirilloviç özelliği olan bir adamdı, ihtiyar değildi. Ancak otuz yaşlarında vardı. Ama vereme tutulmaya çok yatkın bir bünyesi vardı. Öyleyken oldukça şişman ve çocuksu bir hanımla evliydi. İzzetinefsine düşkün ve sinirli bir adamdı. Bununla birlikte zekiydi. Hatta iyi bir yüreği vardı. Galiba bütün felâket kendisini sahip olduğu özelliklerinden daha üstün bir varlık sanmasından ileri geliyordu. İste bunun için hep huzursuz görünüyordu. Bundan başka bazı yüksek eğilimler, hatta sanatçılara özgü iddialara sahipti: örneğin, insanların psikolojik durumunu, insan ruhunun özünü kavrama, hatta suçlunun kişiliğini ve işlediği suçu inceleme bakımından özel bir yeteneğe sahip olmak gibi. Bu bakımdan kendini hakkı çiğnenmiş ve meslek hayatında lâyık olduğu görevlere ulaşamamış bir insan olarak düşünür, daima üst makamların kendisini değerlendiremedikleri ve ona düşman oldukları kanısını beslerdi. Canı sıkıldığı zamanlar meslekten ayrılıp adî âmme suçları ile uğraşan bir avukat olacağını söy-liyerek tehditler bile savurduğu olurdu. Baba Karamazov'un çocukları tarafından öldürülmesi, onu büsbütün ayağa kaldırmış gibiydi: «Bu öyle bir iş ki, bütün Rusya'ya duyurulabilir> diye düşünüyordu. Yalnız ben burada gene biraz ileri atlamış oluyorum.
Yandaki odada, bize Petersburg'dan ancak iki ay kadar önce gelmiş genç sorgu hâkimi Nikolay Parfenoviç Nelüdov, genç kızlarla birlikte oturuyordu. Sonradan, «cinayet» akşamı bütün bu insanların sanki mahsusmus gibi icra kuvvetini temsil eden bir adamın evinde toplandığından söz edilmiş, hatta herkes buna hayret etmiştir!
Oysa iş çok daha basit ve son derece normal olmuştu. İppolit Kirilloviç'in eşinin iki gündür dişleri ağrıyordu ve adamcağızın kadının iniltilerini duymamak için herhangi bir yere gitmesi gerekiyordu. Doktor ise zaten alıştığı için akşamları •»iskambil oynamadan duramazdı. Nikolay Parfenoviç Nelüdov
(*) Yeralaş: Bir çeşit iskambil oyunu.18
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
19
ise daha üç gün önce, Mihayıl Makaroviç'in büyük kızı Olga Mihaliyovna'ya, sırrını bildiğini, güya lâf arasında söylüyormuş gibi birden açıklamak, böylece canını sıkmak düşüncesi ile o akşam evlerine gitmeyi tasarlamıştı; genç kıza o gün doğum günü olduğunu bildiğini, ama genç kızın mahsus, tek bütün kent halkını danslı bir toplantıya davet etmemek için bizim sosyeteden bunu saklamış olduğunu söyliyecekti. Genç kızın yaşı konusunda imalarda bulunarak çok güleceğini tahmin ediyordu. Ona: «Yaşınızı açıklamaktan korkuyorsunuz, şimdi artık sırrınızı biliyorum, yarından tezi yok, bunu herkese anlatacağım, falan... filân...» diyecekti. Sevimli genç, takılmayı çok severdi. Hanımlar bu yüzden ona «yaramaz» diyorlardı, bu da onun galiba hoşuna gidiyordu. Bununla birlikte, oldukça iyi bir aileden, iyi terbiye görmüş, iyi duygular besliyen ve takılmayı sevdiği halde, bunu kötü bir niyet beslemeden yapan ve daima terbiyeli davranan bir gençti. Görünüşte kısa boylu, zayıf ve narindi. İnce solgun parmaklarında daima pırıl pırıl parlayan birkaç yüzük göze çarpardı. Görevini yerine getirdiği vakit ise aşırı derecede ciddî olur, sanki görevinin önemini ve sorumluluklarını kutsal sayıyor-muş gibi bir tavır takınırdı. Özellikle sorgu sırasında basit halk arasındaki katilleri ve başka canileri müşkül duruma sokmayı beceriyor ve gerçekten onların içinde, kendisine fcarşı saygı olmasa bile, bir çeşit hayret uyandırıyordu.
Piyotr İlyiç, komiserin evine girince şaşırıp kaldı: Birden herkesin herşeyi bildiğini anladı. Gerçekten de, herkes iskambili bırakmış ayakta tartışıyordu. Hatta Nikolay Parfenoviç bile genç kızların yanından ayrılıp koşarak oraya gelmişti; savaşa hazır, atılgan bir hali vardı. Böylece Piyotr İlyiç şaşırtıcı bir haberle karşılaştı: İhtiyar Fiyodor Pavloviç gerçekten o gece, kendi evinde öldürülmüş ve soyulmuştu. Bu da, biraz önce, şu şekilde öğrenilmişti:
Bahçe duvarının dibinde yığılıp kalmış olan Grigoriy'in karısı Marfa İgnatyevna, yatağında derin bir uykuda olduğu TC böylece sabaha kadar uyuyabileceği halde, birden uyanmıştı. Uyanmasının nedeni yandaki odada kendinden geçmiş olarak yatan Smerdyakov'un saralılar gibi korkunç bir çığlık at-masıydı. Sara krizine tutulduğu vakit daima böyle çığlıklar atardı ve bu çığlıklar ömür boyunca Marfa İgnatyevna'yı kor-
kutur, onu hasta ederdi. Bu bağırışlara hiç bir zaman alışamamıştı. Uykulu uykulu yerinden fırlamış ve deli gibi Smerd-yakov'un^ küçük odasına koşmuştu.
Ama orası karanlıktı, yalnız hastanın korkunç bir şekilde hırıltılar çıkarmaya başladığı ve çırpındığı duyuluyordu. O zaman Marfa İgnatyevna'nın kendisi de bir çığlık atmış ve kocasını çağırmak istemişti, ama birden yatağından kalktığı sırada Grigoriy'in yanında bulunmadığını hatırlar gibi olmuştu. Tekrar karyolaya koşmuş, üzerini el yordamı ile aramıştı. Ama karyola gerçekten boştu. Demek ki, Grigoriy gitmişti. Ama nereye? Marfa İgnatyevna kapıya koşmuş çekingen bir tavırla ona oradan seslenmişti. Tabiî bir karşılık alamamıştı. Ama gecenin sessizliğinde bahçenin uzak bir yerinden bir takım iniltiler duyar gibi olmuştu. Kulak kabartmıştı: İniltiler tekrar duyulmuştu, o zaman bunların gerçekten bahçeden geldiğini kesin olarak anlamıştı.
Dengesi bozulmuş zihninden: «Aman Yarabbi tıpkı o zamanlar pis kokulu Lizaveta'nın bağırdığı gibi» diye bir düşünce geçmişti. Ürkek bir tavırla basamaklardan aşağı inmiş ve dikkatle bakınca, bahçe kapısının açık olduğunu görmüştü. «Herhalde zavallıcık orada» diye düşünmüş, bahçe kapısına yaklaşmış ve birden Grigoriy'in zayıf, iniltili, insana korku veren bir sesle: «Marfa! Marfa!» diye onu çağırdığını iyice işitmişti. Marfa İgnatyevna «Tanrım bizi felâketten koru» diye fısıldayarak, kendisini çağıran sesin geldiği yöne doğru atılmış ve işte böyle Grigoriy'i bulmuştu. Ama onu bulduğu vakit, Grigoriy duvarın dibinde ilk olarak yığılıp kaldığı yerde yatmıyordu, artık duvardan yirmi adım kadar ilerde idi. Sonradan kendine gelince, yerde sürüne sürüne oraya kadar gittiği anlaşıldı. Herhalde uzun bir süre ve bir kaç kez kendini kaybederek, tekrar tekrar bayılarak sürüne sürüne ilerlemişti. Marfa İgnatyevna Grigoriy'in üstü başı kan içinde olduğunu farketmiş ve hemen çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştı.
Grigoriy ise, alçak sesle ve aralarında bağlantısı olmayan sözler söyleyerek: «Öldürdü... Babasını öldürdü... Ne bağırıyorsun aptal... Koş, çağır,» diye mırıldanmıştı. Ama Marfa İgnatyevna bir türlü susmamış, hep bağırmıştı. Sonra birden beyin odasında pencerenin açık olduğunu içerde de ışık yandığını farketmiş, bunun üzerine ona koşmuş ve Fiyodor Pav-
20
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
21
loviç'e seslenmeğe başlamıştı. Ama pencereden içeri bir göz atınca korkunç bir manzara görmüştü: Bey, sırtüstü yerde yatıyor hiç kımıldamıyordu. Sırtındaki beyaz robdöşambrın ve beyaz gömleğinin göğüs kısmı kan içindeydi. Masanın üzerinde duran mum parlak bir ışıkla kanı da, Fiyodor Pavlo-viç'in hareketsiz, ölü yüzünü de aydınlatıyordu. İste o zaman, Marfa İgnatyevna müthiş bir dehşet içinde pencereden geri çekilerek koşa koşa bahçeden çıkmış, avludaki büyük kapının sürgüsünü çekmiş, var gücü ile komşu Mariya Kondratyevna'-nın arka bahçesine doğru gitmişti.
Komşuları olan ana kız artık uykudaydılar. Ama Marfa İgnatyevna'nın pancurları şiddetle ve durmadan yumruklayarak bağırması üzerine onlar da uyanmış, pencereye doğru atılmışlardı. Marfa İgnatyevna bağlantısız sözlerle, tiz çığlıklar ata ata, bağıra bağıra konuşmaya başlamış, bununla birlikte en önemli olan şeyleri onlara bildirmiş, yardım istemişti. Yeri yurdu olmayan Foma da tam o gece evlerinde yatıya kalmıştı. Kadınlar hemen onu uyandırmış ve üçü birden cinayet yerine koşmuşlardı. Yolda giderlerken Mariya Kondratyevna daha önce, saat dokuza doğru onların bahçesinden tüm bölgeyi çınlatan korkunç ve tiz bir çığlık duyduğunu hatırlamıştı. Bu, tabiî Grigoriy'in artık duvarın üzerine çıkmış olan Di-mitriy Fiyodoroviç'in ayağını yakalıyarak: «Baba katili!» diye bağırdığı anda attığı çığlıktı. Mariya Kondratyevna, sesin geldiği yönü işaret ederek: «biri bir çığlık attı, sonra birden sustu!» diyordu.
Grigoriy'in yattığı yere gelince, iki kadın Foma'nın yardımı ile onu yerden kaldırıp uşakların dairesine götürmüşlerdi. Işığı yakmış ve Smerdyakov'un hâlâ sakinleşmediğini, kendi küçücük odasında çırpındığını, gözlerinin yana kaydığını, dudaklarından da köpükler aktığını görmüşlerdi. Grigoriy'in başını sirkeli su ile yıkamışlardı. O da suyun etkisi ile artık büsbütün kendine gelmiş ve hemen «beyefendi öldürüldü mü, yoksa sağ mı?» diye sormuştu. O zaman her iki kadın, beyin yanına gitmiş ve bahçeden içeri girdikleri zaman bu sefer artık yalnız pencerenin değil, evin bahçeye açılan kapısının da ardına kadar açık olduğunu görmüşlerdi. Oysa bey, son bir hafta, her gece kapıyı içerden iyice kilitliyor, hatta Grigoriy'in bile hangi nedenle olursa 'olsun, kapıyı çalmasına izin
vermiyordu. İki kadın da, Foma da, kapının açık olduğunu görünce bey'in odasına «sonradan başımıza bir iş gelmesin» diyerek girmekten korkmuşlardı. Grigoriy ise, onlar yanına dönünce, hemen komisere koşmalarını söylemişti. İşte o zaman Mariya Kondratyevna oraya koşmuş ve komiserin evinde bulunan herkesi heyecana vermişti. Böylece, Piyotr İlyiç'-ten ancak beş dakika önce gelmiş oluyordu ve Piyotr İlyiç geldiği vakit, artık sadece kendi tahminleri ve olup bitenlerden kendi kendine çıkardığı sonuçlarla gelen biri olarak değil, bir görgü tanığı gibi karşılanmıştı. Hele anlattığı şeyler, herkesin katilin kim olduğu konusunda yürüttüğü tahminleri daha da kuvvetlendirmişti. (Bununla birlikte kendisi içinden son dakikaya kadar hâlâ bunun böyle olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu.)
Hemen harekete geçmeye karar verdiler. Komiser yardımcısına hemen dört tanık bulmak görevini verdiler. Sonra da burada anlattığım gibi, kurallara uygun olarak Fiyodor Pav-loviç'in evine girip yerinde araştırma yaptılar. Henüz yeni gelmiş ve heyecanlı bir adam olan hükümet tabibi kendiliğinden komiser, savcı ve zabıt memuru ile birlikte gitmek isteğinde bulundu. Bu arada yalnız kısaca sunu söyliyeyim: Fiyodor Pavloviç'in kafası kırılarak öldürülmüş olduğu anlaşılmıştı, ama bu neyle yapılmıştı? Herhalde sonradan Grigo-riy'i de yere sermiş olan aynı âletle... O sırada âletin ne olduğunu öğrendiler ve elden gelen tıbbî yardımın yapıldığı Gri-goriy'den zayıf bir sesle kesik kesik olarak nasıl yere serildiğinin hikâyesini dinlediler. Elde fenerle duvarın dibini araştırdılar ve bahçedeki patikanın üzerine en görünen yere atılmış olan bakır havanelini buldular.
Fiyodor Pavloviç'in yattığı odada pek öyle göze batan bir karışıklık görmediler, ama karyolasının önündeki perdeyi çekince, yerde kalın bir kâğıttan yapılmış, arşivlerde kullanılan çeşitten üzerinde, eğer gelmek isteğinde bulunursa «Meleğim Gruşenka'ya verilecek olan üç bin rublelik hediye» diye yazılı olan bir zarf buldular. Yazının altında da her halde sonradan Fiyodor Pavloviç'in kendi eli ile ilâve ettiği «ve civcivime» sözü yazılı idi. Zarfın üzerinde kırmızı bal mumundan üç büyük mühür vardı. Ama zarf yırtılmıştı, içinde de bir şey yok-22
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
23
tu: Paralar alınmıştı. Yerde zarfı bağlamak için kullanılmış olan ince pembe kurdeleyi buldulât...
Piyotr İlyic'in ifade verirken de söylediği başka sözler a-rasında özellikle bir şey savcı ile sorgu yargıcının üzerinde olağanüstü bir etki yaptı. O da şuydu: Dimitriy Fiyodoroviç muhakkak gün doğarken tabanca ile intihar etmişti. Çünkü kendisi öyle karar vermişti. Piyotr İlyiç'e de bunu kendisi söylemişti. Hatta tabancayı onun yanında doldurmuş, bir de kâğıt yazarak onu cebine koymuştu...
Demek ki, bir an önce olay yerine, Mokroye'ye gitmek, belki de gerçekten kendini vurmayı aklına koymuş olan katili bunu yapmadan önce yakalamak gerekiyordu. Savcı müthiş bir heyecan içinde: «Bu apaçık, bir şey!» diye tekrar edip duruyordu. «Böyle serseriler daima öyle yaparlar, yarın kendimi öldürürüm, ölmeden önce iyi bir keyfedeyim bari, derler.> Dimitriy'in dükkândan şarap ve yiyecek aldığı anlatıldığında ise, savcı daha da çok heyecanlandı.
— Hatırlar mısınız beyler, tüccar Olsufyev'i öldürüp bin beş yüz rublesini çalan delikanlı da cinayetten hemen sonra gidip saçlarım kıvırtmış, ardından da önemli bir parayı bir kenara bile koymadan tıpkı bunun gibi paraları elinde tutarak fahişelere gitmişti, dedi.
Bununla birlikte soruşturma, Fiyodor Pavloviç'in evini arama, kanunî formaliteler ve buna benzer şeyler işi geciktiriyordu. Bütün bunlar için zamana ihtiyaç vardı. Bu yüzden Mokroye'ye kendileri gitmeden iki saat önce, tam o akşam kent'e maaşını almak için gelmiş olan bölge zabıta memuru Mavrikiy Mavrikeviç Şmertzov'u gönderdiler. Mavrikiy Mav-rikeviç'e şu görev verilmişti: Mokroye'ye gidince hiç kimseyi velveleye vermeden görevli üst makama mensup kişiler gelinceye kadar, «katili» göz hapsine almak, muhafızları ve oradaki zabıta memurlarını duruma hazırlamak. Bunlar ve buna benzer emirler verilmişti. Mavrikiy Mavrikeviç de, kendisine söylendiği gibi davrandı ve yalnız eski bir ahbabı olan Trifon Borisoviç'e ne için geldiğini gizli olarak kısmen anlattı. İşte Mitya'nın karanlıkta taraçada kendisini arayan hancıya rastlayışı ve Trifon Borisoviç'in yüzünde de, sözlerinde de birden bir değişiklik meydana gelmiş olduğunu farkedişi de bu sıraya rastlar. Böylece Mitya da, orada bulunan başkaları da
göz hapsinde olduklarını hiç farketmediler. Tabancaların bulunduğu kutuyu ise Trifon Borisoviç çoktan almış gizli bir yere koymuştu. Hükümet memurlarının hepsi ise ancak sabahleyin, saat beşte, nerdeyse ortalık ağardığı sırada geldiler. Komiser, savcı ve sorgu yargıcı iki fayton, iki de troyka ile gelmişlerdi. Doktor'a gelince, o sabahleyin otopsi yapmak niyeti ile Fiyodor Pavloviç'in evinde kalmıştı. Ama onu asıl ilgilendiren şey, hasta uşak Smerdyakov'un durumu idi. Yola koyulan arkadaşlanna:
— Bu kadar şiddetli ve böyle uzun, hiç durmadan iki gün iki gece süren sara krizlerine nadir rastlanır, böyle bir olay bilimin ilgilendiği bir olay sayılır, diyordu.
Onlar da gülerek bu buluşu için kendisini tebrik ettiler. Bu arada savcı ile sorgu yargıcı çok iyi hatırlıyorlardı ki, doktor çok kesin bir tavırla, Smerdyakov'un ertesi sabaha kadar yaşısamıyacağını sözlerine eklemişti.
Şimdi bu uzun ve bana öyle geliyor ki, zorunlu olan bu açıklamadan sonra, hikâyemize, daha önceki kitapta yarıda kesmiş olduğumuz âna dönelim.
III
BİR RUHUN ÇİLELERDEN GEÇİŞİ BİRİNCİ ÇİLE
İşte Mitya oturuyor, vahşi bir bakışla orada bulunanlara kendisine söylenenleri hiç anlamadan bakıyordu. Birden ayağa kalktı, ellerini yukarı doğru uzatarak yüksek sesle:
— Suçlu değilim! Bu kandan ben suçlu değilim! Babamın kanını dökmekten suçlu değilim... Öldürmek istedim ama suçlu değilim! Bunu ben yapmadım.
Ama bağırır bağırmaz, perdenin öbür tarafından Gruşen-ka fırladı ve komiserin ayaklarına kapandı. Yürek parçalı-yan bir sesle göz yaşları içinde, kollarını herkese uzatarak:
— Suçlu olan benim, benim! Alçağın biri olan ben suçluyum! diye bağırdı. Benim yüzümden öldürmüştür onu! Acı çektirerek onu bu hale ben getirdim! O, zavallı ölen ihtiyar-
24
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
25
çığı da acı çektirerek mahvettim, içimdeki kötülük yüzünden onu da bu hale getirdim! Asıl suçlu, birinci suçlu, en önemli suçlu benim!..
Komiser ona el kaldıracak oldu:
— Evet suçlu sensin; diye bağırdı. Asıl suçlu sensin! Sen yo!a gelmez, ahlâksız bir kadınsın, asıl suç sende! diye haykırmaya başladı.
Ama onu hemen orada teskin ettiler. Hatta savcı ona iki eli ile sarıldı:
— Böyle yaparsanız düzensizlik olur Mihayıl Makaroviç! diye bağırdı. Düpedüz soruşturmaya engel oluyorsunuz... İşi
bozuyorsunuz...
Bunu; söylerken nerdeyse nefesi tıkanıyordu. Nikolay Parfenoviç. müthiş bir öfkeyle:
— Tedbir almak gerekir, tedbir almak, tedbir almak! diye bağırıyordu. Başka türlü imkânı yok olamaz!
Hâlâ yere diz çökmüş olan Gruşenka, çılgınca:
— İkimizi birden muhakeme edin! diye bağırmaya devam ediyordu. İkimizi birden cezalandırın! Şimdi gerekirse ölüm cezasını da onunla birlikte çekmeye razıyım!
Mitya ona doğru atılıp yere diz çökerek genç kadını sımsıkı kucakladı:
— Gruşa! Hayatım benim, canım benim, kutsal sevgilim benim! dedi. Ona inanmayın, onda hiç bir suç yoktur, hiç kimsenin kanma girmemiştir o, hiç bir şeyden ötürü suçu yoktur! diye bağırıyordu.
Sonradan kendisini birkaç kişinin zorla ondan ayırdıklarını, Gruşenka'yı birden uzaklaştırdıklarını ve artık masanın başında oturduğu vakit aklının başına geldiğini hatırlıyacak-tı. Yanında ve arkasında palaskalı adamlar duruyorlardı. Karşısında, masanın öbür tarafında, divanın üzerinde sorgu yargıcı Nikolay Parfenoviç oturuyor ve hep ona masanın üzerinde duran bardaktan biraz su içsin diye rica ediyordu:
— Su içince rahatlarsınız, sakinleşirsiniz, korkmayın korkmayın, diye son derece nazik bir tavırla tekrarlıyordu.
Mitya ise birden (bunu sonradan hatırlıyacaktı) nedense parmaklarındaki o iri yüzüklere müthiş bir ilgi ile bakmaya başlamıştı; bunlardan biri bir gök yakuttu. Öbürü ise garip parlak sarı renkte, saydam bir taştı ve öyle güzel bir pa-
rıltısı vardı ki! Sonradan uzun bir süre hayretle hatırlıyacaktı ki, bu yüzükler sorgunun o korkunç saatleri süresince bakışlarını kaçınılmaz bir şekilde hep üzerlerine çekmişlerdi. O kadar ki, nedense onun durumunda bulunan birine hiç uymayan bu davranıştan bir türlü kendini kurtaramamış, gözlerini onlardan ayıramamış, o yüzükleri zihninden bir türlü silememişti.
Mitya'nın solunda, o akşam başlangıçta Maksimov'un o-turduğu yerde şimdi savcı oturuyordu, sağında ise o vakit Gruşenka'nın oturduğu yere, şimdi sırtında avcı ceketine benzeyen oldukça eski bir ceket giymiş, al yanaklı bir genç yerleşmişti. Önünde de bir hokka ile kâğıt vardı. Bu gencin sorgu yargıcının gelirken birlikte getirdiği zabıt kâtibi olduğu anlaşıldı. Komiser ise şimdi odanın öbür ucunda pencerenin önünde, Kalganov'un yanında ayakta duruyordu. Kalganov da aynı pencerenin yanında bir iskemleye oturmuştu.
Sorgu yargıcı yumuşak bir tavırla belki onuncu kez;
— Su içsenize, diye tekrarladı.
Mitya, gözleri dışarı uğramış, korkunç, hareketsiz bir bakışla sorgu hâkimine bakarak:
— İçtim, beyler, içtim... Ama... Her neyse, ezin beni bay-ler, cezaya çarptırın, kaderimi tayin edin! diye bağırdı.
Sorgu yargıcı yumuşak, ama ısrarlı bir tavırla:
— Demek babanız Fiyodor Pavloviç'in ölümünden suçlu olmadığınızı kesin olarak ileri sürüyorsunuz öyle mi? diye sordu.
— Suçlu değilim! Belki başka bir ihtiyarın kanına girmekten suçluyum, ama babamı öldürmekten suçlu değilim! Hem arkasından göz yaşı döküyorum! Öldürdüm, öldürdüm ihtiyarı, öldürdüm ve yok ettim... Ama o döktüğüm kanın hesabını, bir başkasının kanını dökmekle, korkunç bir cinayetle, hiç bir suçum olmayan bir cinayetle suçlandırılarak ödemek, bana çok ağır geliyor... Beni korkunç bir şeyle suçlandırdınız baylar, yıldırımla vurulmuş gibi oldum! Ama babamı kim öldürdü, kim öldürdü? Madem ben öldürmedim, kim öldürmüş olabilir onu? Akıl alacak şey değil! Saçma! İmkânsız bir şey!...
Sorgu yargıcı:26
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
27
— Asıl iş bunda ya! Kim öldürmüş olabilir?... diye söze başlayacak oldu...
Ama savcı İppolit Kirilloviç (gerçi kendisi savcı muaviniydi ama biz ona kısa olsun diye sadece savcı diyeceğiz) sorgu yargıcı ile bakıştıktan sonra Mitya'ya doğru dönerek:
— İhtiyar uşak Grigoriy Vasilyeviç için boşuna üzülüyorsunuz. Şunu bilin ki, kendisi sağdır, ayılmıştır ve hem onun hem de sizin şimdi verdiğiniz ifadeye göre ona indirdiğiniz ağır darbelere rağmen, galiba sağ kalacaktır. Daha doğrusu doktorun açıkladığına göre öyle olacak...
Mitya birden kollarını iki yana şiddetle indirerek:
— Sağ mı? Demek sağ ha? diye avazı çıktığı kadar bağırdı...
Bütün yüzü aydınlandı:
— Tanrım benim için yaptığın, benim gibi günahkâr ve kötü kalpli bir adamın duasını işiterek gösterdiğin bu mucize için sana şükrediyorum! Evet evet duamı işitti, bütün gece dua ettim!
Bunu söylerken üç kez haç çıkardı. Neredeyse nefesi tıkanıyordu. Savcı:
— Zaten sizinle ilgili... o durum... konusunda, o önemli ifadeyi de Grigoriy vermiştir... diye devam edecek oldu.
Mitya birden iskemlesinden fırladı:
— Bir dakika baylar, Allah rızası için! Bir dakika durun, onun yanına bir gidip geleyim...
Nikolay Parfenoviç de hemen tiz bir sesle bağırdı:
— Rica ederim! Şimdi, şu anda, katiyyen olmaz! dedi ve o da ayağa fırladı.
Palaskalı adamlar Mitya'yı yakaladılar. Zaten kendisi gene iskemlenin üzerine çökmüştü...
— Ne kadar yazık! Oysa ben ona sadece bir an içinde haber vermek istiyordum ki... Bütün gece, bir türlü rahat ver-miyen o kan artık temizlenmiştir ve ben artık bir katil değilim! Ondan başka kime haber vereceğim? Benim nişanlım-dır o baylar!
Bunu sevinçle ve kutsal bir şeyden söz eder gibi çevresindekilere göz gezdirerek söylemişti.
— Ah! Size ne kadar teşekkür etsem azdır, baylar! Ah
beni nasıl yeniden hayata kavuşturdunuz, bir an içinde beni nasıl dirilttiniz! O ihtiyar beni kucağında taşımıştı, beni teknede yıkamıştır, daha üç yaşında bir bebek olduğum ve terk edildiğim vakit, bana babalık etmiştir! Sorgu yargıcı:
— Demek siz... diye söze başlıyacak oldu.
Mitya iki dirseğini de masanın üzerine koyup elleriyle yüzünü kapıyarak:
— İzin verin baylar, bir dakikacık daha izin verin, diye sözünü kesti. Bırakın bir parçacık aklım başıma gelsin, biraz nefes alayım baylar! Bütün bunlar insanı müthiş sarsıyor, müthiş! İnsanın yüzü davul değil ki, durmadan dövülsün!
Nikolay Parfenoviç tekrar:
— Azıcık daha su içseniz... diye mırıldandı.
Mitya ellerini yüzünden çekerek güldü. Bakışında bir zindelik vardı. Sanki bir anda değişmişti. Sesi de bambaşka olmuştu. Artık gene bütün insanlara eşit, eskiden tanıdığı bütün bu insanlarla aynı düzeyde olan bir varlıktı. Sanki orada, hepsi dün, daha hiç bir şey olmadan, herhangi bir sosyete toplantısında bir araya gelmiş gibiydiler. Yalnız bu arada şunu söyliyelim ki, Mitya, ilk geldiği zamanlar komiserin evinde daima candan karşılanıyordu. Ama sonradan, özellikle son ay içinde, Mitya, ona hemen hemen hiç uğramamış komiser de ona rastladığı vakit, örneğin, sokakta onunla karşılaşınca şiddetle kaşlarını çatmağa ve sadece nezakete aykın olmasın diye selamına karşılık vermeğe başlamıştı. Bunu Mitya da iyice farketmişti. Savcı'yla ise daha da uzak bir tanışıklığı vardı. Ama sinirli ve hayale düşkün bir kadın olan eşini bazan ziyaret ettiği oluyordu. Gerçi bu ziyaretlerini en iyi niyetlerle yapıyordu, ama ona niçin gittiğini kendisi de bilmiyor, savcının karısı da her zaman onu candan karşılıyordu. Kadın nedense son zamanlara kadar onunla ilgilenmişti. Sorgu yargıcı ile henüz yakından tanışmamıştı, bununla birlikte onunla karşılaşmış, hatta bir iki kez kadınlar konusunda konuşulmuştu.
Birden neşeli neşeli gülerek:
— Görüyorum ki, siz en becerikli savcılardan birisiniz, dedi. Ama şimdi ben kendim size yardımda bulunacağım. Ah, baylar! Şimdi yeniden doğmuş gibiyim dünyaya... sakın size28
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
29
böyle basit bir şekilde hitap ediyorum diye bana darılmayın. Sonra biraz da sarhoşum. Bunu size açıkça söyliyebilirim. Galiba sizinle... akrabam Miusov'un evinde karşılaşmak şerefine kavuşmuştum, öyle değil mi Nikolay Parfeniç... Baylar, baylar, ben şu anda kendimi sizinle eşit saymak iddiasında değilim! Şu anda sizin karşınızda ne durumda bulunduğumu, ne şekilde oturduğumu biliyorum. Biliyorum ki, eğer, Grigoriy benim için ifade vermişse... korkunç, evet tabiî korkunç bir şüphe altındayım. Fecî bir şey! Fecî bir şey! Bunu anlamıyor değilim! Şimdi işe girişelim baylar. Ben hazırım, şimdi bu işi bir anda bitiririz. Çünkü dinleyin, dinleyin baylar. Madem ben kendim suçlu olmadığımı biliyorum, o halde işi bir anda bitiririz demektir! Öyle değil mi? Öyle değil mi?
Mitya hızlı hızlı, sinirli ve heyecanlı bir tavırla çok konuşuyor ve sanki kendisini dinliyenler, kesin olarak en iyi dost-larıymış gibi bir tavır takınıyordu.
Nikolay Parfenovîç, onu etkileyen bir tavırla:
— O halde şimdilik işlediğiniz söylenen suçu kesin olarak reddettiğinizi zapta geçirelim, diyerek zabıt memuruna doğru döndü, ona alçak sesle yazılması gerekeni yazdırmağa başladı.
— Zapta mı geçireceksiniz? Bunu zapta mı geçirmek istiyorsunuz? Peki öyleyse yazın! Ben razıyım, buna hiç itirazım yok baylar... Yalnız bakın... Durun, durun. Şöyle yazın: Serkeşlik etmekten, zavallı bir ihtiyara şiddetli darbeler indirmekten suçludur. Gerçi kendimi içten suçluyorum, ama bunu yazmak gerekmez. (Birden zabıt memuruna doğru dönmüştü). Bu artık özel hayatım baylar! Bu, artık sizi ilgilendirmez. Yani benim içimde olanlar demek istiyorum... Ama ihtiyar babamın öldürülmesinden suçlu değilim. Bunu düşünmek vahşice bir şey olur. Tam anlamıyla vahşice bir düşünce olur bu! Size ispatlıyacağım, siz de hemen bunun böyle olduğunu göreceksiniz. Siz de güleceksiniz baylar, bu şüphenizden ötürü kahkahalarla güleceksiniz.
Sorgu yargıcı, kendinden geçmiş olan Dimitriy'i sakin tavrıyla yenmek istiyormuş gibi:
— Sakin olun Dimitriy Fiyodoroviç, diye hatırlattı. Sorguya devam etmeden önce size bir soru sormak isterdim. Bu soruma karşılık vermeye razı olursanız, müteveffa Fiyodor
Pavloviç'i galiba sevmediğinizi, onunla sürekli olarak dargınlık içinde yaşadığınızı bir kez daha sizin ağzınızdan işitmek isterim... Burada hemen hemen on beş dakika kadar önce, kendiniz de onu öldürmek istediğinizi söylediniz; «Öldürmedim ama öldürmek istedim!» diye bağırdınız.
__Ben rai bağırdım öyle? Ha, belki de bağırmışımdır baylar. Evet, ne yazık ki. gerçekten onu öldürmek istemişimdir. Hem de çok kez içimden geçmiştir bu... Ne yazık ki, öyle oldu!
— İstediniz demek. Peki babanıza karşı böyle bir nefret duymaya sizi yönelten düşünceler neydi, bunları bize açıklar mısınız?
Mitya omuzlarını silkerek hüzünle gözlerini yere indirdi.
— Bunda açıklanacak bir şey yok ki, baylar dedi. Ben duygularımı hiç bir zaman saklamamışımdır. .Bütün kent neler hissettiğimi biliyordu. Meyhanede bile bundan herkesin haberi vardı. Daha kısa bir süre önce manastırda, Zosima dedenin hücresinde de bildirmişimdir bunu... O günün akşamı babamı dövmüştüm, hatta az kalsın öldürecektim onu. Sonra da gene geleceğimi ve tanıkların gözü önünde onu öldüreceğimi söyledim... Bin tanık olsa bile yapacaktım bunu. Bir ay boyunca hep bunları bağırarak söylemişimdir, herkes tanık olmuştur bu sözlerime!.. Olaylar elle tutulur, olaylar kendini belli eder, olaylar her şeyi açığa vurur ama duygular başka şeydir, baylar! Duygular bambaşka şeylerdir. Bakın baylar (Mitya bunu söylerken kaşlarını çatmıştı) bana öyle geliyor ki, duygularım konusunda bana herhangi bir şey sormağa hakkınız yoktur. Gerçi görevlisiniz, bunu anlıyorum ama bu iş yalnız beni ilgilendirir, benim iç âlemimdir, bu mahrem tir şeydir... Ama... Madem ki duygularımı önceden saklamadım... Örneğin meyhanede de herkese açıkladım, o halde... Şimdi de bunu bir sır olarak saklamıya cağım. Bakın baylar, tabiî ki bu durumda aleyhimde korkunç delillerin ortaya çıktığını anlıyorum: Herkese onu öldüreceğimi söyledim, şimdi de işte onu öldürdüler, o halde onu benden başka kim öldürmüş olabilir? Ha, ha! ha!.. Sizi bağışlıyorum baylar, tam anlamıyla bağışlıyorum. Zaten kendim de ruhumun derinliklerine ka-
sarsıldım, şaşırıp kaldım. Çünkü madem ki, ben onu öl-30
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
31
dürmedim, o halde onu kim öldürmüş olabilir? Öyle değil mi ya? Madem ben değilim o halde kimdir, kimdir?!.. Birden:
— Baylar! diye bağırdı. Şunu öğrenmek istiyorum. Hatta sizden bunu ısrarla söylemenizi istiyorum: Babamı nerede öldürmüşler? Neyle, nasıl öldürülmüş? Bunu söyleyin bana!
Bunu söylerken bir savcıya, bir sorgu yargıcına bakmıştı. Savcı:
— Kendisini çalışma odasında, yerde başı yarılmış olarak yatmış bir durumda bulduk.
Mitya birden irkildi, dirseklerini masaya dayayarak sağ eli ile yüzünü kapadı:
— Bu korkunç bir şey baylar! Nikolay Parfenoviç:
— Devam edelim, diye sözünü kesti. Şimdi şunu söyleyin. Bu duyduğunuz nefret sizde ne uyandırdı? Galiba herkesin içinde ona karşı kıskançlık duyduğunuzu açıklamıştınız, öyle değil mi?
— Evet kıskançlık vardı, ama yalnız kıskançlık değil.
— Para yüzünden yaptığınız tartışmalar oldu mu?
— Evet, para yüzünden de tartışmalar yaptık ya.
— Galiba üç bin ruble için aranızda tartışma çıkmış, güya miras hakkınızdan size borçlu olduğu ve vermediği üç bin ruble için.
Mitya birden atıldı:
— Ne üçü? Daha fazla, daha fazla, dedi. Belki altı binden, on binden fazla. Ben bunu herkese söylemişimdir, herkese bağıra bağıra açıklamışımdır. Ama artık ne yapalım. Üç bin rubleye razı olmuştum. Bu üç bine müthiş ihtiyacım vardı. O kadar ki, o yastığının altında Gruşenka için hazırladığı üç binlik paketi benden çalınmış sayıyordum, baylar. Evet onu
. kendi param olarak sayıyordum. Sanki benim malımdı...
Savcı, sorgu yargıcı ile bakıştı ve bir fırsatını bulup belli etmeden ona göz kırptı. Sorgu yargıcı hemen:
— Bu konuya sonradan tekrar döneceğiz! dedi. Yalnız izin verin, özellikle şu nokta üzerinde duralım: Bu paraları, o zarfın içindeki paralan kendi malınız olarak Baydığınızı zapta geçirelim.
— Geçirin baylar, bunun bana karşı bir delil olacağını an-
lamıyor değilim, ama delillerden korkmuyorum ve kendi kendimi kötülüyorum. İşitiyor musunuz ne dediğimi? Kendi kendimi kötülüyorum. Bakın baylar, siz beni galiba olduğumdan bambaşka bir insan olarak görüyorsunuz...
Bunu birden üzüntülü ve somurtkan bir tavırla söylemişti.
— Sizinle şu anda konuşan soylu bir insandır. En soylu kişilerden biridir. Ve en önemlisi (bunu asla gözden kaçırmamanız gerekir) bir sürü alçaklıklar yapmış, ama her zaman şimdi olduğu gibi bir varlık olarak soylu kalmış, yani içten, yürekten soylu olan bir varlık olarak kalmış... Anlıyor musunuz, nasıl anlatacağımı bilemiyorum... Zaten ömrüm boyunca susadığım şey, uğrunda acı çektiğim şey bu soyluluktu. Bir bakıma yalnız bu soyluluk uğruna acı çekmiş, Diyojen gibi elde fenerle her yerde onu aramış, öyleyken bütün ömrünce yalnız alçakça davranışlarda bulunmuş, yani hepimiz gibi baylar, hepimiz gibi delilikler yapmış... Daha doğrusu yalnız ben öyle yapmışımdır baylar, herkes değil, yanlış söyledim. Bir ben böyle yapmışımdır. Bir tek ben! Başım ağrıyor baylar...
Acı çektiğini belli eden bir tavırla yüzünü buruşturdu.
— Bakın baylar, görünüşü hoşuma gitmiyordu, halinde bir şerefsizlik vardı, o küfürler, o kutsal olan her şeyi çiğneyiş, o alaylar, o inançsızlık hepsi adi, adice şeylerdi! Ama şimdi o öldükten sonra başka türlü düşünüyorum.
— Nasıl başka türlü?
— Başka türlü değil, ama ona karşı böyle bir nefret duyduğum için üzülüyorum.
— Pişmanlık mı duyuyorsunuz?
— Hayır, pişmanlık demiyeceğim. Bunu zapta geçirmeyin. Zaten kendim iyi değilim ki baylar, kendim o kadar yakışıklı değilim ki! Bu bakımdan onu nefret edilecek bir varlık saymaya hakkım yoktu. Mesele bunda! İşte bunu zapta geçirebilirsiniz.
Mitya bunu söyledikten sonra birden olağanüstü bir hü-züne kapıldı. Zaten sorgu yargıcının sorularına karşılık vermeye başladığından bu yana gittikçe daha somurtkan, daha kederli görünmeye başlamıştı. Birden, tam o anda gene beklenmedik bir olay meydana geldi. Olup biten şuydu: Gerçi32
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
33
Gruşenka'yı biraz önce uzaklaştırmışlardı ama, şimdi sorgunun yapıldığı o mavi odadan pek uzağa değil ancak ondan sonraki üçüncü odaya götürmüşlerdi. Bu, o gece büyük ziyafetin verildiği, herkesin dans ettiği büyük odanın yanındaki küçücük, tek pencereli odaydı. Gruşenka orada oturuyordu, yanında da şimdilik yalnız fena halde şaşırmış, fena halde korkmuş ve sanki kurtuluşu ondan bekliyormuş gibi hep ona yapışan Maksimov vardı. Kapılarında göğsünde madenî plâka taşıyan bir köylü duruyordu. Gruşenka ağlıyordu. Birden, a-cısı artık dayanılmaz bir hâl alınca, ayağa fırlamış kollarını iki yanına vurarak tiz bir sesle: «Ah nedir bu başıma gelenler, nedir bu başıma gelenler!» diye bağırıp kendini odadan dışarı atarak Mitya'sına koşmuştu. Bu, o kadar beklenmedik bir şekilde olmuştu ki, hiç kimse onu durdurmaya vakit bulamadı. Mitya ise onun çığlığını işitince tiril tiril titredi. Sonra birden fırladı o da kendini kaybetmiş gibi bağırarak ona doğru atıldı. Ama bir araya gelmelerine imkân vermediler. Öyleyken gene de birbirlerini görmüşlerdi. Mitya'yı sıkıca ellerinden yakalamışlardı, çırpınıp duruyor, atılıyordu. Onu tutmak için üç dört kişinin yardımı gerekti. Gruşenka'yı da yakalamışlardı ve Mitya onu sürükleyerek götürürlerken genç kadının bağıra bağıra, kollarını ona doğru uzattığını görüyordu. Bu olay sona erdikten sonra, Mitya gene eski yerinde, masanın başında, sorgu yargıcının karşısında kendini toparlamıştı. Onlara doğru dönerek:
— Ondan ne istiyorsunuz? Neden ona işkence ediyorsunuz? Onun suçu yok! diye bağırıyordu.
Savcı ile sorgu yargıcı onu sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Böylece on dakika-kadar bir süre geçmişti. Sonunda odaya aceleyle oradan biraz önce ayrılmış olan Mihayıl Makaroviç girdi ve heyecan dolu yüksek bir sesle savcıya:
— Kadını uzaklaştırdık, şimdi aşağıda ama bu zavallı a-dama bir tek söz söylemek istiyorum baylar. İzin verir misiniz? Sizin yanınızda söyliyeceğim baylar, sizin yanınızda!
Sorgu yargıcı:
— Buyurun buyurun Mihayıl Makaroviç, diye karşılık verdi. Bu durumda hiç bir itirazımız yoktur.
Mihayıl Makaroviç, Mitya'ya doğru dönerek:
— Dimitriy Fiyodoroviç, beni dinle evlâdım, diye söze baş-
ladı ve yüzünde sıcak bir baba sevgisi, karşısındaki zavallı insanın nerdeyse derdini paylaşıyormuş gibi bir anlam belirdi. Senin Agrafena Aleksandrovna'yı kendi elimle aşağı götürdüm ve hancının kızma teslim ettim. Şimdi yanında o ih-yar Maksimov var, ondan hiç ayrılmıyor, onu sakinleştirdim, işittin mi? Yalvardım yakardım sakinleştirdim. Senin kendini savunmak ihtiyacında olduğunu, bu bakımdan sana engel olmamasını, içinde üzüntü uyandırmaması gerektiğini söyledim, yoksa şaşırabileceğini ve yanlış söyleyerek kendini kötü duruma sokabileceğini belirttim, anladın mı? Yani kısaca her şeyi anlattım, o da anladı. O kadın akıllı ve iyi yüreklidir evlâdım. Senin için yalvarırken benim gibi bir ihtiyarın ellerini öpmeye kalkıştı. Buraya da beni kendisi gönderdi. Onun için üzülmemeni söylememi istedi". Evet, şimdi de benim gidip senin sakinleştiğini ve onun için üzülmediğini ona söylemem gerekiyor. Onun için sen de sakinleş. Bunun böyle olması gerektiğini anla. Ben ona karşı suçluyum, o tam bir Hıristiyan yüreği taşıyor. Evet baylar o, iyi yürekli ve hiç bir şeyde suçu olmayan varlıktır. Şimdi söyle Dimitriy Fiyodoroviç, ona gidip sakin duracağını söyleyebilir miyim?
İyi yürekli Mihayıl Makaroviç gereksiz olan bir çok şeyler söylemişti. Ama Gruşenka'nın acısı, bir insan olarak onun ta yüreğine işlemişti. Hatta gözlerinde yaşlar vardı. Mitya ayağa fırlayarak ona doğru atıldı.
— Özür dilerim baylar! İzin verin, ne olur izin verin! diye bağırdı. Siz melek, melek ruhlu bir adamsınız Mihayıl Makaroviç, onun namına size teşekkür ederim. Sakin olacağım, neşeli duracağım, o sonsuz iyiliğinizden kendisine şunu bildirmenizi beklerim: Artık neşeliyim, neşelendiğimi, hatta onun yanında sizin gibi koruyucu bir melek bulunduğunu bildiğim için, şimdi rahatça gülebileceğimi söyleyin ona. İşimi şimdi bitiririm ve buradan kurtulur kurtulmaz ona koşacağım! Beni görecektir, söyleyin beklesin!
Birden savcı ile sorgu yargıcına doğru dönerek:
— Baylar, şimdi size yüreğimde ne varsa hepsini açıklayacağım, bütün ruhumu açacağım size! Bu işi hemencecik bitireceğiz, neşe ile bitireceğiz... Sonunda nasıl olsa hepimiz güleceğiz, güleceğiz değil mi? Yalnız baylar, bu kadın benim gönlümün sultanıdır! Ah, rica ederim bunu söylememe izin34
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
35
verin, artık bunu size açıklıyayım... Karşımda olan sizlerin dünyanın en soylu insanları olduğunuzu görmüyor muyum? O benim hayatımın ışığı benim için kutsal bir varlıktır. Bir bilseniz! Çığlıklarını duydunuz ya. «Seninle birlikte ölüm cezasına çarptırılsam razıyım!» diyordu. Oysa ben ona ne verdim? Ben fıkaranın biriyim, elimde avucumda bir şey yok, böyle bir sevgiye değer miyim? Biçimsiz, utanç verici ve utanılacak yüzlü bir varlık olan ben, böyle bir aşka lâyık mıyım? Böyle bir kadının kürek cezasını çekmek için, benimle birlikte gitmesi olacak şey mi? Demin, benim için ayaklarınıza kapandı. Oysa gururlu bir kadındır ve hiç suçu yoktur. Nasıl olur da ona tapmam, nasıl olur da bağırıp çağırmam ve demin yaptığım gibi ona koşmam? Ah, özür dilerim baylar, her neyse... simdi teselli buldum!
Sonra iskemlenin üzerine yığıldı ve yüzünü iki eliyle kapayarak hıçkıra hıckıra ağlamaya başladı. Ama artık bunlar mutluluk gözyaşları idi. Bir an sonra kendine geldi. Sorgu yargıcı, çok memnundu. Hatta galiba öbür hukukçular da öyle. Hepsi şimdi sorgunun yeni bir safhaya gireceğini hissediyorlardı. Mitya, komiseri uğurladıktan sonra bayağı neşelenmiş ti.
— Eh şimdi tam anlamıyla emrinizdeyim, baylar. Hem,.. Bütün o ayrıntılara girilmese, hemen anlaşırdık. Gene o önemsiz şeylerden söz ediyorum... Baylar emrinizdeyim, ama karşılıklı olarak güven duymamız gerekir... Siz bana inanmalısınız, ben de size... Aksi halde hiç bir zaman bir sonuca varamayız. Bunu asıl sizin için söylüyorum, iş başına baylar, is başına! Asıl önemlisi de şu: Ruhumu böyle didik didik etmeyiniz, saçmalıklarla yüreğime işkence yapmayınız. Bana yal nız önemli şeyleri, olayları sorunuz. O zaman ben de sizi hemen tatmin ederim. Allah kahretsin o önemsiz ufak tefek şeyleri!
Mitya, işte yüksek sesle böyle söyleniyordu. Sorgu yeniden başladı.
IV
İKİNCİ ÇİLE
Nikolay Parfenoviç, çok miyop, patlak, acık kül rengi iri gözleri parıl parıl parlayarak belli bir memnunlukla ve heyecanlı bir tavırla konuşmaya başladı. Bir dakika kadar önce, gözlüğünü de çıkarmıştı:
— Böyle hazır olmakla bize ne kadar cesaret veriyorsunuz bilemezsiniz, dedi. Hem şimdi karşılıklı olarak güven duymamızdan söz ederek gerçekten önemli bir noktaya dokundunuz. Şüphe altında olan kişi, gerçekten kendini savunmak istiyorsa, bunu umut ediyorsa ve suçsuz olduğunu ispatlıyabi-lecek durumda ise karşılıklı bir güven olmadan böyle önemli işlerde sonuç almak imkânsızdır. Biz elimizden gelen her şeyi yapacağız. Zaten siz de şimdi bu isi nasıl idare ettiğimizi görmüş olmalısınız... Bu sözlerimi doğru buluyorsunuz değil mi İppolit Kirilioviç?
Bunu savcıya doğru dönerek söylemişti. Savcı, Nikolay Parfenoviç'in heyecanlı sözleri ile kıyaslanırsa biraz soğuk bir tavırla ama gene de sözlerini destekliyerek:
— Evet, tabiî! dedi.
Şunu ilk ve son olarak söyliyelim ki, bizim kente yeni gelmiş olan Nikolay Parfenoviç, daha görevine başladığı sıralarda bizim savcı İppolit Kirillovic'e karşı olağanüstü bir saygı duymuş ve ona yürekten bağlanmıştı. Bizim «meslekte haksızlığa uğramış» İppolit Kirilloviç'in olağanüstü psikoloji ve hatip olarak konuşma yeteneklerine itiraz kabul etmeyecek şekilde inanan tek kişi oydu ve gerçekten haksızlığa uğradığına inanıyordu. Onun nasıl bir insan olduğunu daha Peters-burg'da iken işitmişti. Buna karşılık, o gencecik Nikolay Parfenoviç de bizim «haksızlığa uğramış» savcının dünyada iç-
. ten olarak sevdiği tek kişiydi. Oraya gelirken daha yolda kendilerini bekliyen işten söz ederek, bazı noktalarda anlaşmış bazı şeyleri kararlaştırmışlardı. Şimdi de masa başında Ni-
kolay Parfenoviç'in keskin zekâsı kendisinden daha yaşlı olan meslek arkadaşının her davranışını, yüzündeki her anlamı dahaKARAMAZOV KARDEŞLER
37
36
KARAMAZOV KARDEŞLER
o bir söz söylemeden, bir bakışından, bir göz kırpışından kendisine verilen tüm işaretleri hemen anlıyordu. Mitya sabırsızlık içinde'.
— Baylar, izin verin kendim anlatayım, sözümü önemsiz şeylerle kesmeyin, ancak o zaman her şeyi size bir anda anlatacağım, diyordu.
— Mükemmel! Teşekkür ederim! Yalnız sizin bize söyliye-ceklerinizi dinlemeden önce izin verirseniz bizini merakımızı çeken bir olay üzerinde daha duracağını. O da şu: dün aksam saat beşte rehin olarak bıraktığınız tabancalarınızın karşılığında arkadaşınız Piyotr İlyiç Perhotin'den almış olduğunuz o on rubleden söz etmek istiyorum.
— Rehine verdim baylar! Verdim. On rubleye rehin ettim! Bundan ne çıkar? Başka söylenecek bir şey yok. Yoldan
kente gelir gelmez, gidip onları rehine verdimi.
— Yaa, demek yoldan döndünüz. Kentin dışına mı çıkmıştınız?
— Gitmiştim efendim, kırk verstlik bir yere gittim. Siz bunu bilmiyor muydunuz?
Savcı ile Nikolay Parfenoviç bakıştılar.
— Zaten hikâyenize dün sabahtan bu yana neler yapmış olduğunuzu, sistemlice başından sonuna kadar anlatarak bas-lasanız nasıl olur? Örneğin izin verirseniz şunu öğrenmek istiyoruz: Kentten niçin çıktınız? Ne zaman yola koyuldunuz ve ne zaman döndünüz... Bütün bu olayları.
Mitya, yüksek sesle güldü:
— Başlangıçta öyle söyleseydiniz ya! Hem bunu istiyorsanız işe dünden değil, bundan üç gün öncesinden başlamak gerekir, o zaman nereye nasıl ve niçin gittiğimi anlarsınız. Bundan üç gün önce sabahleyin buranın tüccarlarından Sam-sonov'dan üç bin ruble istemeye gittim, karşılığında sağlam bir teminat göstererek... O para birden çok lâzım olmuştu baylar, birden çok ihtiyacım olmuştu ona...
Savcı nazik bir tavırla sözünü kesti.
— Bir dakika, sözünüzü kesebilir miyim? dedi. Böyle bir paraya yani üç bin rublelik bir paraya neden böyle bir ihtiyaç duydunuz? diye sordu.
— Ah baylar! Ne olur, gene ayrıntılara girmeyelim: Neden, nasıl, ne zaman ve niçin bu kadar paraya ihtiyacım oldu
da, neden şu kadara ihtiyacım olmadı ve bütün bu gevezelikler... Bütün bunları üç kitapta bile anlatamam, üstelik bir de son söz yazmam gerekir.
Mitya, bunları, bütün gerçeği olduğu gibi anlatmak isteyen ve en iyi niyetleri besleyen bir insanın candan ama sabırsız lâubaliliği ile söylemişti. Birden kendisini topladı:
— Efendim, böyle ikide bir baş kaldırdığım için bana darılmayın. Tekrar rica ediyorum; tekrar şuna inanmanızı isterim ki, size karsı büyük bir saygı duyuyorum ve şu andaki durumu anlıyorum. Sarhoş olduğumu sanmayın. Şimdi artık ayıldım. Keşke sarhoş olsaydım, bu işe hiç de engel olmazdı. Benim sarhoşluğum şöyle olur:
Ayılınca akıllanır - budala olurum İçtim mi aptallaşır - akıllanırım.
Ha! ha! ha! Yalnız görüyorum ki, şimdilik karşınızda espri yapmam yakışık almıyor. Yani şimdilik birbirimizi anlayamayacağız. İzin verirseniz kendime karşı da daha saygılı olayım, saygı duyulacak bir insan olduğumu göstereyim. Şimdiki farkı anlamıyor muyum sanıyorsunuz? Ne olursa olsun karşınızda şimdi bir suçlu olarak oturuyorum. Yani sizin gibi yüksek în-sanlarla hiç bir zaman eşit olamam. Size de beni göz hapsine almak görevi verilmiş: Grigoriy'e bunları yaptım diye bana «aferin!» diyecek değilsiniz ya! İhtiyarların kafasını kıran cezasız kalmaz ya. Ona bunu yaptım diye tabiî beni mahkemeye vereceksiniz. Sonra da altı ay ya da belki bir yıl hapis verirsiniz. Sizin hukukçular bana ne ceza verirler bilmem. Gerçi medenî haklardan yoksun kalacağımı biliyorum, medenî haklar elimden alınacak değil mi, bay savcı? Bundan da anlaşıldığı gibi, aradaki farkı anlıyorum baylar... Ama şunu da kabul edin ki, bu sorduğunuz sorularla Tanrının kendisini de şaşırtabilirsiniz. Nereye bastın? Nasıl bastın? Ne zaman bastın? Neyin içine bastın? Böyle giderse, ne karşılık vereceğimi şaşıracağım, siz de hemencecik kalemi elinize aldığınız gibi zapta geçirirsiniz, o zaman ne olacak? Hiç bir şey olmayacak, çünkü eğer yalan söylemeye başladıysam, sonuna kadar yalan söylerim siz de yüksek tahsil görmüş ve en soylu kişilerden olan sizler de beni bağışlarsınız. Sözlerimi bir rica ile bitireceğim. Bu beylik sorgu şeklinden vazgeçin. Daha doğrusu38
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
39
önce her hangi bir basit şeyden, önemsiz bir şeyden başlayın sorulara. Örneğin «yatağından nasıl kalktın, ne yedin, nasıl tükürdün, nereye tükürdün,» sonra da suçlunun dikkatini uyuşturunca birden onu beyninden vurulmuşa döndüren soruyu sorun: «Kimi öldürdün, kimi soydun?» Ha! Ha! Ha! işte sizin beylik sorularınız böyle. Bunlar sizde kanun olmuş. İşte sizin bütün kurnazlığınız bundan ibaret! Ama siz böyle kurnazlıklarla köylüleri uyutun, beni değil. Ben işin ne olduğunu anlıyorum. Kendim de görevde bulundum. Ha! Ha! Ha!
Onlara şaşılacak bir açık yüreklilikle bakarak:
— Bana darılmıyorsunuz ya baylar? Bu küstahlığımı bağışlıyorsunuz ya? diye bağırdı. Bunları Mitya Karamazov söylediğine göre bağışlamak mümkündür. Çünkü akıllı bir insan bunu yaparsa bağışlanmaz. Ama Mitya bağışlanabilir! Ha! Ha! Ha!
Nikolay Parfenoviç, dinliyor ve o da gülüyordu. Savcı ise gerçi gülmüyordu, ama gözlerini hiç ayırmadan, sanki en küçük bir sözünü, en küçük bir davranışını, yüzündeki en küçük titreyişi bile gözden kaçırmak istemiyormuş gibi Mitya'ya bakıyordu.
Nikolay Parfenoviç, gülmeye devam ederek:
— Zaten biz de sizinle başlangıçta öyle konuşmaya başlamıştık, diye karşılık verdi. Sizi sorularla şaşırtmıyorduk: Sabahleyin nasıl kalktığınızı, neler yediğinizi sormadık ama artık en basit şeylerden başladık.
— Anladım, anlıyorum ve bana karşı gösterdiğiniz o eşsiz, o en soylu kişilere yakışır iyi yürekliliğe değer verdim. Şimdi daha da büyük bir değer veriyorum. Biz burada bir araya gelmiş üç soylu kişiyiz. Bu bakımdan aramızda herşey iyi tahsil görmüş, yüksek sosyeteye mensup, aralarında soyluluk ve şeref bağları olan insanlar gibi karşılıklı bir güven içinde olmalı. Ne olursa olsun hayatımın şu anında, şerefimin ayaklar altında çiğnendiği sırada, sizleri en iyi dostlarım olarak saymama izin veriniz. Bu sizin için gurur kırıcı bir şey olmaz değil mi? Baylar.
Nikolay Parfenoviç ciddi ve destekliyen bir tavırla bunu kabul ederek:
— Aksine bunu o kadar güzel söylediniz ki, Dimitriy Pi-
yodoroviç.
Mitya, zafer kazanmış bir tavırla:
— Önemsiz ayrıntılara gelince, bütün o kargacık burgacık ayrıntılar bir tarafa! diye bağırdı. Yoksa bu iş Allah bilir neye varır, öyle değil mı?
Savcı Mitya'ya doğru dönerek birden söze karıştı:
— Bu akıllıca öğütlerinize tam anlamında uyacağım, dedi. Yalnız soracağım sorudan vazgeçemem. Sizin böyle bir paraya daha doğrusu o üç bin rubleye neden ihtiyaç duyduğunuzu kesin olarak öğrenmemiz gerekiyor.
— Neden mi ihtiyacım vardı? Söyliyeyim, şey için... onun için... Yani borç ödemek için.
— Kime ödeyecektiniz bu borcu?
— Buna karşılık vermeyi kesin olarak reddediyorum baylar! Bakın, işte bunu söyliyemiyeceğim. Bunu söylemek cesaretini kendimde bulamıyacağımdan ya da bunu söylemekten korktuğumdan, bütün bunların bir tükürük kadar bile önemli şeyler olmadığından, saçma bir şey olduğundan ötürü değil, şunun için söylemiyeceğim: bu işin içinde prensip meselesi var. Bu benim özel hayatımla ilgilidir, özel hayatıma ise kimsenin karışmasına izin vermiyeceğim. Benim prensibim bu. Bu sorunuz konu ile ilgili değil. Bu işle ilgili, olmayan her şey ise, benim özel hayatım ile ilgilidir! Birine borcumu ödemek istiyordum, birine şeref borcum vardı, ama kime? Bunu söyle-.miyeceğim.
Savcı:
— İzin verirseniz bunu zapta geçirelim, dedi.
— Buyurun, zapta geçirin. Öylece yazın: Söylemiyorum ve söylemiyeceğim! Hatta zapta şunu da geçirin baylar: Ben bunu açıklamayı şerefsizlik sayıyorum. Yazın bakalım, yazmaktan başka vaktinizi ne ile geçirirsiniz ki.
Savcı, garip ve oldukça sert, ama etkiliyen bir tavırla:
— İzin verirseniz size bir kez daha şunu hatırlatayım ve önceden söyliyeyim ki, eğer bunu bilmiyorsanız... size simdi sorduğumuz sorulara karşılık vermemekte serbestsiniz. Buna karşılık, şu ya da bu nedenden ötürü kendiliğinizden bize karşılık vermek istemiyorsanız, sizi, baskı yaparak bir karşılık vermeye zorlamaya hiç hakkımız yok. Bu iş tüm olarak sizin.40
KARAMAZOV KARDEŞLER
kavrayışınıza bağlıdır. Ama gene de görevimiz böyle bir durumda size şu ya da bu açıklamada bulunmaktan kaçınarak kendinize ne derece kötülük ettiğinizi belirtmektir. Şimdi lütfen devam edelim.
Mitya, kendisini etkileyen bu sözlerden biraz mahcup olmuş bir tavırla:
— Ben darılmıyorum ki baylar... Ben... diye mırıldandı. Jşte, bakın baylar. O zaman baş vurduğum Samsonov var ya...
Tabiî okuyucuya artık bildiği ve Mitya'nın o sırada anlattığı hikâyeyi ayrıntıları ile verecek değiliz. Mitya bunu anlatırken her şeyi en küçük noktasına kadar belirtmek ve mümkün olduğu kadar çabuk bitirmek için sabırsızlık gösteriyordu. Ama kendisi açıklamalarda bulundukça, bu açıklamalarını zapta geçiriyorlardı, bu yüzden de ikide bir onu dur-; durmak sorunda kalıyorlardı. Dimitriy Piyodoroviç bunu yanlış buluyor, ama boyun eğiyor, öfkeleniyordu. Bununla birlikte şimdilik öfkesi yumuşaktı. Gerçi arada bir «Baylar, bu Tanrıyı bile çileden çıkarır» ya da «Baylar, biliyor musunuz ki, beni boşuna öfkelendiriyorsunuz?» 'diye bağırıyordu. Ama bağırırken bile hâlâ o dostça heyecanlı tavrını henüz değiştirmiyordu.
Böylece üç gün önce Samsonov'un ona nasıl «kazık attığını» anlattı. (Şimdi artık tam anlamıyla o zaman kendisini aldatmış olduklarını anlamıştı). Yol parası bulmak için, saatin altı rubleye satılması gibi sorgu yargıcı ile savcının henüz" hiç bilmedikleri bir olay, hemen, hemen olağanüstü bir olaymış gibi dikkatlerini çekti. Sonra Mitya'nın artık sınırsız bir öfke göstermesine rağmen, bu olayı, bir gün önce elinde beş parası olmadığını ikinci kez ispatlayan bir delil olarak tüm ayrıntıları ile zapta geçirmeyi gerekli buldular.
Mitya yavaş yavaş somurtmaya başlamıştı. Lyagaviy'e gidişini, kömür dumanı ile dolu izbede geçirdiği geceyi ve ondan sonra olup bitenleri anlattıktan sonra, hikâyesini kente dönüşüne dek getirmiş, oraya gelince de artık ısrara gereklilik kalmadan, ayrıntılı olarak Gruşenka'yı kıskandığı için çektiği acıları anlatmaya koyulmuştu. Kendisini hiç konuşmadan dinliyorlardı. Özellikle büyük bir dikkatle Gruşenka'yı gözetlemek için Fiyodor Pavloviç'in «arkasında> Mariya Kondrat-
KARAMAZOV KARDEŞLER
41
yevna'nın evinde, bir gözetleme yerinin bulunması ve haberleri kendisine Smerdyakov'un getirmiş olması üzerinde durdular. Buna çok önem vererek anlattıklarını zapta, geçirdiler.
Mitya duyduğu kıskançlığı heyecanla, her şeyi olduğu gibi belirterek anlatıyor ve gerçi, doğru söylemek gerekirse, en gizli duygularını «böyle herkesin utanç veren bakışları» altına sermekten utanç duyuyordu, ama belliydi ki, doğrusunu söylemek için, duyduğu bu utancı bastırmaya çalınıyordu.
Kendisi bunları anlatırken, sorgu yargıcının ve özellikle cavcının, kayıtsız bir ciddilikle ona doğru çevrilmiş olan ba-Kişları, sonunda Mitya'yı çok etkilemeğe başladı. Zihninden hüzünle şöyle bir düşünce geçti: «Daha çocuk sayılacak bir yaşta olan ve daha bundan birkaç gün önce kadınlardan söz ederek kendisine saçma şeyler söylediğim o Nikolay Parfeno-viç ve bu hasta savcı bu anlattıklarımı dinlemeğe lâyık değiller diye düşündü. «Rezil oldum!» Düşüncelerine şiirden bir parça ile son verdi: «Yüreğim sabret, boyun eğ ve sus!» Ama anlatmaya devam etmek için gene de kendini toparladı.
Hohlakova ile olup bitenlere geçtiği vakit yeniden neşelenmeğe bile başladı. Hatta o hanımefendi için yeni çıkan ve konu ile hiç ilgisi bulunmayan öze! bir fıkra anlatmağa kalkıştı, ama sorgu yargıcı sözünü keserek nazik bir tavırla «sadede gelmesinin rica etti.
Sonunda umutsuzluğunu açıkladıktan, bayan Hohlakova' nın evinden çıkınca nasıl paniğe kapıldığını anlattıktan sonra
üç bin ruble»yi bulmak için gerekirse birini bıçaklamayı bile düşündüğünü söylediği sırada Mitya'yı yine durdurup «bıçaklamak istiyordu» diye zapta geçirdiler. Mitya, bunu zapta geçirmelerine sesini çıkarmadı.
Nihayet sıra birden Gruşenka'nın kendisini aldattığını ve Mitya onu Samsonov'a götürdükten sonra, genç kadının gece yarısına kadar ihtiyarın yanında kalacağını söylemesine rağmen, oradan hemen çıkıp gittiğini anlatmaya geldi. Hikâyenin bu noktasında elinde olmayarak dudaklarından şu cüm-döküldü: «Vallahi o Fenya'yı o sırada öldürmediysem, bunu
buna vakit bulamadığım için yapmadım, baylar!» dedi. Bunu da dikkatle zapta geçirdiler. Mitya üzüntülü bir tavırla «bekledi. Sonra babasının bahçesine nasıl koştuğunu anlatmaya42
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
43
koyuldu. Ama o sırada birden sorgu yargıcı onu durdurup, divanın üzerinde yanıbaşında duran büyük deri çantayı açarak içinden bakır bir havaneli çıkardı. Onu Mitya'ya göstererek:
— Bunu tanıdınız mı? diye sordu. Mitya üzüntü ile güldü:
— Ha evet! Tanımaz olur muyum! Verir misiniz bir bakayım... Hay Allah kahretsin. İstemez!
Sorgu yargıcı:
— Ondan söz etmeyi unuttunuz, diye belirtti.
— Hay Allah kahretsin! Onu sizden saklamıyacaktım herhalde, onsuz olmayacaktı bu iş değil mi? Ne dersiniz? Yalnız bir an için hatırımdan çıkmıştı.
— O halde lütfen esaslı olarak nasıl olup da onunla Bİ-lâhlanmış olduğunuzu anlatın.
— Hay hay. Onu da anlatayım baylar.
Mitya bunu söyledikten sonra havanelini nasıl aldığını ve nasıl koşup gittiğini anlattı.
— Ama böyle bir cisimle silâhlanırken nasıl bir amaç güdüyordunuz?
— Nasıl bir amaç mı? Hiç bir amacım yoktu! Yakaladığım gibi koştum işte.
— Bir amacınız yok idiyse, neden yaptınız bunu? Mitya'nın öfkesi başına çıkıyordu. Israrla «delikanlıya»
baktı ve somurtkan bir tavırla öfkeyle güldü. Mesele şuydu: Şimdi böyle açıktan açığa ve kıskançlığının hikâyesini «bu adamlara» böylesine her şeyini ortaya dökerek anlattığı için, gittikçe daha çok utanıyordu. Birden dudaklarından:
— Boş verin havaneline canım! diye bir söz döküldü.
— İyi ama...
— İşte köpeklerden korunmak için aldım. Sizin anlayacağınız ortalık karanlıktı... Yani her ihtimale karşı aldım.
— Peki, daha önce geceleri dışarıya çıktığınız vakit karanlıktan korktuğunuz için, yanınıza herhangi bir silâh alır mıydınız?
Mitya, artık dayanamıyacak derecede sinirlenerek:
— Tuh Allah kahretsin! Sizinle konuşmaya imkân yok baylar! diye bağırdı ve zabıt kâtibine doğru dönerek öfke-
den kıpkırmızı olmuş bir halde sesini çılgınca bir öfke ile hızlı hızlı konuşarak ona: «Hemen zapta geç... Hemen... Babamı... Fiyodor Pavloviç'i başına vurarak öldürmek için yanıma bir havaneli almış olduğumu yaz!» dedi.
Sonra sorgu yargıcına ve savcıya meydan okur gibi bakarak:
— Eh, şimdi memnun oldunuz mu baylar? İçiniz rahat
etti mi?
Savcı soğuk bir tavırla:
— Böyle bir ifadeyi bize şimdi sinirlendiğiniz ve size sorduğumuz sorulara kızdığınız için verdiğinizi çok iyi anlıyoruz. Siz bunları önemsiz şeyler sayıyorsunuz, ama bunlar aslında çok önemli, dedi.
— Canım rica ederim baylar! Eh havanelini aldım diyelim. Canım bu gibi olaylarda insan neden eline herhangi bir ,şeyi alır? Neden aldığımı bilmiyorum. Yakaladığım gibi koştum işte. Hepsi bu kadar. Ayıp baylar, passons('), yoksa yemin ederim ki, anlatmaktan vaz geçeceğim!
Dirseklerini masaya, yanağını da eline dayadı. Onlara yanını dönmüştü, ve bu sahneye içinde uyanan kötü duyguyu bastırmaya çalışarak bakıyordu. Gerçekten de, o sırada kalkıp bir tek söz bile söylemiyeceğini bildirmek «bana idam cezası verseniz bile* demek için. şiddetli bir istek duyuyordu. Birden güçlükle kendisini zorlayarak:
— Bakın baylar, bakın! diye söylendi. Sizi dinliyorum da hayal görüyor gibi oluyorum... Biliyor musunuz? Ben bazen bir rüya görürüm... Garip bir rüya... Sık sık görürüm bu rüyayı. Hep tekrar tekrar aynı şeyi görürüm. Rüyamda güya biri, müthiş korktuğum biri, gece karanlıkta peşimden koşar, beni arar, ben de ondan kapının arkasına ya da dolabın içine saklanırım. Saklandığım için küçüldüğümü hissederim. İşin en önemli yanı, o beni kovalayan, nereye saklandığımı çok iyi bilir. Ama bende uyandırdığı korkudan ötürü zevk duymak, bana daha çok işkence etmek için, mahsus nereye saklandığımı bilmiyormuş gibi davranır... İşte siz bana şimdi bunu yapıyorsunuz! Yaptığınız aynı şey!
Savcı:
(*) Passons: Geçelim (bunu geçelim anlamına).44
KARAMAZOV KARDEŞLER
— Demek böyle rüyalar görüyorsunuz öyle mi? Mitya, acı acı gülümsedi:
— Evet böyle rüyalar görürüm... Yoksa bunu da mı zapta geçirmek istiyorsunuz?
— Hayır zapta geçirmek istemiyoruz, ama gene de acayip rüyalar görüyormuşsunuz.
— Şimdi gördüğüm artık rüya değil, gerçek baylar! Yaşamın gerçekçiliği! Ben bir kurdum, siz de avcısınız. Tabiî ki, kurdu pusuya düşürmeye çalışacaksınız.
Nikolay Parfenoviç, çok yumuşak bir tavırla:
— Böyle bir kıyaslama yapmanız boşuna... diye söze başlayacak oldu.
Ama Mitya, herhalde birden öfke gösterisinde bulunarak ruhundaki ağırlığı hafifletmek isteği ile:
— Boşuna değil! diye tekrar bağırdı. Ama sonradan söylediği her sözle gene gittikçe yumuşayarak devam etti: Bir caniye ya da sorularınızla işkence ettiğiniz bir zanlıya inan-mıyabilirsiniz. Ama en soylu kişiye, ruhun en yüksek atılışlarına, (bunu cesaretle bağıra bağıra söylüyorum!) hayır buna, inanmamazlık edemezsiniz... Buna hakkınız bile yok... Ama...
«Sus yüreğim
Sabret, boyun eğ ve sus!...»
Birden canı sıkıldı. Hemen:
— Canım devam etmeye lüzum var mı? diye kestirip attı: Nikolay Parfenoviç:
— Tabiî, lütfen devam edin, diye karşılık verdi.
ÜÇÜNCÜ ÇİLE
Mitya gerçi soğuk bir tavırla konuşmaya oaşlarnıştı ama belliydi ki, anlattıklarını unutmamak, söylediklerinin en küçük bir noktasını akıldan çıkarmamak için çaba sarfediyordu. Duvardan atlayarak babasının bahçesine nasıl girdiğini, pencereye kadar nasıl yürüdüğünü, sonunda da pencerenin önün-
KARAMAZOV KARDEŞLER 45
de olup biten her şeyi anlattı. «Gruşenka, babasının yanında mı, değil mi?» diye öğrenmek için can attığı o sırada, bahçede tüm varlığını sarsmış olan duyguları, her sözü açık ve kesin bir tavırla, sanki kalıplaşmış şeyler söylüyormuş gibi bir bir anlattı. Ama ne gariptir ki, savcı da sorgu yargıcı da bu kc3 onu ciddi bir tavırla dinliyor, soğuk bakıyor ve ona çok daha az soru soruyorlardı. Mitya, yüzlerinden hiç bir şey anlayamı-yordu. «Kızdılar, öfkelendiler, eh ne yapayım Allah belâlarını versin!» diye düşündü.
Babasının pencereyi açması için, ona Gruşenka gelmiş gibi bir işaret verdiğini anlatmaya karar verdiği vakit, savcı da sorgu yargıcı da «işaret» sözüne hiç dikkat etmediler. Sanki bu sözün ne önemi olduğunu anlamıyorlardı, o kadar kayıtsız kaldılar ki, bunu Mitya bile farketti. Sonunda babasının pencereden sarktığı ve içinde müthiş bir nefret duyarak cebinden havanelini çıkardığı anda, birden mahsusmus gibi durakladı. Oturduğu yerden duvara bakıyor ve herkesin gözünü ona diktiğini biliyordu.
Sorgu yargıcı:
— Eli, sonra? dedi. Silâhı çektiniz, sonra... Sonra ne
oldu?
Mitya, gözleri kıvılcımlar saçarak:
— Sonra mı? Sonra onu öldürdüm... Bir darbe indirerek kafatasnı yardım... Sizce öyle değil mi?
İçinde sönmeye yüz tutmuş olan tüm öfke birden ruhunda müthiş bir şiddetle tekrar uyanmıştı. Nikolay Parfenoviç:
— Bizce öyle, diye onun sözünü tekrarladı. Peki, ya sizce
nasıl oldu?
Mitya gözlerini yere indirdi ve uzun süre sustu. Sonra al-
çak sesle:
— Bence baylar, bence şöyle oldu, dedi. Neyin etkisi oldu bilmiyorum. Biri benim için gözyaşı mı döktü, annem mi Tan-"''ya yalvardı, yoksa o anda günahsız bir ruh üzerime doğru inip beni kucakladı mı, bilmiyorum. Yalnız bildiğim bir şey--varsa, o anda şeytan yenildi! Pencerenin önünden fırlayarak duvara doğru koştum Babam korktu, beni ilk kez o zaman görmüştü, bir çığlık attı ve pencerenin önünden çekildi... Bunu çok iyi hatırlıyorum. Ben de bahçeden doğru duvara46
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
47
koştum... îşte o zaman Grigoriy bana yetişti, o sırada artık bahçe duvarına tırmanmıştım...
Tam bu noktada artık gözlerini kaldırıp kendisini dinleyenlere baktı. Kendisine büsbütün kayıtsız bir dikkatle bakıyor gibiydiler. Mitya'nın tüm varlığı bir öfke dalgası içinde titredi. Birden sözünü keserek:
— Siz benimle şu anda alay ediyorsunuz, baylar! dedi. Nikolay Parfenoviç:
— Bunu nereden çıkarıyorsunuz? diye sordu.
— Çünkü benim hiç bir sözüme inanmıyorsunuz da ondan! Sanki en önemli noktaya geldiğimi bilmiyor muyum? İhtiyar orada kafatası yarılmış olarak yatıyor. Oysa ben size dramatik bir hava içinde onu nasıl öldürmek istediğimi ve artık havanelini cebimden çıkarmış olduğumu bile anlattıktan sonra birden pencerenin önünden koşarak ayrıldığımı söylüyorum... Baştanbaşa roman! Hem de şiir halinde! Sanki genç bir adamın sözüne inanılırmış gibi! Ha! Ha! Ha! Siz birer alaycıdan başka bir şey değilsiniz baylar!
Sonra bütün vücudu ile oturduğu iskemleden öyle bir döndü ki, iskemle çatırdadı. Savcı birden sanki Mitya'nın heyecanını görmemiş gibi:
— Peki farketmediniz mi? diye söze başladı. Pencereden koşarak uzaklaştığınız sırada evin öbür ucunda olan bahçe kapısının açık olup olmadığını farketmediniz mi?
— Hayır açık değildi.
— Açık değil miydi?
— Hayır, aksine kilitliydi. Kilitli olduğuna göre kim açabilirdi onu? Hay Allah! Kapıyı diyorsunuz, değil mi, durun!
Bunu sanki yeni aklı başına gelmiş gibi söylemişti. Birden irkilir gibi oldu.
— Siz o kapıyı açık mı buldunuz yoksa?
— Açık bulduk ya.
Mitya birden şaşırıp kaldı:
— İyi ama eğer siz onu açmadınızsa, kim açmış olabilir o kapıyı?
Savcı, sözlerinin üzerinde dura dura, ağır ağır, ayrıntılı bir şekilde:
— Kapı açık duruyordu. Babanızın katili muhakkak o kapıdan içeri girmiş ve cinayetini işledikten sonra aynı kapı-
dan çıkıp gitmiştir, dedi. Bizim için bu apaçık bir şey. Cinayetin odada işlendiği belli. Ama bu cinayeti pencerenin öbür tarafında bulunan biri işlemedi. Bu, yerinde yapılan inceleme sonucunda cesedin duruşundan ve diğer her şeyden kesin olarak anlaşılmıştır. Bu noktada hiç bir şüphe olamaz.
Mitya hayretler içindeydi. Kendini tamamen kaybederek:
— İyi ama bu imkânsız baylar! diye bağırdı. Ben... Ben girmedim içeri... Kesin olarak, gerçeği olduğu gibi bildirerek size söylüyorum ki, bahçede bulunduğum bütün süre içinde ve bahçeden kaçtığım sırada kapı kapalıydı. Ben yalnız pencerenin önünde durdum ve onu pencereden gördüm. Sadece orada durdum, sadece... Son dakikaya kadar öyle olduğunu hatırlıyorum. Hatırlamasam bile bundan bir şey çıkmaz, çünkü biliyorum ki o «işaretler»! bir Smerdyakov, bir ölen babam, bir de ben biliyorduk. O ise bu işaretleri almadan dünyada hiç kimseye kapıyı açmazdı!
Savcı, karşısındakini yutmak istiyormuş gibi müthiş bir merak içinde:
— İşaretler mi? Ne işaretleri? diye sordu ve o ağır başlı ciddi tavrı bir anda yok oluverdi.
Bu soruyu sanki çekine çekine, sürüne sürüne yaklasıyor-muş gibi sormuştu. Önemli bir olaya, daha kendisinin bilmediği bir olaya parmak bastıklarını hissetmişti. Hemen de belki Mitya onu tam olarak açıklamaz diye bir korkuya kapıldı.
Mitya, alaylı bir tavırla ve öfkeyle gülümseyerek göz kırptı:
— Ya, demek bilmiyordunuz? dedi. Ya söylemezsem ne olacak? O zaman bunu kimden öğreneceksiniz? Bu işaretleri ölenden, Smerdyakov'dan ve benden başka kimse bilmiyordu ki! Bir de Tanrı biliyordu tabiî! Ama «O» size bunların ne olduğunu söylemez ki! Oysa bu küçücük olay meraklı bir şey. Ona dayanarak Allah bilir neler uy durulabilir, ha! ha! ha! Korkmayın baylar, korkmayın açıklayacağım. Aklınızdan geçenler saçma, siz karşınızdakinin nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz! Öyle bir insan karşısındasınız ki, kendi aleyhine deliller ileri sürüyor, kendi zararına ifade veriyor! Evet öyle baylar, çünkü ben mert bir insanım, ama siz öyle değilsiniz!
Savcı bu acı hapların hepsini yuttu, o yalnız yeni olayı48
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
49
öğrenmek için sabırsızlık içinde titriyordu. Mitya onlara Fi-yodor Pavloviç'in Smerdyakov için icadettiği işaretlerle ilgili olan ne varsa hepsini olduğu gibi tüm ayrıntıları ile anlattı, hatta o vuruşları masayı tıkırdatarak tekrarladı ve Nikolay Parfenoviç, ona ihtiyarın penceresini «Gruşenka gedi anlamına gelecek şekilde mi tıkırdattığını sorunca, doğru söyleyerek, gerçekten öyle yani: «Gruşenka geldi» anlamına gelecek şekilde tıkırdatmış olduğunu söyledi.
Sonra gene hakaret dolu bir tavırla öbür tarafa dönerek sözünü:
— Hadi bakalım, şimdi pireyi deve yapabilirsiniz, diye kesti.
Nikolay Parfenoviç, bir kez daha:
— Demek bu işaretleri yalnız müteveffa babanız, siz, bir de uşağınız Smerdyakov biliyordu. Başka hiç kimsenin haberi yoktu öyle mi? diye sordu.
— Evet. Uşağımız Smerdyakov, bir de Tanrı biliyordu. Tanrının da bildiğini zapta geçirin. Bunu zapta geçirmek gereksiz bir şey olmayacak. Çünkü sizin de Tanrıya ihtiyacınız olacak!
Sonra tabiî bunları da zapta geçirmeye başladılar. Ama zapta geçirirlerken, savcı birden sanki aklına yepyeni bir düşünce takılmış gibi:
— Madem bu işaretleri Smerdyakov da biliyordu ve siz babanızın ölümünden suçlu olduğunuzu kesin olarak reddediyorsunuz, o halde acaba, kararlaştırılan işaretleri vererek babanızı kendisine pencereyi açmaya zorlayan, sonra da cinayeti işleyen... o olmasın?
Mitya çok alaycı, aynı zamanda müthiş bir nefret taşıyan bir bakışla savcıya baktı. Gözlerini hiç ayırmadan ve konuşmadan bakıyordu. O kadar ki sonunda savcının gözleri kırpışmaya başladı. O zaman Mitya:
— Hah gene bir tilki yakaladınız! dedi. Keratanın kuyruğunu kapana kıstırdınız! Ha! Ha! Ha! Ben içinizden geçenleri okuyorum, bay savcı! Demek hemen yerimden fırlayarak bana söyletmek istediğiniz şeye, dört elle sarılıp avazım çıktığı kadar: «Ah, bunu yapan Smerdyakov'dur, işte katil odur!» diye bağıracağımı sandınız. İtiraf edin ki, bunu düşündünüz. İtiraf ederseniz o zaman devam ederim.
Ama savcı bunu açıklamadı. Susuyor ve bekliyordu. Mitya:
— Yanıldınız işte, «Smerdyakov'dur» diye bağırmıyacağım!
— Ondan hiç şüphe etmiyorsunuz, öyle mi?
— Ya siz şüphe ediyor musunuz?
— Ondan da şüphe edilmiştir.
Mitya gözlerini yere indirdi. Somurtkan bir tavırla:
— Şaka bir tarafa, diye söylendi. Dinleyin: Daha başlangıçta, daha şu perdenin öbür tarafından çıkıp koşarak yanınıza geldiğim sırada, aklımdan bu düşünce geçmişti. Kendi kendime «Smerdyakov'dur!» dedim. Burada masa başında otururken, ellerimi kana bulamadığımı bağıra bağıra söylediğim vakit bile içimden: «Smerdyakov'dur!» diye düşünüyordum. Smerdyakov'un düşüncesi beni bir türlü rahat bırakmıyordu. Sonunda birden gene «Smerdyakov'dur!» diye düşündüm. Ama yalnız bir saniye için. Hemen ardından «Hayır, Smerdyakov değildir!» dedim kendi kendime. Bu, onun işi
olamaz baylar.
Nikolay Parfenoviç ihtiyatlı bir tavırla:
— O halde belki bir başka kimseden şüphe ediyorsunuz?
diye sordu.
Mitya kesin bir tavırla:
— Hayır. Ama kim, hangi insan bu işi yapmış olabilir? Yoksa bu gökten inme bir kuvvetin ya da şeytan'ın işi mi, bilmiyorum, ama... Smerdyakov olamaz! diye kestirip attı.
— Peki bu işi, onun yapmamış olduğunu neden bu kadar kesin ve bu kadar ısrarlı bir şekilde, söylüyorsunuz?
— Bu kanıdayım da ondan! Bende bıraktığı izlenimlerden. Çünkü Smerdyakov, yaratılış bakımından alçağın biridir, üstelik korkaktır. Hatta onun için «korkak» demek bile azdır. Dünyada ne kadar korkaklıklar varsa bir araya getirilip o iki ayaklı varlığın içine doldurulmuştur. Tavuk yüreği vardır onda. Benimle konuşurken, her seferinde onu gebertirim diye tiril tiril titrerdi. Oysa elimi bile kaldırmadım ona. Ayaklarıma kapanır, onu «korkutmayayım» diye düpedüz yalvararak şu gördüğünüz çizmelerimi ağlaya ağlaya öperdi. Duydunuz ya «korkutmamayım» diye. O ne biçim sözdü! Oysa ben ona hediyeler bile verirdim. O hastalıklı, korkak, saralı, akılsız tavuğun biridir. Sekiz yaşında bir 'çocuk bile hakkından gelir onun! Öyle karakter olur mu? Hayır Smerdyakov değildir bay-50
KARAMAZOV KARDEŞLER
lar. Hem zaten o parayı sevmez. Benden hiç hediye almazdı. Hem ihtiyarı neden öldürsün? Belki de onun meşru olmayan oğludur, ne bileceksiniz?
— Bu efsaneyi biz de işittik. Ama siz de babanızın oğlusunuz ve öyleyken kendiniz bile onu öldürmek istediğinizi herkese söylediniz.
— Bu taş basımı yardı! Hem de alçakça, kötü niyetle atılan bir taştı bu! Öyleyken korkmuyorum. Ah baylar, bunu benim yüzüme karşı söylemek çok alçakça bir şey oluyor! Alçakça bir şey, çünkü bunu, ben kendim size söyledim. Yalnız öldürmek istemedim, öldürebilirdim de. Hatta daha fazlasını da yaptım. Size kendiliğimden «onu az kalsın öldürecektim» dedim. Ama öldürmedim işte onu. Koruyucu meleğim bana engel cldu ya... Bunu bir türlü hesaba katmak istemiyorsunuz. İşte onun için alçakça bir şey oluyor, alçakça bir şey! Çünkü ben öldürmedim, öldürmedim, diyorum! İşitiyor musunuz beni bay savcı? Öldürmedim, öldürmedim, diyorum!
Az kalsın tıkanacaktı. Tüm sorgu süresince bir kez olsun böyle bir heyecana gelmemişti.
Bir süre sustuktan sonra birden:
— Peki, Smerdyakov size ne dedi baylar? Bunu sizden sorabilir miyim? diye sordu.
Savcı soğuk ve sert bir tavırla:
— Bize her şeyi sorabilirsiniz, dedi. Olayla ilgili olan her şey konusunda bize soru sorabilirsiniz. Biz de, tekrar ediyorum, her sorunuza karşılık vermek zorundayız. Sorduğunuz uşak Smerdyakov'u, belki arka arkaya onuncu kezdir tekrarlanan bir sara krizine tutulmuş olarak, kendinden geçmiş bir halde yatağında bulduk. Hatta yanımızda bulunan doktor, hastayı muayene ettikten sonra bize belki yarına kadar hayatta kalmıyacağım söyledi.
Mitya'nın dudaklarından elinde olmayarak şu sözler döküldü:
— O halde babamı şeytan öldürdü!
Sanki o ana kadar hep durmadan kendisine «Smerdyakov mu yoksa değil mi?» diye sormuştu. Nikolay Parfenoviç,
— Bu konuya yeniden döneceğiz, diye karar verdi. Şimdi isterseniz ifade vermeye devam edin.
KARAMAZOV KARDEŞLER
51
Mitya, dinlenmesine izin vermelerini rica etti. Ona nezaketle izin verdiler. Dinlendikten sonra devam etti. Ama belliydi ki, bu ona ağır geliyordu. Bitkin bir haldeydi. Kendisini hakarete uğramış hissediyordu ve moral bakımından çok sarsılmıştı. Bundan başka, savcı şimdi artık sanki mahsusmuş gibi her an onu «önemsiz» konulara takılarak sinirlendirmeye başlamıştı. Mitya bahçe duvarının üzerine ata biner gibi oturduğu sırada sol bacağına yapışmış olan Grigoriy'in başına havaneli vurduğunu, sonra da yere yığılan adamın yanına atladığını anlatır anlatmaz, savcı onu durdurdu ve duvarın üzerine nasıl oturduğunu daha ayrıntılı bir şekilde anlatmasını istedi. Mitya şaşırdı:
— İşte böyle oturuyordum, ata biner gibi. Bir bacağım bir yanda, öbür bacağım bir yanda...
— Havaneli ne oldu?
— Havaneli elimdeydi.
— Cebinizde değil miydi? Bunu anlattığınız gibi iyice hatırlıyor musunuz? Kolunuzu şiddetle mi savur dunuz?
— Herhalde şiddetle savurmuşumdur. Neden bunun üzerinde duruyorsunuz?
— İskemlenin üzerine tıpkı duvarın üzerine çıktığınız zaman olduğu gibi otursanız ve bize durumu daha belirli olarak göstermek için aynı hareketleri yapsanız, kolunuzu nereye, nasıl savurduğunuzu bir gösterseniz, olmaz mı? dedi.
Mitya, kendisine soru soran adama yüksekten bakarak:
— Yoksa siz benimle alay mı ediyorsunuz? diye sordu.
Ama berikinin yüzünden kıl bile kıpırdamadı. Mitya titreyerek döndü, iskemlenin üzerine ata biner gibi bindi ve kolunu savurdu.
— İşte böyle vurdum! İşte böyle öldürdüm! Daha ne istiyorsunuz?
— Teşekkür ederim. Şimdi neden aşağıya atladığınızı, bu-nu ne amaçla yaptığınızı, niyetinizin ne olduğunu söyler misiniz?
— Hay Allah kahretsin!... Yaralananın yanına atladım... Neden olduğunu bilmiyorum!
— Öyle bir heyecan içindeyken mi? O sırada oradan kaç-mayaa çalıştığınız halde mi?52
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
53
— Evet, heyecan içinde olduğum ve oradan kaçmaya çalıştığım halde.
— Ona yardım etmek mi istiyordunuz?
— Ne yardımı? Evet belki de yardım etmek için. Hatırlamıyorum.
— Kendinizi mi kaybetmiştiniz? Yani ne yaptığınızı bilemeyecek durumda mıydınız?
— Yok canım, hiç de kendimi kaybetmiş değildim, her şeyi hatırlamıyorum, en ince noktasına kadar herşeyi. Ona bakayım diye yanına atladım ve mendille yüzünü sildim.
— Mendilinizi gördük. Yaraladığınız adamı tekrar hayata kavuşturmak umudunda mıydınız?
— Bunu umut edip etmediğimi bilmiyorum. Sadece sağ mı, değil mi, onu anlamak istedim.
— Ya, bunu anlamak istediniz demek? Peki sonra ne oldu?
— Ben doktor değilim. Karar veremedim. Öldürdüm zannederek kaçtım. Meğer kendine gelmiş.
Savcı:
— Mükemmel! dedi. Size teşekkür ederim. Bana gereken yalnız bu idi. Lütfen bir zahmet devam ediniz.
Ne yazık ki, içinde bir acıma duygusu ile yere atlamış olduğunu söylemek Mitya'nın aklına bile gelmedi, oysa bunu hatırlıyordu, hatta Grigoriy'i öldürdüğünü sanarak birkaç acıklı söz bile söylemiş: «Madem yakalandın ihtiyar, yapılacak bir şey yok, şimdi yat bakalım» demişti. Savcı ise bundan yalnız bir tek sonuç çıkarmıştı: «Öyle bir anda ve böyle bir heyecan> içinde bulunan bir adam duvardan sadece kesin olarak cinayetin tek görgü tanığı sağ mı yoksa değil mi, diye öğrenmek için yere atlamıştı! Böyle bir anda bile bunu yaptığına göre ne güçlü, ne kararlı, ne serinkanlı, hem de ne kadar hesabı bir insandı... Bu ve buna benzer şeyler aklına gelmişti. Savcı memnundu. Sinirli bir adamı «önemsiz» şeyler üzerinde dura dura çileden çıkarmış, o da kendini ele vermişti.
Mitya, üzüntü içinde devam etti. Ama Nikolay Parfenoviç gene sözünü kesti:
— Nasıl oluyor da böyle elleriniz kanlı iken, hatta sonradan öğrenildiğine göre yüzünüz de kan içindeyken hizmetçi Fedosya Markovna'nın evine koştunuz?
Mitya:
— Canım zaten ben o zaman kan içinde olduğumu hiç farketmedim ki! diye karşılık verdi!
Savcı, Nikolay Parfenoviç ile bakıştı.
— Doğru söylüyorlar, öyle olur!
Mitya, birden savcının sözünü beğendiğini belirten buta vır la:
— Gerçekten farketmedim, bunu çok güzel söylediniz bay savcı, dedi.
Ama sonradan Mitya'nın birden «aradan çekilme» ve «mutlu olanların yanından geçip gitmesine imkân verme» hikâyesine sıra geldi. Tabiî bu sefer deminki gibi içinden geçenleri ortaya dökerek, onlara «gönlünün sultanını» anlatamazdı. Yüzüne «deriye yapışan tahta kuruları gibi» bakan o soğuk insanların karşısında bundan söz etmek ona hoş görünmüyordu. Bu yüzden tekrar tekrar sorulan sorulara kısaca ve kesin bir tavırla:
— Eh, ne yapalım kendimi öldürmeye karar verdim işte. Yaşamaya devam etmem için bir neden var mıydı? Bu soru
. zihnimde kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Onun eski, itiraz edi-lemiyecek ve gururunu kırmış olan erkeği aradan beş yıl geçtikten sonra işi meşru bir nikâhla sonuçlandırmak için çıka gelmişti. O gelince de ben artık benim için her şeyin mah-volduğunu anladım. Geride olanlara bakınca, işte bu rezaletler, bu kan, Grigoriy'in kanı aklıma geliyordu... Ne diye ya-Şiyacaktım sanki? Bunu düşününce tabiî rehindeki tabancaları almaya gittim. Onları -doldurup gün doğarken kafama bir kurşun sıkacaktım...
— Ama geceyi ziyafette geçirdiniz, değil mi?
— Gece de ziyafetteydim ya! Eee, Allah kahretsin! Bu işi çabuk bitirin baylar. Tabanca ile kesin olarak intihar etetmeye kararlıydım. Surda köyün arkasında sabahın beşinde
işimi bitirecektim. Bir kâğıt hazırlamış, Perhotin'de yazmış-n onu, tabancalı doldururken, îşte kâğıt burada, okuyun. Birden küçümseyen bir tavırla:
— Bunları sizin için anlatmıyorum! dedi.
Yelek cebinden bir kâğıt çıkarıp masanın üzerine fırlattı, i Soruşturma memurları kâğıdı merakla okudular ve gerektiği Bibi onu evrakın arasına kattılar.54
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
55
— Peki. bay Perhotin'in evine girdiğiniz vakit, hâlâ ella. tinizi yıkamayı düşünmüyor muydunuz? Demek şüphelerden korkmuyordunuz ?
— Ne şüphesi? İster şüphe etsinler ister etmesinler... Nasıl olsa dört nala buraya gelecek, saat beşte de kendimi tabanca ile vuracaktım ve bana bir şey yapmaya vakit bula-mıyacaklardı. Eğer babamla olan o işler olmasaydı, bir şey öğrenemeyecek buraya da gelemeyecektiniz! Ah! Bu işi şeytan yapmıştır. Babamı şeytan öldürmüştür! Siz de olup bitenleri ou kadar çabuk şeytandan öğrendiniz herhalde. Nasıl oluya da, buraya bu kadar çabuk geldiniz? Şaşılacak şey! Öyle bir şey insanın hayalinden geçmez!
— Bay Perhotin bize onun evine girdiğiniz vakit ellerinizde... Kanlı ellerinizde... Paralarınızı... Büyük bir parayı... Yüzer rubleliklerden koca bir desteyi tuttuğunuzu, bunu da orada hizmet eden bir çocuğun görmüş olduğunu söyledi.
— Öyle oldu baylar, hatırlıyorum, öyle oldu. Nikolay Parfenoviç çok yumuşaK bir tavırla:
— Şimdi küçük bir sorumuz daha var. Birden bu kadar çok parayı nereden bulduğunuzu bize söyler misiniz? Çünki olaylardan anlaşılıyor ki, aynı zamanda hesaba vurulursa meydana çıkıyor ki evinize uğramamışsınız...
Savcı, sorunun böyle açıktan açığa sorulmasından ötürü hafifçe yüzünü buruşturdu ama Nikolay Parfenoviç'in sözünü kesmedi.
Mitya, görünüşte çok sakin bir tavırla ama gözlerini yere indirmiş olarak:
— Evet, eve uğramadım, diye karşılık verdi.
Nikolay Parfenoviç sinsi bir tavırla sanki sokuluyormuş gibi:
— O halde izin verin size sorumuzu tekrar edelim, dedi. Bu kadar çok parayı böyle birden nasıl olup da buldunuz? Oysa kendi itirafınıza göre daha o gün saat beşte...
Mitya, sert bir tavırla sözünü kesti.
— On rubleye ihtiyacım vardı ve onları bulmak için Per-hotin'e tabancamı rehin bıraktım. Sonra da üç bin ruble istemek için HohlaKova'ya gittim. O da bana bunları vermedi. falan, filan... Evet baylar işte böyle. Parasızken birden ortaya binlikler çıktı, öyle değil mi? Biliyor musunuz? Baylar şu anda
ikiniz de korku içindesiniz- «Ya onları nereden aldığını söy-lemezse?» diyorsunuz.
Birden büyük bir kararlılıkla sözlerinin üzerinde dura
dura:
— Gerçekten de öyle olacak: Söylemiyeceğim işte, baylar. Doğru tahmin ettiniz, bunu öğrenemiyeceksiniz.
Soruşturma memurları bir süre sustular. Nikolay Parfe-soviç, alçak sesle ve uysal bir tavırla:
— Şunu anlamanızı istiyorum k: bunu muhakkak öğrenmemiz gerekiyor, bay Karamazov! dedi.
— Anlıyorum, ama gene de söylemiyeceğim.
Söze savcı karıştı ve sorguya çekilenin eğer bunu kendi çıkarına daha uygun bulursa, sorulara karşılık vermemekte serbest olduğunu, tekrar hatırlattı. Ama gene de zanlının susarak kendisine büyük bir zarar verebileceğine göre ve özellikle bu kadar büyük bir önem taşıyan sorular sorulunca, bu önemi...
Mitya, gene sözünü kesti:
— Falan, filân, feşmekân! Yeter baylar! Bu beylik laflan daha önceden de işittim! Kendim de işin ne kadar önemli olduğunu ve en esaslı noktanın bu olduğunu anlıyorum, ama gene de söylemiyeceğim.
Nikolay Parfenoviç sinirli bir tavırla:
— Canım bize ne? Bu iş bizim işimiz değil. Sizi ilgilendiren bir iş, söylemezseniz kendi kendinize zarar vermiş olursunuz.
Mitya gözlerim kaldırıp kararlı bir tavırla ikisine baktı.
— Bakın baylar! Şaka bir yana, ben daha başlangıçta 6u noktada çatışacağımızı seziyordum. Ama başlangıçta size /fade vermeye başladığım sırada bütün bunlar sanki uzaklarda sislerin arasındaydı, her şey belirsiz bir şekilde dalgalanıyordu. Ben ise o kadar açık yüreklilikle davranıyordum ki, sö-«züme «aramızda karşılıklı güven olsun,» diye başladım. Şimdi kendim de görüyorum ki, böyle bir güven olamazdı. Çünkü hasıl olsa bu Allahın belâsı duvara gelip çarpacaktık Şimdi de geldik iste! Buradan öteye geçilmez. Bu kadar Bununla birlikte sizi suçlu bulmuyorum, sözüme inanmanıza imkân yok. Bunu anlıyorum'
canı sıkılarak sustu.56
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
57
— Peki, en önemli konuda susmak hususunda verdiğiniz bu kararı hiç bozmadan, sizi ifade verirken böylesine tehlikeli bir anda susmaya zorlayacaK kadar Kuvvetli olan nedenlerin ne olduğunu bize ima ile açıklayamaz mısınız?
Mitya, garip, düşünceli bir tavırla acı acı güldü.
— Ben sizin zannettiğinizden daha yufka yürekliyim baylar! Size bunu neden yaptığımı açıklıyacağım. Buna lâyık olmadığınız halde bir imada bulunacağım. Bu konuda susuyorum; çünkü bu benim için çok ayıplanacak bir şeydir. Bu paraları nereden bulduğum sorusuna vereceğim karşılıkta benim için o kadar utanılacak bir şey vardır ki, onunla cinayet... hatta babamın soyulması bile kıyaslanamaz. Babamı öldürmüş ve soymuş olsaydım bile bu kadar ayıp olmayacaktı, îşte onun için söyleyemiyorum. Utancımdan yapamıyorum bunu. Ne yapıyorsunuz baylar? Bunu zapta mı geçirmek istiyorsunuz yoksa?
Nikolay Parfenoviç:
— Evet, zapta geçireceğiz, diye mırıldandı.
— Bunu zapta geçirmeseydiniz daha iyi olurdu. Yani o ayıp» olan şeyi. Ben bunu size sadece iyi yürekli olduğum için açıkladım. Oysa söylemeyebilirdim. Ben size bunu söylerken bir hediye vermiş gibiydim. Siz ise hemen yüzünüzü tekrar kâğıtlara yapıştırdınız.
Sözünü hakaret dolu ve tiksiıntili bir tavırla:
— Eh yazın, ne isterseniz yazın! diye bitirdi. Sizden korkmuyorum ve... Karşınızda gurur duyuyorum.
Nikolay Parfenoviç:
— Peki, bize ne çeşit bir utanç duyduğunuzu söyleyebilir misiniz? diye soracak oldu.
Savcı yüzünü müthiş buruşturdu. Mitya:
— Ni... nü Söylemem. Hiç kendinizi yormayın... Hem kendimi lekelemeye değmez. Zaten size bulaşa bulasa kendimi lekeledim. Siz buna lâyık değilsiniz, kimse lâyık değil... Yeter baylar! Kesiyorum!
Bu söz aşın bir kararlılıkla söylenmişti. Nikolay Parfenoviç ısrar etmekten vazgeçti, ama İppolit Kirilloviçln bakışlarından onun henüz umudunu yitirmemiş olduğunu hemen farkedebildi.
— Peki hiç olmazsa bay Perhotin'in evine girdiğiniz sı
rada elinizde ne miktarda para bulunduğunu, daha doğrusu kaç ruble olduğunu bize söyleyebilir misiniz?
__ Bunu da söyleyemem.
__ Bay Perhotin'e galiba, güya bayan Hohlakova'dan aldığınız üç bin ruble'den söz etmişsiniz, öyle değil mi?
— Belki de söz etmişimdir. Yeter baylar! Ne kadar olduğunu söylemiyeceğim.
— O halde lütfen buraya nasıl geldiğinizi ve buraya geldikten sonra tüm yaptıklarınızı ayrıntılı olarak anlatır mısı-mz?
Mitya olup bitenleri anlattı. Ama hikâyesini artık burada vermiyeceğiz. Soğuk bir tavırla, acele ile anlatıyordu. Aşkının içinde uyandırdığı heyecanlardan hiç söz etmedi. Bununla birlikte tabanca ile intihar etmek kararından «yeni olaylar ortaya çıktığı için» vaz geçtiğini anlattı. Bir neden göstermeden, ayrıntıları ortaya koymadan anlatıyordu. Zaten soruşturma memurları da bu kez onu pek rahatsız etmediler: Belliydi ki, onlar için de şimdi asıl önemli olan nokta bu değildi.
Nikolay Parfenoviç, soruşturmayı:
— Bütün bunları kontrol ederiz, hepsine yeniden tanıkları sorguya çektiğimiz vakit tekrar değiniriz. Bu sorgu da tabiî sizin yanınızda olacaktır, diye bitirdi. Şimdi ise sizden ricamız yanınızda bulunan ne varsa hepsini masanın üzerine koy-manızdır. Özellikle şu anda ne kadar paranız varsa hepsini.
— Parayı mı baylar? Hay hay! Öyle gerektiğim anlıyorum. Hatta nasıl oluyor da daha önce merak etmediniz diye hayret ediyorum. Gerçi hiç bir yere gidecek değilim, gözünüzün önündeyim ama... Her neyse işte buyrun, paralarım bunlar. Buyrun sayın, hepsi bu kadar galiba.
Ceplerinde ne varsa hepsini, hatta ufak parayı, yeleğinin yan cebinde bulunan iki dvugrivennik'i (*) çıkardı. Parayı saydılar. Sekiz yüz otuz ruble kırk köpek vardı.
Sorgu hâkimi:
— Hepsi bu kadar mı? diye sordu.
Biraz önce ifade verirken Plotnikov'ların dükkânında
(*) Ovugrivennik: 20 köpeklik bir maden! para., 58
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
59
otuz ruble bırakmış olduğunuzu söylediniz, Perhotin'e on ruble, arabacıya yirmi ruble verdiniz, burada da iki yüz ruble kaybettiniz.
Nikolay Parfenoviç hepsini yeniden saydı, ne kadar para harcanmışsa hepsini hatırladılar, her bir kuruşu hesaba kattılar. Nikolay Parfenoviç, toplamını yaptı.
— Demek ki, bu sekiz yüzle birlikte başlangıçta yalnızca toplam olarak bin beş yüz ruble kadar para vardı.
Mitya:
— Öyle olacak, diye kestirip attı.
— Peki nasıl oluyor da herkes çok daha fazla olduğunu ileri sürüyor?
— Varsın ileri sürsünler.
— Siz kendiniz de böyle olduğunu ileri sürüyordunuz.
— Evet, kendim de ileri sürüyordum.
— Bütün bunları daha sorguya çekmediğimiz insanlara tanıklıkları ile de kontrol edeceğiz. Paranız için endişe etmeyin. Onlar gereken yerde saklanacaktır ve herşey... başlamış olan herşey sona erdikten sonra... Bu paralar üzerinde kesin bir hakkınız olduğu anlaşılırsa, size geri verilecektir. Eh, şimdi...
Nikolay Parfenoviç, birden ayağa kalktı, kesin bir tavırla Mitya'ya «giysinizi de, başka herşeyinizi de» diyerek soyunmasını söyledi. Herşeyini daha ayrıntılı bir şekilde gözden geçirmek zorunda olduğunu, bu yüzden bunu muhakkak yapması gerektiğini ileri sürüyordu.
— Hay hay! Buyrun beyler, isterseniz bütün ceplerimi de ters çeviririm.
Gerçekten de neredeyse ceplerini ters çevirmeye kalkıştı.
— Giysinizi de muhakkak çıkarmanız gerekecek.
— Nasıl olur? Soyunmam mı gerekiyor? Hay Allah kahretsin! Canım beni böyle olduğum gibi arasanıza! Öyle olmaz mı?
Hayır, olmaz Dimitriy Fiyodoroviç. Giysinizi çıkarmanın gerekiyor.
Mitya, canı sıkılarak:
— Nasıl isterseniz diye razı oldu. Yalnız lütfen bu iş burada değil, perdelerin arkasında olsun. Aramayı kim yapacak?
Nikolay Parfenoviç, buna razı olduğunu belirten bir baş işaretiyle:
— Tabiî perdelerin arkasında, dedi.
Küçük yüzünde çok önemli bir iş yaptığım belirten özel bir ciddilik belirmişti.
VI
SAVCI MİTYA'YI YAKALIYOR
Mitya için beklenmedik ve şaşılacak bir şey başlamıştı. Daha önce, hatta bir an önce bile kendisine, Mitya Karama-zov'a böyle bir muamele yapacakları aklından bile geçmezdi! İşin asıl önemli yanı; işe, onu alçaltan, ama onlara «kendisini küçük görme ve hakaretle bakma» imkânını veren bir şeyin katılmış olmasıydı.
Eğer yalnız ceketini çıkarmış olsaydı, bir şey olmayacaktı, ama soyunmaya devam etmesini istediler. Hatta rica etmediler, aslında emrettiler, bunu çok iyi anlamıştı. Gururundan ve bu durumdan tiksindiğinden ötürü hiç bir şey söylemeden söyleneni kusursuz yerine getirdi. Perdenin öbür tarafına Nikolay Parfenoviç'den başka savcı da gelmişti, ayrıca birkaç köylü de vardı. Mitya «herhalde kuvvete baş vurmak gerekir diye geldiler, ama belki de başka bir şey içindir, kimbilir?» diye düşündü. Sonra sert bir.tavırla:
— Ne yani? Gömleğimi de çıkarmalı mıyım? diye sordu. Ama Nikolay Parfenoviç, ona karşılık vermedi. Savcı ile
birlikte ceketi, pantolonu, yeleği ve kasketi inceliyordu. Belliydi ki, bu inceleme her ikisinde büyük bir ilgi uyandırıyordu. Mitya'nın aklından «hiç de çekinmiyorlar, hatta en basit nezaket kurallarına bile dikkat etmiyorlar» diye bir düşünce Seçti. Daha sert ve daha sinirli bir tavırla:
— Size ikinci kezdir soruyorum: Gömleğimi çıkarmam gerekiyor mu? diye söylendi.
Nikolay Parfenoviç:
— Üzülmeyin, gerekirse size söyleriz, dedi.
Bunu söylerken sanki bir amirmiş gibi konuşmuştu. Da-60
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
61
ha doğrusu Mitya'ya öyle geldi. Sorgu yargıcı ile savcı arasında alçak sesle harıl harıl bir konuşma oluyordu. Konuşma konusu şu idi: Ceketin üzerinde özellikle sol eteğinde, arkada artık kurumuş, katılaşmış ve daha pek o kadar yumuşamamış kocaman kan lekeleri bulunmuştu. Pantolon da öyleydi. Bundan başka Nikolay Parfenoviç, orada bulunanların gözü önünde her şeyi yokluyor, parmaklarını yakanın, kol kapaklarının, ceketin ve pantolonun bütün dikiş yerleri üzerinde bir şey aradığını belli ederek gezdiriyordu. Tabiî para arıyordu. Asıl önemlisi paraları giysisinin içine dikebileceğinden şüphe ettiklerini Mitya'dan saklamadılar.
Mitya, kendi kendine: «Şimdi artık bana bir subay gibi değil de, doğrudan doğruya sanki hırsızmışım gibi muamele ediyorlar» diye söylendi. Araştırmayı yapanlar akıllarından geçen düşünceleri birbirlerine şaşılacak kadar açık söylüyorlardı. Örneğin, perdenin öbür tarafına ötekilerle birlikte gelmiş olan ve durmadan kımıldayan, üstlerine hizmet ediyormuş gibi davranan zabıt kâtibi, Nikolay Parfenovic'in dikkatini, öteki eşyalar gibi el yordamı ile iyice araştırılmış olan kasketin üzerine çekti.
— Kâtip Gridenka'yı hatırlıyor musunuz? dedi. Yazın,
bütün dairedekilerin maaşlarını almaya gitmişti, dönünce de
sarhoş bir halde iken onları yitirdiğini söylemişti. Sonra nerede
.bulduk onları? İşte bu şeritlerin ve kasketin içinde, yüzlükler
ince ince sarılmış şeritlerin içine dikilmişti.
Gridenka olayını sorgu yargıcı da, savcı da hatırlıyorlardı, bu yüzden de Mitenka'nın kasketini bir yana bıraktılar ve bunu, hatta bütün giysiyi daha ciddi bir şekilde gözden geçirmeye karar verdiler.
Nikolay Parfenoviç birden Mitya'nın gömleğinin kan içinde kalan sağ kol kapağını farkederek:
— Bir dakika, bir dakika, bu nasıl oluyor böyle? Kan değil mi bu?
Mitya:
— Kan, diye kestirip attı.
— Yani, ne kanı? Hem bu kol kapağı neden içeriye doğru kıvrılmış öyle?
Mitya, kol kapağını daha Grigoriy ile uğraşırken kirletmiş
olduğunu ve bu kol kapağını daha Perhotin'de iken, ellerini orada yıkadığı sırada içeriye doğru kıvırdığını anlattı.
— Gömleğinizi de almak zorunda kalacağız... Bu çok önemli bir şey... Olayı ispatlayan deliller olarak.
Mitya, kızararak müthiş öfkelendi:
— Ne olacak yani, ben çıplak mı kalacağım? diye bağırdı.
— Üzülmeyin... Bir çaresini bulur bu işi hallederiz, şimdi lütfen çoraplarınızı da çıkarın.
Mitya gözleri kıvılcımlar saçarak:
— Şaka etmiyorsunuz ya? Bu gerçekten bu kadar önemli mi? dedi.
Nikolay Parfenoviç, sert bir tavırla karşı koyar gibi:
— Şaka etmeye vaktimiz yok! diye karşılık verdi.
Mitya:
— Eh ne yapalım, madem gerekiyor... Ben... diye mırıldandı ve karyolanın üzerine oturarak çoraplarını çıkarmaya başladı.
Bu ona dayanılamayacak derecede ayıp bir şey olarak görünüyordu. Herkes giyimliydi. Kendisi ise soyunmuştu ve ne gariptir ki soyunmuş olduğu için onların karşısında kendisini suçlu hissediyordu. Asıl önemlisi birden, gerçekten hepsinden daha aşağı bir duruma düştüğünü ve onların kendisini küçük görmekte haklı olduklarım kabul ediyordu. Tekrar tekrar: «Eğer herkes soyunmuş olsaydı, o zaman ayıp olmazdı, ama insan tek başına soyunmuş olursa, herkes de ona bakarsa ayıp oluyor!» diye düşünüyordu. «Sanki rûyadaymışım gibi, oysa rüyada bile hiçbir zaman bu kadar utanılacak şeyler görmemişimdir.» Hele çoraplarını çıkarmak ona müthiş bir üzüntü bile veriyordu: Çorapları pek temiz değildi. İç çamaşırı da Öyle... Ve şimdi bunu herkes görmüştü. Asıl önemlisi kendisi de ayaklarından hoşlanmazdı, nedense hayatı boyunca hep her iki ayağının bas parmağım çok çirkin görmüştü. Özellikle sağ ayağında garip bir şekilde aşağı doğru kıvrılmış düz ve kaba tırnaklarından birini çok çirkin buluyordu. İşte Şimdi hepsi bunu görecekti. Dayanılmaz bir utanç duyduğu İÇin, birden daha kaba bir tavır takındı. Bunu artık mahsus yapıyordu. Üzerindeki gömleği kendiliğinden yırtarcasına çıkardı.62
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
63
— Eğer utanmıyorsanız, daha başka yerlerimi de arayın, ister misiniz? dedi.
— Hayır, şimdilik istemez. Mitya, öfkeli bir tavırla:
— Peki, ben böyle çıplak mı kalacağım? diye devam etti.
— Evet, şimdilik öyle gerekiyor... Lütfen şuraya oturun. İsterseniz, karyolanın üzerinden battaniyeyi alıp ona sarıla-bilirsiniz, ben ise... Ben bunların hepsini derler toplarım.
Bütün eşyaları teker teker orada bulunanlara gösterdiler. İncelemelerden çıkardıkları sonucu zapta geçirdiler, en sonra da Nikolay Parfenoviç dışarı çıktı. Giysileri de onun ardından alıp götürdüler. İppolit Kirilloviç de çıktı. Mitya'nın yanında yalnız köylüler kalmıştı. Hiç konuşmadan duruyor, gözlerini ondan ayırmıyorlardı. Mitya, battaniyeye sarındı, üşümüştü. Çıplak ayaklan dışarı çıkıyordu, .bir türlü battaniyeyi aşağı doğru çekerek onları örtemiyordu.
Nikolay Parfenoviç nedense uzun bir süre geri gelmedi. Mitya, dişlerini gıcırdatarak: «İşkence edercesine uzun bir süre kaldı», «bana köpek muamelesi yapıyor.», «O alçak savcı da çıkıp gitti, herhalde benden tiksindiği için: Çıplak bir adama bakmak herhalde ona çirkin görünmüştür» diye düşünüyordu. Giysilerini oralarda bir yerde inceledikten sonra ne olursa olsun geri getireceklerini sanıyordu. Bu yüzden Nikolay Parfenoviç, birden arkasından gelen bir köylünün taşıdığı bambaşka bir giysi ile dönünce öyle bir öfkelendi ki!
Nikolay Parfenoviç, dışarı çıkışının başarılı bir davranış olduğunu ve bundan büyük bir memnunluk duyduğunu belirten kayıtsız bir tavırla:
— İşte size bir giysi getirdik, dedi. Bunu, meraklı bulduğu bu olayda size yardımcı olmak için bay Kalganov bağışlıyor. Bir de temiz gömlek verdi. Allahtan bunlar bavulunda varmış. İç çamaşırınızı ve çoraplarınızı giyebilirsiniz...
Mitya müthiş öfkelenmişti. Tehdit edici bir tavırla:
— Başkasının giysilerini istemiyorum! diye bağırdı. Bana kendi giysilerimi verin.
— İmkânsız.
— Benim giysimi verin. Allah belâsını versin o Kalga-nov'un. Giysisinin de kendisinin de Allah belâsını versin!
Onu uzun bir süre kandırmaya çalıştılar. Sonunda güç belâ sakinleştirdiler. Giysisi kan içinde olduğundan ötürü,
«olayı ispatlayan deliller» arasına katılması gerektiğine, işin nasıl sonuçlanacağı bilinmediğine göre, bu giysiyi şimdi onun yanında bırakmaya hakları olmadığına inandırdılar. Mitya, sonunda güç belâ bunu anladı. Canı sıkılarak sustu ve acele ile giyinmeye başladı. Yalnız giysiyi sırtına geçirirken, onun kendi eski giysisinden daha gösterişli olduğunu ve bundan «yararlanmak» istemediğini söyledi. Bundan başka: «Bu giysi bana ayıp denecek kadar dar geliyor. Bu giyimle soytarılık nü yapmamı istiyorsunuz... eğlenesiniz diye?...» dedi.
Kendisine bu konuyu da gözünde büyüttüğünü, bay Kal-ganov'un gerçi kendisinden biraz daha boylu olduğunu, ama aradaki boy farkının pek büyük olmadığını, yalnız pantolonunun belki biraz uzun geleceğini söylediler. Ama ceketin omuz kısmı gerçekten dar geldi.
Mitya gene:
— Allah kahretsin! Düğmelemek de zor, diye homurdandı. Lütfen benim tarafımdan bay Kalganov'a bu giysiyi kendisinden isteyenin ben olmadığımı, beni isteğimin dışında olarak, bir soytarı gibi giydirdiklerini söyleyiniz.
Nikolay Parfenoviç:
— O da bunu çok iyi anlıyor ve buna üzülüyordur... Yani elbisesine değil de, tüm bu olaya... diye mırıldanacak oldu.
— Vız gelir bana onun üzülmesi! Eh şimdi nereye gidiyoruz? Yoksa burada mı oturacağız?
Kendisinden tekrar «o odaya» girmesini rica ettiler. Mitya, öfkesinden kaşları çatık olarak ve hiç kimseye bakmamaya Çalışarak perdenin arkasından çıktı. Başkasının giysisi içinde kendisini büsbütün rezil olmuş hissediyordu. Hatta o köylülerden ve kapıda bir an için belirip kaybolan yüzünü farket-tiği Trifon Borisoviç'den utanıyordu. Trifon Borisoviç için «her halde acayipliğimi görmeye gelmiştir» diye düşündü. Biraz önce oturduğu iskemleye yerleşti. Zihninden kâbus gibi, saçma Şeyler geçiyor, aklım kaçırdığını sanıyordu.
Dişlerini gıcırdatarak savcıya doğru döndü:
— Eh şimdi ne yapacaksınız, bana? Yoksa falakaya mı Çekeceksiniz. Artık başka bir şey de kalmadı!
Nikolay Parfenoviç'e doğru artık dönmek istemiyordu, onunla konuşmaya tenezzül etmiyordu. «Çoraplarıma dikkatli bakıyordu. Üstelik mahsus iç çamaşırlarım ne64 KARAMAZOV KARDEŞLER
kadar kirli diye çoraplarımı ters çevirmemi bile istedi!» diye düşündü.
Nikolay Parfenoviç, Dimitriy Fiyodorovlç'in sözüne kar-şılık verir gibi:
— Şimdi tanıkların sorgusuna geçmek zorunda kalacağız, dedi.
Savcı içinden bir şeyler geçirerek, düşüncen' bir tavırla:
— Evet efendim, dedi.
— Biz, sizin iyiliğiniz için elimizden ne gelirse onu yaptık, diye devam etti. Ama yanınızda bulunan paranın ne kadar olduğunu sorduğumuz vakit, sizden kesin olarak olumsuz bir karşılık alınca, şimdi şu anda...
Mitya, daldığı garip düşüncelerden sıyrılır gibi Nikolay Parfenoviç'in küçük sağ elini süsleyen üç büyük yüzüklerden birini işaret ederek:
— O parmağınızdaki yüzüğün taşı nedir? diye sözünü kesti.
Nikolay Parfenoviç, şaşkınlıkla:
— Yüzük mü? diye soru ile karşılık verdi.
Mitya, tıpkı inatçı bir çocuk gibi garip bir sinirlilikle:
— Evet, işte şu... Orta parmağınızdaki damarlı taş, ne taşıdır?
Nikolay Parfenoviç, gülümsedi.
— Ha bu mu? Kül rengi bir gök yakuttur. Görmek isterseniz çıkarayım.
Mitya, birden aklı başına gelerek ve kendi kendine kızarak kızgın bir sesle:
— Hayır, hayır, çıkarmayın! diye bağırdı. Çıkarmayın istemez. Allah kahretsin. Baylar, ruhumu kirlettiniz benim! Siz, babamı gerçekten öldürmüş olsaydım, kaçamak karşılıklar vereceğimi, yalan söyliyeceğimi, saklanacağımı mı sanıyorsunuz? Hayır, Dimitriy Karamazov, öyle bir insan değildir. Öyle bir şeye dayanamazdı ve eğer suçlu olsaydım, yemin ederim ki önceden kararlaştırdığım gibi sizin buraya gelmenizi, güneşin doğmasını, beklemezdim. Kendimi daha önceden, gün doğuşunu beklemeden öldürürdüm! Bunu şimdi içinde bulunduğum ruh halinden anlıyorum. Bu uğursuz gece boyunca o kadar çok şey öğrendim ki, bu kadarını tüm ömrümce öğrenemezdim! Hem, eğer gerçekten bir baba katili olsaydım, bu uğursuz gecede, §u anda sizinle otururken öyle mi konuşurdum,
KARAMAZOV KARDEŞLER
65
öyle mi davranırdım, size ve dünyaya bu gözle mi bakardım? Kaldı ki, elimde olmayarak Origoriy'i öldürdüğümü düşünmekten bile bütün gece üzüntü içinde kıvrandım. Ama, korkudan, yalnız sizin vereceğiniz cezadan korktuğum için değil! Ayıp size! Üstelik bir de sizin gibi alaycılara, burnunun ucunu bile göremeyen hiç bir şeye inanmayan kör köstebeklere, yeni bir alçaklığımı daha, yeni bir rezaletimi daha açıklamamı, onu anlatmamı istiyorsunuz! Bu beni suçlandırmaktan kurtarsa bile değer mi? Kürek cezası bile bundan daha iyidir! Babamın kapısını kim açıp o kapıdan içeri girdiyse, onu o öldürmüş, o soymuştur. Kimdir bu adam? Bilemiyorum ve bu düşünce bana işkence oluyor. Ama bu Dimitriy Karamazov değildir. Bunu biliniz. Size söyleyeceğim de bu kadar. Yeter, yeter artık ısrar etmeyin... Sürgün edin, idam edin, ama, beni artık sinirlendirmeyin. Susuyorum artık. Çağırın bakalım tanıklarınızı...
Mitya, beklenmiyen bu monologunu daha önceden artık bir daha konuşmamaya büsbütün karar vermiş gibi söylemişti. Savcı, bütün bu süre içinde onu dinlemişti. Mitya susar susmaz en serinkanlı, en sakin tavrıyla, birden, sanki çok olağan bir şey söylüyormuş gibi şunu söyledi:
— işte, sırası gelmişken demin söz ettiğiniz o açılan kapı konusunda, şimdi size hem bizim, hem de sizin için çok önemli olan bir şeyi, yaralamış olduğunuz ihtiyar Grigoriy Vasilye-viç'in ifadesini açıklayabiliriz. Grigoriy Vasilyeviç, ayıldıktan sonra, kendisine sormuş olduğumuz sorulara karşılık olarak, daha o zaman, bahçede bir gürültü işiterek kapıya çıkıp da açık olan bahçe kapısından içeri girmeye karar verdiği ve bahçeye geçtiği sırada, daha önce sizin bize söylemiş olduğu-nuz gibi, babanızı gördüğünüz açık pencerenin önünden karanlıkta kaçtığınızı görmeden önce, sola doğru baktığını, o Pencerenin gerçekten açık olduğunu, ama aynı zamanda bulunduğu yere çok daha yakın olan kapının da ağzına kadar açılmış olduğunu farkettiğini söyledi. Oysa siz, bahçede bulunduğunuz süre içinde, o kapının kapalı olduğunu ileri sürdünüz. Sizden şunu da saklamıyacağım ki, Grigoriy Vasilye-tanıklık ederken, o kapıdan koşarak çıktığınızı kendi göz-ile görmediği halde, bahçeye girdiği şurada, artık kendisl-bulunduğu yerden biraz ilerde, bahçenin ortasında, du-
66
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
67
vara doğru koştuğunuzu görmüş olmasına rağmen, muhakkak o kapıdan koşarak çıkmış olduğunuzu söyledi...
Mitya, savcı daha sözünün yansına geldiği sırada, birden kendini kaybederek avazı çıktığı kadar:
— Saçma! diye bağırdı. Alçakça bir yalan bu! Kapının açık olduğunu görmesine imkân yoktu! Çünkü kapı kilitliydi... Yalan söylüyor!
— Görevim size şunu da tekrarlamamı emrediyor ki: verdiği ifade çok kesindir. Söylediklerinde ısrar etmektedir. Kendisini birkaç kez sorguya çektik.
Nikolay Parfenoviç, heyecanla:
— Ben kendim ona birkaç kez sordum bunu, diye savcıyı destekledi.
Mitya:
— Yalan, yalan! diye bağırmaya devam ediyordu. Bu ya iftiradır, ya da deli saçması! Düpedüz sayıklamış. Kan içindeyken, yara aldığından ötürü gözüne hayal görünmüş, ayıl-dığı vakit... İşte o zaman sayıklamaya başlamış.
— Evet ama kapının açık olduğunu ayıldığı vakit değil de, daha önce, kendi dairesinden çıkıp bahçeye girdiği zaman farketmiş.
— Yok canım, yalan, öyle şey olamaz! Bana kızdığı için iftira ediyor... Böyle bir şeyi göremezdi... Ben koşarak kapıdan: çıkmış değilim.
Mitya'nın nefesi tıkanıyordu. Savcı, Nikolay Parfenoviç e doğru döndü ve etkili bir tavırla:
— Delili gösteriniz!
Nikolay Parfenoviç, masanın üzerine arşivlerde kullanılan zarfların büyüklüğünde, kalın kâğıttan yapılmış ve üzerinde hâlâ bozulmamış üç mühür bulunan büyük bir zarf koyarak:
— Bunu tanıdınız mı? diye sordu.
Zarf boştu ve bir yanı yırtıktı. Mitya, ona gözleri dışarı uğramış gibi baktı.
— Bu... Bu galiba babamın zarfı, diye mırıldandı. O üç binin bulunduğu zarf olacak... Üzerinde bir yazı olacak, müsaade buyurun: «Civcivime»... Evet üç bin ruble! Üç bin! Görüyor musunuz?
Mitya, bunu söylerken bağırıyordu.
— Görüyorsunuz, ama içinde para bulamadık. Bu zarf
boş olarak perdenin arkasında, karyolanın altında yere fırlatılmıştı.
Mitya, birkaç saniye yıldırımla vurulmuş gibi durdu. Birden olanca gücüyle:
— Baylar, bu Smerdyakov'dur! diye bağırdı. Öldüren odur, soyan odur! İhtiyarın zarfı nereye sakladığını bir o biliyordu... Şimdi artık her şey apaçık!
— Ama öyle bir zarf olduğunu ve yastığın altında bulunduğunu siz de biliyordunuz.
— Benim hiç bir zaman bundan haberim olmamıştı. Bunu hiç bir zaman görmedim. Şimdi ilk kez olarak görüyorum. Daha önce yalnız Smerdyakov'dan işittim... Bir o biliyordu ihtiyarın odasında bu zarfın nerede olduğunu, benim haberim bile yoktu...
Mitya artık büsbütün tıkanıyordu:
— İyi ama, siz kendiniz biraz önce bu zarfın babanızın yastığı altında bulunduğunu söylediniz. Bunu aynen belirttiniz. «Yastığın altında» dediniz. Demek ki, nerede olduğunu biliyordunuz.
Nikolay Parfenoviç:
— Biz de öyle zapta geçirdik! diye savcıyı destekledi.
— Saçma, akıl alacak şey değil! Ben hiç de yastığın altında, olduğunu bilmiyordum. Belki hiç de yastığın altında değildi... Ben sadece tahminen yastığın altında olduğunu söyledim... Smerdyakov ne diyor? Siz kendisine bu zarfın nerede olduğunu sordunuz mu? Smerdyakov ne diyor? Asıl önemli olan bu... Ben ise mahsus kendime iftira ettim... Yastığın altında bulunduğunu söyliyerek hiç düşünmeden yalan söyledim. Siz ise şimdi... Canım biliyorsunuz ya, insan bazen ağzından birşey kaçırır, sonra da yalanını geri almaz. Oysa zarfı yalnız Smerdyakov biliyordu, yalnız Smerdyakov, başka kimse bilmiyordu! Zarfın nerede olduğunu da bana kendisi açıkladı. Ama bunu yapan odur, odur! Babamı muhakkak o öldürmüştür! Şimdi artık bunu gün gibi apaçık görüyorum!
Mitya, gittikçe daha çok kendini kaybederek, sözlerini bağlantısız olarak tekrar ede ede, öfkelene öfkelene, heyecanla Değiriyordu.
— Bunun böyle olduğunu anlayın ve çabuk onu tevkif edin! Çabuk! Babamı muhakkak ben kaçtıktan sonra ve Gri-
kendini kaybetmiş olarak yattığı sırada öldürmüştür.68
KARAMAZOV KARDEŞLER
Bu apaçık bir şey... İşaretleri vermiştir, babam da ona kapıyı açmıştır... Çünkü verilecek işaretleri yalnız o biliyordu, çünkü babam o işaretleri almadan hiç kimseye kapıyı açmazdı.
Savcı, aynı ağırbaşlılıkla anıa artık zafer kazanmış birinin tavrıyla:
— Yalnız unuttuğunuz bir nokta var, dedi. Kapı zaten siz daha orada, bahçede bulunduğunuz şurada açık olduğuna göre, işaret vermeye gereklilik yoktu.
Mitya:
— Ha... Kapı... Kapı... diye mırıldandı. Sonra hiç konuşmadan gözlerini savcıya, dikti ve tekrar tüm gücünü yitirerek iskemlenin üzerine çöktü.
Herkes susmuştu. Mitya artık hiç bir şey düşünmeden gözlerini yere indirmiş olarak:
— Evet kapı! Bir hayal! Tanrının kendisi bile bana karşı! Savcı çok ciddi bir tavırla:
— îşte görüyorsunuz ya! dedi. Hem kendiniz bir yargıda bulunun Dimitriy Fiyodoroviç: Bir taraftan bu kapının açık olduğunu ve sizin o kapıdan koşarak çıktığınızı belirten bir ifade, sizi de bizi de ağırlığı altında ezen bir ifade var. Öbür yanda da kendi ifadenize göre, daha üç saat kadar önce sadece on ruble bulabilmek için tabancalarınızı rehin vermişken birden elinize geçen paraların nereden geldiğini açıklamamak hususunda anlaşılmaz, öfkeli inadınız! Bütün bunlar göz önünde bulundurulursa, siz karar verin: Neye inanalım? Neyin üzerinde duralım? «Soğuk, her şeyde kötülük gören alaycı insanlar» olduğumuzu söyleyerek bizi suçlamayın, vicdanınızı, soylu duygularınızı anlamak yeteneğinden yoksun insanlar olduğumuzu söylemeyin. Aksine durumumuzu anlayın...
Mitya, anlatılamıyacak bir heyecan içindeydi. Sapsarı oldu. Birden:
— Peki öyleyse! diye bağırdı. Size sırrımı açıklayacağım. Paralan nereden bulduğumu söyliyeceğim. Bu rezaleti ortaya dökeceğim, tek sonradan sizi de kendimi de suçlamayayım, diye.
Nikolay Parfenoviç garip, sevinçli ve duygulu bir sesle:
— Hem bana inanın Dimitriy Fiyodoroviç, inanın ki, $u anda şimdi gerçekten içtenlikle ve tam olarak yapacağınız her açıklama sonradan durumunuzu hafifletmek bakımından sınırsız bir etki yapacaktır, hatta bundan başka...
KARAMAZOV KARDEŞLER 69
Ama savcı masanın altından onu hafifçe ayağı ile dürttü. Bunun üzerine Nikolay Parfenoviç tam zamanında sustu. Zaten doğrusunu söylemek gerekirse Mitya onu dinlemiyordu.
VII
MİTYA'NIN BÜYÜK SIRRI ISLIKLAMA
Mitya, aynı heyecan içinde:
— Baylar, diye söze başladı. Bu paralar... Şimdi tam olarak açıklamak istiyorum... Bu paralar benimdi!
Savcı ile sorgu yargıcının yüzleri uzamış gibi oldu. Hiç de bunu beklemiyorlardı. Nikolay Parfenoviç:
— Nasıl oluyor da sizin oluyor, diye kekeledi. Kendi ifadenize göre daha saat beşte bile...
— Eeee, Allah kahretsin o günü de, o saat beşi de, açıklamalarımı da! İş bunda değil ki! Bu paralar benimdir! Benim! Daha doğrusu çalmış olduğum bir paraydı... Bu bakımdan benim değildi. Çaldığım, kendi elimle çaldığım bir paraydı... topu topu bin beş yüz ruble kadardı. Onlan hep yanımda bulundururdum, bütün o süre boyunca yanımda taşıdım...
— Peki ama nerden aldınız onları?
— Birisinin boynundan aldım, baylar! İşte şu boyundan, kendi boynumdan... Bu paraları bir beze dikilmiş olarak boynumda taşıyordum. Çoktandır, bir aydır onları utanç duyarak, bunun rezilce bir şey olduğunu bilerek boynumda taşıyordum.
— Peki onları kimden... alıp da kendinize mal ettiniz?
— Yani «çaldınız» demek istiyorsunuz. Sözünüzü açık söyleyiniz. Evet, kendimi onları çalmış sayıyorum! Oysa doğrusunu isterseniz onları gerçekten, sadece kendime mal etmiştim, yani el koymuştum... Ama bence gene de çalmış sayılırım onları. Hele dün akşam, dün akşam artık bu paralar büsbütün çalınmış oldu...
— Dün akşam mı? Ama siz demin onları bir ay önce... ettiğinizi söylediniz!70
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
71
— Evet, ama babamdan çalmadım. Babamdan değil! Merak etmeyin, babamdan çalmadım onları. Ben bu paraları «Ondan aldım. İzin verin de anlatayım. Ama sözümü kesmeyin. Bunları anlatmak ağır geliyor. Bakın... Bir ay kadar önce eski nişanlım Katerina İvanovna Verhovtzeva beni yanına çağırdı... Onu tanıyorsunuz değil mi?
— Tabiî, tanımaz mıyız?
— Biliyorum tanıdığınızı. Çok yüksek ruhlu, en yüksek ruhlu insanlardan biridir o. Ama benden çoktandır nefret ediyordu. Evet, çoktan, çoktan... Hem de hak etmiştim, hak etmiştim onun bu nefretini!
Sorgu yargıcı:
— Katerina İvanovna'dan mı söz ediyorsunuz? diye hayretle sordu.
Savcı da müthiş bir hayretle gözlerini Mitya'ya dikmişti.
— Ah, ne olur onun adını bu işe karıştırmayın! Bu iste onun adından söz ettiğim için alçağın biriyim. Evet, onun benden nefret ettiğini görüyordum... Çoktandır farketmiştim bunu. Daha ilk gününden, orada, benim kira ile oturduğum evde olup bilen şeyler sırasında... Ama bu kadarı yeter, yeter. Bunu öğrenmeye bile lâyık değilsiniz. Bunu anlatmaya hiç lüzum yok. Yalnız şunu anlatmalıyım... Katerina İvanovna beni bir ay önce yanına çağırdı, bana üç bin ruble vererek, bunları kız kardeşine ve Moskova'da bulunan bir akrabasına göndermemi istedi. (Sanki kendisi bunu yapamazrruş gibi!) Ben ise... Bu gerçekten hayatımın uğursuz bir anında olmuştu. Benim... Yani kısaca söyliyeyim, benim bir başkasını, onu, şimdiki sevgilimi, şu anda sizin elinizde bulunan, aşağıda oturan Gruşenka'yı sevmeye başladığım sırada oldu... O zaman Gruşenka'yı aldığım gibi buraya Mokroye'ye getirdim ve burada o uğursuz üç bin rublenin yarısını yani bin beş yüz rubleyi har vurup harman savurdum. Öbür yarısı ise yanımda duruyordu. İşte o harcamadığım bin beş yüzü boynumda, tasvir yerine boynumda taşıyordum, dün ise kâğıdını açtım ve onları da harcadım. Hesaptan geriye kalan sekiz yüz ruble şimdi sizin elinizdedir Nikolay Parfenoviç. Dünkü bin beş yüz rubleden geriye kalan budur.
— Bir dakika! Bu nasıl olur? Bundan bir ay önce burada bin beş yüz değil, üç bin ruble harcadınız, bunu herkes biliyor değil mi?
__ Kim biliyormuş bunu? Kim hesaplamış? Birine saydırdım mı bunları?
__ Rica ederim! Siz kendiniz herkese o zaman tam üç
bin ruble harcadığınızı söylemişsiniz.
— Doğru, söyledim ya! Bütün kente söyledim. Kentte de herkes aynı şeyi söylüyordu. Herkes öyle sanıyordu. Burada, Mokroye'de bile üç bin harcadığımı söylüyorlardı. Ama gene de ben o zaman üç bin değil, bin beş yüz rubleyi savurdum. Öbür bin beş yüz rubleyi bir kâğıda sarıp diktim. İşte iş böyle oldu baylar, dün elimde olan paralar bunlardı...
Nikolay Parfenoviç:
— Bu hemen hemen harikulade bir şey... diye söylendi. Sonunda savcı:
— İzin verirseniz, şunu sormak istiyorum, dedi. Bu durumu yani o bin beş yüz rubleyi daha o zaman bir ay önce yanınızda bırakmış olduğunuzu hiç kimseye açıkladınız mı?
— Hayır, hiç kimseye söylemedim.
— Garip şey, gerçekten hiç kimseye söylemediniz mi?
— Hiç kimseye, hiç ama hiç kimseye.
— Peki, o halde, bu susuşunuz neden ileri geliyor? Bunu böyle bir sır olarak herkesten saklamağa sizi yönelten nedir? daha açık konuşayım: sonunda sırrınızı bize açıkladınız, sizin deyiminizle «o kadar ayıp» olan şeyi bize söylediniz... Gerçi aslına bakılırsa ve tabiî başka suçlarla kıyaslanırsa, bu davranış, yani başkasına ait olan üç bin rubleye el koyuş (ki bu muhakkak geçici bir şeydi) bence, ne olursa olsun, sadece düşüncesizce bir harekettir. Hiç de o kadar utanç verici bir şey değildir, hele karakteriniz gözönünde bulundurulunsa... Haydi, diyelim ki, küstahça bir davranıştı, kabul... ama küstahça bir davranış başka, ayıp bir davranış başkadır.
Yani demek istiyorum ki bayan Verhovtzeva'dan almış olduğunuz o üç bini bu ay içinde harcadığınızı, zaten siz bu konuda bir açıklamada bulunmadan önce de, herkes tahmin «diyordu. Ben bile bu uydurmayı işittim... Hatta Mihayıl Ma-karoviç de işitti bunu. Bu bakımdan bu artık bir uydurma ol-ttiaktan çıktı, bütün kentin ağzında olan bir dedikodu haline Seldi. Bundan başka, yanılmıyorsam, siz kendiniz de bunu iti-raf etmişsiniz... yani paraları bayan Verhovtzeva'dan almış olduğunuzu... Bu yüzden sizin şimdiye dek, daha doğrusu şu kadar, söylediğinize göre o paradan o bin beş yüz ruble-72
KARAMAZOV KARDEŞLER
yi ayırmış olduğunuzu olağanüstü önemi olan bir sır olarak saklamanıza ve bu sırra ayrıca müthiş bir korku duygusu eklemenize, şaştım kaldım... Böyle bir sırrın açıklanmasının size bu kadar üzüntü çektirmesi inanılacak şey değil... Daha bun-dan biraz önce burada o sırrı açıklamaktansa kürek mahkûmu olmağa razı olduğunuzu bağırarak söylüyordunuz...
Savcı sustu. Kendisini fazla heyecana kaptırmıştı. Canının sıkıldığım, neredeyse öfkelenmek üzere olduğunu saklaya-mamış ve içinde biriken duygulan, sözlerin düzgünlüğüne önem vermeden, bağlantısız, hemen hemen karmakarışık bir şekilde ortaya dökmüştü...
Mitya, kesin bir tavırla:
— Ayıp olan, o bin beş yüz rubleyi almam değil, onları o üç bin rubleden ayırmış olmamdır, dedi.
Savcı, sinirli sinirli güldü:
— Canım bunun ayıbı nerede? dedi. Küstahça el koyduğunuz üç bin rubleden kendi ihtiyaçlarınıza göre yarısını ayırmanızda utanılacak ne var? Asıl önemli olan üç bin rubleye el koymanızdır, onları şu ya da bu şekilde kullanmış olmanız değil. Sırası gelmişken sorayım, neden bu kararı verdiniz, yani bu paranın yansını neden ayırdınız? Bunu hangi amaçla yaptığınızı bize açıklayabilir misiniz?
Mitya:
— Ah haklısınız baylar! Evet, işin asıl özü de işte bu amaçta! diye bağırdı. Ben bu parayı, alçağın biri olduğum için ayırdım. Yani bazı hesaplar yaptım. Bu işte hesap yapmak ise, alçaklıktan başka bir şey değil... üstelik bu alçakça iş tam bir ay sürdü!
— Bundan bir şey anlaşılmıyor.
— Size hayret ediyorum. Ama, belki de gerçekten daha pek anlaşılabilecek şekilde konuşamıyorum. Bakın, sözlerimi dikkatle izleyin: diyelim ki namusuma güvenilerek bana verilmiş olan üç bin rublenin hepsini burada eğlenerek har vurup harman savurdum, ertesi günü de ona gidip: «Katya ben bir suç işledim, senin üç bin rubleni eğlencede har vurup harman savurdum» diyorum. Bu nasıl bir davranış olurdu? İyi bir şey mi? Hayır, iyi olmazdı... Şerefsizce, alçakça bir şey olurdu. Ben de hayvanın biri, bir hayvan gibi kendisini tutmasını bilemeyen bir insan olurdum öyle değil mi? Ama ne de olsa, hırsız sayılmazdım değil mi? Bu durumda bana, dog-
KARAMAZOV KARDEŞLER
73
rudan doğruya bir hırsız diyemezdiniz. Kabul edin ki böyle olurdu. Eğlenmiş, parayı har vurup harman savurmuş ama çalmamış olurdum! Şimdi daha çok kârlı olan bir başka örnek vereyim. Sözlerimi dikkatle izleyin, yoksa gene ne söyleyeceğimi şaşırırım... Nedense başım dönüyor... her neyse, gelelim ikinci olaya: diyelim ki, burada o üç binden yalnız bin beş yüzünü, yani yarısını savuruyorum. Ertesi günü de paranın sarf etmediğim yansını gidip ona götürüyorum: «Katya, şunları benden al, ben adi herifin, düşüncesiz alçağın biriyim, paranın bu yansını al, çünkü öbür yansını eğlencede harcadım, demek ki bunu da harcayacağım, iyisi mi kazaya uğramasın!» diyorum. Böyle bir şey yapmış olsaydım, ne olacaktı? O zaman bana istediğinizi söyleyebilirdiniz, hayvanın biri, adi herifin biri olduğumu söylerdiniz, ama bana hırsız diyemezdiniz, kesin olarak hırsız diyemezdiniz bana! Çünkü muhakkak ki, hırsız olan bir adam paranın yarısını geri götürmezdi. Onu kendisine saklardı. Katya paranın yarısını bu kadar çabuk getirdiğimi görünce: «Madem bunu getirdi, demek ki öbür parayı da, geri kalanı da, eğlencede harcadıklarını da geri getirecek. Bütün ömrünce arıyacak, çalışıp çaba-lıyacak ama sonunda bu parayı bir araya getirip bana geri verecek» diye düşünecekti. Böylece ben belki de adi herifin biri olacaktım ama hırsız sayılmayacaktım. Ne derseniz deyin, öyle olsaydı bana hırsız diyemezdiniz.
Savcı, soğuk bir tavırla gülerek:
— Diyelim ki, arada bir fark var, dedi. Yalnız gene de bunda kaderinizi değiştirecek kadar önemli bir fark gördü-hayret etmemek elden gelmiyor.
— Evet, işte böyle uğursuz bir fark görüyorum; Her insan aIçakça davranabilir, hatta herkeste alçakça bir yön vardır. a ancak alçaklıkta en alt basamağa düşmüş biri hırsız olabilir. Her neyse, ben bu incelikleri belirtmesini bilemiyorum... Yalnız hırsız, alçaklık eden bir adamdan daha adidir; ben bu kanıdayım. Düşünün bir kere: parayı tam bir ay üzerimde taşıyorum, her günün sabahında onu geri verebilirim, verdim mi de artık adi bir insan sayılmam. Ama işte bir türlü karar veremiyorum, dâva burada! Her gün, bunu yap-yapmaya zorlayarak: «Karar versene, karar versene, adi herif!» diye durmadan tekrarladığım halde, tam bir ay boyunca bu74
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
75
kararı bir türlü veremedim. İşte asıl problem bu! Ne dersiniz, sizce doğru bu mu? Doğru mu, ha? Savcı, ağır başlı bir tavırla:
— Diyelim ki, pek o kadar doğru bir şey değil. Bunu pekâlâ anlıyorum ve bu konuda sizinle tartışmıyorum, diye karşılık verdi. Hem genel olarak böyle ince konuları ve ayrıntıları bir tarafa bıraksak da, lütfen gene asıl konuya dönsek daha iyi olmaz mı? Asıl mesele şunda: Bu konuda size soru sorduğumuz halde, siz hâlâ bize başlangıçta o üç bin rubleyi neden böyle ikiye ayırdığınızı, yani yarısını harcayıp, yarısını neden sakladığınızı söylemediniz? Bu parayı neden sakladınız, bu ayırmış olduğunuz bin beş yüz rubleyi nerede harcamak istiyordunuz? Bu soruda ısrar ediyorum, Dimitriy Fiyodoroviç.
Mitya, elini alnına vurarak:
— Ha, evet, gerçekten öyle! diye bağırdı. Özür dilerim. Sizi üzüyorum ve en önemli olanı açıklamıyorum. Açıklasay-dım her şeyi bir anda hatırlardınız. Çünkü asıl utanılacak şey, işte o amaçtadır, o amaçta! Bakın, bu işte ölen ihtiyar babam suçluydu. Kendisi hep Agrafena Aleksandrovna'yı baştan çıkarıyordu, ben de onu kıskanıyordum. Sanıyordum ki, Agrafena Aleksandrovna onunla benim aramda kararsızlık içinde bocalıyor. İşte böyle bir durumda kendi kendime: Peki, birden kararını verirse, beni üzmekten vaz geçerek birden bana: «Onu değil seni seviyorum, beni dünyanın ta öbür ucuna götür!» derse, ne yaparım? diye soruyordum. Oysa elimde sadece iki tane, iki grivennikten başka para yoktu. «Bu durumda onu hangi parayla götürebilirsin? Ne yaparsın? Böyle bir şey oldu mu, mahvoldum, demektir», diyordum. Tabii, o zamanlar onun nasıl bir kadın olduğunu bilmiyordum, anla-mıyordum. Sanıyordum ki, ona para lâzım ve fakirliğimden ötürü beni hiç bir zaman bağışlamayacaktır. İşte bu yüzden, sinsi sinsi o üç binin yarısını bir yana ayırdım. Hem de serinkanlılıkla, içimden hesap ederek, daha içmeye başlamadan önce, iğne iplikle bu paraları bir bezin içine diktim. Diktikten sonra da geri kalan parayı eğlence için sarfetmek üzere yola koyuluyorum! Hayır ne derseniz Jeyin, bu alçakça bir davranıştır! Şimdi anlıyor musunuz?
Savcı yüksek sesle güldü. Sorçu hâkimi de kahkahalarla gülmeye başladı. Nikolay Parfenoviç «Hi... Hi... Hi...» diye gülerek:
__Bence bütün parayı harcamaktan kendinizi alıkoyarak hem ahlâklı hem de akıllıca davranmış oldunuz! dedi. Böyle yapmanızdan ne çıkar?
— Parayı çalmış olduğum ortaya çıkar. Anlatmak istediğim de bu! Hay Allah! Bunu anlamamanız beni dehşet içinde bırakıyor! Göğsümde bezin içine sarılıp dikilmiş olan o bin beş yüz rubleyi taşıdıkça, sabah akşam kendi kendime «Sen hırsızsın, sen hırsızsın!» diyordum. Bütün bu ay içinde onun için edepsizlik ettim zaten, onun için meyhanede dövüştüm, onun için babama dayak attım, hep bunları kendimi hırsız olarak hissettiğim için yaptım! Kardeşim Alyoşa'ya bile bu bin beş yüz rubleyi sakladığımı açıklayamadım! O derece kendimi alçalmış, adileşmiş hissediyordum! Ama şunu da bilin, ki, o paraları taşıdığım sürece gene her gün, her saat kendi kendime: «Hayır Dimitriy Fiyodoroviç! Dur bakalım, belki daha hırsız değilsin!» diyordum. Neden mi? Çünkü her gün, «Ertesi günü o bin beş yüz rubleyi gidip Katya'ya geri verebilirsin» diyordum kendi kendime. İşte, boynumdaki o beze dikili parayı ancak dün, koparmaya karar verdim. O ana kadar buna cesaret edemiyordum. Bunu yapar yapmaz da, hemen o anda artık tam anlamıyla ve itiraz kabul etmez bir şekilde hırsız oldum. Hem hırsız, hem de ömrümün sonuna kadar şerefsiz olarak yaşayacak bir insan oldum! Neden mı? Çünkü o boynumdan kopardığım bezle birlikte Katya'ya gidip «Ben adi bir adam değilim, hırsız değilim!» demek için beslediğim umudu da içimden sökmüş oldum! Şimdi anlıyor duşunuz? Anlıyor musunuz ne demek istediğimi?
Nikolay Parfenoviç:
— Peki, neden bu kararı tam da dün akşam verdiniz? sözünü kesti.
— Neden mi? Sormanız bile gülünç: Çünkü kendimi ölü-mahkûm etmiştim! Sabahın beşinde, burada, gün doğarken ölecektim: «Ha alçak bir insan olarak ölmüşüm, ha soylu
insan olarak benim için hepsi bir!» diye düşünüyordum. işte öyle anlaşılıyor ki, hiç de hepsi bir değil! İnanır baylar? Bu gece bana en çok üzüntü veren şey, ihtiyar uşağı öldürmüş olmam ve Sibirya'ya sürülme tehlikesi ile karşı karşıya gelmem, değildi; üstelik bu sürgün tehlikesi ne zaman karşıma çıkmıştı? Sonunda aşkıma kavuştuğum ve cennet kapılarının bana yeniden açıldığı anda! Ah, gerçi bu
bir76
KARAMAZOV KARDEŞLER
da beni üzüyordu ama, o kadar değil. Bu iş boynumdakl paraları eninde sonunda koparıp harcadığımı düşünmek ve böylece artık tam anlamıyla bir hırsız olduğumu kavramak kadar üzmemiştir beni! Ah baylar, size yüreğim kan ağlayarak tekrar ediyorum: Bu gece pek çok şey öğrendim! Öğrendim ki be- i-nim için yalnız alçak bir insan olarak yaşamak değil, alçak j olarak ölmek de imkânsız bir şey... Hayır baylar, insan şerefli '' bir varlık olarak ölmeli!
Mitya sararmıştı. Yüzünde bitkin ve çökmüş bir hal vardı. Buna rağmen son derece heyecan içindeydi. Savcı yumuşak bir tavırla, hatta üzüntüsünü paylaşır gibi:
— Sizi anlamaya başlıyorum Dimitriy Piyodoroviç, diye sözlerini uzata uzata karşılık verdi. Ama siz ne derseniz deyin, bence bütün bunlar sinirlerinizin bozuk olmasından ileri geliyor... Sizin sinirleriniz hasta! İş bunda! Ayrıca, hemen hemen tüm bir ay boyunca ou kadar üzüntü çekecek yerde, neden gidip de o bin beş yüz rubleyi, onları size vermiş olan hanıma götürmediniz ve artık ona her şeyi açıkladıktan sonra neden bize bu kadar feci olduğunu söylediğiniz o zamanki durumunuzu gözönünde bulundurarak normal olarak akla ilk gelen şeyi denemediniz? Yani niçin elinizi vicdanınıza koyarak, işlediğiniz hataları açıkladıktan sonra masraflarınızı karşılamak için gereken parayı gene ondan istemediniz? Muhakkak ki, o hanım çok vicdanlı olduğu için, duyduğunuz derin üzüntüyü görerek size olumsuz bir karşılık vermezdi, hele karşılığında bir vesika ya da tüccar Sam-sonov ile bayan Hohlakova'ya teklif etmiş olduğunuz sağlam garantiler gibi bir garanti vermiş olsaydınız. Bu garantiyi şimdiye dek, değeri olan bir şey sayıyordunuz değil mi?
Mitya birden kızardı. Kulaklarına inanamıyormuş gibi bir tavırla savcının gözlerinin içine bakarak öfke ile:
— Canım, beni bu derece alçak mı sanıyorsunuz? diye sordu.
Şimdi şaşırma sırası savcıya gelmişti:
— inanın ki, ciddî söylüyorum... Neden ciddî olmadığımı sanıyorsunuz?
— Olur mu öyle şey! Bunu yapsaydım dünyanın en büyük adiliği olurdu! Beni ne kadar üzdüğünüzü biliyor musunuz baylar? Ama madem istiyorsunuz ne yapayım? Artık siz« içimde düğümlenen en kötü duygulan bile açıklıyorum. Yal-
KARAMAZOV KARDEŞLER
77
niz bunu, gene sizi utandırmak için yapıyorum. Siz de insan duygularının ne kadar alçakça bir tertip içine girebildiğine hayret edeceksiniz. Şunu bilin ki, ben de daha önce böyle bir tertip yapmayı, evet evet, demin söz ettiğiniz o tertibi yapmayı düşündüm bay savcı! Evet, baylar, bu uğursuz ay içinde benim de aklıma aynı düşünce geldi. O kadar ki, az kalsın Katya'ya gitmeye karar verecektim. O derece alçal-mıştım! Ama ona gidip kendisine ihanet etmiş olduğumu açıklamak için ihanetimi gerçekleştirmek, yani onu yerine getirmek için yapacağım masrafları karşılayacak parayı gene ondan, Katya'dan yalvararak istemek (yalvarmak diyorum, işitiyorsunuz, yalvarmak!) sonra da bir başka kadınla, ona rakip olan, en çok nefret ettiği ve gururunu yaralamış olan bir kadınla kaçmak... Rica ederim, siz çıldırmışsınız, bay savcı!
— Çıldırmasına çıldırmadım, yalnız herhalde, heyecandan pek düşünemedim... o dediğiniz kadınca kıskançlık konusunu... Eğer gerçekten ileri sürdüğünüz gibi işin içinde bir kıskançlık olması mümkün olsaydı... hoş belki de işin içinde buna benzer bir şey olmuştur...
Savcı, bunu hafifçe gülerek söylemişti. Mitya, müthiş bir öfkeyle yumruğunu masanın üzerine indirdi.
— Ama bu artık öylesine bir alçaklık olurdu ki! diye bağırdı. Öylesine pis, öylesine tiksindirici bir iş olurdu ki, artık ne diyeceğimi bilemiyorum! Hem biliyor musunuz ki, bunu yapsaydım, o bana bu parayı verirdi! Tek benden intikam alsın diye! intikamın tadını duysun diye. Benden nefret ettiği için verirdi bu parayı! Çünkü onun da ruhunda yanan bir cehennem vardır ve öfkesi müthiş olan bir kadındır! Bana gelin- ben vereceği parayı alırdım. Ah! Alırdım, alırdım... Ondan sonra da artık bütün ömrümce... Aman yarabbi! Özür dilerim baylar, çok bağırıyorum, çünkü bu düşünce daha çok kısa bir süre önce, üç gün önce, tam Lyagaviy ile uğraştığım gece, sonra da dün akşam, evet dün, bütün gün süresince zihnimden hiç silinmedi. Bunu hatırlıyorum. Ta o olay mey-dana gelinceye kadar... Silinmedi zihnimden.
Nikolay Parfenoviç merakla:
~- Hangi olay? diye söze karışacak oldu.
Ama Mitya, ne dediğini duymadı. Somurtkan bir tavırla:
— Size korkunç bir açıklamada bulundum, diye sözüne
etti. Bu bakımdan, ona gereken değeri verin sayın78
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
79
baylar. Hem bu açıklamaya gereken değeri vermek yeterli değil, onu yalnız değerlendirmekle kalmayın! Ona apayrı yüksek bir değer verin! Eğer bunu yapmazsanız, eğer bu da yüreği-nizi sarsmadan kulaklarınızın dibinden geçip giderse, o zaman açıktan açığa beni hiçe sayıyorsunuz demektir baylar. Size bu kadar söylerim işte! Öyle bir şey olursa, sizin gibi adamlara bunu açıklamadım diye utancımdan ölürüm! Evet kendimi tabanca ile vururum! Ne yazık ki daha şimdiden görüyorum ki bana inanmıyorsunuz! Sonra artık korku ile:.
— Ne oluyor? Bunu da mı zapta geçirmek istiyorsunuz? diye sordu.
Nikolay Parfenoviç hayretle ona bakıyordu:
— Evet, demin söylediğinizi, yani son dakikaya dek, hâlâ bayan Verhovtzeva'ya gidip bu parayı ondan istemeyi düşündüğünüzü... İnanın, bu bizim için çok önemli bir açıklama, Dimitriy Fiyodoroviç, yani bütün bu olayla ilgili olarak... Hem daha çok sizin için, daha çok sizin için önemli bir şey bu.
Mitya, kollarını iki yana şiddetle vurarak:
— Rica ederim baylar, hiç değilse bunu yazmayın, utanın! Doğrusunu söylemek gerekirse, karşınızda yüreğimi parçalayarak ikiye ayırdım, siz ise fırsattan istifade ederek parmaklarınızı, o yırtılmış olan iki parçanın içinde dolaştırıyorsunuz... Aman yarabbi!
Umutsuzluk içinde, elleri ile yüzünü kapadı. Savcı:
— Canım bu kadar endişe etmeyin Dimitriy Fiyodoroviç! dedi. Şimdi zapta geçirilen her şeyi size okuyacağız. Bunları dinledikten sonra kabul etmediğiniz bir şey varsa, söyleyeceğiniz sözlere göre değiştiririz. Şimdi ise size üçüncü kez olarak, küçük bir sorguyu tekrarlayacağım: Bir kez bez parçasına sarıp diktiğiniz bu paralardan gerçekten hiç kimseye, ama hiç kimseye söz etmediniz mi? Size şunu söyleyeyim ki, bunu düşünmek hemen hemen imkânsız bir şey olarak gö-rünüyor.
— Hiç kimseye, hiç kimseye! dedim ya. Aksini söylerseniz, demek ki sözlerimden hiç bir şey anlamadınız! Beni ra~ hat bırakın!
— Rica ederim, bu konuyu açığa kavuşturmamız gerekiyor, hem de bunu çok daha önce yapmak gerekirdi. Şimdi
kendiniz bir düşünün: Belki on kişinin almış olduğumuz ifadelerine göre, siz kendiniz o üç bin rubleden herkese söz etmiş, hatta bunları harcadığınızı orada burada yüksek sesle söylemişsiniz: Üç binden söz etmişsiniz, bin beş yüzden değil! Bundan başka dünkü paralan ortaya çıkardığınız vakit de gene birçok kişiye, tekrar üç bin ruble ile gelmiş olduğunuzu söylemişsiniz.
Mitya:
— On kişinin değil, yüzlerce kişinin, iki yüz kişinin ifadesini alsanız ne çıkar? Belki iki yüz kişi, belki de bin kişi is.it-miştir bunu!
— Gördünüz mü ya? Hepsi, hepsi tanıklık ediyorlar. Bu «hepsi» sözü bir şey ifade etmiyor mu size?
— Hiç bir şey ifade etmiyor. O zaman yalan söylemiştim. Onlar da, hepsi, sözlerimi tekrarlayarak yalan söylediler.
— Canım, neden böyle «yalan» söylemek ihtiyacını duydunuz? Yalan olduğunu söylüyorsunuz ya.
— Ben ne bileyim Allah aşkına? Belki de böbürlenmek için... Laf olsun diye... «Bak ne kadar çok para yedi» desinler diye... Hatta belki de o beze diktiğim paralan unutmak için... Evet, asıl bu yüzden... Hay Allah kahretsin... Kaç kezdir bana hep bu soruyu soruyorsunuz! Yalan söyledim diyorum ya! Bitti işte. Bir kez yalan söyledikten sonra, artık düzeltmek istemedim, insan bazan durup dururken neden yalan söyler?
Savcı, etkileyen bir sesle:
— Bir insanın durup dururken neden yalan söylediğini kestirmek çok zor bir şey, dedi. Yalnız o «muska» gibi dediğiniz şey, boynunuzda taşıdığınız o bez parçası büyük müydü?
— Hayır, büyük değildi.
— Örneğin büyüklüğü ne kadardı?
— Bir yüz rubleliği ikiye katlayın, büyüklüğü işte o ka-darflı.
olmaz
Geriye kalmış küçük parçalarını gösterseniz daha iyi
mı? Herhalde üzerinizde bir yerde parçaları vardır.
— Eee... Allah kahretsin! Ne biçim saçmalıklar bunlar? bileyim, nerededir parçaları?
— Rica ederim bize şunu söyler misiniz: O bez parçasını80
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
81
ne zaman, nerede boynunuzdan çıkardınız? Kendi ifadenize göre, eve uğramadınız değil mi?
— Fenya'dan çıkıp Perhotin'e gidiyordum ya, işte yolda boynumdan kopardım o bezi. İçinden de paraları çıkardım.
— Karanlıkta mı yaptınız bu işi?
— Bunu yapmak için mum gerekli miydi? Bir anda, parmağımla koparıverdim işte!
— Elinizde makas olmadan, sokak ortasında ha?
— Galiba meydanın orada. Makasa ne gereklilik vardı? Zaten çürük bir bezdi! Hemencecik yırtıldı.
— Sonra o bezi ne yaptınız?
— Oracıkta atıverdim.
— Nereye attınız?
— Meydana canım. Zaten her şey meydanda oldu! Ne bileyim ben meydanın neresinde? Hem bunu ne diye soruyorsunuz?
— Bu çok önemli bir şey Dimitriy Fiyodoroviç: Eşya olarak bulabileceğimiz tüm deliller sizin lehinizedir. Nasıl oluyor da anlamak istemiyorsunuz? Bir ay önce, bu parayı o bezin içine dikmenize kim yardım etti?
— Hiç kimse yardım etmedi, kendim diktim.
— Siz dikiş bilir misiniz?
— Askerlik yapmış adam dikiş bilir. Hem bu iş ustalık falan da istemez.
— Kumaşı nereden buldunuz? Yani o bezi, paralan içine diktiğiniz bezi nereden buldunuz?
— Benimle alay etmiyorsunuz değil mi?
— Ne münasebet! Şimdi şakanın sırası mı, Dimitriy Fiyodoroviç!
— Hatırlamıyorum bezi nereden aldığımı. Bir yerden al-mışımdır.
— insan bunu hatırlamaz olur mu?
— Vallahi hatırlamıyorum! Belki de çamaşırımdan bir parça yırtmışımdır.
— Çok enteresan! Belki de yarın evinizde içinden o parçayı yırttığınız şey, her neyse, diyelim ki, o gömlek bulunur. O bez nedendi? Pamuklu muydu, keten miydi?
— Ne bileyim ben nedendi? Durun... Galiba onu hiç bir
yerden yırtmadım. Basmadandı... Evet... Galiba paralan ev sahibi kadının başlığının (*) içine diktim.
— Ev sahibinizin başlığı içme mi?
— Evet, ondan yürütmüştüm onu.
— Nasıl yürütmüştünüz?
— Bakın. Gerçekten şöyle oldu. Şimdi iyice hatırlıyorum. Bir gün bez lâzım olmuştu, ben de bir başlık yürüttüm. Belki de mürekkep kalemimi sümek için. Gizlice alıverdim. Çünkü zaten işe yaramayan bir bezdi. Parçalan odamda yerlerde sürünüyordu. İşte o bin beş yüz rubleyi onun içine diktim... Galiba öyle oldu, evet. Parayı o bez başlığın içine diktim. Zaten basmadan yapılmış berbat bir şeydi, belki bin kez yıkanmıştı.
— Bunu da artık kesin olarak hatırlıyorsunuz, öyle mi?
— Kesin olarak mı, değil mi bilemem. Bana öyle geliyor, galiba başlığın içine diktim. Hem öyle de olmasa, vız gelir bana!
— Eğer öyle ise, hiç değilse ev sahibeniz kendisine ait olan o şeyi ortadan yok olduğunu hatırlayabilirdi değil mi?
— Hayır, hiç de hatırlamadı, onu aramadı bile! Eski bir bezdi diyorum size, eski püskü bir bez, beş paralık değeri yoktu.
— Peki, iğneyi ipliği nereden aldınız? Mitya, sonunda kızdı:
— Burada kesiyorum, artık bir şey söylemek istemiyorum. Yeter!
— Gene de o... Dikili bez parçasını meydanın neresine attığınızı böyle büsbütün aklınızdan çıkarmanız da garip.
Mitya, alaylı alaylı güldü:
— Canım, emredin yarın meydanı süpürsünler, belki bulursunuz.
Sonra bitkin bir sesle:
— Yeter baylar! Yeter! dedi. Açıkça görüyorum ki, bana inanmadınız! Hiç bir sözüme, beş paralık önem vermediniz. Ama suç sizde değil, ben de, bunları ileriye sürmemeliy-dim! Ne diye, ne diye sırrımı açıklayarak kendimi küçük düşürdüm sanki! Sizin için bunlar bir alay konusu, gözlerinizden anlıyorum bunu. Beni buna siz sürüklediniz bay savcı!
C) Başlık: O zamanlar hanımların kullandığı başlıklardan.82
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
83
Şimdi kendinize zafer şarkıları söyleyin eğer bunu yapabilir, seniz... Allah belânızı versin! Cellâtlar!...
Başını önüne eğdi, elleriyle yüzünü kapadı. Savcı ile sor-gu yargıcı susuyorlardı. Bir dakika sonra Dimitriy başım kaldırarak boş bakışlarla onlara baktı. Yüzünde artık son kerteye gelmiş, giderilmesi imkânsız bir umutsuzluk vardı, Garip bir tavırla susuyor, kendini yitirmiş gibi oturuyordu, Bu arada, işi sona erdirmek gerekiyordu: Hiç ertelemeden tanıkların sorgusuna geçilmeliydi. Artık sabahın sekizi olmuştu. Mumlar da çoktan söndürülmüştü. Sorgu süresince odaya girip çıkmış Mihayıl Makaroviç ile Kalganov, bu sefer gene birlikte çıkmışlardı. Savcı ile sorgu yargıcının da aşırı derecede yorgun bir hali vardı. Başlayan sabah kötüydü, Tüm gök bulutlarla örtülüydü ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Mitya, hiç bir şey düşünmeden pencerelere bakıyordu. Birden Nikolay Parfenoviç'e:
— Pencereden dışarı bakabilir miyim? diye sordu. Öbürü:
— Hay hay, istediğiniz kadar bakabilirsiniz! diye karşılık verdi.
Mitya, kalkıp pencereye yaklaştı. Yağmur pencerenin küçük, yeşile çalan camlarını dövüp duruyordu. Pencerenin tam altında pis bir yol, daha ilerde yağmurun loşluğunda dizi dizi, kara fakir ve çirkin izbeler görünüyordu; yağmurda daha da kararmış, daha da fakir bir halleri vardı. Mitya «Altın saçlı, Febüs'ü» ve onun ilk ışıkları altında nasıl tabanca ile intihar etmeyi düşündüğünü hatırladı. Alaylı alaylı gülümseyerek: «Böyle bir sabah o iş için daha iyi olurdu!» diye düşündü ve birden elini aşağı doğru sallayarak, «cellâtlara» doğru döndü:
— Baylar! diye bağırdı. Artık mahvolduğumu görüyorum, ama o ne olacak? Bana söyleyin o ne olacak? Yalvarırım size söyleyin, yoksa o da benim gibi mahv mı olacak? Ama o suçsuzdur, dün «her şeyden ben suçluyum» diye bağırdığı vakit ne söylediğini kendi de bilmiyordu. Onun hiç şeyde şeyde suçu yoktur! Sizinle burada otururken bütün gece içim içimi yedi... Acaba şimdi onu ne yapacağınızı bana söyleyemez misiniz?
Savcı, belli bir acele ile hemen:
— Bu konuda içiniz rahat etsin, Dimitriy Fiyodoroviç. il
ellendiğiniz hanımı herhangi bir şekilde rahatsız etmek için henüz elimizde hiç bir önemli neden yok. Öyle tahmin edi-' yorum ki, işin bundan sonraki gelişmesi sırasında da aynı şey olacak... Bu bakımdan elimizden ne gelirse, onun için yapacağız: İçiniz rahat etsin.
— Teşekkür ederim baylar! Zaten her şeye rağmen dürüst ve hak gözetir insanlar olduğunuzu biliyordum. Beni bir yükten kurtardınız... Eh, şimdi ne yapacağız? Ben hazırım.
— Evet, biraz acele etmemiz gerekiyor. İşi ertelemeden tanıkların sorguya çekilmesine geçmeliyiz. Bütün bunlar da, muhakkak sizin yanınızda olmalı, bu yüzden de...
Nikolay Parfenoviç savcının sözünü keserek:
— Önce bir çay içsek olmaz mı? Bana öyle geliyor ki, artık bunu hak ettik.
Aşağıda hazır çay varsa (ki Mihayıl Makaroviç de her halde «keyif çayı içmek» için gitmişti) birer fincan çay içilmesine, sonra da «işe devam ederek sonuna dek götürmeye» karar verildi. Asıl kahvaltı ise «yanında mezesi ile birlikte» daha serbest bir saate bırakılacaktı. Aşağıda gerçekten hazır çay bulundu ve hemen yukanya gönderildi. Mitya, Nikolay Parfenoviç'in nezaketle kendisine ikram ettiği bir bardak çayı önce reddetti, ama sonradan kendisi istedi ve kana kana içti. Genel olarak şaşılacak derecede bitkin görünüyordu. Oysa «aslan gibi kuvvetli olduğuna göre, bir geceyi sabaha kadar eğlenerek geçirmesi, hatta en şiddetli sarsıntılardan geçmesi ona ne yapabilir?» diye düşünülebilirdi. Ama kendisi de otur-' maya bile gücü olmadığını, zaman zaman çevresindeki tüm eşyaların kaymaya, gözlerinin önünde dönüp durmaya başladığını hissediyordu. «Biraz daha sürerse, herhalde sayıklamaya başlayacağım» diye düşündü.
VIII
TANIKLARIN İFADELERİ
BEBE
Tanıkların sorgusu başladı. Ama artık hikâyemizi, şimdiye kadar yaptığımız gibi tüm ayrıntıları vererek devam et-z. Bu yüzden, Nikolay Parfenoviç'in çağırtılan her84
KARAMAZOV KARDEŞLER
tanığa, vicdanına dayanarak ve gerçeğe uygun bir şekilde ifade vermesi gerektiğini, sonradan da verdiği bu ifadeyi yemin ederek tekrarlamak zorunda kalacağını nasıl ima etmiş olduğunu anlatmadan geçeceğiz. Her taraftan nasıl ifadesinin zaptını imzalamasını istendiğini ve buna benzer şeyler üzerinde de durmayacağız. Yalnız bir tek şeyi belirtelim: Sorguya çekilenlerin dikkatini en önemli noktanın üzerinde topluyor-lardı. Bu da hep o üç bin ruble sorunuydu. Daha doğrusu Dimitriy Fiyodoroviç buraya, Mokroye'ye bir ay önce, ilk gelişinde yanında üç bin mi yoksa bin beş yüz ruble mi olduğu ve ikinci âlemi yaptığı vakit, gene yanında üç bin mi yoksa bin beş yüz ruble mi bulunduğu soruluyordu.
Ne yazık ki, verilen tüm ifadeler, hepsi Mitya'nın çıkarına aykırı idi. Bir tanesi olsun, onu savunmuyordu. Hatta bazı ifadeler Mitya'nın vermiş olduğu ifadeye tamamen karşıt ve hemen hemen şaşırtıcı yeni faktörler ortaya atmıştı. İlk olarak Trifon Borisoviç sorguya çekildi. Kendisini sorguya çekenlerin karşısına içinde en ufak bir korku duymadan, aksine suçlandırılana karşı sert, somurtkan ve öfkeli bir tavırla çıktı. Böylece karşısındakilere son derece doğru söyleyen, haysiyetine düşkün bir adam olarak göründü. Ağırbaşlı bir tavır takmıyor, az konuşuyor, kendisine soru sorulmasını bekliyor, düşünerek ve kesin bir şekilde karşılık veriyordu. Hiç kararsızlık göstermeden kesin bir tavırla bir ay önce, üç bin rubleden daha az bir para harcanmış olamayacağını, burada bulunan tüm köylülerin «Mitriy (*) Fiyodoroviç»in kendisinden elinde üç bin ruble olduğunu işittiklerine dair ifade vereceklerini söyledi. «Yalnız çingenelere bile dünyanın parasını verdiler. Yalnız onlara bile herhalde bir rubleden fazla düşmüştür.» dedi.
Mitya, somurtkan bir tavırla:
— Belki beş yüz bile vermemişimdir, dedi. Yalnız o zaman saymadım, sarhoştum, keşke saysaydım...
Şimdi sırtı perdelere dönük olarak yan oturuyor, söylenenleri somurtkan bir tavırla dinliyordu. Üzgün, yorgun bir hali vardı. Sanki: «Eeeh, istediğiniz gibi ifade verin, artık hiç bir şeyin önemi yok!» der gibiydi.
Trifon Borisoviç, kesin bir tavırla sözünü yalanladı.
KARAMAZOV KARDEŞLER
85
(*) Mitriy: Mitya isminin değişik şekil.
— Onlara bin rubleden fazla harcamışsınızdır Mitriy Fiyodoroviç! dedi. Boşuna savurdunuz paraları! Onlar ise o savurduklarınızı kaldırıp alıyorlardı. Zaten bunlar insanın gözünden sürmeyi çalan hırsız, dolandırıcı adamlardır. Kovduk onları buradan! Yoksa kendileri gelip ifade vererek sizden kaç para kopardıklarını söylerlerdi. O zaman elinizde bir sürü para bulunduğunu kendi gözümle gördüm. Saymasına saymadım, bana saydırmadınız, bu konuda haklıydınız. Ama göz kararı ile söyleyebilirim, hatırlıyorum ki, bin beş yüz rubleden çok daha fazlaydı... Bin beş yüz ruble de neymiş! Biz de ömrümüzde para nedir gördük, bu konuda söz sahibiyiz...
Bir gün önceki paranın miktarına gelince. Trifon Borisoviç, artık doğrudan doğruya Dimitriy Fiyodoroviç'in arabadan iner inmez üç bin ruble getirdiğini söylemiş olduğunu belirtti. Mitya:
— Artık yeter Trifon Borisoviç! diye itiraz etti. Demek sence açıkça ve kesin olarak üç bin ruble getirdiğimi söyledim öyle mi?
— Söylediniz ya Mitriy Fiyodoroviç! Andrey'in yanında söylediniz! işte Andrey'in kendisi de burada. Daha gitmedi! Onu çağırtın. Orada, salonda korodakilere ikramlarda bulunduğunuz sırada ise açıktan açığa artık altıncı binliği de burada bıraktığınızı bağıra bağıra söylediniz; geçen sefer sarf ettikleriniz de hesaba katılırsa, demek öyle oluyordu. Stepan ile Semyon da duydular bunu. Sonra Piyotr Fomiç Kalganov da o sırada yanınızda duruyordu, belki onlar da bunu hatırlamışlardır...
Altın bin ruble harcandığına dair verilen ifade sorguya Çekenlerin üzerinde olağanüstü bir etki yaratmıştı. Yeni anlatılış hoşa gitmişti: Üç, üç daha altı ediyordu. Demek ki, o zaman üç bin, şimdi de üç bin daha harcanmıştı. Hepsi bir araya toplanınca altı ediyordu, bu apaçık bir şeydi.
Trifon Borisoviç'in işaret ettiği köylülerden Stepan ile Semyon'u, arabacı Andrey'i ve Piyotr Fomiç Kalganov'u sorguya çektiler. Köylülerle arabacı hiç kararsızlık göstermeden, Trifon Borisoviç'in ifadesini desteklediler. Biradan başka özelde, Andrey'in yolda Mitya ile yaptığı konuşma konusundaki sözlerini zapta geçirdiler. Söylediğine göre, Mitya «Ben Dimit-riy Fiyodoroviç öldükten sonra nereye gideceğim acaba, cen-nete mi yoksa cehenneme mi? Acaba öbür dünyada bağışlar-85
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
87
lar mı bağışlamazlar mı?» demişti. «Psikolog İppolit Kirillo-viç tüm bunları dudaklarında ince bir gülümseyişle dinledi, sonunda da Dimitriy Fiyodorovic'in öldükten sonra nereye gideceğini sorduğunu belirten ifadenin de «dâva ile ilgili deliller» arasına katılmasını öğütledi.
Çağırtılan Kalganov, isteksiz bir tavırla, kaşlarını çatmış olarak, hırçınlıkla içeri girdi ve savcı ile olsun, Nikolay Par-fenoviç ile olsun, sanki onları ömründe ilk kez olarak görüyormuş gibi konuşmaya başladı. Oysa onlarla eskidenberi tanışıyor ve her gün görüşüyordu. Söze: «Bir şey bilmediğini, bilmek de istemediğini» söyleyerek başladı. Ama altı bin rubleden söz açılınca, kendisinin de bunu işitmiş olduğu anlaşıldı. O sırada Mitya'nın yanında atakta durduğunu açıklamıştı. Ona bakılırsa, Mitya'nın elinde çok para vardı. Ama bu paraların miktarı için: «Bilmiyorum ne kadardı?» dedi. Sonra Polonyalıların iskambil'de hile yaptıklarını kesin olarak belirtti. Ayrıca, tekrar tekrar sorulan sorulara karşılık, Polonyalılar kovulduktan sonra Mitya ile Agrafena Aleksandrovna'nın arasının gerçekten düzeldiğini, hattâ genç kadının kendiliğinden Mitya'yi sevdiğini söylemiş olduğunu anlattı. Agrafena Aleksandrovna'dan sanki genç kadın en yüksek sosyeteden bir hanımefendiymiş gibi ciddi ve saygılı bir tavırla söz ediyordu. Bir kez olsun ondan «Gruşenka» diye söz etmeyi kendine yakıştırmadı. Genç adamın ifade vermekten tiksindiği her halinden belli olduğu halde. İppolit Kirilloviç ona uzun uzun sorular sordu ve Mitya'nın o gece yaşadığı «aşk hikâyesini» tüm ' ayrıntıları ile yalnız ondan öğrendi. Sonunda delikanlıyı bıraktılar, o da gizlemediği bir öfke ile oradan uzaklaştı.
Polonyalıları da sorguya çektiler. Gerçi onlar bulundukları küçük odada yatmışlardı, ama tüm gece uyuyamamış, devlet memurlarının gelişi üzerine de, kendiliklerinden, muhakkak onları da çağırtacaklarını anlayarak çabucak giyinmiş kuşanmışlardı. İçeriye biraz korku duymakla birlikte çok ciddî bir tavırla girmişlerdi. Önemlisi, yani kısa boylusunun on ikinci dereceden emekliye ayrılmış ve Sibirya'da baytarlık eden bir memur olduğu anlaşıldı. Soyadı Pan Mussyaloviç'ti-Pan Vrublevskiy'in ise serbest olarak çalışan bir «dantist», Kusçası bir dişçi olduğu meydana çıktı. İkisi de, odaya girer girmez hemen kendilerini Nikolay Parfenoviç'in soru sormasına rağmen soruların karşılığını bir yana çekilmiş duran Mi-
hayıl Makaroviç'e dönerek vermeye başlamışlardı. Belliydi ki, bilmedikleri için, onu burada en önemli rütbeye sahip ve şef durumunda, bir adam sanmışlardı. Bu yüzden konuşurken ikide bir «Pane Pulkovniku»(*) diyorlardı. Ancak birkaç kez ikaz edildikten sonra ve Mihayıl Makaroviç'in kendisi onlara bir iki söz söyleyince, sorulara karşılık verirken yalnız Nikolay Parfenoviç ile konuşmaları gerektiğini anladılar. İyi, hem de çok iyi Rusça konuşmasını bildikleri anlaşıldı. Yalnız bazı sözleri yanlış söylüyorlardı. Pan Mussyaloviç Grunşenka'ya karşı olan eskiden duyduğu ve şimdiki duygularını heyecanla, gururla açıklamaya koyulacak oldu. Ama Mitya hemen çileden çıktı ve karşısında «o alçağını' böyle konuşmasına izin vermeyeceğini belirterek bağırıp çağırmaya başladı. Pan Mussyaloviç hemen dikkati «alçak» kelimesi üzerine çekti ve bunu zapta geçirmelerini rica etti. Mitya, öfkeden deli gibi oldu:
— Alçaksın ya! Alçak! Bunu da zapta geçirin! Ayrıca şunu da yazın: -bunun zapta geçirileceğini bile bile- gene de işte alçağın biri olduğunu bağırarak söylüyorum! diye bağırdı.
Nikolay Parfenoviç, gerçi bunu da zapta geçirdi, ama bu tatsız olay sırasında takdir edilecek bir işgüzarlık ve işi idarede beceriklilik gösterdi: Mitya'ya sert bir tavırla ikazda bulunduktan sonra işin romantik yönü ile ilgili tüm soruları hemen kesti ve çabucak esasa geçti.
Esasta ise panların verdikleri ifadede soruşturma memurlarının aşırı derecede merakını uyandıran bir şey vardı. O da Mitya'nın Pan Mussyaloviç'in bulunduğu o küçük odada kendisine aradan çekilsin diye üç bin ruble vermeyi teklif edişiydi; bu paranın yedi yüz rublesini nakit olarak hemen vermeyi teklif etmişti, geriye kalan iki bin üç yüz rubleyi ise «ya-rın sabahleyin kentte- veririm> demişti. Üstelik şerefinin üze-rine yemin ederek o sırada Mokroye'de üzerinde bu kadar Para bulunmadığını söylemiş, paraların kentte olduğunu be-
öfke ile parayı muhakkak ertesi günü vereceğini söylememiş olduğunu ileri sürecek oldu. Ama Pan Vrublevskiy ifadesinde ısrar etti. Zaten Mitya'nın kendisi de bir an düündükten sonra, kaşlarını çatarak herhalde her şeyin pan-dediği gibi olduğunu, kendisinin o sırada heyecan için-
(") Polonya dilinde «Sayın Albay..88
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
89
de bulunduğunu, bu yüzden de gerçekten öyle söylemiş masının çok mümkün olabileceğini kabul etti.
Savcı, bu ifadeye dört elle sarıldı: Sorgu makamı açıkça anlaşılıyor ki (sonradan belirtildiği gibi) Mitya'nın eline geçen üç bin rublenin bir kısmı ya da yarısı, gerçektea kentte ya da belki burada Mokroye'de herhangi bir yerde sak-lıydı. Böylece Mitya'nın elinde yalnız sekiz yüz rublenin bu-lunmuş olması gibi, sorgu makamı için «nazik bir sorun» da açıklığa kavuşturulmuş oldu. Oysa bu o zamana kadar gerçi tek olarak ileri sürülebilen ve oldukça önemsiz olan, ama ge-ne de bir bakıma Mitya'nın lehine olan bir delildi. Şimdi ise onun lehine olan bu tek delil de elinden alınmış oluyordu.
Savcı, kendisine, «Madem yanınızda ancak bin beş yüz ruble bulunduğunda kendiniz ısrar ediyorsunuz, o halde ertesi günü pana vermek için geriye kalan iki bin üç yüz rubleyi nereden verecektiniz? Şeref sözü vererek vaadettiğiniz bu parayı nereden bulacaktınız?» diye sorunca Mitya, kesin bir tavırla, o «Polonyalı herife» ertesi günü para değil, Çermaş-naya çiftliği üzerindeki hissesini ona devrettiğini belirten resmî bir vesika vermeyi düşündüğünü söyledi. Samsonov ile Hohlakova'ya aynı hisseyi teklif etmişti. Savcı, «bu safça çareye» alaylı alaylı güldü.
— Demek onun nakit olarak iki bin üç yüz ruble yerine o, «hissenizi» almaya razı olacağını sanıyordunuz öyle mi?
Mitya, heyecanla:
— Tabiî razı olacaktı ya! diye kestirip attı. Rica ederim, burada söz konusu olan yalnız iki bin ruble değil ki, bu işten dört, hatta altı bin koparabilirdi; Hemen ordan burdan Polonyalı olsun, yahudi olsun bir sürü avukatçıkları seferber eder ve üç bin ruble almak şöyle dursun ihtiyarın elinden tüm Çermaşnaya'yı alırlardı.
Tabiî, Pan Mussyaloviç'in ifadesini tüm ayrıntıları ile zapta geçirdiler. Sonra da panları serbest bıraktılar. İskambil oynarken yapılan hileden ise söz bile etmediler. Nikolay Par fenoviç, onlara karşı zaten büyük bir minnet duyuyor ve «saçma sapan şeylerle» onları üzmek istemiyordu. Kaldı ki, tüm bunlar sarhoş bir halde iken iskambil oyunu sırasında yapı lan önemsiz bir kavgadan başka bir şey değildi. O gece, az mı içki içilmiş ve yakışık almaz şeyler yapılmıştı... Böyle
olunca da o paralar yani iki yüz ruble olduğu gibi panların cebinde kaldı.
Sonradan, ihtiyar Maksimov'u çağırdılar. Maksimov, ürkek bir tavırla, küçük küçük adımlar atarak geldi; üstü başı karma karışıktı, kendisi de çok üzgün görünüyordu. Tüm bu süre içinde aşağıda Gruşenka'nın yanında barınmış, onunla hiç konuşmadan oturmuştu. Sonradan Mihayıl Makaroviç'in anlattığı gibi «durup durup ona bakarak ağlamış, gözlerini kareli bir mendille silmişti.» O kadar ki, Gruşenka'nın kendisi onu teselli ederek susturmaya çalışmıştı. İhtiyarcık, hemen ve gözlerinde yaşlarla Dimitriy Fiyodoroviç'ten borç aldığı için suçlu olduğunu söyledi, «on ruble aldım efendim, fakir olduğum için efendim» dedi, hem de aldığı parayı geri vermeye hazır olduğunu bildirdi... Nikolay Parfenoviç, ona, borç aldığı sırada Dimitriy Fiyodoroviç'e en yakın yerde bulunduğu için Mitya'nın elinde ne kadar para tuttuğunu herkesten iyi görebileceğini belirterek, o sırada elinde kaç para bulunduğunu sorunca, Maksimov çok kesin bir tavırla «yirmi bin ruble vardı efendim» dedi.
Nikolay Parfenoviç gülümseyerek:
— Peki, siz daha önce hiç yirmi bin rubleyi bir arada gördünüz mü? diye sordu.
— Tabii efendim, gördüm efendim, yalnız yirmi bin değil de yedi bindi efendim, karım, benim köyü rehine verdiği va-fcit görmüştüm. Paraları ancak uzaktan seyretmeme izin vermişti, karşımda böbürlenmek için. Çok kalın bir deste idi efendim, hep renk renk paralardı Dimitriy Fiyodoroviç'in elindeki paraların da hepsi renk renkti...
Maksimov'u çabucak bıraktılar. Sonunda sıra Gruşenka'-ya. geldi. Soruşturma memurları, herhalde Gruşenka'nın gelişinin Dimitriy Fiyodoroviç üzerinde yapacağı etkiden çekmiyorlardı; bu yüzden Nikolay Parfenoviç Mitya'ya ikaz olsun diye birkaç söz bile söyledi. Ama Mitya hiç konuşmadan «merak etmeyin karışıklık olmayacak» anlamında başını eğdi.
Gruşenka'yı Mihayıl Makaroviç, kendi eliyle getirdi. Genç kadın ciddî ve hüzünlü, ama görünüşte hemen hemen sakin bir yüzle geldi. Sessizce Nikolay Parfenoviç'in karşısına ken-disine gösterilen iskemleye oturdu. Çok solgundu, üşüyor gibi görünüyordu ve o harikulade güzel siyah şalına iyice sarını-yordu. Gerçekten ateşle karışık hafif bir titreme başlamıştı.90
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
91
Bu uzun bir hastalığın, genç kadının o geceden sonra çektiği hastalığın başlangıcıydı. Ciddî görünüşü, açık ve ağırbaşlı bakışları, sakin tavırları herkesin üzerinde çok olumlu bir izlenim bırakmıştı. Hatta Nikolay Parfenovic birazcık «Gönlünü kaptırır gibi» oldu. Sonradan bazı yerlerde bunları anlatırken, ancak o anda bu kadının «ne kadar güzel» olduğunu far-kettiğini, doğru söylemek gerekirse onu eskiden de birkaç kez görmüş olduğunu, ama her zaman onu «taşralı bir aşifte» saydığını açıkladı. Bir gün de kadınların bulunduğu bir toplantıda büyük bir hayranlıkla «o kadında en yüksek sosyeteye mensup bir kadının tavırları var» diye ağzından kaçırdı. Ama bu sözlerini müthiş bir öfke ile dinlediler ve bunları söylediği için «siz çok yaramazsınız» dediler. O da kendisine böyle denildiği için çok memnun kaldı.
Gruşenka odaya girince belli etmeden göz ucuyla Mitya'-ya bakmıştı. Mitya da o içeri girer girmez gözlerini ona çevirmişti. Ama o andaki hali, Mitya'yı hemen sakinleştirdi. Kaçınılması imkânsız ilk sorulardan ve öğütlerden sonra Nikolay Parfenovic, gerçi biraz kekeleyerek, ama gene de elinden geldiği kadar nazik bir tavırla ona «emekliye ayrılmış bulunan teğmen Dimitriy Fiyodoroviç Karamazov'la ilişkileriniz nedir?» diye sordu. Buna Gruşenka alçak sesie, ama kesin olarak karşılık verdi:
— Ahbabımdı. Son ay içinde onu evime sadece bir ahbap olarak kabul ettim.
Ondan sonra merakla sorulan sorulara da açıkça «zaman zaman» hoşuna gitmekle birlikle, onu hiç bir zaman sevmemiş olduğunu, ama mahsus baştan çıkardığını (bunu söylerken «âdice bir hırstan ötürü» demişti) tıpkı o «ihtiyarcığı» olduğu gibi gönlünü çeldiğini, Mitya'nın kendisini Fiyodor Pavîoviç'ten ve herkesten kıskandığını farkettiğini, ama bütün bunlarla yalnız için için eğlendiğini söyledi. Fiyodor Pav-loviç'e gitmeyi ise hiç bir zaman aklından geçirmediğini, sadece onunla alay ettiğini açıkladı. «O ay içinde ikisini de düşünecek halim yoktu: ben başka bir adamı bekliyordum, bana karşı suçlu olan birini... Yalnız öyle sanıyorum ki, bu konuda merak göstermeniz, benim de size karşılık vermem gerekmez, çünkü bu benim özel işim!» diye sözünü bitirdi.
Nikolay Parfenovic de hemen dediği gibi yaptı: Hikâyenin «romantik» noktaları üzerinde ısrar etmekten vazgeçti-
noğrudan doğruya ciddî konuya, aynı zamanda o sırada en önemli olan o üç bin ruble meselesine tekrar döndü. Gruşen-t-a, bir ay önce Mokroye'de gerçekten üç. bin ruble'nin harcanmış olduğunu, gerçi kendisinin bu parayı saymadığını, ama Dimitriy Fiyodoviç'ten bunun üç bin ruble olduğunu işittiğini söyledi.
Savcı hemen:
— Kendisi sizinle başbaşa iken mi bunu söyledi? Yoksa bunu başkaları ile konuştuğu sırada mı işittiniz? diye sordu:
Gruşenka, başkalarının yanında da, Mitya başka kimselere söylediği vakit de, kendisi ile başbaşa olduğu zamanlarda da bunu ondan işitmiş olduğunu bildirdi.
Savcı gene:
— Onunla başbaşa iken bir kez mi, yoksa birkaç kez mi işittiniz bunu kendisinden? diye sordu ve Gruşenka"nın bunu birkaç kez işitmiş olduğunu öğrendi.
İppolit Kirilîovic, bu ifadeden çok memnun kaldı. Daha sonra sorulan sorulardan da Gruşenka'nın, Dimitriy Fiyodo-roviç'in bu parayı nereden bulduğundan, yani onları Katerina İvanovna'dan almış olduğundan haberi olduğu meydana çıktı.
— Peki, bundan bir ay önce Dimitriy Fiyodoroviç'in burada üç bin değil de, daha az bir para harcamış olduğunu ve bu paranın tam yarısının kendisine ayırmış olduğunu hiç işitmediniz mi?
Grusenka:
— Hayır, bunu hiç işitmedim, diye ifade verdi.
Sonra Mitya'nın aksine tüm o ay içinde Gruşenka'ya sık sık beş parasız kaldığından söz etmiş olduğu anlaşıldı. Gru-Şenka, sözlerini «.hep babasından para almayı bekliyordu» di-ye bitirdi.
Nikolay Parfenovic, birden:
Peki, sizin yanınızda... Şöyle lâf arasında ya da sinir-bir sırada hiç babasının hayatına kastetmek niyetinde
söylemedi mi? Gruşenka içini çekti:
— Ah, söyledi ya!
— Bir kez mi, yoksa birkaç kez mi söyledi?
— Birkaç kez söyledi. Hep kızdığı zaman söylerdi.92
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
93
— Peki, siz bu niyetini gerçekleştireceğine inanıyor dunuz?
Gruşenka, kesin bir tavırla:
— Hayır, hiç bir zaman inanmadım, vicdanlı bir olduğuna güveniyordum.
Mitya, birden:
— Baylar izin verin! İzin verin, şurada, yanınızda Agra-fer.a Aleksandrovna'ya bir tek söz söyleyeyim. Nikolay Parfenoviç:
— Buyurun söyleyin, diye izin verdi. Mitya, iskemleden kalktı:
— Agrafena Aleksandrovna, Tanrı'ya inanır gibi şu sözüme inan ki, dün öldürülen babamın katlinden ben suçlu değilim !
Mitya, bunu söyledikten sonra tekrar gene iskemlenin üzerine oturdu. Gruşenka yerinden kalkıp inançla tasvire doğru dönüp haç çıkardı. Heyecanlı, duygulu bir sesle:
— Şükürler olsun sana Tanrım! dedi. Sonra daha yerine oturmadan Nikolay Parfenoviç'e doğru döndü: Şimdi ne söylediyse, ona inanın! Ben onu tanırım; gevezelik etmesine eder, ya başkalarını güldürmek için, ya da inadından, ama vicdanına aykırı olan bir şey yapmaz, hiç bir zaman yalan söylemez! Doğruyu olduğu gibi söyler, inanın buna!
Mitya, titrek bir sesle:
— Teşekkür ederim Agrafena Aleksandrovna, «Bana cesaret verdin,» dedi.
Dünkü paralar konusunda sorular sorulunca grusenka ne kadar para olduğunu bilmediğini ama Mitya'nın, bir akşam önce birçok insanlara yanında üç bin ruble getirmiş ol-düğünü söylerken bunu işittiğini açıkladı. Bu paraları nereden aldığına gelince Gruşenka: «Dimitriy bunların Katerina İvanovna'dan çalmış olduğunu söylemişti» dedi, kendisinin de buna karşılık, o paraları çalmamış olduğunu, onları hemen ertesi günü geri vermesi gerektiğini söylemiş olduğunu bildirdi. Savcı «Dimitriy Fiyodoroviç, Katerina İvanovna'dan Pa' ra çaldığını söylerken dünkü üç binden mi, yoksa burada bir ay önce harcanmış olan paralardan mı söz ediyordu?» diye sorunca, Gruşenka, anladığına göre bir ay önceki paralardan bahsettiğini söyledi.
Gruşenka'yı sonunda serbest bıraktılar. Bu arada
lay Parfenoviç, hemen ona isterse derhal kente dönebileceğini, eğer herhangi bir yardımda bulunabilirse, örneğin at filân buldurmak gerekirse, ya da kendisini geçirecek bir adama ihtiyacı varsa, elinden geleni...
Gruşenka, önünde eğilerek:
__ Çok teşekkür ederim, dedi. Ben o ihtiyarcıkla birlikte, o çiftçi ile birlikte giderim, onu evine kadar götürürüm. Ama şimdilik izin verirseniz, Dimitriy Fiyodoroviç için vereceğiniz kararı aşağıda bekleyeceğim.
Gruşenka dışarı çıktı. Mitya, sakindi, hatta büsbütün cesaret bulmuş gibi bir hali vardı. Ama bu yalnız bir an sürdü. Gittikçe garip, fizikî bir güçsüzlük, bir bitkinlik hissediyordu. Yorgunluktan gözleri kapanıyordu.
Artık tanıkların sorgusu bitmişti. Mitya, ayağa kalktı, iskemlesinden köşeye, perdenin bulunduğu -yere geçti, hancının halı ile örttüğü büyük sandığın üzerine uzandı ve hemen uyudu. Bulunduğu yerle de, olup bitenlerle de hiç bir ilgisi olmayan garip bir rüya görüyordu. Güya bozkırda bir yerlerden çok eskiden görevli olduğu yerlerden geçiyordu; bir köylü onu iki at koşulmuş arabası ile yağmurda çamurda götürüyordu. Yalnız Mitya üşüyor gibiydi. Kasımın başlangıcıydı ve gökten iri iri parçalar halinde kar yağıyor, kar tanecikleri de yere düşer düşmez eriyorlardı. Köylü de onu hızlı götürüyor, kamçısını savurup duruyordu. Şöyle uzun kızıl bir sakalı vardı. Kendisi de tam ihtiyar değil, belki elli yaşlarında, etine dolgun bir adamdı. Sırtında kül rengi bir köylü kaftanı vardı, işte böyle giderken, birden biraz ilerde köy görünmüştü; kara, kapkara izbeler... İzbelerin yansı da yanmıştı. Geride yalnız yanmış, isten kararmış kalaslar görünüyordu. Köyün girişinde, köylü kadınları yanyana durmuşlardı. Dizi Dizi bir sürü kadın! Hepsi de zayıf, kanları çekilmiş, yüzleri de garip kahverengi bir renk almıştı. Özellikle bir tanesi uzun boylu, kemikli, kırk yaşlarında kadar görünen, ama as-lında belki de yalnız yirmi yaşında olan bir kadın dikkati çekiniyordu Uzun zayıf bir yüzü vardı. Kollarının arasında da bir ağlıyordu. Göğüsleri de kendisi gibi öyle kurumuştu. İç-
de herhalde bir damla bile süt yoktu. Bebek de ağlıyor, aglıyor ve mini mini kollarını, uzatıyordu. Yumruk yaptığı
lak elleri nerdeyse soğuktan büsbütün kararmıştı.
Banlarından rüzgâr gibi geçerken Mitya:94
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
95
— Neden ağlıyorlar? Niçin gözyaşı döküyorlar? diye soruyordu.
Arabacı:
— Bebe, bebe ağlıyor, diye karşılık veriyordu. Köylünün çocuk demeyip köylülerin yaptığı gibi «Bebe» demesi Mitya'nın tuhafına gidiyordu. Köylünün «bebe» deyişi bir hoştu; sanki bu sözde büyük bir acıma vardı.
Mitya, aptal gibi ısrar ediyor:
— Canım niçin ağlıyor? Neden kolları öyle çıplak, neden sarmıyorlar onu? diye soruyordu.
— Üşümüş bebe, giysileri donmuş, ısıtmıyor tabiî. Mitya, gene aptalca:
— Peki ama neden öyle? Niçin? diye sorup duruyordu.
— Fakirler de ondan, yangından çıkmışlar, bir parça ekmekleri bile yok, yangın yeri için dileniyorlar...
Mitya, güya gene söylenenleri anlamıyordu.
— Sen bana şunu söyle! Yangından çıkmış olan bütün anneler böyle mi dururlar? İnsanlar neden fakirdir? Bebe neden zavallıdır? Bozkır neden çıplak? Neden birbirlerini kucaklamıyor, birbirlerini öpmüyor, neden neşeli şarkılar söylemiyorlar? Neden başlarına kapkara bir felâket gelmiş gibi karanlık içindeler? Neden bebenin karnını doyurmuyorlar?
Kendi kendine bu soruların akılsızca şeyler olduğunu, onları boşuna sorduğunu hissediyor, ama ne olursa olsun bu soruları sormak isteğini duyuyor ve muhakkak böyle sormak gerektiğini seziyordu. Bundan başka yüreğinde o zamana kadar hiç duymadığı yumuşak bir duygunun uyandığını, ağlamak arzusunu duyduğunu, herkese bir şeyler yapmak istediğini hissediyordu. Öyle ki, artık bebe ağlamasın, bebenin kapkara ve vücudu kurumuş annesi göz yaşı dökmesin, o andan sonra artık hiç kimsenin gözü yaşlı olmasın... Hem de bunu hemen hiç ertelemeden ve hiç bir şeye bakmadan, tam anlamıyla Karamazov'lara yakışır bir atılganlıkla yapmalıydı!
Birden, yanıbaşında Gruşenka'nın o duygulu, o tatlı sözleri duyuluyordu:
— Ben de senin yanındayım, artık seni hiç bırakmam, ömrümün sonuna kadar seninle yürüyeceğim.
İşte, o zaman yüreği alevleniyor ve tüm varlığı bir ışığa doğru yöneliyor; içinde yaşamak, hep yaşamak isteğini duyuyor. Yürümeli, yürümeli, uzun bir yola çıkmalı, kendisini
çağıran ışığa doğru yürümeli, yürümeliydi. Hem de çabuk ça-hemen yürümeliydi! Hemen şimdi! Birden:
— Ne var? Nereye? diye bağırarak gözlerini açtı ve uzan-dığı sandıktan doğrularak sanki bir baygınlıktan ayılmış gibi
oldu. Etrafa yüzü ışık saçarak gülümsüyordu.
Başucunda Nikolay Parfenoviç duruyor ve yazılmış olan zaptı imzalamasını rica ediyordu. O zaman Mitya bir saat ya da daha fazla bir süre uyumuş olduğunu anladı. Ama Ni-tolay Parfenoviç'i dinlemiyordu. Başının altında bir yastığın bulunması onu birden şaşırtmıştı. Bitkin bir halde sandığın üzerine uzandığı sırada bu yastığın orada olmadığını biliyordu.
Sanki ona Allah bilir ne kadar büyük bir iyilik yapmışlar gibi heyecanla, yüreği minnet dolu, garip ağlamaklı bir sesle:
— Başımın altına yastığı kim koydu? diye sordu. Kimdir o iyi yürekli insan?
O iyi yürekli insanın kim olduğu sonradan da anlaşılmadı. Kimbilir belki de soruşturma memurlarından biriydi, belki de Nikolay Parfenoviç'in kâtibi ona acıdığı için başının altına bir yastık konulmasını emretmişti. Ama Mitya'nın tüm varlığı sanki gözyaşlarıyla dolmuş gibi oldu. Masaya yaklaştı ve ne isterlerse hepsim imzalayacağını söyledi.
Bambaşka, garip bir sesle ve yüzü sevinçle aydınlanmış olarak:
— Demin güzel bir rüya gördüm, baylar! dedi.
IX
MİTYA'YI GÖTÜRÜYORLAR
Zabıt imzalandıktan sonra, Nikolay Parfenoviç zafer kazanmış gibi bir tavırla sanığa doğru döndü ve ona: «kararı» okudu. Bu kararda falanca yıl, falanca gün, falanca yerde, falanca mahkemenin sorgu yargıcının falanca kişiyi (yani Mit-ya'yı) falanca suçtan sanık olarak (Mitya'ya atfedilen suçlar dikkatle teker teker yazılmıştı) sorguya çektiği, sanığın kendisine yükletilen suçlan kabul etmediği, öyleyken suçsuz-96
KARAMAZOV KARDEŞLER
luğunu ispat için hiç bir delil göstermemiş olduğu ve tanıkların (falan, falan kimilerin) ifadelerinin de, mevcut şartların da, (falan Man durumların) suçu işlemiş olduğunu kesin olarak gösterdikleri gözönünde bulundurularak Ceza Kanununun falan, falan maddelerine uygun olarak, filânca kişinin (yani Mitya'nın) tahkikatın sonuçlarından, mahkeme huzuruna çıkmaktan kaçınmasını önlemek düşüncesiyle falanca cezaevine kapatılması ve bu hususun kendisine bildirilmesi, kararın da bir kopyasının savcıya verilmek üzere savcı muavinine teslim edildiği yazılıydı. Sözün kısası, Mitya'ya o andan itibaren artık mahkûm olduğunu ve kendisini şimdi kente götüreceklerini, orada da hiç de hoş olmayan bir yere kapatacaklarını bildiriyorlardı. Mitya, dikkatle dinledikten sonra sadece omuzlarını silkti:
— Eh ne yapalım baylar! Sizi suçlamıyorum, ben hazırım... Sizin için, yapılacak başka bir şey kalmadığını anlıyorum.
Nikolay Parfenoviç, yumuşak bir tavırla, kendisini derhal tesadüfen orada bulunan zaptiye memuru Mavrikiy Mavriki-yeviç'in götüreceğini anlattı:
Mitya, birden bastıramadığı bir heyecanla, odada bulunan herkese doğru dönerek:
— Durun! diye sözünü kesti. Baylar! Hepimiz acımak nedir irilmeyen insanlarız. Hepimiz canavarız! Hepimiz insanlara gözyaşı döktürüyoruz, anaları, memedeki çocukları ağlatıyoruz. Ama hepimizin arasında, (varsın artık böyle karar verilmiş olsun) hepimizin arasında en adî, en alçak varlık benim! Varsın öyle olsun! Ömrüm boyunca her gün göğsümü yumruklayarak kendi kendime düzeleceğime söz veriyordum, ama her gün hep aynı kötülükleri yapıyordum. Şimdi anlıyorum ki, benim gibilerin düzelmesi için bir darbe, kaderin bir darbe indirmesi gerekir. Kader böyle bir varlığı ağlarının içme alıp dıştan gelen bir güçle hapsetmeli. Ben'kendi kendime hiç bir zaman doğrulamazdım. Ama artık gökyüzü darbesini indirdi. Suclandırılmanın vereceği acıyı ve herkesin gözünde rezil olmayı kabul ediyorum! Çile çekmeye razıyım. Çile çekerek varlığımı temize çıkaracağım! Belki de gerçekten temizlenirim öyle değil mi baylar? Yalnız son olarak şunu işitmenizi istiyorum ki, babamın katlinden ben suçlu değilim! Cezayı onu öldürdüğüm için değil, onu öldürmeyi istemiş olduğu için ve belki de elimde olsaydı öldüreceğim .için kabul ediyorum...
KARAMAZOV KARDEŞLER
sizinle gene de savaşacağım ve bunu size bildiriyorum. Sonuna kadar sizinle savaşacağım, ondan sonra artık hakkımda Tanrı karar versin! Elveda baylar! Soruşturma sırasında size bağırdığım için bana darılmayın. Ah o zaman henüz o kadar budalaydım ki... Bir an sonra sadece bir mahkûm olacağım. Şimdi ise Dimitriy Karamazov henüz özgür olan bir insan gibi son kez olarak size elini uzatıyor. Size veda ederken tüm insanlara veda etmiş olacağım!
Sesi titredi ve gerçekten elini uzatır gibi oldu. Ama ona herkesten yakın duran Nikolay Parfenoviç, birden hemen hemen titriyormuş gibi bir hareketle kollarını arkasında sakladı. Mitya bunu hemen farketti ve irkildi. Uzattığı elini de hemen indirdi.
Nikolay Parfenoviç, biraz utangaç bir tavırla:
— Tahkikat daha bitmedi! diye söylendi. Daha kentte devam edeceğiz ve ben, tabiî size başarılar dilemeye hazırım... Suçsuzluğunuzu ispat edersiniz inşallah. Doğrusunu söylemek gerekirse, size her zaman suçlu olmaktan çok zavallı bir insan gözü ile bakmak istemişimdir, Dimitriy Piyodoroviç... Biz hepimiz burada, eğer burda bulunan kişilerin namına konuşmak cesaretini göstermek gerekirse, hepimiz sizi yaratılıştan soylu ama ne yazık ki, bazı hırslara biraz fazlaca kendini kaptırmış bir genç olarak kabul etmeğe hazırız.
Nikolay Parfenoviç'in küçük vücudu, söylevi sona ererken tam anlamıyla vekarlı bir hal almıştı. Mitya'nın zihninden «Bu delikanlı şimdi koluma girerek odanın öbür köşesine götürecek ve orada daha geçenlerde 'kızlardan' söz ederek yap-öıış olduğumuz konuşmayı yeniden yapacak» diye bir düşünce Seçti. Ama ölüm cezasına götürülen bir suçlunun zihninden bile durumu ile hiç bir ilgisi bulunmayan az mı düşünceler Selip geçer...
Mitya:
— Baylar çok iyi yürekli ve insancılsınız. Acaba son kez olarak «onu» görmeme izin verir misiniz?
— Tabiî, ama göz önünde... Yani şimdi artık yanınızda Bulunmamız gerekiyor, başka türlü olmaz.
— Olsun. Siz de yanımızda bulunun!
Gruşenka'yı getirdiler. Ama bu kısa, fazla konuşmadan kapılan ve Nikolay Parfenoviç'i tatmin etmeyen bir veda oldu. Gruşenka Mitya'nın önünde yerlere kadar eğilmişti.
s98
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
99
— Sana daha önce de söylediğim gibi, artık seninim ve bundan böyle hep senin olacağım, ne kadar verirlerse versinler, ömrümün sonuna dek sen nereye gidersen, ben de oraya gideceğim. Allahaısmarladık suç işlemediği halde kendini mahveden adam!...
Dudakları titredi, gözlerinden yaşlar fışkırdı.
— Beni bağışla Gruşa! Sana olan aşkımdan ötürü ve bu aşkla seni de mahvettiğim için beni bağışla...
Mitya, birşey daha söylemek istiyordu ama birden kendisi sözünü kesti ve dışarı çıktı. Etrafını hemen kendisinden gözlerini ayırmayan insanlar çevirdi. Aşağıda, bir akşam önce Andrey'in troykası ile öyle gürültü patırtı ederek yanaştığı kapının önünde artık yola hazır iki araba duruyordu. Kısa boylu, tıknaz ve yüzü şişkin olan Mavrikiy Mavrikiyeviç, nedense sinirlenmişti, birden meydana gelen bir karışıklığa kızıyor, bağırıp çağırıyordu. Mitya'ya da artık çok sert bir tavırla arabaya binmesini söyledi. Mitya arabaya binerken «eskiden meyhanede ona içki ikram ettiğim vakit adamın bambaşka bir yüzü vardı» diye düşündü. Trifon Borisoviç de kapının önündeki basamaklardan aşağı indi. Kapıda bir çok insanlar, köylüler, kadınlar, arabacılar toplanmış, hepsi de gözlerini Mitya'ya dikmişlerdi...
Mitya birden arabadan:
— Hakkınızı helâl edin kardeşler! diye bağırdı.
— Sen de hakkını helâl et, diye iki üç ses duyuldu.
— Sen de hakkını helâl et Trifon Borisoviç!
Ama Trifon Borisoviç arkasına bile dönmedi. Belki de çok meşguldü. O da bir şeyler bağırıyor, uğraşıp duruyordu. Anlaşıldığına göre, Mavrikiy Mavrikiyeviç'le yolu birlikte yapmaları gereken iki zaptiye memurunun bineceği ikinci arabada hâlâ herşey hazır değildi. İkinci troykayı sürecek olan köylü, kaftanını sırtına güçlükle giyiyor ve sıranın kendisinde değil Akim'de olduğunu söyliyerek inat ediyordu. Ama Akim ortalarda yoktu. Onu çağırmağa koştular. Köylü ise hep ısrar ediyor, beklemeleri için yalvarıyordu.
Trifon Borisoviç:
— Şu bizim millette hiç utanma yoktur, Mavrikiy Mavrikiyeviç! diye söyleniyordu. Yahu sana Akim üç gün önce yir-mi beş ruble vermişti, sen de hepsini içkiye verdin, şimdi bağırıp duruyorsun! Yalnız sizin bu âdi halkımıza karşı gös
terdiğiniz iyiliğe şaşıp kalıyorum, Mavrikiy Mavrikiyeviç, . yal-nız bunu bilir bunu söylerim! Mitya söze karışacak oldu:
— Canım neden ikinci bir troyka istiyorsunuz? Bir tek p troyka ile gidelim, Mavrikiy Mavrikiyeviç, merak etme isyan
etmem, senden kaçmam! Ne diye konvoy hazırlıyorsunuz sanki?
Mavrikiy Mavrikiyeviç birinden öfkesini çıkarmak fırsatına sevinmiş gibi, birden sert bir tavırla:
— Rica ederim sayın bay! Benimle nasıl konuşacağınızı biliniz. Eğer bunu daha öğrenmediyseniz, ben size öğreteyim, bana «sen» diyemezsiniz! Lütfen sözünüze dikkat edin, öğütlerinizi de başkasına saklayın! dedi.
Mitya sustu. Kıpkırmızı olmuştu. Bir an sonra, birden çok üşümeye başladı. Yağmur dinmişti ama bulanık gök bulutlarla kaplıydı. Sert bir rüzgâr, insanın tam yüzüne çarpıyordu. Mitya, omuzlarını ileri geri hareket ettirerek: «Kendimi üşüttüm mü nedir?» diye düşündü. Sonunda arabaya Mavrikiy Mavrikiyeviç de bindi. Rahatça, geniş vücudunu iyice yerleştirerek ve sanki farkında değilmiş gibi Mitya'yı köşeye sıkıştırarak oturmuştu. Doğru söylemek gerekirse, canı sıkılıyordu, kendisine verilen görevden hiç hoşlanmıyordu.
Mitya gene:
— Hakkını helâl et Trifon Borisoviç! diye bağırdı ve bunu, içinden öyle geldiği için değil, sadece öfkesinden, elinde olmayarak öyle bağırdığını kendisi de hissetti.
Ama Trifon Borisoviç gururlu bir tavırla, her iki elini de arkasına atmış olarak duruyor, Mitya'ya dik dik bakıyordu. l Bakışı sert ve öfkeliydi. Mitya'ya hiçbir karşılık vermedi. Birden nereden fırladığı belli olmayan Kalganov'un sesi
— Güle güle Dimitriy Fiyodoroviç, güle güle! Arabaya koştu, Mitya'ya elini uzattı. Başında kasket yok-Mitya araba hareket edinceye kadar elini tutup sıkmağa bulabildi. Heyecanla:
Elveda güzel kardeşim, bu vicdanlı davranışını unut-ağım diye bağırdı.
Çıngırak çın çın çınlamaya başladı... Mitya'yı götürdüler. Kalganov ise sofaya koştu, bir köşeye oturdu, başını önüne elleriyle yüzünü kapadı ve ağlamağa başladı. Uzun bir100
KARAMAZOV KARDEŞLER
süre öyle oturduğu yerde ağladı durdu. Artık yirmi yaşında bir delikanlı gibi değil de, daha küçük bir çocukmuş gibi ağlıyordu. Ah, Mitya'nın suçlu olduğuna hemen hemen kesin olarak inanıyordu. Öyleyken, «.Bunlar ne biçim insanlar? Artık bundan sonra insanlara güvenilir mi?» diye acı acı, hemen hemen umudunu yitirmiş olarak, bağlantısız sözler söyleyip duruyordu. O anda dünyada yaşamak bile istemiyordu. Umutları kırılmış delikanlı: «Artık yaşamaya değer mi?» diye tekrarlıyordu...
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Onuncu Kitap
ÇOCUKLAR
KOLYA KRASOTKİN
Kasım ayının başlangıcıydı. Sıfırın altında on bir derecelik bir soğuk ve bu soğukla birlikte don da vardı. Donmuş toprağın üzerine gece boyunca pek çok kuru bir ter yağmıştı. «Kuru ve sert» bir rüzgâr bu karları yerden kaldırıyor, küçük kentimizin can sıkıcı sokaklarında ve özellikle pazar yerinde savuruyordu. Puslu bir sabahtı ama kar durmuştu.
Meydanın biraz ilerisinde, Plotnikov'ların dükkânı yanında pek büyük olmayan ve içi de dışı da tertemiz görünen küçük bir ev, memur Krasotkin'in dul karısının evi vardı. Valinin kâtiplerinden olan memur Krasotkin çoktandır, aşağı yukarı on dört yıl kadar önce öldü. Ama dul kalan otuz yaşlarındaki karısı, hâlâ yüzüne bakılır bir hanımdır ve o temiz evinde «kendi geliri» ile yaşamaktadır.
Gürültüsüz, patırtısız namuslu bir yaşantısı vardır, karakteri de yumuşak, ama aynı zamanda oldukça neşelidir. Kocası öldüğü vakit, henüz on sekiz yaşındaydı. Kocası ile henüz ancak bir yıl kadar yaşamış ve ona daha yeni oğlan doğur-muştu. Kocasının ölümünden sonra, kendisini tamamen o kıymetli oğlu Kolya'yı yetiştirmeğe vermişti ve tüm bu on dört yıl boyunca onu çılgınca sevdiği halde, çocuğunun yü-102
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
103
zünden tabiî ki sevinçten çok, her gün «aman hastalanmasın, aman üşümesin, aman yaramazlık etmesin, aman sandalyenin üzerine çıkıp da yere düşmesin» gibi... şeyler düşünerek korkudan içi titreye titreye üzüntü çekmişti.
Kolya okula gitmeğe başladığı, sonra da gimnazyaya geçtiği zaman ise, annesi ona yardım etmek ve dersleri onunla birlikte tekrarlamak için bütün bilim dallarını öğrenmeğe koyuldu. Hattâ öğretmenlerle ve öğretmenlerin hanımları ile ahbaplık etmeğe başladı. Kolya'nın arkadaşlarını, öğrencileri bile tatlı dille elde etmeğe çalışıyor, Kolya'ya dokunmasınlar, onunla alay etmesinler, onu dövmesinler diye çocuklara kurnazca dil döküyordu. İşi o hale getirdi ki, çocuklar gerçekten onunla alay etmeğe, onu «ana kuzusu» diye kızdırmağa başladılar. Ama çocuk kendi kendini savunabildi. Cesaretli çocuktu. Üstelik sınıfta çabucak öğrenildiği gibi «müthiş» bir gücü vardı. Aynı zamanda becerikli, inatçı, atılgan ve herkese meydan okumaktan hoşlanan bir karakteri vardı.
Çok iyi okuyordu, hattâ matematikle, evrensel tarihten öğretmenleri Dardanelov'a bile baskın çıkabileceği söyleniyordu. Ama çocuk herkese burnunu havaya kaldırarak biraz yüksekten bakmakla birlikte iyi bir arkadaştı ve böbürlenmiyordu. Öğrencilerin kendisine gösterdikleri saygıyı hak ettiği bir şey olarak kabul ediyor, ama her zaman dostça bir tavır takınıyordu. En önemlisi her şeyde ölçüyü biliyordu. Gerekince kendini tutabiliyor ve okul müdürlüğüyle olan ilişkilerinde aşılması doğru olmayan son sınırı, hiç bir zaman aşmıyordu. Biliyordu ki, bu sınır aşılınca her davranış artık karışıklığa, isyana ve kanunsuzluğa dönen dayanılmaz bir şey oluyordu. Bununla birlikte, her fırsatta herhangi bir çocuk gibi yaramazlık etmiş olmak için değil, bir şeyler uydurmak, herkesi şaşırtmak, «gösteriş yapmak», dikkati çekmek ve başkalarında hayranlık uyandırmak için...
Aslında çok gururluydu. Annesini bile sanki o kendisine tabiymiş gibi bir duruma sokmuştu. Ona nerdeyse diktatörlük ediyordu. Annesi de ona boyun eğiyordu. Evet, çoktandır boyun eğiyordu ve ancak bir tek düşünceyi bir türlü kabul edemiyordu, o da oğlunun kendisini «az sevmesi» idi. Ona daima Kolya kendisine karşı «duygusuz»muş gibi görünüyordu. Hatta bu yüzden bazen bir isteri hastası gibi göz yaşı dökerek, kendisine karşı soğuk davrandığı için çocuğa sitem etmeğe
başlıyordu- Çocuk bundan hoşlanmıyordu ve kendisinden ne Kadar çok sevgi gösterisi beklenirse, mahsus yapar gibi o kadar inatçılık ediyordu. Ama bunu maksatlı olarak yapmıyordu, elinde olmayarak öyle oluyordu. Karakteri öyleydi zaten. Annesi yanılıyordu: Kolya annesini çok seviyordu. Sevmediği şey, yalnız öğrencilerin kullandıkları deyimle, «kuzu gibi sevilmekten» hoşlanmıyordu.
Babasının ölümünden sonra içinde birkaç kitap bulunan bir dolap kalmıştı; Kolya kitap okumaktan hoşlanırdı ve kendi kendine bu kitaplardan bazılarını okumuştu bile. Annesi bundan rahatsız olmuyordu. Yalnız, bazen nasıl olup da çocuk oyun oynamaya gidecek yerde dolabın başında elinde herhangi bir kitapla saatlerce duruyor diye hayret ederdi. Böylece Kolya, onun çağında bulunan bir çocuğun okumaması gereken bazı şeyleri okumuş bulunuyordu. Şunu da belirt-ıask gerekir ki, çocuk yaramazlıklarında gerçi belirli bir sınırı aşmaktan hoşlanmıyordu, ama son zamanlarda annesini ciddî olarak korkutan bazı yaramazlıklar yapmaya başlamıştı; gerçi bunlar ahlâksızca şeyler değildi, ama müthiş bir cesaretle yapılan tehlikeli şeylerdi.
O yaz, temmuz ayında, okullar tatilken ana oğul bir hafta için yetmiş verst ilerde bulunan başka bir ilde oturan uzak bir akrabalarına misafirliğe gitmişlerdi; bu kadının kocası demiryolu istasyonunda çalışıyordu. (Bu istasyon bizim kente en yakın olan ve bir ay kadar sonra İvan Fiyodoroviç Ka-ramazov'uıı Moskova'ya gitmek için uğradığı istasyondu). Kolya ilk iş olarak demiryolunu tüm ayrıntıları ile inceleyerek yönetmeliği iyice öğrendi; böylece eve dönünce, edindiği bilgilerle okul arkadaşlarım şaşırtabileceğini anlamıştı. Ama o sırada orada birkaç çocuk daha vardı. Kolya bunlarla arkadaşlık etmeğe başladı. Bu çocuklardan bazıları istasyonda, bazıları komşu evlerde oturuyorlardı. Hepsi küçük yaşlardaydı. On iki ilâ onbeş yaşlarında idiler. Altı yedi kişi bir araya gelmişlerdi; bunlardan ikisi de tesadüfen bizim kentdendi.
Çocuklar birlikte oyun oynuyor, yaramazlık ediyorlardı; iŞte Kolya'ların istasyonda misafir kaldıkları dördüncü ya da beşinci gün, budala çocuklar, iki rublesine akıl almaz bir bahse tutuştular: Hepsinin arasında hemen hemen en küçüğü olan, bu yüzden de daha büyükçe olanların yüksekten baktıkları , böbürlenmek için ya da gözünü budaktan esirgemedi-104
KARAMAZOV KARDEŞLER
ğini isbat etmek istediği için gece, on bir treni geçmeden önce rayların arasında yüzüstü yere yatacağını ve tren üzerinden yıldırım gibi geçinceye dek, hareketsiz yatacağını ileri sürdü.
• Gerçi önceden bir inceleme yapılmış ve bundan anlaşılmıştı iki, gerçekten rayların arasında bu şekilde uzanılır, yere iyice yapışarak yatılırsa tren altta yatana hiç dokunmadan geçip gidebilirdi. Ama öyle yatmak kolay mıydı! Kolya kesin bir
tavırla buna dayanacağını ileri sürüyordu. Önce onunla alay eettiler, yalancı olduğunu, böbürlendiğini söylediler, ama bü-tttün bunlar onu daha da kışkırttı.
İşin kötüsü o on beş yaşındaki çocuklar Kolya'nın karşı-ssında aşın derecede gururlu bir tavır takınıyorlardı. Hatta başlagıçta «yaşı küçük olduğu için onunla arkadaşlık bile etmek istememişlerdi. İşte bu, gururunu dayanılamıyacak de-rrecede yaralamıştı. Böylece tren istasyondan kalktıktan sonra sartık iyice hızını almış olsun diye, bir verst kadar ileriye git-nneye karar verildi. Tüm çocuklar bir araya toplandılar. Aysız bir geceydi; ortalık yalnız karanlık değil, hemen hemen kap-fekaraydı.
Koya, kararlaştırılan saatte, rayların arasına yattı. Bah-sse girişmiş olan öbür beş çocuk da, yürekleri ağızlarına gele-rrek, sonunda da artık korku ve pişmanlık içinde demiryolu-mun yan tarafındaki tümseğin altında, fundalıkların arasında bekliyorlardı. Sonunda istasyondan kalkmış olan trenin müt-l~hiş uğultusu duyuldu. Karanlıkta iki kırmızı farın ışığı gö-rründü ve gittikçe yaklaşan canavarın kulakları sağır eden gürültüsü duyuldu. Fundalıkların arasında korkudan neredeyse bayılmak üzere olan çocuklar: «Kaç, kaç, fırla rayların ara-ssından!» diye bağırdılar. Ama iş işten geçmişti: Tren yıldırım gibi gelmiş ve bir an içinde önlerinden kayıp gitmişti.
Çocuklar Kolya'ya doğru koştular: Kolya hareketsiz ya-tcıyordu. Çocuğu sarsmaya, yerden kaldırmaya başladılar. O zaman birden yerden kalktı ve hiç konuşmadan demiryolunun yan tarafındaki tümsekten aşağı indi. Aşağı inince çocuklara onları korkutmak için mahsus, sanki kendini kaybetmiş gibi yatmış olduğunu söyledi. Ama işin gerçeği başkaydı; uzun bir süre sonra annesine itiraf ettiği gibi, o sırada gerçekten ba-yvümıştı. Böylece «yaman bir çocuk» olarak ömrünün sonuna dek sürecek bir ün kazanmış oldu.
Eve, istasyona döndüğü vakit, yüzü kâğıt gibi bembeyaz-
KARAMAZOV KARDEŞLER
105
di. Ertesi günü kendisine sinirden hafif bir nöbet geldi, ama çok neşeli, sevinçli ve memnundu. Olay hemen değil, ana oğul artık kente döndükten sonra duyuldu. Hatta dedikodusu Pro-gimnazyaC) müdürlüğüne kadar geldi. Ama Kolya'nın annesi hemen müdürlüğe koştu ve oğlu için yalvarıp yakarmaya başladı, sonunda da herkesin saygı duyduğu ve sözü geçen bir öğretmen olan Dardanelov'un çocuğu savunmasını, onun için ricada bulunmasını sağladı. Böylece işi sanki hiç olmamış gibi hasır altı ettiler.
Bu Dardanelov, bekârdı ve yaşlı değildi. Bundan başka yıllardır garip bir şekilde bayan Krasotkina'ya âşıktı. Hatta bir yıl kadar önce çok saygılı bir tavırla ve çekingenlikten, nezaketinden yüreği ağzına gelerek ona evlenme teklif etmek cesaretinde bile bulunmuştu. Ama bayan Krasotkina bunu kabul etmenin oğluna ihanet sayılacağını düşünerek, kesin bir şekilde reddetmişti. Bununla birlikte, Dardanelov, bazı gizli belirtilerden o güzel, ama aşırı derecede temiz yürekli ve şefkatli dulun kendisinden hiç de nefret etmediğini hissederek umuda kapılmak hakkını kendisinde bulabilirdi.
Kolya'nın çılgınca yaramazlığı galiba aradaki soğukluğu kaldırmış ve Dardanelov'a çocuğu savunduğu için, çok belirsiz bir şekilde olmakla birlikte bir umut besliyebileceği ima edilmişti. Ama Dardanelov'un kendisi de şaşılacak bir temiz yüreklilik ve kibarlık örneği idi. Bu yüzden de şimdilik tam anlamıyla mutlu olması için, bu kadarı ona yetiyordu.
Çocuğu severdi. Bununla birlikte onun sevgisini kazanmağa çalışmayı kendisi için küçültücü bir şey sayıyor, bu yüzden de sınıfta Kolya'ya karşı sert ve titiz davranıyordu. Ama Kolya da kendisi ile onun arasında bir mesafe bırakıyor, saygı gösteriyor, derslerini üstün başarı ile yapıyordu. Sınıfta ikinciydi. Dardanelov'a karşı da soğuk davranıyor ve tüm sınıf özellikle evren tarihi konusunda Kolya'nın Dardanelov'u bile «bastıracak kadar» kuvvetli olduğuna inanıyordu.
Gerçekten de Kolya, ona sınıfta «Truva'yı kim kurdu?» diye sormuştu. Dardanelov bu soruya karşılık verirken genel olarak milletlerin uygarlığından, oradan oraya akın ve göç et-melerinden, bunların çağların derinliklerinde kaybolmuş şey-fcr olduğundan, efsanelerden söz etmiş ama Truva'nın kimin
(*) Orta öğrenim! sağlayan Gimnazya'ya hazırlayıcı okul.106
KARAMAZOV KARDEŞLER
KARAMAZOV KARDEŞLER
107
tarafından, yani hangi kişiler tarafından kurulmuş olduğunu söyleyememiş, hatta bu soruyu boş, hiç bir anlamı olmayan bir soru saymıştı. Ama çocuklar kesin olarak Dardanelov'un Tru-va'yı kimlerin kurmuş olduğunu bilmediği kanısına varmış, bu kanıları da değişmemişti. Kolya ise Truva'yı kimlerin kurduğunu, babasının ölümünden sonra kalan kitap dolu dolapta bulunan Smaragdov'un tarihinden öğrenmişti. İşin sonunda herkes, hatta çocuklar bile Truva'yı kim kurdu diye merak etmeye başladı. Ama Krasotkin sırrını açmadı ve «bilgili bir çocuk» olarak ünü hiç sarsılmadı.
Demiryolundaki olaydan sonra Kolya'nın annesine karşı olan ilişkilerinde belirsiz bir değişiklik olmuştu. Anna Fiyo-dorovna (dul bayan Krasotkina) oğlunun «başarısını» öğrendiği vakit az kalsın aklını kaçıracaktı. Bazen birkaç gün süren öyle korkunç isteri krizleri geçiriyordu ki, artık ciddî olarak korkuya kapılan Kolya ona bir daha böyle yaramazlıkların hiç bir zaman olmayacağını söyliyerek şerefinin üzerine söz verdi. Bayan Krasotkina'nın istediği gibi tasvirin önünde diz çökerek ölen babasının adına yemin etmişti. Bunu yaparken de o «gözünü budaktan esirgemeyen» Kolya da «duygulandığı için» tıpkı altı yasında bir çocuk gibi ağlamağa başlamıştı. O gün sabahtan aksama kadar ana oğul sık sık birbirlerini kucaklayarak içleri yana yana gözyaşı döktüler.
Ertesi günü, Kolya gene eskisi gibi «duygusuz» bir çocuk ola -rak uyandı. Bununla birlikte daha sessiz, daha ağırbaşlı, daha ciddî ve daha düşünceli olmuştu. Gerçi bir buçuk ay kadar sonra gene yaramazlık ederken az kalsın yakalanıyordu. Hatta bu yüzden adını bizim sulh yargıcımız bile işitti. Ama bu artık bambaşka bir çeşit yaramazlıktı. Gülünç ve budalaca bir şeydi. Zaten sonradan öğrenildiğine göre, bu yaramazlığı kendisi de yapmamıştı. Sadece o işe karışmıştı. Ama bundan, bir fırsatını bulup daha sonra söz edeceğiz.
Kolya'nın annesi tiril tiril titremeye ve üzülmeye devam ediyordu. Dardanelov ise genç kadın endişe duydukça daha çok umutlanıyordu. Bu arada şunu söylemek gerekir ki, Kolya bu bakımdan Dardanelov'un durumunu anlıyor ve neler duyduğunu seziyordu. Tabiî bu «duyguları» yüzünden ondan nefret ediyordu. Hatta daha eskiden bu nefretini annesinin önünde açıklayarak Dardanelov'un amacının ne olduğunu anladığını ima etmek nezaketsizliğini bile gösteriyordu. Ama demiryo-
lu olayından sonra bu bakımdan da tutumunu değiştirdi. Artık çok uzaktan bile imalar yapmayı doğru bulmuyordu ve annesinin yanında Dardanelov'dan daha saygılı bir şekilde söz etmeye başladı. Duygulu bir kadın olan Anna Fiyodorovna, bunu hemen ve yüreğinde derin bir minnet duyarak anlamıştı. Ama buna karşılık, herhangi bir yabancı misafir bile elinde olmayarak Dardanelov hakkında en küçük bir söz söylediği vakit, odada Kolya varsa, birden utancından yanakları gül gibi al al oluyordu. Kolya ise böyle anlarda ya kaşlarını çatarak pencereden dışarı bakar, ya acaba çizmeleri boya ister mi, diye onları gözden geçirir, ya da var kuvveti ile kıvırcık tüylü, oldukça iri ve cins olmayan «Çıngırak> adlı köpeğini çağırırdı. Bu köpeği bir ay kadar önce bir yerden bulup eve getirmişti. Nedense onu içerde gizli tutuyor, hiç bir arkadaşına göstermiyordu. Hayvana çeşitli oyunlar ve marifetler öğreterek fena halde eziyet ederdi. Zavallı köpeği öyle bir hale getirmişti ki, okula gitmek için evden ayrıldığı vakit, hayvan uluyup duruyor, döndüğü zaman ise sevincinden deli gibi kendini oraya buraya atıyor, ard ayakları üzerinde kalkıyor, kendini yere atarak ölü gibi yatıyor ve buna benzer şeyler yapıyordu. Sözün kısası, kendisine öğretilen ne varsa, hepsini birden ve artık emir üzerine değil de, sadece heyecandan ve minnet dolu, seven yüreğinden öyle geldiği için yapıyordu. Bu arada şunu söylemeyi unuttum: Kolya Krasotkin; artık okuyucunun tanıdığı İlyuşa'nın, emekli yüzbaşı Snegirev'in oğlu İlyuşa'nın, öğrencilerin «hamam lifi» diyerek alay ettikleri babasını savunurken kalçasından çakı ile yaralandığı çocuktu.
MİNİKLER
Böylece o soğuk, ve karlı kasım sabahı. Kolya Krasotkin evde oturuyordu. Günlerden pazardı ve okul yoktu. Ama saat on birdi, Kolya'nın ise «çok önemli olan bir iş için» muhakkak evden çıkması gerekiyordu. Oysa o sırada evde tek başına ve kesinlikle herşeye bakabilecek tek kişi olarak kalmıştı. Çünkü evin büyükleri birden meydana gelen acele ve çok garip bir108
KARAMAZOV KARDEŞLER
durum yüzünden çıkıp gitmişlerdi. Dul bayan Krasotkina'nın oturduğu dairenin karşısında, sofanın öbür tarafında, iki küçük odası olan kiralık bir tek daire vardı. Bu daireyi iki küçük çocuğu olan bir doktorun karısı kiralamıştı.
Bu doktorun karısı Anna Fiyodorovna'nın çok iyi bir arkadaşıydı. Doktorun kendisi ise bir yıl kadar önce Orenburg'a. ondan sonra da Taşkent'e gitmişti ve altı aydır kendisinden hiç bir haber yoktu. Denilebilir ki, eğer üzüntüsünü biraz olsun yumuşatan bayan Krasotkina'nın arkadaşlığı olmasaydı, doktorun karısı muhakkak derdinden ölürdü. İşte kaderin indirdiği tüm darbelerin üzerine tüy diker gibi, o cumartesiyi pazara bağlıyan gece, doktorun karısının tek hizmetçisi Ka-terina, birden hiç beklenmedik şekilde hanımına sabahleyin bir bebek dünyaya getirmek niyetinde olduğunu açıkladı. Nasıl olmuş da daha önceden hiç kimse bunu farketmemişti. Bu herkes için hemen hemen bilmece gibi bir şeydi.
Şaşkınlık içinde kalan doktorun karısı, daha vakit varken Katerina'yı bizim kentte «ebe nine»nin evinde bu gibi olaylar için açılmış olan özel bir kuruma götürmeğe karar verdi. Bu hizmetçisine çok değer veriyordu, onun için hemen planını yerine getirdi. Kadını oraya götürdü, üstelik kendisi de onun yanında kaldı. Sonra sabahleyin her nedense bayan Krasotkina'nın dostça desteğine ve yardımına ihtiyaç duyuldu; böyle bir olayda birine ricalarda bulunabilir ve bazen yardımlar sağlıyabilirdi. Bu yüzden her iki kadın da evden ayrılmış, bayan Krasotkina'nın kendi hizmetçisi köylü kadını Agafya ise pazara gitmişti. Kolya da bir zaman için doktorun karısının evde yalnız kalan «miniklerine» yani oğlu ile kızına bekçilik etmek ve evi beklemek zorunda kalmıştı.
Kolya evi beklemekten korkmuyordu. Zaten yanında bankın altında «hiç kımıldamadan» yatması emredilen Çıngırak da vardı. Hayvan odadan odaya dolaşan Kolya'nın her hole girişinde irkilerek başını kaldırıyor, efendisinden işaret bek-liyormus gibi kuyruğu ile bir iki kez yere vuruyor, ama ne yazık ki ıslık sesi bir türlü duyulmuyordu. Kolya, tehdit edici bir tavırla zavallı köpeğe bir göz atıyor, o da gene söz dinll-yerek dona kalmış gibi hareketsiz kalıyordu.
Kolya'yı endişelendiren tek şey «miniklerdi». Katerina'nın durup dururken başına gelen bu maceraya tabii derin bir tiksintiyle bakıyordu. Ama babasız kalmış «minikler»! çok sevl-
KARAMAZOV KARDEŞLER
109
yordu. Onlara bir çocuk kitabı götürmüştü bile. Yaşı daha büyük olan sekiz yaşındaki Nastya, okumasını biliyordu, küçük oğlan yedi yaşındaki Kostya ise ablası ona masal okurken dinlemeye bayılırdı. Tabiî Krasotkin, çocukları daha ilginç şeylerle, yani ikisini yanyana koyup onlarla askerlik oyunu, ya da tüm evde saklambaç oynamakla avutabilirdi. Bunu daha önce de birkaç kez yapmıştı ve bundan kaçınmıyordu. O kadar ki bir gün sınıfta Krasotkin'in evde kiracısının küçük çocukları ile arabacılık oynadığı arabaya koşulu bir at gibi zıplayarak başını eğdiği dedikodusu ağızdan ağıza yayılmıştı. Ama Krasotkin gururlu bir tavırla bu suçlamaya karşı koymuş, kendi yaşıtları ile on üç yaşındaki çocuklarla gerçekten «çağımızda» arabacılık oynamanın ayıp sayılabileceğini, ama kendisinin bunu «miniklerin» hatırı için, onlar; sevdiğinden ötürü yaptığını, duygularının hesabını ise kimseye vermek zorunda olmadığım söylemişti.
Buna karşılık, her iki «minik» de onu taparcasına seviyorlardı. Ama o sırada, oyun düşünecek durumda değildi. Kendisini çok önemli, hatta bir bakıma esrarengiz bir iş bekliyordu. Oysa, bu arada zaman akıp gidiyor, çocukları bırakabileceği Agafya ise bir türlü pazardan dönmüyordu. Birkaç kez sofanın öbür tarafına geçerek doktorun karısının daire kapısını açmış ve verdiği emir üzerine oturup kitap okuyan «miniklere» bakmıştı. Onlar da her seferinde, Kolya kapıyı açar açmaz belki içeri girer de çok güzel ve eğlenceli bir şey yapar diye bekliyerek hiç konuşmadan neşeli neşeli gülüm-süyorlardı.
Ama Kolya'nın içinde bir huzursuzluk vardı, bu yüzden içeri girmiyordu. Sonunda saat on biri çaldı. O zaman Kolya, kesin olarak, eğer o «Allahın belâsı» Agafya on dakikaya kadar dönmezse, onu beklemeden evden çıkmaya karar verdi. Tabiî çıkmadan önce «miniklerden» korkmıyacaklarına, yaramazlık etmiyeceklerine ve korkudan ağlamıyacaklarma dair söz alacaktı. Bu düşünce ile sırtına yakası bir çeşit kunduz kürkünden yapılmış, pamuklu kışlık paltosunu giydi, çantasını omuzuna aldı ve annesinin daha önce kaç kez «bu soğukta» dışarıya çıkarken her zaman ayağına lâstiklerini geçirmesini söyleyip durmasına rağmen sadece onlara sofadan geçerken yukardan bakmakla yetindi ve dışarıya yalnız Bağında çizme ile çıktı.110
KARAMAZOV KARDEŞLER
Çıngırak, Kolya'nın giyinmiş olduğunu görünce sinirli sinirli tüm vücudunu titreterek kuyruğu ile döşemeyi şiddetle dövmeğe başladı. Hatta kendine acındırmak için ulur gibi bir ses çıkardı. Ama Kolya, köpeğinin bu kadar hevesli olduğunu görünce, bunun «disipline zarar verdiğini» düşündü ve hiç olmazsa bir dakika kadar onu bankın altında tuttu. Artık sofanın kapısını açtığı sırada birden ıslık çaldı.
Köpek deli gibi fırladı, çocuğun önünde sevinçten zıplamaya başladı. Kolya, sofadan geçerek «miniklerin» oturduğu dairenin kapısını açtı. İkisi de masada oturuyor, ama kitap okumuyor, aralarında heyecanlı heyecanlı bir şeyler tartışıyorlardı. Bu çocuklar sık sık hayatın çeşitli konularında tartışırlardı. Bu arada Nastya yaşça daha büyük olarak daima baskın çıkardı; Kostya ise ablasiyle anlaşamadığı zamanlarda daima Kolya Krasotkin'e gidip onun hakemlik etmesini ister ve artık o nasıl karar verirse, her iki taraf da onu tartışmasız bir şey olarak kabul ederlerdi. Bu sefer «miniklerin» tartışması Krasotkin'i oldukça ilgilendirdi. Bu yüzden kapıda durup onları dinledi. Çocuklar Kolya'nın kendilerini dinlediğini görünce, tartışmalarına daha büyük bir şiddetle devam ettiler.
Nastya:
— «Ben, «ebe ninelerin» çocukları bostanda, lahana kümeslerinin arasında bulduklarına hiç bir zaman, hiç bir zaman inanmam! diyordu. Şimdi artık kış! Bostanlarda öyle kümeler filân da yok. Bu yüzden, «ebe nine» Katerina'ya bir kız çocuk getiremez.
Kolya kendi kendine:
— füüt! diye bir ıslık çaldı.
— Yani senin anlıyacağm, şöyle oluyor: Bebekleri bir yerden alıp getiriyorlar, ama yalnız evlenenlere veriyorlar.
Kostya ısrarla Nastya'ya bakıyor, düşünceli düşünceli sözlerini dinliyor, zihninde bir şeyler tasarlıyordu. Sonunda heyecanlanmadan kesin bir tavırla:
— Sen ne aptalsın Nastya! dedi. Katerina'nın hiç çocuğu olabilir mi? Madem ki evli değil.
Nastya, fena halde heyecanlandı. Sinirli sinirli:
— Sen bir şey anlamıyorsun, diye sözünü kesti. Belki de kocası vardı, ama şimdi cezaevindedir. O da doğurdu işte.
Her şeyin esasını arayan Kostya, çok ciddî bir tavırla:
— Kocası cezaevinde mi onun? diye sordu.
KARAMAZOV KARDEŞLER
111
Nastya ilk ileri sürdüğü düşünceden vaz geçip onu hemen unutarak:
— Ya da şöyle olabilir, diye birden, tekrar kardeşinin sözünü kesti. Katerina'nın kocası yok, haklısın. Ama belki evlenmek istiyor ve hep bunu düşünüyordu. Belki hep bunu kuruyordu. İşte o kadar düşündü ki, sonunda kocası değil de çocuğu oldu.
Artık büsbütün yenilgiyi kabul eden Kostya:
— Ya, demek öyle ha? dedi. Ama sen bunu bana daha önce söylemedin ki! Ben bunu nereden bilebilirdim?
Kolya, birden odalarına girerek:
— Eee, çocuklar. Görüyorum ki, tehlikeli bir milletsiniz siz!
Kostya gülümseyerek:
— Çıngırak yanınızda mı? diye sordu ve parmaklarını şıkırdatarak Çıngırağı çağırmaya başladı.
Krasotkin, çok ciddî bir tavırla:
— Minikler, bir müşkülüm var, bana yardım eder misiniz? Agafya muhakkak ayağını kırmıştır, çünkü hâlâ dönmedi. Artık bu belli bir şey. Oysa benim muhakkak dışarı çıkmam gerekiyor. Gitmeme izin verip, benî bırakır mısınız?
Çocuklar düşünceli bir tavırla bakıştılar. Gülümsiyen yüzlerinde bir endişe belirdi. Bununla birlikte daha kendilerinden ne istendiğini anlamıyorlardı.
— Ben yokken yaramazlık etmezsiniz değil mi? Dolabın üzerine çıkmazsınız, ayaklarınızı kırmazsınız değil mi? Yalnız kaldığınız için korkudan ağlamıyacaksınız değil mi?
Çocukların yüzlerinde büyük bir üzüntü belirdi.
— Bunları yapmazsanız size öyle bir şey gösteririm ki! Küçümencik madenî bir top gösteririm. Sahici barutla ateş eden mini mini bir top.
Çocukların yüzü hemen aydınlandı. Kostya yüzü ışık sa-Çarak:
— Ne olur, topu gösterin, dedi.
Krasotkin elini çantasına soktu ve içinden küçük bronz bir top çıkararak onu masanın üzerine koydu.
— Gösteriyorum işte. Bak, tekerleri de var. Oyuncak topu masanın üzerinde gezdirdi:
— Bununla ateş edilebilir. İçi saçma ile doldurulur ve ateş edilir.
L112
KARAMAZOV KARDEŞLER
— Peki bu top insanı öldürür mü?
— Öldürür ya! Yalnız iyice nişan almalı.
Krasotkin bunu söyledikten sonra barutun nereye konulacağını, saçmanın nereye yerleştirileceğini ve top ağzı olarak kullanılan küçük deliği gösterdi, ayrıca «geri tepme» diye bir şey olduğunu anlattı. Çocuklar büyük bir merakla dinliyorlardı. Özellikle «geri tepme» diye bir şey olması hayallerini etkilemişti.
Nastya:
— Peki, sizde barut var mı? diye sordu.
— Var.
Nastya ışıl ışıl bir gülümseyişle:
— Barutu da gösterin ne olur! diye sözleri uzata »uzata yalvardı.
Krasotkin elini gene çantasına daldırdı ve içinde gerçekten biraz barut bulunan bir şişe çıkardı. Katlanmış bir kâğıdın içinde ise bir kaç saçma vardı. Kolya, çocuklarda bir etki yapsın diye şişeyi de açtı ve avucuna biraz barut döktü:
— Aman bir yerde ateş olmasın, yoksa öyle bir patlar ki, hepimizi parçalar.
Çocuklar, baruta büyük bir merakla bakıyor, bu zevklerini daha 'da arttırıyordu. Ama saçma Kostya'nın daha çok hoşuna gitti.
— Saçma da yanar mı? diye sordu.
— Saçma yanmaz.
Kostya yalvaran incecik bir sesle:
— Ne olur bana bir parçacık saçma hediye edin, dedi.
— Peki saçma da hediye edeyim. Al bakalım. Ama bunu verdiğimi annene söyleme, ben geri gelinceye kadar. Yoksa bunun barut olduğunu sanarak korkudan ödü patlar. Size de bir güzel dayak atar.
Nastya:
— Annem bize hiç dayak atmaz, dedi.
— Biliyorum. Ben lâf olsun diye söyledim. Annenizi de hiç bir zaman aldatmayın. Yalnız bu seferlik ben gelinceye kadar bir şey söylemeyin. Haydi söyleyin bakalım minikler, şimdi gidebilir miyim? Ben yokken korkudan ağlamazsınız ya?
Kostya, artık ağlamaya hazır bir halde:
— Ağ... la... nz... diye söylendi.
KARAMAZOV KARDEŞLER
113
Nastya, korkudan sözleri aceleyle söyliyerek:
— Ağlarız, tabi ağlarız! diye onu destekledi.
— Ah minikler, minikler. Sizin bu yaşlarınız ne kadar tehlikeli. Ama yapılacak bir şey yok, yavrularım. Madem öyle, sizinle kimbilir daha ne kadar zaman oturmam gerekecek! Oysa zaman, zaman öyle geçiyor ki! Ah!...
Kostya:
— Çıngırağa emretsenize, ölü gibi yatsın!
— Evet başka çare yok, Çıngırağa da baş vurmak gerekecek. îci(*), Çıngırak!
Sonra Kolya köpeğe emirler vermeğe, o da tüm bildiklerini yapmağa başladı. Bu uzun tüylü, alelade bir sokak köpeği büyüklüğünde ve tüyleri eflâtuna yakın garip kül renginde bir köpekti. Sağ gözü şaşı idi, sol kulağı ise nedense kesikti. Tiz bir sesle havlıyor, zıplıyor, arka ayaklan üzerinde duruyor ve o pozda yürüyor, sırtüstü yatıp dört ayağını dikiyor, ölü gibi hareketsiz yatıyordu. Bu son yaptığı oyun sırasında kapı açıldı ve bayan Krasotkina'nın pazardan dönen şişman hizmetçisi, kırk yaşlarında, çiçek bozuğu bir kadın olan Agaf-ya, kolunda aldığı yiyeceklerle dolu bir kese kâğıdı ile eşikte göründü. Durdu, kese kâğıdını aşağı doğru sarkıtarak köpeğin yaptıklarına bakmağa başladı. Kolya, Agafya'yı bu kadar beklemesine rağmen, gösteriyi yarıda kesmedi ve Çıngırağı belirli bir süre ölüymüş gibi yatırdıktan sonra, sonunda onu ıslıkla çağırdı: Hayvan fırladı ve görevini yaptığı için sevinçten zıplamaya başladı.
Agafya hayretle:
— Amma da köpekmiş! dedi. Krasotkin tehdit edici bir tavırla:
— Söyle bakalım eksik etek, niye geciktin?
— Hıh, eksik etekmiş! Acemi çaylak sen de.
— Acemi çaylak mı?